İman ettiğimiz Allah’ın, Kitabında biz kulları için belirlediği nizama her zamankinden çok daha fazla bağlı kalmamızın gerekli olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz.
İslâm nizamından uzaklaşmanın bizi içerisine sürüklediği problemlerin çıkmazında her geçen gün biraz daha yolumuzu kaybediyor, insanlığımızdan ve Müslümanlığımızdan -her geçen gün geri dönüşü imkânsız hale gelecek şekilde- biraz daha uzaklaşıyoruz.
Sosyal medyanın ve iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte ülkenin farklı yerlerinde -hatta tüm dünyada- yaşanan hadiselerden kısa zamanda haberdar olma fırsatı buluyoruz. Bu durum bir yönüyle olumlu görülse de diğer bir yönüyle de aslında olumsuz bir durum arz etmektedir. “Kara haber tez durulur” sözünde de ifadesini bulduğu gibi ülkede ve dünyada yaşanan olumsuz olgular, insanların yaşam enerjilerini olumsuz manada etkiliyor, olumsuzluklar toplum nazarında sıradanlaşabiliyor. Bu şekilde olduğunda da neticede suça meyilli insanlar ortaya çıkıyor.
Yaşanılan ve muhatap olduğumuz bu durumlar insanların İslâm nizamından yüz çevirmelerinin onları ne tür bir toplumsal buhranın içine ittiğini üzülerek ve hayıflanarak görüyoruz.
Son günlerde, 6 yıl kadar önce Tunceli’de kaybolan -daha doğru bir ifadeyle kaybedilen-, vahşice bir cinayetle öldürüldü düşünülen gariban bir ailenin çocuğu olan Gülistan Doku adındaki yavrumuzun başına gelenler, insanın kanını donduracak iddialar ortaya çıkmaktadır. Anne ve babasının gariban bir Anadolu insanı olduklarını, yüreklerinin yıllardır nasıl yandığını, yaşadıkları acıların nasılda bellerini büktüğünü, çaresiz kalmanın kendilerini nasılda tahammülü mümkün olmayan acılara gark ettiğini hepimiz izleyerek gördük.
Derdimiz konuyla ilgili haberleri gündeme taşımak, olay hakkındaki iddiaları tartışmak değildir. Derdimiz yaşanan bu olaylar üzerinden hem insanlara hem de yöneticilere nasihatlerde bulunmak ve bazı hakikatleri gündeme getirmekten ibarettir.
Bir tarafta, bir Vali’nin olaya müdahale ederek cinayetin aydınlatılmasının delilerini karartması ve gariban bir ailenin çocuğunun “oldu bittiye” getirilerek katledilmesine yönelik iddialar var. Vali’nin, olayda baş sorumlu gibi görünen oğlunu korumak için bir başkalarının çocuklarının vahşice yok edilmesine nasılda göz yumduğunu, yummakla da kalmayarak delillerin karartılması için nasılda çalıştığı, iddialar arasında bulunmaktadır. Hatta nice devlet memurunu da bu suçuna ortak ettiğine yönelik akla hayale gelmeyen planlar kurulduğuna yönelik iddialarla karşı karşıyayız.
Bu ülkede hukuk, güçlülerden yana işlemeye başlamasının itibaren gücü ve devletin imkanlarını arkasına alan zihniyetler, hep birilerinin hayatını karartmıştır ve bu karartılan hayatların faillerinin de bulunması mümkün olmamıştır. Failleri meçhul olmuş bir şekilde hayatları karartılmış insanların sayısı hiçte az değildir. Cumhuriyet tarihi, bu tür cinayetlerin çokça yaşandığı bir tarihtir.
-Eğer iddialar doğruysa-, bir ildeki en üst düzeydeki mülk-i amirin ilk vazifesi, o ilde yaşayan insanların tüm haklarını eşit bir şekilde korumaya çalışmasıdır. Can ve mal güvenliklerini sağlamaya çalışmasıdır. Canlarına ve mallarına gelecek saldırılara karşı ayrım gözetmeden onların haklarını korumasıdır. Lakin eğer iddialar doğruysa valinin, bırakın eşit bir şekilde insanların can ve mallarını korumayı, kendi çocuğu söz konusu olunca nasılda cânice ve hukuk dışı yollara baş vurduğunu, garibanların hayatlarını nasıl da heder etmek için uğraştığını, devletin yetkili kurumlarını da buna alet ettiğine tanıklık etmekteyiz.
“Tuz eti kokmaktan korur, ya tuz kokarsa etin hali ne olur” diye bir söz vardır. Devlet aslında yetki alanı altında yaşayan insanların tümünün en temel haklarını eşit bir şekilde ayrım gözetmeden korumak için vardır. Lakin içinde yaşadığımız ülke kurulduğu günden beridir, hiçte bu şekilde olmamıştır. En büyük cinayetler, siyasi cinayetlerdir. Yönetim erkini elinde tutmak isteyenler, kendilerine muhalif olanları; bazen hukuk dışı bazen de hukuku da buna alet ederek nasıl yok etmek için çalıştıklarını görmekteyiz.
Sahi Cumhuriyetin ilk yıllarında katledilen Ali Şükrü Bey cinayeti başta olmak üzere İstiklal mahkemelerinde katledilen insanlar, hangi sebepten dolayı öldürüldüler? Bu örnekler, bu ülkenin tarihinin fail-i meçhul cinayetler tarihi olduğunun en büyük delilidir. Cumhuriyet, kurulduğu ana ilkelerinden taviz vermeden emin adımlarla yolunda yürümeye devam ediyor. Mafya devleti, devlet mafya ilişkileri gibi konular sürekli olarak bu ülkede tartışılagelmiştir. Devlet adına mafyalık yapanlar bu ülkede hiç eksik olmamışlardır.
Bu ülkede bu tür cinayetlerin kurbanı sadece Gülistan Doku adındaki kızımız değildir. Ondan önce ve maalesef sonra da nice kızlarımız bu şekilde canice öldürüldüler. Ve öyle görünüyor ki öldürülmeye de davam edecekler.
Bu tür cinayetlerin bir başka ortak özelliği, “yasak aşk” diyerek yumuşattıkları zinanın sonucunda meydana gelen istenmeyen durumlardır. Aşk ve sevgi gibi sihirli kelimelerle kız çocuklarını tuzaklarına düşüren erkeklerin, istenmeyen durumlar ortaya çıkınca da bu şekilde bir yöntem kullanarak cinayetler işlemelerine sebebiyet vermektedir. Veya kız çocukları, kendilerini mağdur edilmesini kaldıramayarak intihar yolunu seçiyorlar.
Bu olaylar bize bir kez daha göstermektedir ki; kadın erkek arasındaki İslâm’ın belirlediği ölçüler ortadan kaldırınca, bu tür sonuçların yaşanması kaçınılmaz oluyor.
Yaşanan bu cinayetlere baktığımızda şu hususların öne çıktığını görmekteyiz:
1- Gülistan gibi katledilen veya intihar ederek hayatına kıyan çocukların çoğu Üniversite okumak için ailelerinden ayrı yaşamak durumunda olan çocuklar. Başka şehirlerde Üniversite okuyan gençlerin ortamlarının da nasıl bir ortam olduğunu üniversite okuyan hemen herkes bilmektedir. Cinsel isteklerinin en yoğun olduğu bir zamanda gençlerin, ailelerinin otoritesinin olmadığı ortamlarla bulunmaları, istismarın da kapısını aralıyor. Kendisini ekstra tedbirlere riayet ederek koruyan gençler dışında kalan gençler, içinde yaşadıkları ortamın etkisiyle nice cinsel sapkınlıklar yaşayabilmektedirler.
2- Hemen hepsinin ortak bir diğer özelliği gariban Anadolulu ailelere mensup olmalarıdır. Gariban ailelere mensup olmaları da onların istismar edilmelerinin daha kolay olmasını sağlıyor. Arkasında onların haklarını savunacak bir “dayılarının” olmayışı, çoğunlukla yasal haklarından bile bir haber olmaları, istismarcıların ekmeklerin yağ sürmektedir.
3- Daha çocuk denilen yaşta sevgili edinmek adeta olmazsa olmaz olarak; dizilerle, filmlerle çocuklara dayatılmaktadır. Gözlerini bu tür bir algının içinde açan gençler, belirli bir yaşa da ulaştıklarında sevgili edinmeyi adeta bir zorunluluk olarak görüyorlar. Aralarında yaşanan duygusal birliktelik onları telafisi mümkün olmayacak yanlışların içerisine itiyor. Gençlerin aşk ve sevgi gibi duygularını istismar eden birileri çıkıyor ve neticede başka bir çıkış yolu bulamadıklarında ise onların canlarına canice kıyabiliyorlar.
4- Ayrıca çağdaşlık adına okullarda uygulanan karma eğitim sistemiyle çocuklardaki ar ve namus duyguları yok edilmektedirler. İnsanlar kendilerinde bulunan utanma duygusu ve haya sebebiyle bir başkasına karşı kendisini muhafaza eder. Oysa içinde yaşadığımız ülkede karma eğitimin zorunlu tutulması sebebiyle gençler karşı cinse karşı olması gereken haya duygularından yoksun olarak yetişiyorlar. Haya duygusunun olmayışı da zaman içinde sapkın birlikteliklerin normal karşılanması sonucunu doğuruyor. Bu birliktelikler de istismarlara giden kapılı açıyor.
5- Ayrıca erkek ve kız çocuklarına “siz özgür bireylersiniz, hayatınızla ilgili kararları yalnız başınıza da alabilirsiniz” denilerek aile denetimi üzerinden kaldırılması sağlandı. Yeteri kadar muhakeme olgunluğuna ulaşmamış gençlerin, ailenin de denetiminden uzaklaşmaları sonucunda aldıkları bazı kararlar, onları pişmanlığın fayda vermeyeceği durumları yaşamalarına sebebiyet veriyor. Çok rahat bir şekilde yaşanan mağduriyetlerin bir sebebinin de bu olduğunu ifade edebiliriz.
6- İnsanları seküler bir anlayışa taşıyabilmek için dinin kişiye kazandırdığı haram, ahiret, cennet, cehennem gibi değerlere iman gibi hususlar yerle yeksan edildi. İçinde yaşadığımız ülkede toplumun önüne model olarak konulan hemen tüm kesimlerin ve resmi ideolojinin dine karşı tavır alması, insanlardaki dinden kaynaklı frenleme sistemlerini yok ederek bunun yerine “kişisel özgürlük” adı altında her türlü arzuların tatmininin önünü açtı. Bu da bu gibi olanların yaşanmasının sebebi haline geldi.
7- Gençlerin bir yaştan sonra karşı cine yönelik olarak şehevî arzularının çok yüksek olması da onları bu tuzakların içine çekmektedir. Gençlerde fizikî gelişmişlikle birlikte neslin devamı için gerekli olan cinsel istekleri de gelişmekte, hatta üniversite yaşlarında en yüksek seviyelere çıkmaktadır. İçerisinde yaşadıkları ortamın da bu arzularını tatmin etmek için uygun olması da onları yanlışların içerisine sürüklemektedir.
8- İlericilik adına kadınlar, tesettür gibi kendilerini cinsel bir obje haline gelmelerine engel olacak bir değerden yoksun hale getirilmektedirler. Kadın ile erkek arasındaki en sağlam korunak din duygusu/yani takvayla birlikte kadının tesettürüdür. Lakin modernlik adına kadınların üzerindeki bu korunağı/tesettürü çıkarttılar. Hatta modernliğin ölçüsü kadının giydiği elbisenin kısalığıyla ölçülmektedir. Erkekler için cinsel bir obje olan kadının vücudu, tesettürden de soyutlanarak kadının bu şekilde toplum içinde yer alması, bu tür sapkınlıkların oluşmasına sebebiyet vermektedir. Oysa kadınlar, dişilikleriyle değil de kişilikleriyle, haya ve iffet duygularıyla giyindikleri tesettürleriyle toplum içerisinde yer alabilselerdi bu sonuçlar en azından daha az yaşanıyor olacaktı.
İslâm’a göre hareket edilmiş olsaydı bu sayılanların hiçbirisi söz konusu olmayacaktı. İslâm, insan fıtratına uygun kurallar koyan bir dindir. Koymuş olduğu kadın-erkek arasındaki ölçüler referans alınsaydı bu durumlar yaşanmaz, bu ve benzeri şekilde yavrularımızın hayatları, hatta ahiretleri heder edilmezdi. En azından bu boyutlarda olmayacağı muhakkaktı.
Yaşanan olaylara sadece bazı masum insanların öldürülmesi ve mağdur edilmesi üzerinden yaklaşırsak yanlış yaparız.
Oysa olaylara daha büyük bir pencereden bakmalıyız. Kadınıyla-erkeğiyle insanları bu duruma sürükleyen şey nedir? Bu olaylar bir sonuçtur. İnsanları bu sonuçlara götüren şey nedir? Öncelikli olarak bunu tespit ederek başlanılması gerekmektedir.
Hiç kuşku yok ki dinin kadın-erkek arasında belirlemiş olduğu ölçülere uyulmamasıdır. Bunun sebep olduğu olayların miktarı sadece birkaç insanın hayatına mal olmuyor. Geldiğimiz noktada kadınıyla-erkeğiyle toplumun çoğunun namus gibi değerlerini yok ediyor. Buda gayr-i meşru ilişkilerin sonucu olarak dinimize ve namus anlayışımıza taban tabana zıt neticelerin ortaya çımasına sebebiyet veriyor. Bu yozlaşmanın toplumda oluşturduğu sorunlar çok daha büyük sapmalarının oluşmasına gebedir.
Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin inancını ve ahiretteki yerini sorgulamak gibi bir derdimiz elbette yoktur. Lakin şunu da ifade emek isteriz ki, Gülistan kardeşimiz gibi yavrularımız, İslâm’ın kendisinden istediği şekilde bir yaşayışın müntesibi olsaydılar, buna rağmen bir cani tarafından istismar edilerek öldürülselerdi biz en azından ahiretini kaybetmedikleri için teselli olacaktık. Lakin gördüğümüz üzere böyle bir yaşantıya da sahip değiller. Evet mazlum olarak öldürülmüşlerdir. Lakin bu durum onların da daha büyük resme baktığımızda temiz olduklarını göstermemektedir.
İşte asıl bunun için üzülmemiz gerekmektedir. Yani yavrularımız ve insanlarımız sadece dünya hayatlarını kaybetmiyorlar, bundan daha tehlikelisi ahiretlerini de kaybediyorlar. İçinde yaşadığımız düzen sadece yavrularımızın hayatlarına mal olmuyor, onların ahiretlerini de heder ediyor. Dünyada hayatlarıyla beden ödeyen çocuklarımızın sayısı belki azdır. Lakin ahirette bedel ödeyeceklerin sayısı hiçte bu kadar az değildir.
Bugün, eğer kafa yorulacaksa resmin büyük tarafına odaklanarak bu sonuçları doğuran asıl sebebin ne olduğuna yoğunlaşılmalıdır. Tabi Gülistan ve diğer yavrularımızın hayatlarına kast edenler en ağır şekilde cezalandırılmalıdırlar. Lakin yarınlarda da aynı durumların yaşanmaması için bu sonuçları doğuran sebeplerin iyi tahlil edilerek çözümün de ona göre yapılması gerekmektedir. Sebeplerin değil de sonuçları üzerinde yoğunlaşırsak, sebepler görmemezlikten gelinerek hareket edildiği için benzer sonuçları doğurması kaçınılmaz olacaktır. Gülistan ve diğer kardeşlerimizin yaşadıkları olay bir sonuçtur. Asıl mesele ise onları bu sonuçlara götüren sebeplerdir. Onları bu sonuca götüren sebeplerin tespit edilerek çözümlerin de buna yönelik yapılası gerekmektedir.
Biz Müslümanlar olarak ifade ediyoruz ki; yaşanılan sonuçları doğuran sebeplerin çözümü âlemlerin Rabbi, bizim de rabbimiz olan Allah Azze ve Celle’nin biz insanlar için belirlediği ölçülere yeniden dönmemizdir. Toplumun tüm katmanlarında Allah’ın belirlediği ölçülerin esas görülmesidir. Başta kadın-erkek ilişkileri olmak üzere -dinin belirlediği- tüm şer’i ölçülere uyulmasıdır.
Gelinen noktada İslâm nizamından her bir sapmanın ve uzaklaşmanın topluma bu ve benzeri neticelere götürmesi kaçınılmaz olacaktır. Beşerin belirlediği nakıs ölçülerle insanların tatmin olması, adaletin tesis edilmesi söz konusu olmayacaktır. Kendisini bile yeteri kadar tanıyamayan insanın, tüm insanları tatmin edecek, insanlar arasında yaşanması muhtemel sorunlara kalıcı çözümler üretmesi mümkün olmayacaktır. Kendisini bile tatmin edecek bir yöntem bulamayan insanın tüm insanları mutlu edecek bir nizam ortaya koyması mümkün olmayacaktır.
İnsanı yaratan Allah olduğu gibi onu en iyi tanıyan yine Allah’tır. Dolayısıyla insanı en iyi tanıyan varlık olarak Allah’ın belirlediği ölçülere dönmekten başka bir çıkış yolumuz yoktur.
Başka hayatların da heder olup gitmesini istemiyorsak, daha da önemlisi insanlarımızın ahiretlerinin heder olmasını istemiyorsak, İslâm nizamına dönmekten başka bir çıkış yolumuz yoktur.