Login to your account

Username *
Password *
Remember Me

Create an account

Fields marked with an asterisk (*) are required.
Name *
Username *
Password *
Verify password *
Email *
Verify email *
Captcha *
Reload Captcha
Asım Şensaltık

Asım Şensaltık

Asrın felaketi olarak nitelendirilen 6 Şubat depremleri üzerinden tam bir yıl geçmiş oldu. Bir yönüyle depremlerin toplumlar için ilâhî ikaz yönü bulunmaktadır. 6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen depremde -resmi rakamlara göre- yaklaşık olarak 60 bine yakın insanımızı kaybettik. Yaklaşık olarak 11 ilimizi etkileyen depremde şehirlerimizin -bazılarında çok büyük olmakla birlikte- çok ciddi manada yıkımlarıyla karşı karşıya kaldık. Aradan geçen bu bir yıllık süre bize gösterdi ki toplum olarak, ne yazıktır ki bu ilâhî ikazdan yeteri kadar ibret alamadık, kendimize birtakım dersler çıkaramadık.

Ateş yine düştüğü yeri yaktı. Dolayısıyla depremde yakınlarını kaybedenler, evlerini barklarını kaybedenler, işlerini ve dünyalık imkanlarını kaybedenler depremin getirmiş olduğu acılara ve mağduriyetlere katlanmak zorunda kaldılar. Acıları ve kayıpları yüreklerinin derinliklerinde onlar yaşadılar. Sevdiklerinin olmadığı bir dünyada yaşamak zorunda kalmanın kişinin yüreğinde oluşturduğu sızılara katlanmak zorunda onlar kaldılar. Dünyada yaşamanın kişide oluşturduğu dayanılması güç ızdıraplara onlar katlandılar. Bütün mahrumiyetlere rağmen dünyaya bir umutla tutunmanın ne demek olduğunu onlar yaşayarak gördüler. Yıllarca çalışıp didinerek elde etmiş oldukları evlerinin yıkıntısının altında yakınlarını aramanın ne büyük bir acı olduğunu onlar yaşadılar. Tonlarca beton yığınlarının altında bir umutla yakınları bulabilmek için günlerce beklemenin ne demek olduğunu onlar yaşadılar. Birgün önce yarınlara dair nice hayallerinin olduğu sıcacık evlerinin, bir gün sonra yakınları için mezar olduğunu onlar gördüler. Elde etmek için nice bedelleri ödedikleri ve yıllarca mahrumiyetlere katlandıkları, kredi üzerinden borçlandıkları evlerinin birgün sevdikleri kimselerin nazik bedenlerini paramparça ederek öldüreceğine onlar tanık oldular. Bir lokma ekmeğe, bir yudum suya, başlarını sokacakları sıcacık bir yuvaya muhtaç olmanın ne demek olduğunu onlar yaşayarak gördüler.  

Diğerleri ise televizyon kanallarının gündeme getirdiği kadarıyla deprem gündemi ile yaşadılar. Sonrasında ise sanki hiç böyle bir felaket yaşanmamış gibi hayatlarda kaldıkları yerden devam edenler oldu. Hatta depreme ve onun oluşturduğu mağduriyetlere aldırış etmeden oluşan mağduriyetlerden menfaat elde etmek isteyenler oldu. Yıkılan binalarda bulunan market ve benzeri yerleri yağmalayanlar oldu. Yakınları kaybeden insanların acılarıyla dalga geçen insan müsveddelerine tanık olduk. Yine, depremin oluşturduğu mağduriyetleri seçim için araca dönüştüren sözde toplumu yönetmeye talip olan “yönetici” olarak addedilen zavallıları gördük. Hata depremin mağduru olan insanlara, yaptıkları yardımların neticesi olarak kendi partilerine destek verilmediğinden dolayı gönderdikleri yardımları haram, zehir-zıkkım eden omurgasız insanlara tanıklık ettik. Depremin oluşturduğu yıkıntılar altından çıkarılan cesetleri televizyon ekranlarından seyrederken yürekleri sızlayanlar oldu, gözyaşı dökenler oldu, tüm imkanlarını seferber edenler oldu, kumbarasında biriktirdiği üç-beş lirayı onlar gönderenler oldu. Deprem haberini alır almaz oradaki mağdurların yardımına koşmaya çalışanlar oldu. Tüm ülkede yardım seferberliğinin içerisinde yer almak için koşuşturanlar oldu. Daha önce yaşanan depremlerin oluşturduğu mağduriyetleri yaşayanlar, oradaki insanların halinden en iyi kendileri anladıkları için depremzedeler neye ihtiyaç duyuyorlarsa onları toparlayarak bölgeye göndermeye çalışanlar oldu. Ülkenin her tarafından bölgeye insanî yardım taşıyan tırların oluşturduğu kuyruklara tanık olduk. Evleri-barkları yıkılan depremzedelere evlerini açan, onları misafir ederek ihtiyaçlarını karşılamak için fedakârca çırpınan insanlara tanık olundu.

Deprem bize, hiç beklenmedik bir zamanda ve beklemedik bir yerde ölümün gelebileceğini haykırdığı halde maalesef bizler, ölümün bize hâlâ çok uzaklarda olduğunu düşünerek, hayatımızı alışık olduğumuz alışkanlıklarımız üzerinden sürdürmeye devam ettik. Ölüm denilen hakikat oysaki daha öncede yakınlarımızı hiç beklemediğimiz bir zamanda kaybederek bize ansızın da gelebileceğini defaatle göstermişti. Bizler, akşam sapasağlam yatağında yattığı halde sabaha ölü olarak çıkanların olduğunu biliyorduk. Hiç beklemediğimiz biz zamanda aldığımız bir telefonla yakınlarımızdan birisinin bir trafik kazasında öldüğü haberini de almıştık. Evinde televizyon seyrederken oturduğu koltuğunda kalp krizi geçişmesi neticesinde hiç beklenmeyen biz zamanda hayata gözlerini yuman insanların oluğunu da haber kanallarından veya gazetelerden okumuştuk. Fakat bunların hiçbirisi deprem kadar büyük boyutlarda ölümün bizlere ansızın da gelebileceğini hatırlatmamıştı. Lakin depremin üzerinden zaman geçince bizler ölümün bizlere ansızın geleceği gerçeğini yeniden unuttuk, daha önce nice seferler unuttuğumuz gibi. Unutmamamız gerekirken unuttuğumuz ve bizler için en büyük kaybın ve pişmanlığın sebebi olan nice hususları daha önce çok kez unuttuğumuz gibi.

Depremle birlikte insanlarımız, bu ilâhî ikazdan nasiplenerek öncelikle bireysel hayatlarında yapmış oldukları hatalardan ve haramlardan alınarak daha iyi bir insan ve daha iyi bir Müslüman olmak için yola koyulmamız gerektiği halde maalesef bunu yine başka bir zamanlara erteleyiverdik. Müslüman olmamızın gereği olan nice sorumluluklarımızı yerine getirmeyi yine ileriki bir zamanlara erteleyiverdik. Uymamız gereken Allah’ın nice emirleri vardı ve biz onları bir an önce hayatımıza aksettirmemiz gerektiğini biliyorduk lakin yine hâlâ önümüzde uzun ömürler var yanılgısına kapılarak onları ileriki zamanlara erteleyiverdik. Terk edeceğimiz haramlar vardı ve bunları terk etmemiz gerektiğini biliyorduk ve hayatımızın ilerleyen yıllarında onları terk edecektik, deprem bize ileriki zamanlarımızın olmadığın hatırlattı lakin bizler, depremin üzerinden zaman geçince yeniden sanki Allah’tan uzun zaman yaşayacağımıza dair teminat almış gibi onları ileriki tarihlerde terk etmek için yeniden erteleyiverdik.  Yine toplum olarak hiç iyi bir noktaya gitmiyorduk. Toplumun her kademesinde ifsat ve çürümüşlük hakimdi. Siyaset başta olmak üzere, eğitim, hukuk, ekonomi, aile, sosyal hayat büyük ölçüde tükenmişliğin eşiğine gelmişti ve bir an önce oradan kurtulmamız gerekiyordu. Hiç vakit kaybetmeden sürüklenmiş olduğumuz her türlü çirkefliklerden arınarak daha erdemli ve Müslüman kimliğimize yakışır bir toplum olmamız gerekiyordu fakat ne yazık ki bizler toplum olarak deprem öncesi sürdüregeldiğimiz problemlerimizi, hatalarımızı, kusurlarımızı ve ifsatlarımızı sürdürerek daha iyi bir toplum olma hedeflerimizi de yine başka baharlara ertelemiş olduk.

Depremler bir yönüyle Allah'ın yüceliğini, kudretini, büyüklüğünü ve gücünü bize hatırlattığı halde maalesef bizler böyle bir gücün farkında olarak kendi acziyetimizi göremeyerek, kendimizi çok güçlü ve çok büyük kudrete sahip olan varlıklar olarak görmeye devam etmekteyiz. Oysa ki dünya üzerinde küçük bir bölgede meydana gelen bir sarsıntının bile, binlercemizin hayatını sonlandırdığını, o bölge üzerindeki sarsılmaz zannettiğimiz dağları parçaladığını, koca koca binaları temellerinden sarsarak bir moloz yığınına dönüştürdüğünü, daha düne kadar çok gelişmiş olarak görülen şehirlerimizi adeta bir harabeye çevirdiğini yaşayarak gördük. Lakin depremin oluşturmuş olduğu bu tahribatı ayne’l-yakîn gördüğümüz halde bir türlü kendi acziyetimizin farkına varamadığımız gibi ilâhî azametin büyüklüğünün de yine farkına varamadık.

Yine şuna bir kez daha şahit olduk ki deprem gibi bir afetin Allah'tan bağımsız bir şekilde değerlendirilerek birtakım fizik kanunları çerçevesinde anlaşılmasına sebebiyet verilmeye çalışıldığını dolayısıyla da insanların deprem hadisesinden Allah'ın kendilerine sunmak istediğim mesajı anlamalarının önüne geçilmeye çalışıldığını görmüş olduk. Evet, depremler bir takım fizik kanunları ile meydana gelmektedirler. Lakin bu fizik kanunlarını koyan ve yeri zamanı geldiğinde de o kanunları işleten ya da daha doğru bir ifadeyle işlemesine izin veren, âlemlerin rabbi olan Allah'tır. Allah dilemeden, yani izin vermeden ne deprem olabilir, ne bir yaprak dalından düşebilir, ne bir insan ölebilir ve ne de dünya üzerindeki herhangi bir olay meydana gelebilir. Hakikat bu iken maalesef yaşanan deprem olayı üzerinden Allah, gündem dışı tutulmaya çalışıldığı gibi insanların bu büyük olay üzerinden dine yönelmelerinin önüne geçilmeye çalışılmıştır. Hemen her gün haberlerde depremin meydana gelmesiyle ilgili haberler yapıldığı, konunun uzmanlarının görüşlerine yer verildiği halde ne yazıktır ki kâinata tümüyle hükmeden ve fizik kanunlarını koyan varlığın deprem gibi olaylar üzerindeki etkisine yönelik hemen hiçbir içerikli haber yapılmamıştır.

Deprem bize bir kez daha; toplumlar için büyük felaketler olan doğal afetlere karşı ne bireysel ne de devlet nazarında bir hazırlığımızın olmadığını ödediğimiz büyük bedeller üzerinden göstermiş oldu. Yaşadığımız coğrafyanın deprem kuşağında olduğu bildiğimiz halde bireysel olarak bizler; içinde yaşadığımız binaları inşa ederken depreme dayanıklı bir şekilde onları inşa etmediğimiz gibi karşılaşılması muhtemel olan doğal afetlerde hem kendimiz hem de bir başkalarının yardımına koşabilmek için arama ve kurtarma konusunda donanımlı hale gelmek için de hemen hiçbir gayretimizin olmadığını görmüş olduk. Devlet, daha önce defaatle deprem tecrübeleri yaşamasına rağmen maalesef yaşanan depremde, yeterli derecede bir tedbir almadığını bir kez daha görmüş olduk. Tedbir alması gereken kurumların, maalesef görevlerini hakkıyla yerine getirmediklerini ve bunun neticesi olarak da ödemiş olduğumuz bedellerin ne kadar büyük olduğunu görmüş olduk. Devletin deprem bölgelerine yeteri miktarda yardım ve enkaz kaldırma yardımlarını ulaştıramadığı gibi bölgelerde yapılan çalışmaları da maalesef koordine edecek bir kabiliyette olmadığını yaşayarak görmüş olduk. Depremin tüm mağduriyetlerini yaşayan insanlar için en temel gereksim olan ihtiyaç malzemelerinin bile para karşılığında satılabildiğine tanıklık ettik.

Yine deprem bize şu hakikati bir kez daha göstermiştir; topluma ait olan görev ve sorumlulukların ehil olan kimseler verilmediğinde bu durumun topluma ne tür bedeller ödettiğini göstermiş oldu. Gerek bürokraside gerekse de yerel yönetimlerde görev alan kişilerin liyakat sahibi olmamaları sebebiyle yaptıkları birtakım uygulamaların depremdeki kayıpları çok yüksek boyutlara çıkardığını hep beraber müşahede ettik.

Yine kapitalizmin temel felsefesi olan daha fazla kazanmak hırsının insanları sürüklediği ve on binlerce insanın hayatına mal olan bir neticeyi ortaya çıkardığını bir kez daha görmüş olduk. Malzemeden çalan müteahhitler, uygun olmayan zemin üzerine bina yapılmasına müsaade eden yerel yönetimlerdeki yetkililer ve yapılan binaları yeteri kadar denetlemeyen denetim firmaları yaşanan felaketin unutulmayacak mimarlarıdırlar.

Yine insanların barınma ihtiyaçlarını karşılamayan veya bu konuda onlara yardımcı olmayan devletin sebep olduğu netice olan; kişilerin denetimsiz bir şekilde ve malî bütçesi olmadığından dolayı barınma ihtiyacını karşılamak için gereken şartlara uygun hareket etmeyen veya edemeyen kimselerin sebep olduğu neticeyi yaşadığımız acı tecrübe üzerinden görmüş olduk. Bu durum bize bir kez daha göstermiştir ki; sorumluluklar, ehli olmayan kimselere verildiğinde bu durumun toplumlara ödettiği bedel de bir o kadar fazla olmaktadır.

Toplumun işlerine yönelik yapılan görevlendirmelerde en önde gelen prensip olarak; Allah'tan hakkıyla korkmak, hesap endişesi taşımak, sorumluluklarını en ufak bir şekilde aksattırdığında bunun yarın ahirette kendisi için cehenneme girme sebebi olduğunun bilincinde olan insanların bu görevlere getirilmemesi olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Toplumun işlerine yönelik yapılan görevlendirmede Allah'tan hakkıyla sakınan insanların değil de çoğunlukla yetkililerin yakınlarının görevlendirilmesini, dolayısıyla da bu şekilde ehil olan kimseler dururken olmayan insanların bu görevlere getirilmesinin oluşturduğu faturanın çok ağır boyutlarda olduğu bir kez daha müşahede ettik. Peki buna rağmen ders çıkarıldı mı? Bir daha aynı durumla karşı karşıya kalmamak için tedbirler yeteri kadar alındı mı? Bu görevlere insanlar alınırken; başta Allah'tan hakkıyla korkmak, kişinin o görevi yapabilecek en mükemmel şekilde donanımlı halde olması, göreviyle ilgili bilinç ve yeteneklerinin olup olmadığı dikkate alınmakta mıdır? Yoksa daha önce olduğu gibi şimdi de o koltuklar ve yetkiler, seçim süreçlerinde yapandan pazarlıkların neticesi olarak yine konuyla alakalı liyakatsiz ve ehliyetsiz olan insanlara verilmekte midir? Yarın yine yaşaması muhtemel olan bir depremde yine benzer ihmallerden dolayı benzer bir akıbeti yaşayacağımız görülmekte midir?

Yine deprem bizlere kıyametin bir küçük provasını yaşattığı halde ne yazıktır ki bizler, sanki hiç kıyamet kopmayacakmış gibi, sanki hiç hesap kitap görülmeyecekmiş gibi, insanların dünya hayatlarında yapıp ettiklerinin hesabını mahşer gününde Allah’a vererek alamayacaklarmış gibi bir yanılgının içerisinde yaşamlarımızı sürdürmeye devam ediyoruz. Oysa ki deprem, bizim gündemimize, küçük de olsa bir provasını yaşatarak, kıyametin mümkün olduğunu haykırmıştı. Kıyametin vaki olacağını dair bize mesajlarını sunmuş ve kaçınılmaz olarak bizleri kuşatacak olan kıyamete karşı kendimizi hazırlamamız gerektiğini hatırlatmıştı. Bizler ise her zaman yaptığımız gibi yine çevremizde yaşanan bu tür hadiselerin bize sunmak istediği mesajları gündeminizin dışına atarak hayata nefsimizin istediği şekilde veya birilerinin bize dayatmış olduğu hayat keşmekeşi içerisinde dünyalık birtakım menfaatlerin peşinden koşarak hayatımızı yaşamaya devam etmekteyiz.

Ölüm bizler için küçük kıyamet, yeniden dirilip hesap vermeye gideceğimiz zaman ise büyük kıyamettir. Depremde hayatlarını kaybeden on binlerce insan küçük kıyametlerini yaşadılar ve şu an büyük kıyametin gerçekleşmesi için beklemekteler. Yarın bizler için de önce küçük kıyamet sonra da büyük kıyamet kopacaktır. Bizler de yapıp ettiklerimizin hesabını vermek için yeniden dirilerek Allah'ın huzuruna varacağız. Akıllı insanın yapacağı şey deprem gibi afetleri hakkıyla değerlendirerek onların bize sunmak istediği mesajları almak ve o mesajlar çerçevesinde hayatı yeniden ahiret merkezli olarak düzenlemeye çalışmak olmalıdır. Büyük kıyametle beraber Allah'ın huzuruna varıp yaptığımız en küçük iyiliklerin de kötülüklerin de hesabının sorularak bunların karşılığının kişiye tastamam verileceği o güne hazırlık yapmak olmalıdır. Bu durumdan gafil olanlar, depremlerin sunmuş olduğu bu mesajları alamayanlar ve hayatlarını Allah'tan gafil bir şekilde yaşamaya çalışanlar işte o kıyamet gününde pişmanlıkların tümünü yaşayacaklar, depremlerin kendilerine sunmuş olduğu o mesajları alamadıkları için dövünüp duracaklar, ah vah edecekler, lakin bunun kendilerine bir faydası olmayacaktır. Dolayısıyla bizlere düşen asıl vazife; ölümümüzün hangi şekilde olacağından ziyade iman üzere ölüp ölemeyeceğimizin derdinde olarak bunu başarabilmek için üzerimize düşen tüm sorumlulukları yerine getirmeye çalışmamız olmalıdır. Ne şekilde olursa olsun mutlaka ölüm bize gelecektir. Ya bir depremle, ya bir kalp krizi ile, ya da trafik kazası ile, ya bir hastalıkla veya başka bir şeyle, ama mutlaka gelecektir. Dolayısıyla her ne şekilde olursa olsun bize gelecek ölümden kaçamayacağımıza göre ve ölüm şeklimizi de çoğu zaman biz belirleyemediğimize göre, bize düşen şey bizim irademize bağlı olan, bizim başarabilme hakkına sahip olduğumuz imanlı bir şekilde ölmeye çabalamak olmalıdır. Eğer mümin olarak öldülerse depremde ölenlere ne mutlu! Eğer mümin olarak ölebilirsek ne şekilde öldüğümüzün bir kıymeti yoktur.

Dolayısıyla depremlere karşı tedbir elbette alınmalıdır ama her şeyden önce ilk tedbir imanın yaşayacağı depremlere karşı olmalıdır. Bizler öncelikli olarak Allah'a olan imanımızı sarsarak onu yok edecek saldırılara karşı onu muhafaza etmek için çabalamalıyız. Eğer o sarsıntıya uğrayarak yok olursa istediğimiz kadar depremlere karşı tedbir alalım, doğal afetlere karşı önlem alalım, ölümümüz hiçbir şekilde doğal afetlerden olmasın, lakin biz asıl felaketi yaşayan insanlar oluruz. Ölüm sonrasının bize getireceği felaketler, dünyanın getireceği felaketlerden kat ve kat üstündedir. Dünyada insanın yaşayabileceği en büyük zorluk ve felaketler, ahiretin kişiye getireceği en küçük felaketler karşısında yine de çok basit ve çok küçüktür. O halde bize düşen asıl vazife, felaketimiz olacak ahirette kaybedenlerden olmamak için öncelikli olarak bize orada kazananlardan olmamızı sağlayacak hususların peşine düşmeli, onları sarsarak yok etmeye çalışan depremlere karşı kendimizi koruma altına almalıyız.

Hz. Peygamberle birlikte başlayan tek kişilik bir mücadele, Peygamberimizin etrafında toplanan insanlarla birlikte, kısa denilecek bir zaman diliminde suya atılan bir taş misali dalga dalga genişlemiştir. Her ilerleyen gün insanların gündemine girmeye başlamış ve sunduğu mesajın kuvveti sebebiyle etrafında insanları toplamaya başlamıştır. İslâmî söylem; özellikle sorgulama yetisini kaybetmeyen, düşünen, sahip olduğu inanç ve davranış kalıplarına karşı kalbi tatmin olmamış ve gerçeği arayarak bulmaya yönelik gayret gösteren insanlar için sığındıkları bir kale olmuştur.

İslâmî dâvetin Mekke dönemi 13 yıl sürmüştür. İnsanlar yavaş yaşav İslâmî dâvet etrafında toplanmaya başladığında bu durum Mekkeli oligarşik liderler için rahatsızlık oluşturur. Mevcut durumdan istifade eden liderler, İslâmî davetin kendilerinin sahip olduğu bu menfaat ve statüleri ortadan kaldıracağını bildiklerinden menfaatlerini kaybetmemek için İslâmî davetin karşısında burmaya başladılar. Öncelikle psikolojik baskınlar şeklinde başlayan tepkiler süreç içerisinde her türlü baskıyı içine alacak şekilde genişledi. Tüm baskılara rağmen insanların İslâmî dâvet etrafında toplanmalarına mâni olamadılar. İnsanlar ile İslâmî dâvet arasına girmediler. Müslümanlar, canlarından geçtiler, şehitler verdiler lakin İslâmî dâvadan ödün vermediler. 13 yıl sonra, Mekke’de iman eden ve imanların bedelini ödeyen bu fedakâr Müslümanlarla, gönüllerini İslâm’a açan ve her türlü bedeli ödemeyi göze alan Medineli Müslümanlar Medine’de, İslâmî temeller üzerine, el birliği ederek bir devlet kurdular.

İslâmî devlet, kurulduktan 10 yıl sonra nübüvvet dönemi bittiğinde Arap yarımadasının her tarafını etkisin altına almış durumdaydı. Gerek muhacir olarak Medine’ye gelen Müslümanlar, gerekse de hicret ederek kendi memleketlerine gelen Müslümanları bağırlarına basan Medineli Müslümanlar yani Ensar, el birliği ederek yeni kurulmuş bu oluşumu yok etmek için her türlü baskılara rağmen direnerek İslâmî mücadeleden ödün vermediler. Başta Mekkeliler olmak üzere kendilerini yok etmek isteyen güçlere karşı destansı bir mücadele ortaya koydular, nice canlarını kaybettiler lakin İslâmî dâvayı daha uç noktalara taşımak için her türlü fedakârlığı ortaya koymaktan geri durmadılar. Hz. Peygamberin vefatına kadar süren bu mücadele, Hz. Peygamberin vefatından sonra da akamete uğramadan kaldığı yerden devam etti.

İlk halife döneminde bir takım iç karışıklıklar ortaya çıksa da Müslümanlar el birliği ederek kısa zamanda tekrar asayişi sağladılar. İslâmî daveti başka toplumların gündemine taşımak hedefiyle çaba ve gayretlerini azaltmadan sürdürdüler. Müslümanların birlik ve beraberlik içinde hareket ettikleri ve İslâm’ın kendilerinden istediği her türlü bedeli ödedikleri ilk iki halife döneminde sınırlar, bir tarafta Türk bölgesinin sınırlarına, bir taraftan Anadolu’ya, bir taraftan da Afrika’ya uzanmış durumdaydı.

Hz. Osman’ın halifeliğinin ortalarında başlayan huzursuzluklar büyüyerek devam etti ve büyüdü ve önü alınamaz bir boyuta oluşarak süreç içerisinde halifenin katledilmesine sebebiyet verdi. Bu süreç Müslümanlar arasındaki bağların yavaş yavaş gevşemeye başladığı dönemlere tekabül etmekteydi. Daha önce Müslümanlar, İslâmî mücadelenin gereği olan her türlü bedeli göze olan insanlar olarak süreçte yer alıyorlardı lakin daha sonra İslâmî mücadeleye katılan fakat İslâmî ahlâkın gereklerini tümüyle kuşanamayan kimselerin sürece dâhil olmaları daha önce olmayan bir takım sorunların oluşmasına sebebiyet vermeye başladı. Oluşan bu süreçler, halife Hz. Osman’ın katledilmesine sebebiyet verdiği gibi ondan halifelik bayrağını devralan Hz. Ali’yi, içerisinde Müslümanların yaşadığı şehirlerde artarak devam eden çok büyük fitnelerin bulunduğu bir sürecin içerisine itti. Nitekim Halide Hz. Ali, çok büyük gayretler göstermesine rağmen etrafında bulunan insanların büyük çoğunluğunun kendisine yeterince itaat etmemelerinin sonucu olarak bu fitneleri önleyemedi ve bu fitneler, onun da şehadetine sebebiyet verdi.

Hz. Ali’nin şehit edilmesinden sonra kurulan Emevî devleti, daha önce İslâmî temeller üzerine kurulan devleti, İslâmî olma vasfını belirli oranda korusa da saltanat temelleri üzerine kurulan başka bir devlete dönüştürdü. Kendinden önceki halifelerin sürdürdüğü siyaset anlayışını değiştirerek yönetim işini kendi ailesinin tekeline bıraktı. O zamana kadar Sasanî ve Bizans imparatorluklarının bir anlayışı olan saltanatı Müslümanların yönetim tarzı haline getirdi. İlk defa bir yönetici, kendinden sonra kendi oğluna insanlardan zorla bey’at alma yoluna gitti. Bey’at etmek istemeyenlere karşı baskı kullanarak onları bey’at etmeye zorladı. Birkaç kişi dışında hemen herkes, kerhen de olsa bey’at etmek zorunda bırakıldı.

Saltanat temelleri üzerine kurulan Emevî devleti, yaklaşık olarak 90 yıllık hükümdarlığı sonrasında Abbasiler tarafından yok edilerek tarihin sayfaların bırakıldı. Emevî devletinin varlığına son vererek tarih sahnesinde yerine alan Abbasî devleti, yaklaşık 500 yıl hükümranlığını sürdürmüştür. Emeviler gibi onlarda saltanat sistemi üzerinden yönetimi kendi tekellerine aldılar. Neticede onlarda Moğollar tarafından yıkılarak Evemiler gibi onlar da tarihin tozlu sayfalarındaki yerini aldılar.

Sonrasında bayrağı devralan Müslüman Selçuklu Türkleri, tüm Müslüman halklar üzerinde olmasa da büyükçe bir coğrafya üzerinde devlet kurdular. Sonra onlar da yıkılarak Osmanoğulları dönemi başladı. 6 yüzyıl kadar Müslümanlara ait olan toprakların çok azı hariç hepsine hükmettiler ve sınırları Avrupa içlerine kadar taşıdılar. Osmanlılarla birlikte başka Müslüman devletler de tarih sahnesinde yerlerini almışlardı. Lakin Osmanlı devleti Müslümanlara ait olan toprakların çoğunu idaresi altında tutuyordu.

Yaklaşık olarak 600 yıl hüküm süren Osmanlı devleti 19 yüzyılla birlikte, batılı devletler karşısında zayıflamaya başladı. Osmanlı karşısında güçlenen batılı devletler işbirliği yaparak Osmanlıyı yok etmek için kolları sıvadırlar. Her taraftan gücünü kaybetmiş Osmanlıya karşı saldırılar başlattılar. Neticede Osmanlı yavaş yavaş sahip olduğu toprakları kaybetmeye başladı. Neticede yüz yıllık bir yıkılış süreciyle birlikte kendi yetiştirdiği subaylar tarafından 1924’te oda kendinden önceki devletleri gibi tarihin tozlu sayfalarına bırakılmış oldu.

Dünya Müslümanları için daha önceden emperyalist işgaller sonucunda başlayan sıkıntılar, artık son noktaya varmış ve özelikle Osmanlının bakiyesi olan bu topraklarda, Müslümanlar tümüyle egemenlikleri kaybetmiş oldular. Osmanlının bakiyesi olan T.C. devleti batılıların da baskıları sonucu İslâm’a dair ne varsan ona karşı tavır almak ve Batılıların istediği şekilde bir siyasal ve toplumsal düzen inşa etmek durumunda kaldılar. Batılılar işgal ettikleri yerlerden çekilirken içinde yaşadığımız bu toprakların yarınlarda kendileri için bir problem teşkil etmemesi için her türlü tedbiri aldılar. Özellikle Müslümanları bir arada tutan en önemli unsur olan Hilafeti yok ederek Müslüman halkları birbirine bağlayan bağları yok etmiş oldular. Hem de bunu sözde Müslüman olma iddiasındaki Cumhuriyetin kurucu kadrolarına yaptırdılar. Müslümanları 50’ye yakın devlete böldüler ve aralarına bir takım fitne tohumları attılar. Müslümanlar tekrar bir araya gelerek bir güç oluşturmasınlar diye her türlü tedbiri aldılar.

Gelinen noktada Müslüman coğrafyaların bir kısmında ya kendi anlayışlarına dayanan devletler kuruldu –Türkiye, Batı Trakya ve Balkanlar örneğinde olduğu gibi- ya da başındaki yöneticilerin kendilerine bağlı olduğu krallıkların kurulmasını sağladılar. Tüm Arap bölgelerinde kurulan krallılar gibi. Neticede Batılılar, tüm Müslümanların kendi çıkarlarına hizmet edecekleri şekilde bir sürece mahkûm ettiler. Artık kendileri, işgalin getirdiği maddi külfetlere katlanmayacak, kendilerine hizmet edecek ve halklarında çok ciddi manada tepki ortaya koymayacağı –kendi kavimlerinden olan- kimselere devletler kurdurarak memleketlerine döndüler. Batılılar işgal ettikleri topraklarda Müslüman halkların kendilerini benimsemeyeceğini, dolayısıyla o halleriyle uzun zaman varlık gösteremeyeceklerini anladıklarında işgali sürdürmek yerine tüm şartlarını hazırlayarak ve tedbirleri olarak kendilerine hizmet edecek kişileri, buralarda kurdukları devletlerin başına geçirdiler. Bunu yaparken de bıraktıkları liderlere insanlar sıkı sıkıya bağlansın diye kahramanlık hikâyeleri oluşturdular, bu insanları kurtarıcı lider olarak toplumlara sundular. Halkalar, kendileri hakkında bir sürü kahramanlık hikâyeleri uydurulan bu liderleri benimsemekte çok güçlük çekmedi. Bu liderler eliyle daha önce kendilerinin yapamayacaklarını bildikleri her şeyi toplumlara aşama aşama yaptırmayı başardılar.

Batılıların en temel hedefi olan ve kendileri için tehlike gördükleri İslâm’ın, toplumlar üzerindeki egemenliğini yok etmek istediler. Yaklaşık olarak yüz yıldan beridir, -içinde yaşadığımız ülke başta olmak üzere- Allah’ın dinin egemenliği ortadan kıldırılmıştır. Daha önce Müslümanlara ait olan topraklar üzerindeki bazı bölgelerde tümüyle batılı tarzda ve laikliği esas alan bir siyasal ve toplumsal hayat inşa ettiler. Diğer bazı bölgelerde ise devletin bir ailenin tekelinde kalmasını sağlayarak Müslüman halkları kendilerine hizmet edecek bir siyasal sistemin içerisine çektiler. Batılılar kendi halkları için saltanatı kötü görerek onunla mücadele ettikleri halde Müslümanların yaşadığı nice bölgede saltanatın varlığını koruması için çalıştılar ve halen çalışıyorlar. Yönetimin kendilerine hizmet edecek kimselerin elinde kalması hiçin her türlü yardımı bu yöneticilere yapmaktadırlar. Dolaysıyla Müslümanlara ait topraklar üzerinde, -uzaktan yönetme yöntemiyle- Batılıların egemenliği gelinen noktada halen sürmektedir.

Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda, Batılı devletler ve onların bölgedeki uşaklığını yapan yöneticiler İslâmî bir inisiyatifin ortaya çıkmasına müsaade etmemektedirler. Ortaya çıkmaya çalışan İslâmî oluşumları çok sert bir şekilde yok etmeye çalışmaktadırlar. Hangi Müslüman coğrafyaya yüzünüzü çevirirseniz çevirin orada İslâmî kesimlere karşı baskının olduğunu görürsünüz. Olanların hemen terörle ilişkilendirilerek yok edilmeye çalışıldığını görürsünüz. Dolayısıyla Kur’an ve Sahih sünnetin temel ilkelerine uygun toplumsal ve siyasal hayatı savunan tüm kesimler, terörist olarak görülerek onlara her türlü baskı yapılmaktadır. İsrail gibi bir haydutlar çetesinin Filistinlilere yönelik yaptıkları katliamları terör olarak görmezlerken, kendi topraklarını işgal eden işgalci Siyonistlerle savaşan ve İslâmî temeller üzerine hareket eden oluşumları ise terör örgütü olarak kabul etmekte ve onlara hayat hakkı tanınmamaktadır.   

Batılıların, daha önce Müslüman topluluklar olarak varlık gösteren toplumlar üzerindeki hâkimiyetlerinden ötürü, bu toplumlardaki İslâmî hassasiyetler her geçen gün yok olmakta ve batılıların kültürel “değer(sizlik)leri” egemen olmaya devam etmektedir. Müslüman toplumlar her geçen gün biraz daha artan bir ivmeyle tüm yönleriyle İslâm’dan uzaklaştırılarak batılıların izini takip eder hale getiriliyorlar. 

Bu coğrafyalarda İslâmî olma iddiasıyla ortaya çıkan bir kısım hareketler ya Batılıların araçlarını kullanarak yavaş yavaş İslâmî olma iddialarını bir kenara bırakarak demokrasi, laiklik, cumhuriyet gibi argümanları kullanmaya başladılar, diğer bazıları ise başka bir uç olan silahlı mücadele yöntemine doğru evrildiler, evriliyorlar. Türkiye’de 70’li yıllarda başlayan ve 90’lı yılların ortalarına kadar artarak, Tevhidî eksen üzerinden hareket eden İslâmî harekeler ne yazıktır ki zeminini koruyamadılar. Kimileri demokratik yöntemlere doğru savrulurken, kimisi de cihat bölgelerine yönelerek tek kurtuluşun ancak oralarda yapılan mücadeleyle mümkün olduğu anlayışını benimsediler.

Özellikle muhafazakâr bir kimliği olan Necmettin Erbakan ve onun bakiyesi olan mevcut AKP iktidarıyla birlikte İslâmî uyanış her geçen gün sistem içi mücadeleye doğru biraz daha evrildi. Her gecen gün gayr-i islâmî sistem biraz daha benimsendi. Gelinen noktada daha düne kadar İslâmî devlet söylemleri gündeme getirenler, şimdilerde mevcut sistemin varlığının devam etmesi için canhıraş bir şekilde çalışıyorlar. Daha düne kadar İslâmî temeller üzerine kurulması gereken devlet söylemini savunanlar, şimdilerde sisteme ve laikliğe methiyeler düzmeye başladılar. Mevcut sitemin içerisinde kendilerine alan bularak –ihale kapanlar, bürokraside görev alanlar-, kısacası sistemin ekmeğini yiyenler ve ortada bulunan pastadan pay alanlar, süreç içerisinde sistemi benimsemeye başladılar.

Gelinen noktada gördük ki daha düne kadar İslâmî olma iddiasındaki Müslümanlar artık bu iddialarından vaz geçerek sadece “ahlâk eksenli” bir İslâm anlayışına ve “bireysel Müslüman kimliğine” doğru bir geçiş yaptılar. Lakin sitemin içerisinde görev alan Müslümanlar ne yazık ki İslâmî ahlâk ilkelerine de bağlı kalmadılar, onlarda diğerleri gibi bozuk olan sistemin kendilerine sunduğu imkânları sonuna kadar kendi menfaatleri için kullandılar. Hak ve hukuka riayet etmeden alabildiğinde haksız menfaat sağladılar. Dolayısıyla dünün mücahitleri bu günün müteahhitleri oldular. Düne kadar sistemin kendilerine dayattığı nice hususları reddettikleri halde şimdilerde sistemle barışarak dün reddettiklerini bugün savunur hale geldiler.

Gazze’de yaklaşık olarak 100 gündür devam eden direniş bize bir kez daha gösterdi ki, beşeri sistemler içinde fayda arayan Müslümanların, bu arayışları bir netice vermemiştir. Devletin hemen her kesiminde yer aldıkları halde ne yazıktır ki Gazze’deki direniş lehine kamuoyuna yansıyacak şekilde herhangi bir adım atamamışlar, hatta Siyonist Yahudi devletiyle yapılan hiçbir anlaşma dahi sonlandıramamışlardır. Sistem içerisine girerek Müslümanlara fayda sağlayacaklarını söyleyen insanlar, bırakın İslâm’a ve Müslümanlara fayda vermeyi yaptıkları usûlsüzlüklerle ve zalimlere karşı gösterilmesi gereken tavrı göstermeyerek İslâmî kimliğe çok büyük zararlar verdiler. Maalesef Müslümanları töhmet altında bırakacak nice yanlışların içerisine düştüklerini müşahede etmekteyiz.

Yine, yaklaşık olarak 100 yıldır bize bir şiir nakaratı gibi söylenen “bağımsız devlet” dizelerinin gerçeği yansıtmadığını, devletin hiçte bağımsız olmadığını bir kez daha görmüş olduk. Hata bu sadece Türkiye için değil tüm Müslüman olduğu söylenen devlereler içinde böyle oluğunu görmüş olduk. Bir-iki istisna dışında tüm devletlerin Yahudi sermayeye yedi göbekten bağlı olduğunu görmüş olduk. Müslüman olduğu söylenen bu devletler kendi iplerini, kurulurken Batılı sahiplerinin eline vermiş durumdadırlar. Dolayısıyla sahipleri onları nereye çekerse oraya gidiyorlar, nerede otlamalarına fırsat veriyorlarsa orada otlamak zorunda bırakılıyorlar. Sahiplerinin izin verdiği kadar olaylara tepki ortaya koyuyorlar. Bunu şuradan görmek mümkün: Normal şartlarda Müslümanlar için Filistin ve Kudüs’ün işgalden kurtarılması en önemli bir vazifeyken, Filistin’in neredeyse tamamı işgal edilmiş ve Gazze’de katliam yapılmaktadır. Lakin Filistin’in ve Mescid-i Aksâ’nın işgalden kurtarılması için mücadele eden Müslümanlara yardım etmesi gereken Müslüman ülkelerin liderleri, ancak bir araya gelerek kınama mesajı yayınlayabiliyorlar. Çünkü bundan ötesini yapmalarına efendileri izin vermemektedir.  

Gelinen noktada Türkiye’de İslâmî temeller üzerine kurulacak bir hayat ve bunun için gösterilmesi gereken gayretler ne yazıktır ki “mahcur” bırakılmış durumdadır. Bırakın bu yöndeki bilinci diri tutarak mücadele etmeyi hatta İslâmî bir toplum inşa etme gayretinde direnen, mevzilerini terk etmeyen bir avuç Müslüman, kıyasıya eleştirilmekte, dışlanmakta ve tahkir edilmektedirler.

Görüyoruz ki İslâmî çalışmalara karşı ilgi ve destekler her geçen gün azalmaktadır. Buradan şunu ifade etmek gerekir ki; Allah’ın dini olan İslâm’ın bize ve bizlerin gayretlerine ihtiyacı yoktur. Tam aksine bizim İslâm’a ve o uğrunda mücadele etmeye ihtiyacımız vardır.

Eğer bizler Allah’ın bizlere verdiği hidayet nimetinin kıymetli bilerek, üzerimize düşen sorumlulukları hakkıyla yerine getirmezsek, Allah, o nimeti bizlerden alarak onu hakkıyla taşıyacak insanlara verir. Konuyla ilgili bir âyet-i kerimede şu şekilde buyurulur: يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دٖينِهٖ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرٖينَؗ يُجَاهِدُونَ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍؕ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْتٖيهِ مَنْ يَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَلٖيمٌ “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah’ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir.” (Maide, 54) âyette de ifade edildiği gibi eğer bizler İslâmî olma iddialarımızdan vazgeçersek, Allah hidayet nimetini bizden çeker alır ve İslâmî kimliğin gereklerini tümüyle üzerinde taşıyacak kimseleri meydana getirir. Aslında bu âyet Müslümanlar için çok büyük bir tehdit içermektedir. “Eğer siz dininizden önerseniz” kısmı bizler için çok büyük bir tehdittir. Din bir hayat tarzıdır. Yaşam biçimidir. Dolayısıyla eğer bir kişi İslâm’ın belirlediği  hayat tarzı ve yaşam biçimini dikkate alarak hayatını yaşamazsa, İslâm’ın kendisine yüklediği her türlü sorumluluğu umdesine almazsa o zaman bu kişi İslâmî olma iddiasından vazgeçmiş demektir. Kelime-i Şehâdet aslında bir kimsenin, Allah ve Müslümanlarla yaptığı bir antlaşmadır. Kişi bu antlaşmada dinin kendisinden istemiş olduğu her emri yerine getireceğini, yasakladığı her şeyden ise uzak duracağını ifade etmiş olur. Lakin gelinen noktada birçok Müslümanın bu antlaşmaya sadık kalmayarak İslâmî söylemlerden uzaklaşarak seküler söylemlerin takipçisi olduklarını görmekteyiz. Düne kadar İslâmî bir toplum inşâ etmek için söylem ve eylem üretenlerin bugün mevcut durumu kanıksadıklarını, dünkü söylemlerinden vaz geçerek onlara yabancılaştıklarını görmekteyiz. Dolayısıyla İslâmî mücadele her geçen gün yalnız bırakılmaktadır. İşte yukarıdaki âyette “Ey İman edenler!” diye başlayarak buna vurgu yapmaktadır.

Peki bu âyete göre İslâm’ı temsil etmek salahiyetine sahip olan Müslüman kimliğin en önemli unsurları nelerdir?

1) Allah’ın kendilerini sevdiği, onlarında Allah’ı sevdikleri ifade edilir. Allah’ı seven sevdiğinden gelenleri “başım gözüm üzerine” diyerek hayatına taşır ve onun mücadelesini verir. Allah’ın buyrukları karşısında “işittim ve itaat ettim” diyerek hayatını Allah’ın belirlediği ölçülere göre tanzim eder. Allah’ın kişiden istediği sorumlulukları yerine getirmekten kaçınan kimseleri sevmesi söz konusu olabilir mi? İslâmî mücadeledeki yerlerini almayan, İslâmî söylemlerine helal getirecek bir takım anlayışları benimseyen kimseleri Allah’ın sevmesi mümkün müdür? Dolayısıyla dinin kişiden istediği davranış ve inancı benimseyen kimseleri ancak Allah sevmektedir. Bunları hayatlarında pratize ederek uygulayan kişiler ancak o payeye ulaşırlar. Yoksa İslâmî kimliğin gereği olan davranışlardan ve inançlardan uzaklaşarak ödün veren kimseleri Allah’ın sevmesi mümkün değildir.

2) Kendisi gibi iman eden kimselere karşı zelil yani merhametli; kâfirlere karşı ise şiddetli yani sert olurlar. Gelinen noktada Müslümanların birbirleriyle olan ilişkilerinde burada ifade edilen hususun tam tersi hareket edildiği gözlemlenmektedir. Genel olarak Müslüman olma iddiasındaki kişilerin sertliklerini kendileri gibi düşünmeyen Müslümanlara yönelik ortaya koyduklarını, kâfirlere karşı ise daha müsamahakâr hareket ettiklerini görmekteyiz. Oysaki sertliğimizi -isterse bizim gibi düşünmesin- Müslümanlara yönelik değil, Allah’a, dinine ve Müslümanlara karşı düşmanlık yapan kâfirlere yönlendirmemiz bizden istenmektedir.

Gazze direnişi bize gösterdi ki, sözde Müslüman olma iddiasındakilerin, kâfirler karşısında ne kadar zillet içinde olduklarını hep birlikte müşahede ettik. İslâmî kimliğin bize kazandırdığı izzetli duruşun gereğini maalesef ortaya koyamadık, bunun tam tersi adata zelil bir duruş sergileyerek sadece dilimizle yapılanları kınadık. Hatta yer yer Siyonist kâfirlerde olduğu söylenen gücü gözümüzde çok büyüterek karşı konulması mümkün olmayacak bir güç olarak kabullendik. Gazze’li Müslümanların o güçle savaşmayı göze almalarından dolayı kendilerini kıyasıya eleştirdik. Oysaki gördük ki aslında İslâmî kimliğin gerektiği şekilde onlarla mücadele edildiğinde, hiçte korktuğumuz kadar büyük güçlerinin olmadığını anladık. Gazze’li Müslümanlar izzeti tercih etti biler ise zilleti. Bugün dünya Müslümanları olarak neden zillet içerisindeyiz, kâfirler karşısında neden suyun üzerindeki çer-çöp gibiyiz? Bütün bu durumun sebebi İslâmî kimliğin gereği olan izzetli duruşu ortaya koyamadığımızdan dolayıdır. Kendisinden korkulması gereken asıl merciinin Allah olduğunu unutup, kendilerinde güç vehmeden kimselerden korkmaya başladığımızdandır. Gazze’li Müslümanlar bu yönüyle de bizlere örnek oldular.

3) Allah’ın dininin, toplumlar üzerinde egemen olması için gereken her türlü çabayı ortaya koyarlar. Kur’an’ın üzerlerine yüklediği tüm sorumlulukları bil-hakkın yerine getirmeye çalışırlar. Gazze’deki Müslümanlar gibi gerektiğinde mallarını, canlarını ve tüm sevdiklerini Allah’ın yoluna feda etmekten geri durmazlar. Bizler, imanın bizlerden istediği bedelleri ödemeden, ayağımıza taş bile değmeden cennet hayalleri kuran kimseler haline geldik. Ne işimiz ters gitsin, ne de gelirimiz azalsın, ne sağlığımız bozulsun, ne de sevdiklerimizin başına bir musibet gelmesin istiyoruz. Bizler, istediğimiz kadar kulluk vazifelerimizi yerine getirelim ve bunun karşılığında da cennete gidelim istiyoruz. Oysaki dünya imtihan yeriydi ve bizler burada sahip olduğumuz her şeyden imtihana tâbi tutulacaktık. Maldan, candan, sevdiklerimizde kısacası tüm sahip olduklarımızdan imtihana çekilecektik. Tıpkı şu an Gazze’de her türlü bedeli ödeyen kardeşlerimiz gibi. Gazze’deki kardeşlerimiz, bedel ödemenin edebiyatı değil, ispatını yapıyorlar. Bizler ise gereğini yapmak yerine genelde edebiyatını çok iyi yapıyoruz.

Allah yolunda mücadele etmek edebiyatı yapılarak değil, İslâmî kimliğin gereğini ortaya koyarken başımıza gelecek her türlü zorluğu karşı geri adım atmadan onun uğrunda gayret göstermeyle ancak mümkündür. Allah’ın dinini önce kendi beden ülkemizde hâkim kılmak için mücadele etmekle mümkündür. Sonrasında ise çemberi genişleterek önce içinde yaşadığımız ülkede ve aşama aşama tüm dünyaya taşıyarak hâkim kılmak için gereken gayreti ortaya koymakla yerine getirebiliriz. Bu mücadeleden kaçanların dinden yüz çevirmiş olacaklarından korkulur. Allah yolunda değil de dünyevî çıkarlar peşinde mücadele edenlerin yukarıdaki ayetin tehdidine muhatap olacaklarının endişesini taşıyalım.

4) Ayrıca hiçbir kimsenin kınamasına da aldırış etmezler. İslâmî kimliğin gereklerini yerine getiren Müslümanlar şu kimselerdirler ki Allah’ın dinini hayatlarına aktarırken karşı karşıya kalacakları hiçbir tepki karşısında dâvalarından dönmez ve dinin gereği neyse onu yapmaktan geri durmazlar. Fakat gelinen noktada bugün Gazze’deki kardeşlerimizi kınayan yığınlarca sözüm ona Müslümanlar vardır. 7 Ekim’de, Batılıların arkasında durduğu İsrail gibi bir devlete saldırı düzenlediği için. Oysa yaklaşık olarak 76 yıldır kendi toprakları o zalim Siyonistler tarafından işgal edilmiş, 100 binlere varan insanları katledilmiştir. Milyonlarca Filistinli toraklarını terk etmek zorunda bırakılarak diğer ülkelerde mülteci olarak yaşamak zorunda bırakılmıştır. Böylesine bir durumdaki işgalciye karşı yapılan bir eylem mi kınanmalı yoksa Filistin’de ve diğer coğrafyalarda Batılıların egemenliğinin kabul edilmesi mi kınanmalıdır? İşgalciye karşı çıkmayan kimseler mi kınanmalıdır yoksa izzetli bir şekilde işgalciye karşı çıkarak her türlü bedeli ödeyen Müslümanlar mı kınanmalıdır. Dolayısıyla İslâmî kimliği olan İslâm ve Müslümanların hatta kendilerinden olmayan tüm insanların düşmanı olan Siyonistlerle karşı izzetli bir duruş sergilemeyen insanlar kınanması gerekirken Gazze’de İslâmî kimliğin gereğini yerine getiren Müslümanlar kınanmaktadır.

Gelinen noktada kendilerini İslâm’a nispet eden insanların büyük ekseriyeti İslâmî kimliğin gerektirdiği şekilde hareket etmemektedirler. Yukarıda gündeme getirdiğimiz âyette ise hakiki Müslümanların hasletleri gündeme getirilmiştir. Eğer bizler bu hasletleri hakkıyla kuşanmazsak ayetteki tehdit bize yönelik olduğunu unutmayalım. Biz Müslümanlar olarak İslâmî kimliği temsil etmek durumunda olan kimseleriz. Daha önce bu temsiliyet İsrailoğulları’nın üzerindeydi. Lakin onlar o temsiliyeti hakkıyla yerine getirmediklerinde onlardan alınarak bir başka topluluğa verilmiş oldu. Bizler de kendimizi İslâm’a nispet eden kimseler olarak o topluluktan olmayı umuyoruz. Konula ilgili olarak rabbimiz şu şekilde buyuru: كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız.” (Âl-i İmrân, 110) Görüldüğü üzere en hayırlı ümmet olmamızın gerekçesi kuşandığımız sorumluluklarla ilgili olduğu ifade edilmektedir. O sorumluluklar ise “hakiki iman” ve bunu başka insanlara taşınması ve toplumsal ifsadın önlenmesi olarak ifade edeceğimiz “iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak” olduğunu görmekteyiz. Başka bir âyette de şu şekilde buyurulur: وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık.” (Bakara, 143) Bu âyet-i kerimede ise bizlerin vasat ümmet olmamızın sebebi olarak İslâmî kimliği tümüyle kuşanarak diğer insanlar için model olmamız olduğu ifade edilmektedir. Peygamber nasıl ki bizler için model olduysa bizler de diğer insanlar için İslâm’ı temsil etmekte model olmak durumundayız. Eğer bu temsiliyet görevimizi hakkıyla ifa etmezsek Allah onu bizden alarak başkalarına verir. Daha önce İsrailoğlulları onu hakkıyla taşıyamadıkları için onlardan alınarak diğerlerin verildiyse şimdi de bizden alınarak başkalarına verilebilir. Bu hem ırki manada böyle olduğu gibi hem de bireysel manada olabilir.

Geldiğimiz noktada bugün batıda İslâm’a yönelişlerin arttığına şahit olmaktayız. Bütün bunlar bizler için şu soruyu sormamıza sebebiyet vermelidir: Acaba biz İslâmî kimliğe layık olmadıkta, Allah bu nimeti bizlerden alarak onlara mı verecektir? Daha önce Araplardan alarak Türklere verdiği gibi şimdide Türklerden aldı başkalarına mı verecektir? Birey olarak bizden alarak bizden daha iyi bir şekilde o kimliği temsil edecek kimselere mi verecektir?

Biz şunu biliriz ki; bir kurum, birisine bir yetki verdiğinde o kişinin kendisine verilen yetkiyi en iyi şekilde temsil etmesini ister. Eğer kişi verilen yetkileri temsil etmekte gevşeklik gösterirse, yetkilerini kötüye kullanırsa, kendisi için belirlenen kuralları ihlal ederse böyle birisinde o yetkinin bırakılması mümkün olmaz, kendisine o yetkileri verenler tarafından yetkileri elinden alınır. Söz gelimi bir kimseyi siz işveren olarak müdür olarak görevlendirirseniz ve müdürün sorumluluk alanlarını kendisine bildirirseniz o kişi de o sorumluluklarını yerine getirmezse siz böyle bir kimseyi müdür olarak çalıştırmaya devam eder misiniz? Yoksa onun iş akdine son vererek veya kendisine başka bir görev vererek onu müdürlükten azleder misiniz? O görevi daha layıkıyla yapan birisi dururken görevini ihmal eden birisini o görevde tutmaya devam eder misini? İşte bu örnekte olduğu gibi eğer biz Müslüman bireyler olarak İslâm’ın bizlere yüklediği sorumlulukları yerine getirme noktasında gevşeklik gösterir, ihmalkâr hareket edersek, İslâmî kimliğimize yakışmayacak inanç ve davranışları benimser ve uygularsak bu taktirde Allah hidayet nimetini bizde tutmaya devam etmez. Onu bizden alarak onu hakkıyla temsil edecek kişilere verir. Şunu unutmamız gerekir ki Allah’ın ve O’nun yüce dini olan İslâm’ın bizlere ihtiyacı yoktur. Aksine bizlerin Allah’a ve onun yüce dininin belirlediği şekilde mücadele etmeye ihtiyacımız vardır. Dinin bizden istediği mücadele sayesinde hem bizle hem de diğer insanlar ancak huzurlu bir şekilde dünya imtihanlarını sürdürebilirler. Bu sebepten dolayı İslâmî kimliğin gereği olan sorumluluklara azı dişlerimizle tutunmamız gerekiyor. Bu konuda kendimizi Allah’a ispat etmemiz gerekiyor. Bize verilen hidayet nimetinin kadrini kıymetini bilmemiz gerekiyor. Şükrünü eda etmek için gayret göstermemiz gerekiyor.

Unutmayalım ki Allah ancak kendi dinine yardım edenlere yardım ederek ayaklarını dini üzere sabit kılıyor: يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7)

Ey Rabbimiz! Bizleri İslâmî kimliğin ve temsiliyetin gereklerini hakkıyla kuşanan kullarından eyle! İslâmî kimliğimize zarar verecek her türlü inanç ve davranışlardan bizleri uzak eyle! Bize verdiğin hidayet nimetini ölene kadar hakkıyla koruyabilmeyi bizlere lütfeyle!

Akıl, insana verilmiş en büyük nimetlerden birisidir. İnsan bu nimet sayesinde doğru ile yanlışı kavrayabilmektedir. İnsanı diğer canlılardan farklı kılan en önemli özelliklerden bir tanesi de akıl nimetidir.

Akılın, doğru bir şekilde çalışabilmesi için bir takım donelere, köşe taşlarına ihtiyacı vardır. Bu doneler olmadan aklın kendi başına doğruyu tam olarak tespit etmesi söz konusu değildir. Tarih, aklın bir takım doneler olmadan tek başına, doğruyu bulmada yeterli olmadığının delidir.

İnsana verilen akıl ve düşünce yetileri de kirletilebilmektedir. Hatta bir kişinin aklını, yani düşüncesini/inancını kirletmesi, namusunu kirletilmesinden çok daha büyük olumsuz neticelere sebebiyet vermektedir. Namusunu kirleten birisinin o durumdan arınması, zihnini kirletmesinin sebep olduğu kirlilikten arınmasından çok daha kolaydır. Düşüncenin kirliliği, dinin şirk olarak ifadelendirdiği hususların kişinin düşüncelerine sirayet etmesi anlamına gelmektedir. Allah’a şirk koşanların pislik olması, onların düşüncelerini kirletmelerinden kaynaklanmaktadır: اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ “Müşrikler ancak pisliktir” (Tevbe, 28).

Kur’an’ın “kalpleri pas tutmuş” dediği kimseler akıllarını dumura uğratan kimselerdir: كَلَّا بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُون “Hayır! Bilakis onların kazanmış oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir.” (Mutaffifin, 14)

“Allah’ın murdar kıldığı” kimseler, akıllarını hakkıyla kullanmayarak düşüncelerini kirleten kimselerdirler:  وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ “O, akıllarını kullanmayanları murdar kılar.” (Yunus, 100) Her türlü şirk anlayışı, insanın düşüncesini kirleterek onu, pislik çukurlarında ki pisliklerden daha da pis olan fikirleri benimsemesine sebebiyet verir.

Düşüncelerini kirletenlerin tüm amelleri boşa gider: وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ “Şüphesiz sana da senden öncekilere de şöyle vahyolunmuştur ki: Andolsun (bilfarz) Allah'a ortak koşarsan, işlerin mutlaka boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun!” (Zümer, 65)

Allah kendilerini asla af etmez: اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْمًا عَظ۪يمًا “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” (Nisâ, 48)

Ebedi cehennemlik olur: اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ “Biliniz ki kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur» demişti.” (Mâide, 72)

Zihin dünyamıza nüfuz etmiş hastalıklar bir hayli fazladır. Bu hastalıklardan bir tanesi de ırkçılık hastalığıdır.  Irkçılık: Kendi ırkını öteki ırklardan üstün sayma ve siyasal tutumunu buna dayandırma eğilimidir. İslâm dini, tarihin birçok döneminde insanların düşüncelerini kirletmelerinin bir neticesi olarak içerisine düştükleri bu hastalıktan, insanları kurtarmak için bu anlayışı bâtıl bir yaklaşım olarak görmüş ve onunla mücadele etmiştir.

Peygamberimiz, vahiyden aldığı talimatla bu anlayışlar mücadele etmiştir. Kureyş kabilesinin kendilerini diğer kabilelerden üstün görme eğilimlerini bâtıl bir anlayış gördüğü gibi Arap olanın olmayanlardan üstün olduğu anlayışını da bâtıl görmüştür. Veda hutbesinde: "Ey insanlar! "Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arap'ın Arap olmayana Arap olmayanında Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, yani Allahtan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız Ondan en çok korkanınızdır. "Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse onu dinleyiniz ve itaat ediniz.” Yine Yahudilerin kendilerini diğer toplumlardan üstün göreme eğilimlerini bâtıl görmüştür. İslâm üstünlük ölçüsü olarak sadece takvayı belirleyici kılmıştır: يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُواۜ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât, 13)

Müslümanların tarihinde Emeviler dönemi hariç tutulursa ırkçılığın Müslümanlar arasında neşvü nema bularak toplumsal düzeni etkileyecek boyutlara ulaştığı görülmemiştir. Ta ki 19 yüzyıla gelinceye kadar.

19 yüzyılda Müslümanlar arasında ulus devlet fikri yerleşmeye başladı ve bunun içinde ulusun üstünlüğü fikri tek çözüm olarak görüldü. Bu fikir her ne kadar bazı düşünürler tarafından çözüm olarak görüldüyse de aslında Müslümanların arasındaki bağların çözülmesine hizmet eden bir anlayışa hizmet ettiği fark edilmedi. Beklenen çözüme değilse de çözülmeye hizmet etti.

Bu ülkede Cumhuriyetle birlikte, binlerce yıldır çok farklı etnik kimlikten oluşan insanları bir arada tutan İslâm’a dayalı bağlar ortadan kaldırılarak bunun yerine bir etnik kimliğin üstünlüğünü esas alan ve bunu diğer etnik kimlikler üzerinde belirleyici kılamaya çalışan bir anlayış benimsendi. Bunun neticesi olarak da, daha düne kadar dost ve kardeş olduğumuz, birbirimizi korumak için öldüğümüz bir süreçten, birbirimizi katledecek bir başka sürece evrildik.

İçinde yaşadığımız ülke İttihat ve Terakki cemiyeti ve onun bakiyesi olan cumhuriyetle birlikte üstün kimlik olarak Türk ırkına dayalı kimlik oluşturuldu ve özellikle baskı yapılan kimlikle, Kürt ve Arap kimlikler oldu. Geldiğimiz noktada da aynı zihin kirliliğini oluşturduğu erozyon devem ediyor. Bu ülkede söz gelimi Kürt diline karşı gösterilen tepkiler, batı dillerinin hangisine gösteriliyor? Arapça tabelalara gösterilen tepkilerin hangisi İngilizce, İtalyanca, Almanca tabelalara gösteriliyor? Neden bu ülkede hemen hiç batılılar yaşamadığı halde Türkçeden sonra İngilizce okutulur da en azından Kürt kardeşlerimizin yaşadığı yerlerde ikinci dil olarak Kürtçe anadil olarak öğretilmez.

Bu ülkede, zihni kirlenmiş veya kirletilmiş zihniyetin bir futbol müsabakaları üzerinden nasılda bir paradokssun içine insanları ittiğini üzülerek de olsa görmekteyiz.

İki futbol takımın ortaya koydukları yüz kızartıcı bir durumun –yapılan protokole uyulmaması, sporla alakası olmadığı halde bir sloganla maça çıkma inadının ortaya koyulması- nasılda ırkçı söylemler üzerinden adeta kahramanlığa dönüştürülmeye çalışıldığı aymazlığını hep beraber gördük.

Irkçı söylemleri kullanmanın bir gerekçesi haline getirilerek bir baskı aracına dönüştürüldüğünü gördük: Tevhid bayrağı taşıyan bir şahsın yumruklanması bu paradokssun öne çıkan görünümlerini arz etmektedir.

Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran unsurlar birbirine karışmış durumdadır. Eğer siz insanları iyi veya kötü olarak sınıflandıracağınız ölçüler sağlam bir temele dayandıramazsanız bâtıl bir takım unsurlar üzerinden bunu yapmak zorunda kalırsınız. İslâm, insanları hak ile batıl, iman ile küfür, adalet ile zulüm, salih amel ise su-i emel üzerinden ayrıştırmaktadır. Müslümanların kırmızı çizgilerini; Allah, kitap, peygamber vb. unsurlar oluştururken, buralarda ise İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlık yapan birisi, kırmızı çizgi olarak kabul edilmektedir. İçinde yaşadığımız bu ülkede kurulduğu günden biridir bir kişi üzerinden toplum kamplaştırılıyor. Son yıllarda bunun çok daha ileri boyutlara taşınmak istendiğine şahit oluyoruz.

Sahi bu ülke Osmanlının bakiyesi değil mi? Batılılar neden şu anki topraklar üzerinde bir Türk devletinin kurulmasına müsaade ettiler? Neden daha önce Osmanlıya bağlı oldukları halde başka toraklar üzerinde değil de şu anki toraklar üzerinde bir devlet kurulmasına müsaade ettiler? Neden Yunanlılar işgal ettikleri bu ülkenin batısından çekildiler ve İngilizler, İstanbul’dan tek kurşun atılmadan çıkıp gittiler? Bunun sebebi acaba bizlerin o gün, İngilizleri yenecek kadar büyük bir güç olduğumuzdan dolayı, bizlerden korktukları için mi çekildiler? Cevap: Tabi ki hayır. Esasında buralar, Osmanlı devletinin üzerinde kurulduğu topraklardır da ondan. Peki Türk kimliği üzerinden ismi yüceltilmesi gereken birisi varsa o Osmanlı devletinin kurucusu Osman Bey mi olmalı, yoksa Mustafa Kemal mi olmalı? Ya da Türklere Anadolu’nun kapılarını açan Sultan Alpaslan mı olmalı, yoksa Mustafa Kemal mi olmalı? Şu an içinde yaşadığımız İstanbul’u feth eden Fatih Suntan Mehmet mi olmalı, yoksa Mustafa Kemal mi? Peki neden onlar değil de Mustafa Kemal? Mustafa Kemal’in başarısının onların başarısından daha büyük olduğundan mıdır? Tabi ki hayır!

Nedenini ben size söyleyeyim: Gerek Sultan Alpaslan, gerek Osman Bey ve gerekse de Fatih Sultan Mehmet, hepsinin Müslüman kimliği, tüm kimliklerinin önünde olan birileri olduklarından dolayı onlar üzerinden insanlar ayrıştırılmıyor. Tümü, hiç mi hiç Türk kimliğini, Müslüman kimliğinin önüne geçirmemişlerdir. Mustafa Kemal’in ise İslâmî kimliği yoktur. Laiktir ve dini söylemlere karşı mesafeli hatta yer yer düşmanca tavırları olan birisidir. Kısacası dini kendine referans almadığından, bunun yerine batılıların ürettiği anlayışları tümüyle benimseyen birsisi olduğundan dolayı bu gün onun üzerinden insanlar kamplara ayrıştırılıyor.

Biz Müslümanlar olarak, eğer toplumla ayrışma yaşayacaksak ancak ve ancak dinin belirlemiş olduğu kırmızı çizgiler üzerinden yaşarız. Bizlerin kırmızı çizgilerimizi, tüm âlemlerin ve bizlerin Rabbi olan Allah belirler. Bizler suni olan bir takım kırmızı çiğiler edinerek, insanlarla, onlar üzerinden ayrışım gerçekleştirmeyiz ve geçekleştirilmesini de doğru görmeyiz. Zihnini ve düşüncelerini kirletmiş anlayışların ürettiği bu batıl anlayışları, tümüyle reddediyoruz. Bölge insanları için kurtuluşun ancak ve ancak İslâmî temeller üzerine bina edilmiş bir düşünce ve hayat nizamından geçtiğine inanıyoruz. Zihni ve düşüncesi kirlenmiş insanların, toplumu, kaosun içerisine sürüklemek dışında bir işlev görmeyeceğini yeniden hatırlatıyoruz. Hem dünyevi kurtuluşun hem de uhrevi kurtuluşun ancak ve ancak Rabbimizin biz kulları için belirlediği kırmızıçizgilerde olduğuna inanıyoruz.

Toplumlar, iç içe yaşadıkları zamanlarda birbirlerinden kültürel olarak etkilenmeleri söz konusu olmaktadır. İnsanlar özellikle de duygularının yönlendirmesiyle duygusal bağ kurdukları inanç ve yaşam tarzlarına sahip olan insanlardan etkileşim içerisine girmişler ve süreç içerisinden farklı dinleri ve yaşam tarzlarını benimsemişlerdir. Birçok toplum bu sebepten dolayı hem dini hem de kültürel dönüşüm yaşamışlardır. Böylesi durumlarda insanlar genellikle iki farklı tavrı ortaya koymaktadırlar: Ya muhafazakâr bir tavır sergileyerek sahip odluğu inancı ve yaşam tarzını tutucu bir tavır sergileyerek muhafaza etmek için her türlü gayreti ortaya koymuşlar, ya da süreç içerisinde etkileşimde olduğu toplumun hemen tüm kültürünü ve hayat tarzını aşama aşama benimsemişlerdir.

Peygamberlerin asıl hedeflerinde birisi toplumları dönüştürmektir. Kendi toplumlarındaki bireyleri Allah’ın razı olmuş olduğu insanlara benzetmeye çalışmak en önemli görevlerinden birisidir. Böylesine insanlar yetiştirmek için kendileri, insanlara örnek ve model olmuşlardır. Peygamberler, Allah’tan almış oldukları vahyi toplumların gündemine getirerek yapmak istedikleri şey; aslında o toplumu vahyin belirlediği istikamette dönüşüme tabi tutmak, içerisine düştükleri yanlışlardan onları tümüyle kurtarmaktır. Tarihi süreç içerisinde batıl din ve inançlardan etkilenerek hayatlarına nüfuz eden yanlışlardan onları temizleyerek İslâm’ın kendilerinden istediği hayat şeklini yeniden o insanlar üzerinde gerçekleştirmektir.

Peygamberlerin ulaşmak istedikleri bu hedefler karşısında muhatap oldukları toplumlar çoğunlukla, kendilerini değiştirmeye yanaşmamış, atalarından devralmış oldukları yaşam standartlarına tutunmayı daha doğru bir yol olarak görmüşlerdir. İnsanoğlu, alışık olduğu inanç ve yaşam şeklini değiştirmeyi kendisi için çok zor bir süreç olarak kabul ettiğinden, peygamberlerin değişim taleplerine sıcak bakmamış hatta çoğunlukla güçlerin nispetinde onlarla mücadele etmişlerdir. Ayrıca atalarından devralmış oldukları inançların ve pratiklerin onların günlük hayatlarında gönülden benimseyerek yaptıkları hususlar olduğundan bunları reddederek bunların yerine başkalarını kabul etmenin getirdiği zorluklara katlanmak istememişlerdir. Yine toplumların önünde duran ve mevcut durumdan fayda sağlayan kimseler, ellerinde bulunan imkânları kaybetmemek adına toplumların eski inançlarında kalmaları konusunda yönlendirmişlerdir.

İnsanların bir kısmı da peygamberlerin kendilerinden istemiş olduğu yaşam modelini daha önceki yaşam modelleri ile kıyaslayarak, peygamberlerin getirmiş olduğu dini daha doğru görmeleri neticesinde peygamberlerin kendilerine göstermiş olduğu istikamette inançlarını ve yaşam tarzlarını değiştirmeye başlamış ve bu konuda vahyin kılavuzluğunda yeni bir yaşam tarzını oluşturmaya çalışmışlardır. Kendilerini vahyin ve peygamberin etkisine bırakarak onların istediği istikamette bir değişim ve dönüşümü başarmışlardır. Dolayısıyla değişim dönüşüm, yani başka bir topluma veya bireye benzemek her zaman kötü değildir. Bu durum kime benzememiz veya kime benzemememiz gerektiği noktasında önem kazanmaktadır. Eğer benzediğimiz kişi ve toplumlar peygamberler ve onlara iman eden müminler topluluğu ise bu etkileşim gayet güzel ve her insanın da başarabilmesi gereken yüce bir başarıdır. Fakat eğer etkileşim içerisinde olduğumuz toplum veya kişiler bâtıl bir inancın ve yaşam tarzının müntesipleri ise o zaman, bu benzeşme ve etkileşim kötüdür ve bir insanın kendisini bu etkileşime karşı muhafaza etmesi en temel sorumluluklarından bir tanesidir.

Tarih bize göstermiştir ki Müslümanlar, vahyin belirlediği istikamette yürüdükleri zaman diliminde birçok toplumları inançları ve yaşamlarıyla etkileyebilmiş ve toplumları, daha doğru bir istikamete ulaştırma konusunda çok ciddi mânâda etkilemeyi başarabilmişlerdir. Mekke'de başlayan değişim ve dönüşüm süreci kısa bir zamanda öncelikle Arap Yarımadası'nda, sonra orta Asya'ya doğru genişlemiş, bir yönüyle Anadolu ve ora üzerinden Balkanlar'a doğru ilerlemiş, bir yönüyle de Afrika'ya ve orası üzerinden de Avrupa'ya kadar ulaşmıştır. Lakin tarihi süreç içerisinde Müslümanların kendi sahih din anlayışlarına yabancılaşmaya başlaması ve kendi üzerlerine düşen sorumlulukları hakkıyla yerine getirmemeleri sebebiyle toplumları etkileşim içerisine alarak dönüştürmeleri süreci de akamete uğramıştır. Batı toplumunun süreç içerisinde gerek ekonomik gerekse de teknolojik kazanımlar sebebiyle elde etmiş oldukları güçle, diğer toplumları etkileşimleri altına almaları süreci başlamıştır. Müslümanlardan devralmış oldukları etkileşim bayrağını diğer toplumlar üzerinde hızlı bir şekilde sürdürmüşler ve teknolojinin de kendilerine sağlamış olduğu imkânlardan istifade ederek bütün toplumları etkileri altına almışlar ve kendilerine benzetme noktasından bir hayli mesafe almışlardır.

Yüce dinimiz olan İslâm, biz Müslümanlardan, bâtıl inanç ve yaşam şekillerinin müntesiplerine benzemek konusunda uyarılarda bulunarak bizleri o duruma üşmekten muhafaza etmek ister. Yüce Kitabımız olan Kur'an-ı Kerim'de bizlere en doğru yolu göseren Rabbimiz buyurur ki: “Bilmeyenler dediler ki: Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir âyet (mucize) gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de işte tıpkı onların dediklerini demişlerdi. Kalpleri (akılları) nasıl da birbirine benzedi? Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik.” (Bakara, 118) Görüleceği üzere burada Rabbimiz biz iman edenlere şu hakikati ifade etmektedir: Sözlerin benzeşmesinin neticede kalplerinde de benzeşmesine sebebiyet vereceği geçeğini bu âyet-i kerimede ifade edilmektedir. Dolayısıyla İslâm'ın dışındaki inanç ve pratiklere sahip olan insanlara benzemekten bizleri sakındırmaktadır. Çünkü bâtıla hangi yönüyle olursa olsun benzeşmek, süreç içerisinde kalplerin de birbirine benzemesi neticesini kaçınılmaz olarak doğuracağı geçeğini hatırlatıyor.

“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba uyarsanız (itaat ederseniz) imanınızdan sonra sizi yeniden inkârcılığa sevkederler.” (Âl-i İmrân, 100) Bâtılın hangi tonu olursa olsun, dinin açık bir şekilde açıkladığı meselelerde dinin koyduğu ölçüleri bir kenara koyarak onlara itaat etmek, insanları kâfirlere benzemeleri neticesini doğuracaktır. Kâfirlerle duygusal olarak başlayan yakınlık süreç içerisinde inanç ve amellere de yansıyacaktır. Tıpkı şu hadis rivâyetinde buyurulduğu gibi: "Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” (Ebu Davud, Edeb, 19; Tirmizi, Zühd, 45) Bu hadiste ifade edildiği gibi inancın belirleyici olmadığı her türlü ilişki süreç içerisinde yozlaşmayı beraberinde getirecektir. Kâfir ve mücrimlerle inancın belirleyici olmadığı birliktelikler, onların birtakım inanç, düşünce ve kültürel değerlerini benimsemeyi daha mümkün hale getiriyor. Bu geçeği şu hadis rivayeti de ifade etmetedir. “Kim bir kavme benzerse o da onlardandır” (Ebû Dâvûd, Ahmed b. Hanbel). Yine ayrıca: Allah'ın Rasûlünün; "Muhakkak, sizden önceki ümmetlerin yoluna karış karış, arşın arşın uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğine girseler sizler de onları takip edeceksiniz" buyurdu. Sahâbeler: "Ya Resûlallah! Bu ümmetler Yahudilerle, Hıristiyanlar mıdır?" diye sorduklarında; "Başka kim olacak?" diye buyurdu. (Buhârî, İ’tisam, 7320) Gelinen noktada yaşanan durum bunun tam aynısıdır. Tarihte bu hakikatin en açık ve sağlam delilidir.  

Daha yüz yıl önce inançlardan ve yaşam tarzlarından dolayı Müslümanların kendilerine tepki koyduğu, savaştığı, öteki gördüğü bir inanç ve yaşam tarzının sahipleri, aradan yüz yıl geçmeden egemenlikleri altındaki toplumlara kendi kültürlerini ulaştırabilmişler ve o toplumları kendilerine benzetebilmişlerdir.

Daha yüz yıl önce içinde yaşadığımız bu ülkenin insanları, topraklarını işgal eden batılıları, Müslüman kadının Müslümanca yaşam tarzına el uzattıklarından dolayı kendileriyle savaşmayı dinlerinin bir gereği olarak görmekteydiler. Aradan geçen bu zaman diliminde yetişen yeni nesil dedelerinin o gün takındıkları o tavırlarını unutuverdikleri gibi dedelerinin dinlerini de bir kenara koyarak, batılıların o gün zor kullanarak müdahale edemedikleri Müslüman kadının giyim tarzına, bugün kendilerini o günkü örtüsüne el uzatılan kadınlarla aynı dine müntesip gören insanlar tarafından başörtüsü ve onun temsil ettiği dine karşı düşmanlık yapmaktadır. O gün batılıların ve onların gönüllü uşaklarının zorla yaptıramadıkları hususları gelinen noktada kendilerini İslâm’a nispet eden insanlar tümüyle benimsemiş hatta dedelerinin uğruna savaşarak öldükleri o değerlere karşı adeta düşmanlık yaparcasına bir değişim ve dönüşümü yaşamışlardır.

Daha dün Müslüman erkeklerin başındaki fesi (İslâmî bir yönü söz konusu değildir) çıkartarak onun yerine fötr şapkayı ve Batı tarzı bir giyim şeklini dayatan anlayışlara karşı Müslümanlar, bir dirayet ortaya koyarken, gelinen noktada onların giyim-kuşam şekillerini tümüyle içselleştirdiler ve onlar ne giyiyorlarsa aynısını giymeyi çok normal karşılar durumdalar. Kendi kültürlerinin gereği olarak giyilen kıyafetleri ise gericilerin giydiği kıyafetler olarak görmektedirler. Bu ülkede yaşayan Türklerin, Kürlerin ve diğer toplulukların geleneksel kıyafetleri bir kenara konularak batılıların giydiği kıyafetlerin aynını giyilmektedir. Adeta bu konuda boyutları çok ileri noktalara taşınan erozyon yaşanmaktadır. Yeni yetişen gençler atalarının ve dedelerinin giydiği kıyafetleri giymeyi gericilik olarak görmekteler, o şekilde bir giyim şekline karşı tiksinti duymaktadırlar.

Onların kadınlarının giydiği kıyafetlerle kendilerini İslam'a nispet eden, içinde yaşadığımız ülkedeki Müslüman olduğu söylenen kadınların giysileri hemen aynıdır. Daha yüz yıl kadar önce bu ülkede kadınlar, dinlerinin bir gereği olarak tesettürlü olmayı ve toplum içinde ancak İslâm’ın istediği şekilde giyilen bir kıyafetle bulunmayı olmazsa olmaz görürlerken gelinen noktada devletin de özendirmesi ve zorlaması neticesinde batılıların giydiği kıyafetlerin aynısını giyiyor, açık yerlerinin kapalı yerlerinden daha fazla olduğu kıyafetlerle toplum içinde yer alıyorlar. Daha düne kadar namussuzluk sayılan kadın-erkek arasında gayr-i meşru ilişkiyi şimdi rahatlıkla yapmaktalar hatta bu konuda kendilerine müdahale edilmesini bile yanlış görecek bir tasavvurun içerisine düşmüş durumdadırlar. Kendilerini bu konularda ikaz eden insanlara, kişisel haklarını müdahale ettikleri gerekçesiyle tavır almaktadırlar.

Yine batılıların, sokaklarında hangi cürümler işleniyorsa bizim sokaklarımız aynı çirkeflikler yapılmaktadır. Nasıl ki onların sokaklarını kadınlar, yarı çıplak olarak bulunuyorlarsa bizlerin sokaklarında da kadınlar ayrı çıplak olarak vücutlarını teşhir ediyorlar, adeta kendilerini alıcısına cazip göstermek için pazarcı tarafından tezgâhın ön tarafında dizilen, insanın iştahını kabartan meyve ve sebzeler gibi. Nasıl ki onların sokaklarını cinselliği yaygınlaştırmak amacıyla asılan billboardlar ve reklam afişleriyle doluysa bizlerin sokakları da aynıdır. Onların sokaklarından kadın-erkek flörtleşmeleri söz konusuysa bizlerin sokakları da aynıdır.   

Onların eğlence unsuru olarak kullandıkları içki, kumar, seks gibi unsurlarla gelinen noktada kendilerini İslâm’a nispet eden insanların eğlence aracı olarak kullandıkları hususlar da hemen hemen tümüyle aynıdır. Kumar, hem oyun salonlarında, hem şans oyunlarıyla hem de internet üzerinden oynanan versiyonlarıyla yaygın bir şekilde kendilerini İslâm’a nispet eden insanlar tarafından oynanmaktadır. Yığınlarca insan, kendilerini sömüren bu şans oyunlarının girdabına düşerek orada bir umutla gelecek aramakta, fakat esasında içine düştükleri çıkmazın içinde inim inim inlemektedirler. Kumarı oynatanlar paralarına para katarken oynayanlar ise milyonda bir olan umutlarını diri tutarak kumar oynatanların ceplerini doldurmaktadırlar. Kumar oynatanlara kendi paralarıyla umutlarını satmaktadırlar.

Yine insanların sağlıklı bir şekilde düşünmeleri engelleyen uyuşturucu medde ve sarhoş edici içki, batılı devletlerden geri kalmayacak kadar yaygın olarak kendilerini İslâm’a nispet eden bu ülkenin insanları tarafından da tüketilmekte, tüketirken de tükenmektedirler. Hatta insanını kötü alışkanlıklardan koruyarak muhafaza etmesi gereken devletin kendisi, içkinin üretilme miktarını artırarak insanların bu kötü alışkanlıkların müptelası olasına katkı sağlamaktadır. Dinlerinin kendilerine sarhoş edici içkileri yasaklamasına rağmen hem kendilerini o dine nispet etmeye devam ediyorlar hem de o içkileri yaygın olarak tüketiyorlar. Sarhoş edici içkilerin hem bireyin sağlığına hem de toplumsal düzene verdiği zarar hiç kimsenin inkar edemeyeceği kadar aşikârken ne yazıktır ki ne insanlar kendilerini ondan sakındırıyor ne de devlet insanları o illetten muhafaza etmek için gereken sahici tedbirleri alıyor.

Ayrıca özgürlük adıl altında her türlü ahlaksızlığın toplumda yaygınlaşmasının önün açıyor. Zinanın önü “özgürlük” maskesi arkasına sığınılarak o kadar açılmıştır ki, hemen herkes istediği zaman ona çok kolay bir şekilde ulaşabilmekte ona erişebilmek artık çok kolay hale gelmiş durumdadır. İnternet ve sosyal medyanı yaygınlaşmasıyla birlikte artık insanların akıllı telefonlar veya bilgisayar aracılığıyla ona ulaşması bir “tık kadar” yakınına gelmiş ve bu illete ulaşım o kadar kolaylaşmış durumdadır. Her türlü nikâhsız ilişki eğer şikâyet olmazsa belirli yaş üstündeki insanlar için yasal görülmekte, hatta devlet kendisi zina evleri açılmasına ve kadınların vergisini vermek şartıyla zina yapmasına resmî ruhsat vererek bu çirkefliğe insanların ulaşmasını kolay hale getirmiştir. Öyle bir hale gelmiş durumdadır ki eskinden evelenmeden önce kadın ile erkeğin bakir ve bakire olması olmazsa olmaz görülürken şimdilerde bu durum normal karşılanmayarak yadırganmaktadır.

Batılıların devleti yönetirken dikkate aldıkları sistemlerle bizlerin devlet yönetme modelleri tümüyle aynıdır. Onlar nasıl ki laiklik, demokrasi gibi batıl anlayışları devleti yönetmede model alıyorlarsa buralarda da aynısını yapılmaktadır. Onlar nasıl ki dinin devletin yönetimi üzerinde hiçbir etkisinin olmaması gerektiğine inanıyorlar ve o şekilde hareket ediyorlarsa buralarda da aynısını yapılıyorlar. Kâinatın sahibi olan Allah’ın yaratmış olduğu insanın hayatı üzerinde herhangi bir müdahalesinin olmasını doğru görmüyor, hatta bunu talep etmeyi suç sayıyorlar. Allah’ın elinde olması gereken egemenliği Allah’tan alarak onu insanlara; insanlar içinde de bir zümrenin tekeline vermeyi daha doğru gören laiklik gibi ideolojileri en isabetli bir yönetim şekli olarak görüyorlar.

Onların insanlar arasında çıkan anlaşmazlıkları çözmek ve toplumsal hayatı düzenlemek için uyguladıkları hukukları ile kendilerini ilâhî bir dinin müntesibi gören insanların uyguladıkları hukuk da aynıdır. Onlar nasıl ki dinlerinin koymuş olduğu hukuku bir kenara koyarak kendilerinin belirlemiş olduğu beşerî hukuka göre insanlar üzerinde hükmediyorlarsa, buralarda da onların yolunu takip edilmektedir. Onlar gibi yüce dinimiz olan İslam'ın insan hayatı için koymuş olduğu hukuku bir kenara bırakarak, ya onlardan ithal edilen ya da kendilerinin oluşturduğu hukuka göre insanlar üzerinde hükmediyorlar. Allah’ın yarattığı kulları için vaz’ettiği ilâhî hüküm kötü görülerek reddedilirken inanların hevâlarından kaynaklanan beşerî hukuk ise en isabetli ve doğru olarak görülmektedir.

Onların eğitim kurumları ile kendilerini Müslüman olarak gören insanların eğitim kurumları da hemen tüm yönleri ile aynıdır. Onlar nasıl ki, eğitimlerini kutsal kitaplarına ve dinlerinin koymuş olduğu temel ölçülere göre yapmıyorlarsa buralarda da yüce dinimiz olan İslâm'ın ve onun yüce kitabı olan Kur'an'ın belirlemiş olduğu temel referansları dikkate alınmadan eğitim yapılıyor. Kâinatın oluşumu, insanın yaratılması ve günümüze kadar ki serüveni, canlıların var edilmesi, dünyada var olan kevnî düzen gibi hususlar Allah’tan bağımsız bir şekilde öğretmek, hatta bunlar Allah’ı reddetmenin bir sebebi olarak gösterilerek çocuklar eğitilmektedirler. Dinin temel referansları dikkate alınmadığı gibi bunun tam aksine rasyonalist bir takım ölçüleri dikkate alınarak insanlar eğitilmeye çalışılıyor, eğitim ve öğretim bu temeller üzerinden yürütmeye çalışılıyor. Yapılan bu eğitimin neticesinde dinine, örfüne ve kültürüne yabancı hatta düşman olan nesiller yetiştirildi. Kendisini yaratan Allah’ın hayatına müdahale etmesini haksızlık olarak gören ve bunun bir netçisi olarak ya O’nu reddeden veya göklere hapseden bir varlık olarak telakki ediyorlar.

Yine onların sanata karşı yaklaşımları ile maalesef kendilerine İslam'a nispet eden insanların sanat anlayışları da hemen hemen aynıdır. Nasıl ki onlar sanatı adeta ifşadın ve fesadın yayılmasında en önemli bir etkeni olarak kullanıyorlar ise, kendilerini İslam'a nispet eden insanlar da aynı şekilde kendi yaşadığı coğrafyalarda sanat adı altında toplumları ifsat etmekte her türlü fahşanın ve azgınlığın yaygınlaşmasına sanatı bir araç olarak kullanmaktadırlar. Batı toplumları nasıl ki insanları, haktan ve hakikatten uzaklaştırmak için spor, müzik ve cinselliği bir araç olarak kullanıyorlarsa aynı şekilde kendilerini İslam'a nispet eden toplumlar da aynı yöntemler kullanılarak insanlar, haktan ve hakikatten uzak tutulmaya çalışılmaktadırlar. On binlerce insan, stadyum denilen yerlerde adeta beyinleri uyuşturularak boş bir hedefin peşine takılarak uyutuluyorlar. Yığınlarca insan kendilerine “yıldız sanatçı”, “pop star” müzisyenlerin paralarına para katmak için her türlü değerinden vazgeçmeye hazır haldeler. Onlarla görüşmek, onların konserlerine katılmak, onlarla resim çektirmek için nelerini feda etmiyorlar ki? Televizyon ve sosyal medyada bu insanların yaşantılarını toplumlara gözlerine soka soka göstererek insanları onlara hayran bırakıyor ve ayrıca böylesine bir hayatı özendirilerek insanlar, hiçbir zaman ulaşamayacakları o şekilde bir hayatın peşinden gitmek için tüm değerlerinden vazgeçebiliyor. Dolayısıyla gerek spor, gerek müzik ve gerekse sinema gibi unsurlarla toplumlar tüm mânevî değerlerinden uzaklaştırılıyorlar.

Bütün bunlar bize göstermektedir ki bir zamanlar kendilerine karşı savaşılan ve bedeller ödenen düşmanların inançları ve yaşam tarzları süreç içerisinde ne yazıktır ki benimsendi ve onlarla tüm yönleriyle aynıleşildi. Dün bu halka zorla ve baskıyla yaptıramadıkları nice hususları, gelinen noktada kendilerini Müslüman gören halklar gönül rızasıyla yapmaktalar. Yapmakla da kalmıyor başka insanların da bu algıya taşınması konusunda onlara baskı uygulamakta, onları da kendilerine benzetmek istemektedirler. Dolayısıyla dün baskı uygulayarak başaramadıklarını, bugün gerçekleştirmiş oldukları etkileşim araçlarıyla çok daha fazlasıyla başarabildiklerini, adeta onların gönüllü inanç ve kültür taşıyıcıları durumuna insanları getirdiklerini ifade edebiliriz. Artık kendileri çok büyük bütçeler ayırarak insanlara dünya görüşü dayatmak zorunda kalmıyorlar, buralarda onların gönüllü temsilciliğini yapan insanlar eliyle bu hedeflerine ulaşıyorlar. Filistin örneğinde gördük ki bir yeri işgal ederek orada istenilen hedeflere ulaşılmıyor. Fakat içinde yaşadığımız ülkede olduğu gibi kendilerine hizmet edecek insanlar bulup ülkelerin yönetiminde onları söz sahibi yapılınca o ülkelerde daha nitelikli sonuçlar alınmaktadır.

Gelinen noktada bizler kendilerini İslâm’a nispet eden insanlar olarak kendi dinî inancımızın gerektirdiği şekilde ne bir devlet düzeni oluşturabildik, ne sosyal hayat, ne bireysel hayat ve ne de hayatın diğer alanlarına yönelik dinin belirleyici olduğu bir gerçekliği sağlayabildik. Hayatımızın tüm alanlarından dinin belirleyiciliğini kaldırarak hayatımıza müdahale edecek başka unsurlara yetkili kıldık. Bunu gerçekleştirirken de batılıları kendimize referans aldık. Onların batıl dinlerine karşı giriştikleri savaşlarının bir benzerini bizler yaşadığımız ülkede hak din olan İslâm’a karşı yaptık. Biz kulların hem dünya hem de ahiret saadetini gerçekleştirmek için gönderilen Yüce Allah’ın dinini bir kenara koyarak onun yerine bizler gibi aciz insanların ürettiği anlayışları veya hevâmızın isteklerini belirleyici kıldık. Batılılar, yaşadıkları ülkelerde nasıl ki dinlerini bir kenara koyarak daha fazla bir sapkınlığın içerisine girdilerse yaşadığımız coğrafyada da aynısı yapılarak insanlar içlerinden çıkmalarının neredeyse imkânsız olduğu kokuşmuşlukların içerisine sürüklendiler. Kendilerini çevreleyen sapkınlıklardan kurtulmaları neredeyse imkânsız hale geldi.

Dolayısıyla Allah’tan yüz çevirerek O’dan başkalarını hayatımızda belirleyici kılmanın neticesi olan durumumuza biz kendimiz razı olduk ve gelinen noktada da böylesine bir zillet durumunu yaşamak adeta bizimle bütünleşen bir kimliğimiz haline geldi. Fakat bütün bunlara rağmen bu durumdan bir çıkış yolu var mı? İnsanlar dünyada var oluş amaçlarına ulaşmaları yeniden mümkün müdür? Tabi ki mümkündür. Onları batılıların oluşturduğu karanlıklardan kurtararak her türlü aydınlığa çıkaracak olan Kur’an-ı Kerim aramızdadır. Daha önce şu anki insanlarla benzer inanç ve pratikleri olan Mekkeli ve diğer Araplar nasıl ki Kur’an ipine tutunarak oradan kurtuldu ve dünyaya insanlık ve medeniyet öğrettilerse bizler de aynısını yapabiliriz. Tek yapmamız gereken yaptığımız hatanın farkına vararak batılıların ürettikleri hemen tüm değersizlikleri bir kenara koyarak bizleri yaratan ve her türlü nimeti kendisine borçlu olduğumuz Rabbimizin bizler için göndermiş olduğu ipi olan Kur’an’a tutunmaktır.

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla!

Biz Müslümanlar olarak yaşanan hemen her hadiseden alacağımız bir takım ders ve mesajlar olduğunu bilerek hareket etmeliyiz. Yaşanan olumlu hadislerin, bizlerin yolumuzu aydınlatmak için sunacağı bir takım dersler olduğunu bildiğimiz gibi yaşanan olumsuz olaylarında ibret almamız yönüyle bizlere nice ders ve mesajlar sunduğunu biliriz. Bu sebepten dolayı Yüce Rabbimiz Kitab-ı Kerim’inde bizlere, sadece geçmişte yaşanan olumlu örneklikleri gündeme getirmekle kalmaz bununla birlikte olumsuz nice örnekliği de gündemimize getirerek onlardan ibret olmamızı sağlamak ister. İnsanlık tarihi bizler için adeta en mahir bir öğretmen gibidir. Bu mahir öğretmen, öğretirken bizlere teorik bilgiler vermez çok daha etkili olan yöntemi kullanır, yani modelleyerek müşahhas hale getirerek öğretir. Hz. Peygamberimizin hayatında bizler için nice örneklikler olduğu gibi O’nun vefatından sonraki süreçten günümüze kadar geçen zaman diliminde, yani Müslümanların tarihinde de nice örneklikler yaşanmıştır. Yaşanan bu örnekliklerin bir kısmı bizler için olumlu mânâda örneklik oluştururken bazıları da olumsuz yönleriyle bizler için örneklik oluşturmaktadırlar. Biz Müslümanların tarihe yaklaşımında, tarihi sadece geçmişlerin hayat hikâyeleri anlatan bir ilim dalı olarak görmeyiz. Yine sadece geçmişte yaşayan insanların yaptıklarından dolayı yargılamak için de tarihi okumayız. Bizler tarih okumaları yaparken geçmişi tanımak istediğimiz gibi asıl olarak da ondan dersler çıkarmak ve tarihin bizler sunduğu o muhteşem tecrübelerden istifade etmek istediğimiz için okuruz. Dolayısıyla yaşanan her olayın bizler için bir takım mesaj ve dersleri olduğunu bilerek olaylara yaklaşırız, yaklaşmamız gerekir.

Gazze’de, 7 Ekim 2023 tarihinde başlayan Aksâ Tûfânı adındaki kutlu direnişin de bizlere sunduğu bir takım mesajları söz konusudur. Özelde Filistinliler genelde de tüm Müslümanlar için son zamanlarda yaşanan en önemli hadise olması yönüyle de Gazze direnişi çok büyük bir önem arz etmektedir. Düşmanın Siyonist Yahudiler olması, yaklaşık olarak yetmiş küsur yıldır Filistin topraklarını işgal etmiş olmaları, yüzbinlerce Filistinliyi katletmeleri ve milyonlarcasını ülkelerini terk etmek zorunda bırakmaları bu direnişi önemli kılan hususların başında gelmektedir. Sadece Filistinliler için en büyük düşman olmayan aynı zamanda tüm bölge ülkeleri içinde tehlike oluşturan Siyonist Yahudilerin bölge üzerindeki ulaşmak istedikleri hedeflerini sekteye uğratması yönüyle de önem arz etmektedir. Yine özellikle dünya üzerinde hali hazırda egemenlikleri bulunan tüm batılı devletlerin de kendilerine destek verdikleri ve ayrıca dünya ekonomisini ellerinde bulunduran bir düşmana karşı bu savaşı veriyor olmaları da bu direnişi önemli kılmaktadır. Hemen tüm Müslüman olduğu söylenen ülkelerin yöneticilerinin kendilerine yedi göbekten bağlı olmaları ve dolayısıyla da ne yaparlarsa yapsınlar karşı bir mukavemet oluşturmalarının mümkün olmayacağı bir düşmana karşı mücadele ediyor olmaları da bu direnişi önemli kılan bir başka husustur. Ayrıca Müslümanların savaş araç ve gereçleri konusunda hemen hiç denilecek kadar imkânlarının olmadığı, düşmanın ise en ileri derecede en yeni teknolojik tüm imkânlara sahip olduğu, yine düşmanın savaşlarda hemen hiçbir insan hakları ve ahlâkî kural gözetmeyen bir barbarlığa sahip olması da bu direnişi önemli kılan hususlardan bir başkasıdır. Bütün bu ve benzeri yönleriyle Gazze direnişi, Müslümanların ibret nazarıyla bakarak mesajlar almaları gereken bir direniştir. Gazze direnişini bu yönüyle okumaya çalışan bir kimse hiç kuşku yoktur ki nice ibret ve derslerle karşılaşacaktır. Bizler de bu yazımızda bu mesajların bir kısmını sizlerin gündemine getirmek istiyoruz.

1) İşgali benimsemediler ve kabullenmediler. İşgale uğramış bir toplum için en önde gelen felaketlerden bir tanesi düşmanın yaptığı işgali kanıksayarak alışmak ve düşmana karşı mukavemeti yitirmektir. Dünyanın hiçbir yerinde işgalciler eğer işgal ettikleri topraklardaki insanlara kendilerini benimsetememişlerse o toraklarda egemenlikleri uzun sürdürememişlerdir. Uzun sürse bile, sürekli ayaklanmalar yaşayarak günün sonunda ya yenilgiye uğramışlar ya da o toprakları terk etmek zorunda kalmışlardır. Filistin toprakları da yaklaşık olarak yüz yıldır işgal altında tutuluyor. Önce İngilizler tarafından işgal edilen Filistin, 1949 yılından itibaren de Siyonist Yahudiler tarafından işgale uğratılmaktadır. İlk kurulduğu yıllarda çok az bir toprak parçasını işgal ederek orası özerinde bir devlet kuran Siyonist Yahudiler, gelinen noktada Gazze hariç tüm Filistin topraklarını işgal altına almış durumdadırlar.

Yaklaşık olarak 75 yıl gibi bir zamandır Filistin topraklarında işgalci olmalarına rağmen Siyonistler, Filistinliler tarafından benimsenmemiş ve sürekli olarak işgalci olduklarından dolayı intifada adıyla çeşitli direnişlerle karşılaşmışlardır. Gelinen noktada Filistinli gruplar içerisinde Siyonistlere karşı en güçlü direnişi sürdüren grup İslâmî Direniş Hareketi Hamas olmuştur. Daha önceleri Filistin Kurtuluş Örgütü, Siyonistleri işgalci görerek mücadele etkin bir yer işgal ederlerken, süreç içerisinde Siyonistleri, işgal ettikleri toprakların bir kısmı üzerinde devlet olarak tanıyacaklarını kabullendiler. Böylece de kısmen de olsa işgali kabul edeceklerini deklere ettiler. Doksanlı yılların ilk çeyreğinde Siyonistler ile Filistin Kurtuluş Örgütü’nün anlaşma imzalaması sonucunda kâğıt üzerinde de olsa Filistin devleti süreç içerisinde Birleşmiş Milletler tarafından tanındı. Neticede Filistinlilerin bir kısmının, Filistinlilere ait olan toprakların bir bölümünü Siyonistlere bırakmaları sağlanmış oldu. Filistin Kurtuluş Örgününün kâğıt üzerindeki Filistin devletinin resmi muhatapları olarak kabul edilmesinin de bunda etkili olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla Hamas, Siyonistleri Filistin topraklarının tümünde işgalci olarak görmekte ve işgal ettiği tüm Filistin topraklarından çekilmediği sürece onları tanımayacağını ve onlarla mücadele etmeye devam edeceğini deklere etmektedirler. 

Hamas, kurulduğu günden bugüne kadar, gerek kendi müntesiplerinin, gerek diğer Filistinlerin, gerekse de tüm Müslümanların düşmana karşı mücadele azmini diri tutmak için her türlü gayreti ortaya koymuştur. Çünkü düşmana karşı direncin güçlü olduğu bir durumda, düşmana karşı gösterilecek mukavemet de o derece güçlü olur. İnsanlar nazarında düşmana karşı direncin zayıfladığı ve yok olduğu bir durumda da mukavemet o oranda başarısız olur. Dolayısıyla Hamas, bunu çok iyi bildiğinden bu konuda insanların düşmana karşı bir direnç oluşturmalarını ve bu direnci diri tutmalarını sağlamaya yönelik çok ciddi gayretler ortaya koymuştur ve koymaya da devam etmektedir. Aliya İzzet Begoviç’in meşhur olan bir sözünde ifade ettiği gibi: “Savaş, düşmana yenilince değil düşmana benzeyince kaybedilir.” Çünkü siz düşmana yenilseniz de onunla sonra tekrar savaşmak için hazırlık yapar ve neticede onu yenebilirsiniz. Fakat düşmana karşı direnciniz kırılır ve ona benzemeye başlarsanız o zaman onunla bir daha mücadele etmeyecek bir duruma gelmiş olursunuz. Bu durumda düşmanın sürekli olarak sizin üzerinizde tahakküm oluşturması anlamına gelmektedir.

Yine İslâm'ın kendilerinden istemiş olduğu velâ ve berâ akidesini uygulamışlardır. Asla, İslâm'ın ve Müslümanların düşmanı olan Siyonistleri benimsemek, onlarla dost olmak, onları yönetici olarak kabul etmek gibi bir sapmanın içerisine girmemiş ve İslâm’ın kendilerinden istediği gibi velâ yönüyle onlarla yakınlık kurmamışlardır. Aynı şekilde onları düşman bilerek Müslümanlara karşı uygulamış oldukları düşmanlığı, kini ve nefreti onlardan beri olmanın bir gereği olarak görüp bu şekilde hareket etmişlerdir. Asla işgalci Siyonist düşmana karşı mücadeleden geri durmamış, tüm yönüyle onlardan beri olduklarını ortaya koymuşlardır. Müslümanların izzetini ve onurunu Siyonist düşmana karşı muhafaza etmişlerdir.İslâm'ı dar kalıplar içerisinde hapsederek sadece ibadetler ve ilmî çalışmalardan ibaret olarak görmediler.

2) Gazze’de direnen Müslümanlar İslâm’ın sadece bir takım ibadetler ve ilmî çalışmalardan ibaret olarak görmediler. Hayatın bütün alanlarını kuşatacak şekilde bir hareket planı gerçekleştirdiler. Bir taraftan işgalcilere karşı direnecek askeri bir kanat oluşturdular. Düşmanla savaşta başarılı olmalarını sağlamak için bu kimselere askerî eğitim verdiler. Ellerinde bulunan imkânları kullanarak düşmanla mücadeleyi en verimli şekilde sürdürebilmek için başta bomba imalatı ve patlayıcı üretmek gibi hazırlıklar yaptılar. Bir taraftan askeri operasyonlarda düşmanla mücadelede başarıyı getirecek şekilde askeri donanıma sahip mücahitler yetiştirdiler, diğer taraftan da düşmanın güçlü olmasına aldırmadan onunla mücadele etmeyi göze alabilecek kadar cesaretli insanlar yetiştirdiler.

Yine siyasal mânâda düşmanla mücadelede başarıya gidecek adımları atmaktan da geri durmadılar. Gerek Filistin’de ve çevre ülkelerde siyasî bürolar açarak Filistin direnişini ve işgali oralarda sürekli gündemde tutmaya çalıştılar. Ayrıca bölge ülkelerinin bu konuda desteklerini almaya çalıştılar. Yine Filistin meselesini önemseyen gruplarla yakın temas oluşturarak onlardan yardım ve destek almaya çalıştılar. Dolayısıyla siyasî hamleler gerçekleştirerek Filistin direnişini başarılı kılmak için ellerinden gelen tüm diplomatik yolları kullanmaya çalıştılar ve çalışıyorlar. Dünyanın adeta küçük bir köy haline getirildiği bir durumda ortaya konulan mücadelede başarılı olmak için dünya kamuoyunun desteğini almanın önemi ne kadar büyük olduğu ortadadır. Dolayısıyla Hamas’ın siyasî kanadı bu desteği almak için de ciddi mânâda bir gayret içerisine girmiş durumdadır.

 Ayrıca kendilerine intisap eden insanları ciddi mânâda bir eğitime tabi tutmaktadırlar. Eğitimi sadece kendi müntesiplerine yönelik değil Gazze halkını da eğitme noktasında ciddi bir çaba ortaya koyduklarını görmekteyiz. Bir taraftan insanlara İslâm’ı en geniş mânâsıyla öğretirken bir taraftan da insanlara lazım olacak aklî ilimleri de öğretmeye çalıştıklarını görmekteyiz. Özellikle de hareketin belirli aşamalarında görev almış veya alacak olan kimseleri ilmî noktada nitelikli hale getirmek için ciddi bir eğitim sürecinden geçirdiklerini görmekteyiz. Eğitimi sadece bilgi yüklemek olarak görmediklerini aynı zamanda ahlâkî yeterlilik oluşturma konusunda da ciddi bir çaba ortaya koyduklarını ifade edebiliriz. Dolayısıyla Hamas'ın müntesipleri bir taraftan yeteri kadar bir bilgi birikimine ve İslâmî ilimlere sahipken diğer taraftan da ahlâkî olgunluk sahibi insanlar olarak diğer insanlara örnek olabilecek bir kapasiteye sahip olduklarını müşahede edebilmekteyiz.

 Yine Hamas'ın bir direniş hareketi olmadan önceki faaliyetlerine baktığımızda o bölgede İslâmî faaliyetler yapan bir grup olduğunu biliyoruz. Sosyal yardımlaşmayı esas alan, İslâm’ı insanlara ulaştırmayı hedefleyen, bu konuda gereken tüm alanlara etkili bir şekilde kullanarak çalışma yapan bir ekip olduklarını biliyoruz. Direniş hareketi olarak çalışmalara başladı günden sonra da aynı hassasiyeti gözettiğini, özellikle de 2006 yılından itibaren Gazze’de sahip olduğu siyasî egemenliği de kullanarak bölge insanlarını ihtiyacı olabilecek hemen her konuda onlara hizmeti götürerek halkla dayanışma içerisinde bulundular. Hamas’ın müntesiplerini, yeri geldiği zaman insanlara sağlık hizmeti veren insanlar olarak, yeri geldiği zaman eğitim kurumlarında eğitim veren bir birey olarak, yeri geldiği zaman mağdur ve muhtaç insanların yardımına koşan insanlar olarak, yeri geldiği zaman da işgalci Siyonistlere karşı mücadele eden mücahitler olarak görmekteyiz. Aynı zamanda bütün bu alanlarda faaliyet gösterirken de İslâm’ın emirlerine hassasiyetler riayet eden, ibadetlerini aksatmadan yerine getiren, mânevîyatını güçlü tutmaya çalışan, mânevî anlamda da bir yeterliliğe sahip olan Müslümanlar olarak görmekteyiz. Bütün bu durumlar Gazze’deki mücadeleden almamız gereken derslerden bazısını oluşturmaktadır.

3) Hamas'ın bölgede düşmana karşı başarılı olmasının bir başka sebebi de başta Filistin davasına gönül veren ve Siyonistlerle mücadeleyi gerekli gören hemen her kesimle birlikte hareket etmeyi önemli bir sorumluluk alanları olarak görmeleridir. Filistin meselesi konusunda hiçbir zaman kendilerini öne çıkartarak Filistin davasının adeta tek temsilcileri olarak kendilerini görmemiş bu konuda kendileriyle hedef birliği olan tüm gruplarla beraber hareket etmeyi başarabilmişlerdir. 7 Ekim sonrası yaşanan hadiseler de bize göstermektedir ki şu an Gazze’de Siyonistlere karşı sadece Hamas değil, orada bulunan irili ufaklı birçok grubun beraber savaştığını görebilmekteyiz. Yani ifade etmek istediğimiz şudur ki; düşmanla mücadelenin olduğu bir durumda çeşitli usûlü farklılıkları ve fikri farklılıkları bir kenara koyabilmektedirler. Bu sebepten dolayı da güçlerini bir noktaya yönlendirerek tüm enerjilerini o alana hasretmeyi başarabildiklerini görmekteyiz. Bu da bize düşmanla mücadelede takip edilmesi gereken etkili yollardan bir tanesinin bu olduğunu göstermektedir. Yaklaşık iki aydır devam eden savaşta Siyonist Yahudiler, masum insanları öldürmenin ötesinde Hamas'a ve direniş gruplarına karşı herhangi bir başarı elde edememişlerdir. Müslümanların ve bölgede bulunan unsurların bu dayanışması işgalcilere karşı dirençlerini de ciddi bir ivmenin oluşmasına katkıda bulunmuş ve düşmanın ilerleyişini belirli oranda durdurmuştur. Hatta yavaşlatmış ve neticede de Allah'ın da yardımıyla, başarısız olmalarına sebebiyet verecektir.

4) Kendi bünyelerinde bulunan tüm birimlerde itaat bilincinin sağlamları: Evet Filistin mücadelesinde bir kez daha şahit olduk ki; örgütlü bir şekilde hareket eden gruplar, düşmanla mücadelede çok daha etkili olmaktadırlar. Dolayısıyla Hamas hareketi, adeta devlet kurumlarının organizeli bir şekilde hareket etmesi gibi kendi iç yapılanmasında görev alan tüm birimlerin birlikte hareket edebilme becerisini ve disiplini sağladıklarına tanıklık ediyoruz. Birçok birimden oluşmasına rağmen sanki tek bir biriymiş gibi hareket edebildiklerini ve hiyerarşik olarak tüm birimlerin ortak hareket edebildiklerini gözlemlemekteyiz. Dolayısıyla gerek yöneticilerin gerekse de onlara tâbi olan insanların intizam içerisinde hareket ettiklerini, görev dağılımında bulunarak düşmana karşı mücadelede etkin bir başarı kazandıklarını görmekteyiz. Bu durumda bize göstermektedir ki; intizamlı bir şekilde hareket eden, kendi içerisinde disiplini sağlayan grupların başarı kazanma oranlarının daha yüksek olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Zaten İslâm, bireylerin kendi başına yaşayacağı bir din değil, kişinin bir topluluk içerisinde kendisine düşen vazifeleri eksiksiz bir şekilde yerine getirerek yaşayabileceği bir dindir. Bu sebepten dolayıdır ki Hz. Peygamber (a.s.) kendisine iman eden Müslümanları kendi bireysel hayatlarıyla baş başa bırakmamış, onları mutlaka bir organizasyon içerisinde tutarak sorumluluklar yüklemiş ve bu sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmeleri kendilerinden istemiştir. Böylece de Müslümanlar, çok büyük bir organizasyonun bir parçası olarak süreç içerisinde adeta bir devlet gibi hareket edebilme becerisi göstermiş ve neticede bölgede çok hızlı bir şekilde ilerleyişini sürdürmüş ve önce koca bir İslâm Devleti sonra da Dünya Devleti olmuşlardır. Bu durumda bize İslâmî temeller üzerinde örgütlü bir şekilde hareket etmenin, başarılı olmak noktasında ne kadar da etkili olduğunu göstermektedir.

5)Düşmanın olduğu bir yerde, her daim düşmana karşı hazırlıklı olmak gerektiğini bizlere göstermişlerdir. Gazze’deki direnişin belirli oranda başarı elde etmesinin ve Siyonist Yahudiler tarafından bir türlü yok edilmemesinin arkasında yatan önemli saiklerden bir tanesi de Müslümanların içinde bulundukları şartları zorlayarak düşmanla savaşacakları zamana kendilerini hazırlamaları ve bu konuda üzerlerine düşen vazifelerini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışmalarıdır. Yapılan şu son savaş da bize göstermiştir ki Hamas müntesipleri, sıcak savaşın olmadığı zaman diliminde oturmamışlar, aksine ellerindeki tüm imkânları kullanarak düşmanla mücadele edecekleri zamana kendilerini hazırlamışlardır. Bunun için gerekli olacak araç ve gereçleri oluşturmak için var olan tüm imkânlarını seferber etmişlerdir. Zaten zafere ulaşmak ve düşmana galip gelmek isteyen kimselerin kendilerini düşmana karşı avantajlı kılacak durumları hazırlamaları en önemli vazifelerindendir. Hiçbir zaman yan gelerek yatanlar değil, aksine tüm yönleriyle düşmana karşı hazırlık yapan, düşmanla mücadelede kendilerine avantaj sağlayacak imkânları hazırlayan kimseler başarılı olmuşlardır. Dolayısıyla Hamas, abluka altındaki Gazze’de elinde bulunan tüm imkânları zorlayarak, tüm şehrin altına tüneller kazmış, elde etmiş oldukları tüm araç ve gereçleri kullanarak başta füzeler ve patlayıcılar hazırlamış ve gelecekte olası bir savaşa karşı hazırlık yapmışlardır. Dolayısıyla bugün, iki ayı geçmesine rağmen o Siyonist Yahudilerin bir başarı elde edememesinin, aksine çok büyük kayıplar vermesinin en önemli sebeplerinden bir tanesinin de bu olduğunu gözlemlemekteyiz. Eğer bu hazırlık yapılmamış olsaydı, şimdi çoktan Gazze işgal edilmiş ve oradaki direniş sonlandırılmış olacaktı. Bu durumda bize, düşmana galip gelmek isteyen kimselerin bunun için gerekli olan şartları oluşturmaları önemli vazifeleri arasında olduğunu göstermektedir. Rabbimiz yüce olan kelamında bize bildirdiği gibi: “Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.” (Enfâl, 60) Âyet-i kerime de bize göstermektedir ki; düşmanı tanımak ve onunla mücadelede Müslümanlara avantaj sağlayacak şekilde savaşa hazırlık yapmak Müslümanların önde gelen sorumluluklarından bir tanesidir. Gazze’li Müslümanlar da bu konuda âyet-i kerimenin ifade ediği sorumluluğu hakkıyla kulanmış ve çok kısıtlı imkanlara rağmen çok büyük imkanlar uluşturmuşlardır. Hatta bugün bağımsız olduğu söylenen nice Müslüman ülkelerden çok daha fazla silah ve füze üretmişlerdir.

6) Düşmanla masum insanları ayrı tutmak, düşmana karşı sert halka karşı ise merhametle muamele ettiklerine tanıklık ettik. Her ne kadar Müslümanlar, Siyonist Yahudilere karşı savaşıyor olsalar da halkla, bizatihi savaşa katılarak kendileriyle savaşan insanları aynı görmemiş halka merhametle muamele etmeyi kendileri için önemli bir vazife addetmişlerdir. Oysaki yaklaşık olarak yüz yıla yakın bir zamandır bölge üzerinde egemenliği olan bu Siyonist Yahudiler, masum Filistinli halka bile her türlü zulmü reva görmektedirler. Yani sebepsiz yere öldürmek, hapse atmak, evlerine ve arazilerine el koymak ve buna benzer daha nice zulümler yaptıkları halde Hamas, 7 Ekim’de gerçekleştirdiği operasyonla esir olarak almış olduğu haktan olan insanlara merhametle muamele etmiş ve asla intikam duygusuyla hareket etmemiştir. Tıpkı Hz. Peygamberin Mekke feth ettiğinde, yıllarca Mekke’de kendilerine zulmeden Mekkelilerden intikam almaması örneğinde olduğu gibi. Hamas’da, yıllardır kendilerine, sivil, kadın, erkek ve çocuk demeden katleden Yahudilere karşı intikam duygusuyla hareket etmemiş, halka karşı merhametle muamele etmeye devam etmiştir. Hamas'ın elinde esir bulunan Yahudiler serbest bırakılırken görmüş oldukları muamelenin bir neticesi olarak Hamas’lı Müslümanlara karşı nasıldı memnuniyet ifade eden bir durumla oradan ayrıldıklarını tüm dünyayla beraber müşahede etmiş olduk. Bu da bize düşmanla mücadelede, merhamet göstereceğimiz ve göstermemiz gereken kimseleri iyi ayırt etmemiz gerektiğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla intikam duygularımızı ancak bizi yok etmek için mücadele eden İslâm’ın ve Müslümanların azılı düşmanı olan kimselere yöneltmemiz gerektiğini hatırlatmaktadır.

7) Gazze savaşı bize bir kez daha göstermiştir ki Müslüman olan kimseler düşmandan ve düşmanın sahip olduğu imkânlardan değil yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarak hareket etmeleri gerekmektedir. Gazze’li Müslümanlar ile Siyonist Yahudiler arasındaki bu savaşta, düşmanın çok güçlü olması ve dünyanın süper güçleri olarak kabul edilen batılıları arkalarına almış olmaları ve ayrıca da onlardan her türlü desteği de aldıkları bir durumda düşmandan kokmayarak onlarla savaşmayı göze almışlardır. Düşman arkasına aldığı devletlerle birlikte bu kadar güçlüyken Müslümanlar ise ancak kendi ellerinde bulunan imkânları kullanabileceklerini bilerek, bölge ülkelerinin hemen hiçbirinden bu konuda elle tutulur bir destek görmeyeceklerini bildikleri halde buna rağmen hareket etmişler ve işgalci kâfirlere karşı asla bir korku içerisine girip savaştan geri durmamışlarıdır. Bunun tam aksine savaşı başlatanlar olarak kendileri harekete geçmiş, neticede korkulması gereken gücün dünyaya ait bu imkanları ellerinde bulunduranlar değil, âlemlerin Rabbi olan Allah olması gerektiğini bir kez daha bize hatırlatmışlardır. Yüce Kitabımızın da gündeme getirdiği üzere: “…Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” (Âl-i İmrân, 175); “…Şu hâlde, siz de insanlardan korkmayın, benden korkun…” (Mâide, 44); “Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, “İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun” dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler.” (Âl-i İmrân, 173)

Müslümanların süreç içerisinde yaşamış oldukları imanî erozyonlar neticesinde düşmanı gözlerinde çok büyüterek adeta kendileriyle mücadele edilmeyecek bir güç olarak telakki ettiklerini üzülerek de olsa görmekteyiz. Özellikle Siyonist Yahudilerin; ekonomik olarak çok güçlü olduklarını, askeri olarak dünyanın en güçlü ordularına sahip oldukları, demir kubbe gibi kendilerini düşmanlarından koruyacak radar sistemlerine sahip oldukları ve benzeri yönlerini gözlerinde çok büyüterek âdata onları yenilmeyecek birer güç olarak telakki ettiklerini görmekteyiz.

Oysaki Gazze savaşı bize bir kez daha gösterdi ki; Müslümanlar kendi üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirip kâfirlerle mücadelede ederken Allah’tan başka kimseden korkmadan hareket ettikleri bir durumda elde edecekleri başarı hiçte tahmin etmeyecekleri kadar büyük olacağına Gazze direnişi bize bir kez daha göstermiştir. Dolayısıyla dünyanın önde gelen bir ordusuna karşı dünyanın en küçük imkânlarına sahip olan bir direniş grubu durmuş ve düşmanın sahip olduğu tüm yenilmez olarak kabul edilen imajlarını adeta alaşağı etmişlerdir. Buda bize göstermektedir ki korkulması gereken merci olarak Allah’ı tercih edenler, Allah’ın gücünün ve kudretinin farkında olanlar, düşmanı kendi gözlerinde büyütmeyerek, neticede onların da insan olduklarını bilerek hareket edenler düşmanın karşısına çıkarak onunla mücadele etmek cesaretini gösterebilirler. Nitekim savaştıkları düşmanın, Kur’an’ın da Yahudileri getirdiği âyetlerinde de hatırladığımız üzere nice zaaflarının olduklarını bizlere bildirmektedir. Dünya yaşamına karşı en hırlı insanlar olmaları (Bakara, 2/96), sağlam kalelere sahip olmadan savaşmak istemeyecekleri (Haşr, 59/14) örneklerinde olduğu gibi. Düşmanda bulunan bu psikolojik zafiyetler, Müslümanlarda da bulunan psikolojik üstünlük, neticede fiziki üstünlüğüne de sebebiyet verecektir. Gazzeli kardeşlerimiz bu hakikati bir kez daha bizim gündemimize getirmişlerdir.

Gazze’de Siyonist Yahudiler ve onların arkasında duran zâlim müstekbir güçlerden sadece Hamas’lı Müslümanlar değil, Gazze halkının tamamının kokmadığına tanıklık ettik. Filistinin ve Mescid-i Aksâ’nın işgalden kurtulması için mallarını da canlarını da seve seve kurban edeceklerinin bilincinde olan insanlar olduğunu gördük. Daha yeni doğmuş minik yavrusunun cesedini eline alarak “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyerek direnişin yanında durduklarını gördük. On binlerce insanlarını bu savaşta kurban verdikleri halde yılmadıklarını, direnişin arkasında durarak mücadelede yerlerini alan bir toplum olduklarına tanıklık ettik. Büyüğüyle-küçüğüyle,  kadınıyla-erkeğiyle tüm insanların işgalcilere karşı direniş bilincini kuşandıklarını ve her türlü bedelleri ödemelerine rağmen geri adım atmadıklarını gördük. İşte böylesine bilinçli bir toplumu yenilgiye uğratmak zor olduğu gibi uğratılsa bile onlara karşı mutlak mânâda bir başarı kazanmak asla mümkün değildir.

8) Dünya egemenlerinin insanlığa sunmuş oldukları değerlerin gerçeği yansıtmadığını görmüş olduk. Yüz yıllardın dünyaya, tek alternatif olarak sunmaya çalıştıkları dünya görüşlerinin aslından bir yalandan ibaret olduğunu, sahip oldukları o sözde değerlerin sadece kendi insanlarına yönelik ve kendilerinden olmayan insanları aldatmaya yönelik olduğu Gazze direnişi tüm dünyanın gözüne soka soka bir kez daha göstermiş oldu. Zâlim Siyonistler hiçbir değer tanımadan, çocukları, kadınları, camileri, kiliseleri, hastaneleri, okulları bombaladıkları halde sözüm ona dünyaya refah ve huzuru getirecek tek alternatifin sahipleri olan batılı devletler, hemen hiçbir yaptırımda bulunmadılar. Hatta birçoğu o Siyonistlerin arkasında durarak katliamlara destek verdiler. Lakin batılıların sahip oldukları anlayışların dünya insanına hayır getirmeyeceğini aksine kan ve gözyaşı getirdiğini hem bizler Müslümanlar olarak bir kez daha görmüş olduk ham de tüm dünya halkları görmüş oldular. Bu mânâda maskeleri bir kez daha düşmüş oldu. Gazze’deki kutlu direniş bize bu hakikati bir kez daha göstermiş oldu.

9) Gazze direnişi bir kez daha bize gösterdi ki Müslüman olduğu söylenen tüm ülkelerin idareleri Müslümanların elinde değil, aksine ya Siyonistlerin elinde ya da onlara uşaklık yapan batılıların elindedir. Tüm Müslümanlar nezdinde içinde Mescid-i Aksâ bulunduğu için kutsal bir dava olan Filistin meselesi ne yazıktır ki Müslüman olduğu söylenen devletlerin sessizliğiyle sadece Gazze’de direnen direniş gruplarının üzerine bırakılmış durumdadır. Müslüman olmalarının bir gereği olarak Filistin meselesinde direniş gruplarının yanında durarak onları desteklemesi gereken sözde Müslüman ülkeler, ne yazıktır ki kendi ülkelerindeki halkların tepkilerinden korktukları için sadece yapılan katliamları kınamakla yetiniyor, Siyonistlere karşı herhangi bir adım atmıyorlar veya atamıyorlar. Bırakın Müslümanları destekleyecek bir takım adımlar atmayı, o katliamcı Siyonistlerle yaptıkları hemen hiçbir ticarî, siyasî ve sair antlaşmaları aksıya alamıyorlar. Dolayısıyla her ne kadar kendilerinin bağımsız bir ülke olduklarını ifade ediyor olsalar da aslında hiçte bağımsız olmadıklarını ya da henüz olmadıklarını görmekteyiz. Filistin meselesi gibi tüm Müslümanları ilgilendiren bir meselede Müslümanların yanından duramayan veya buna yönelik bir takım adımlar el altından atıyor olsalar bile bunu açıktan somut adımlarla ifade edemeyen bu devletlerin Müslümanlara ait diğer meselelerde Müslümanların yanında durmaları hiç mi hiç beklenmemelidir. Bu durum bize bir kez daha göstermektedir ki Filistin’in özgürlüğü ya sadece Filistinli grupların direnişiyle kazanılacak ya da bölge ülkelerinin yönetimleri öncelikli olarak değişecek ve İslâmî yönetimler haline gediğinde gelecek Filistin’imiz, ancak ondan sonra özgürleşecektir. Siyonistlere uşaklık yapan, onlara muhtaç durumda bulunan bir yönetimin onların karşısında durması tabi ki beklenmez ve beklenmemelidir.

Mesele buraya gelmişken şunu da ifade edelim ki eğer bu ülkeler şu durumda Siyonistlere veya onların arkasında duran batılı güçlerin karşısında duracak bir iradeyi ortaya koyamıyorlarsa dahi yarın bu iradeyi ortaya koyacak bir oluşumun içerisinde girmeleri kendi gelecekleri için olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Bugün Siyonistler tarafından işgal edilerek tümünde egemenliklerini ilan etmek istediği Filistin topraklarından sonra bu zâlim katliamcıların hedefinde diğer Müslüman ülkeler olacaktır. Sırasıyla Lübnan, Ürdün, Suriye ve Türkiye başta olmak üzere diğer Müslüman ülkeler olacaktır. Dolayısıyla bu katliamcı düşmana karşı bugün birlikte hareket edecek bir organizasyonu gerçekleştirememiş olan devletler, en azından yarınlarda bu hedefi gerçekleştirme gayreti içinde girmelidirler. Yoksa bırakın kendi halklarının direnişleri yoluyla olmasa da asıl düşman olan Siyonistler veya onların arkasında duran batılılar eliyle kolay lokma olarak yok almaya mahkûm olacaklardır. Bu gün sahip oldukları saraylar ve maddi imkânlar onları düşmanın hedefi olmaktan kurtaramayacaktır.

Gazze mektebinde bu ve bunun gibi daha nice ders ve mesajlar söz konusudur. Bizlere düşen ise bu mesajları hakkıyla okuyarak hareketlerimizi buna göre belirlememizdir. İlâhî vahyin bizlere sunmuş olduğu temel ilkeleri kendimize yol işaretleri edinerek hareket etmeliyiz. Bununla birlikte aynı zamanda tarihte yaşmış ve yaşanmaya devam eden hadiseler üzerinden de kendimize bir takım tecrübeler edinmeliyiz. Yarınlarımızı sağlıklı zeminler üzerine inşâ edebilmek için bu kaçınılmaz bir gerekliliktir. Eğer ihmal edersek, yarınlarda benzer akıbetleri yaşamaya devam ederiz. Biz Müslümanlara düşen vazife sürekli aynı delikten ısırılmak değil, yaşadığımız pratiklerden ders çıkararak aynı hataları bir daha yapmamaktır. Mücadele bizden, başarı ise en nihaye olarak âlemlerin Rabbi olan Allah’tandır.

-Ben Ahmed Kalkan hocamı, 1999 yılında tanıdım ve o süreçten sonra sürekli onunla birlikte oldum.

Ahmed Kalkan hocamla tanışmamız şu şekilde gerçekleşti; Çalıştığımız tekstil atölyesinde bir arkadaşın vesile olmasıyla, Üsküdar’a bağlı namazgah semtinde, İslâmî faaliyetler yapan Tevhid Vakfı’na gitmeye başladık. Burada ilk katıldığım sohbet, Ahmed Kalkan hocamızın, Kur’an Kavramları adıyla yaptığı sohbetti. Hocamla bu şekilde tanışmıştım. Benim bu süreçten önce İslâmî bir bilincim yoktu. Kur’an Kavramları sohbeti haftada bir gün yapılıyordu. Her hafta bu sohbete katılmaya başladım. Hocam, her hafta bize bir sonraki hafta işlenecek kavramın notlarını fotokopi olarak veriyor, bir sonraki haftada sunumunu yapıyordu. Katıldığım bu sohbetler bende yavaş yavaş İslâmî ve tevhidî bilincin oluşmasına vesile oldu.

Ben, Ahmed Kalkan hocamla tanıştıktan sonra bir daha ondan ayrılmadım. 22 yıllık bu süreçte bazı zamanlar hocamızla kurumsal olarak farklı yerlerde bulunsak da hiçbir zaman ondan ayrılmadım, O’da bizi bırakmadı. Hemen her hafta bir veya iki defa, bazen daha fazla olmak üzere hocamla ders veya sohbet üzerinden birlikteliğimiz devam etti.

28 Şubat’ın rüzgârı devam ettiği 1999-2000 yıllarında Tevhid Vakfı, yoğun bir şekilde İslâmî eğitim faaliyetleri yapıyordu. Yüzlerce insan, gerek hafta sonu gerekse de hafta için akşam derslerinde eğitim alıyordu. Vakıf, benimde katıldığım akşam derslerinin birisinde polisler tarafından basılmış ve vakıf mahkemelik olmuş, vakfın bazı yerleri kapatılmıştı. Bizler, bunlara rağmen eğitimimizi sürdürüyorduk. Süreç içerisinde vakfın idarecileri Tevhid Vakfı ismiyle faaliyet yapmayarak, onun yerine dernek kurmayı kararlaştırmış ve kurulan bu yeni derneğin faaliyet alanlarında birtakım farklılıklara gitmişlerdi. Bu sebeplerle içlerinde vakfın idareciliğini yapan arkadaşlarında olduğu bir grup arkadaş Üsküdar’da “Muavera” adında gayr-i remi bir dernek açarak faaliyetlini orada sürdürme kararı almışlardı. Arkadaşların vesile olmasıyla bizlerde oraya katıldık. Ahmed Kalkan hocam, yeni kurulan dernekte ders vermesi mümkün olmadığından Üsküdar’da kurulan Muavera’da Kavram derslerine devam ediyordu. 2007 yılına kadar kavram dersleri Muavera’da devam etti.

2007 yılında bir grup arkadaşla birlikte Kalemder’i kurmaya ve merkezini Ümraniye’ye taşıma kararı aldık. Ahmed Kalkan hocamın, gerek Kavram derslerini gerekse de diğer derslerine artık burada devam etti. Kur’an Kavramları dersi 2011 yılında bitti. Fakat, başta tefsir çalışmaları olmak üzere hocamızın birçok alanda yaptığı eğitim çalışmaları Kalemder çatısı altında devam etti. Hocamız, eğitim çalışmalarını, Kalemder’de sürdürdüğü gibi kendisini dâvet eden birçok farklı kuruluşlarda da yürütüyordu. Hocamız, bu faaliyetleri yaparken, ihtiyacı da olduğu halde hiçbir dünyevi karşılık beklemeden, daha doğrusu teklif edildiğinde kabul etmeyerek yapıyordu.

2013 yılında, Ahmed Kalkan hocamızın ısrarlı teklifleri üzerine Kalemder çatısı altında, “Suffe İslâm Okulu” adı altında, erkek öğrencilere yönelik eğitim faaliyeti başlatıldı. İmkanlarımız kısıtlı olduğu ve dernek yerinin de eğitim için çok uygun olmamasına rağmen “bismillah” dedik ve eğitim faaliyetlerine hocamızın yoğun ısrarları sebebiyle başladık. Eğitim faaliyeti dernek merkezinde yapılacaktı. Bu süreçte hem derneğin işlerini hem de çocukların hizmetinde de bulunmak üzere, hem hocamızın hem de diğer kardeşlerin ısrarları sebebiyle dernekte çalışmaya başladım. O süreçten şimdiye kadar, yaklaşık olarak 8 yıl Ahmed Kalkan hocamla mesai arkadaşlığı da yaptım.

Ahmed Kalkan hocamızla, 1999 yılında birlikte olduğumuz arkadaşlar, birkaç arkadaş dışında hemen tümü ya ilişkilerini kestiler ya da azalttılar. Böyle bir durumda biz geriye kalan birkaç arkadaşla birlikte devamlı hocanın yanında durmaya devam ettik.

Ahmed Kalkan hocamızdan sürekli olarak gördüğümüz derslerden birkaçı şunlardır; Akaid, Kur’an Kavramları, Nuzül Sırasına Göre Tefsir, Mushaf Sırasına Göre Tefsir, Esmaü’l Hüsna, Ahlâk, Akaid İhtisas Dersi, Dâvet Usûlü (Yayım ve Konuşma Teknikleri) ve Türkçe, Türkiye’deki Cemaatler, İslâmî İlimlerde İhtisas (Fıkıh, Hadis Usulü, Fıkhı Usûlü, Tefsir Usûlü, Peygamberler Tarihi, Siyer, Ahlâk, Dâvet Usûlü, Kur’an Ezberi) gibi dersler aldık. Bu derslerin bazısını birkaç defa tekrar ederek, bazısını da yıllar süren periyodik buluşmalar neticesinde anca bitirebildik.  Ayrıca kendisinin yönlendirmesiyle hatırı sayılır miktarda kitaplar da okuduk. Kısacası almış olduğumuz ilmin büyük bir kısmını Ahmed Kalkan hocamıza borçluyuz.

Ahmed Kalkan hocamız bizim için bir muallim ve eğitmendi. Onca hastalığına rağmen sürekli dersler organize ederek bilgi birikimini bizlerle paylaşırdı. Ahmed Kalkan hocamızın dünyasında, ders yapmak için zamanın da bir önemi yoktu. Bâzen akşam iş çıkışlarında, bâzen sabah namazına müteakip, katılımcıların vakitlerini de dikkate alarak hemen her zaman dersler yapardı. Bu tavrıyla bize bilginin ne kadar önemli olduğunu gösterirdi. Hastalığının yoğun olduğu zamanlarda bile derslerini ihmal etmezdi. Uzun süren derslerde hastalığının şiddeti artar, fakat o dersi yarıda bırakmazdı. Özel yaptığı derslerde ayakta ders anlatmayı sever ve bu şekilde dersi sunmanın daha faydalı olduğunu söylerdi. Derslere mutlak hazırlanarak gelir, katılımcılarında bu şekilde hareket etmesini isterdi. İlme verdiği önemden dolayıdır ki bir kitabı çıktığı zaman sanki bir evladı dünyaya gelmiş gibi sevinir ve “yeni bir çocuğum oldu” derdi. Evi adeta koca bir kütüphane gibiydi. Hayatı kitapların içinde geçmişti. Bir konuyu araştırmak istediğinizde, kütüphanesinden konuyla ilgili birçok kitabı çıkartarak size verirdi.

Yine, Ahmed Kalkan hocamız, zamanın ne kadar önemli olduğunu, bu konuda disiplinli olmanın önemini bize öğretmişti. Haftada hemen birkaç defa dersler yaptığımız halde, aracıda olmadığı zamanlarda bile dersine geç kaldığı vâki olmamıştır. Dersine mutlaka zamanında başlar, katılımcılar gecikti diye dersi geciktirmezdi. Dersi geciktirmenin zamanında gelenler için bir ceza olduğunu söylerdi. Zamana riayet etmeyi, bir Müslüman için sözde durmanın gerekliliği üzerinden değerlendirirdi. Son zamanlarda aşırı baş ağrılarından dolayı unuttuğu durumlar dışında söz verdiği zaman sözünde durmadığı hemen hiç olmamıştır. Bizlere her zaman vakti değerlendirmenin önemi üzerinde durur ve zamanın mutlaka programlanmasını ısrarla tavsiye ederdi.

Ahmed Kalkan hocamız bize, İslâmî çalışmaları merkeze alan bir hayat yaşamamız önemini, programlarımızı bu hususu dikkate alarak yapmamız gerektiğini öğretmişti. Zaruretler dışında, farklı bir programı var diye İslâmî çalışmaları askıya aldığı görülmemiş, fakat İslâmî çalışmalar olduğunda diğer faaliyetleri askıya aldığı çokça görülmüştür. İslâmî çalışmalar yaptığı öğrenci ve dostlarını her zaman, ailesine ve çocuklarının önünde görmüştür. Çocuklarını ve evini bazen ihmal etmişse de İslâmî faaliyetlerini asla ihmal etmemiştir.

Hastalıkların ve yaşanan zorlukların İslâmî çalışmaların önünde bir engel olmaması gerektiğini yaşayarak bize öğretmişti. Her zaman onu hiç terk etmeyen baş ağrılar sebebiyle, esasında çok akıcı konuşan ve dili çok düzgün kullandığı halde cümle kurmakta zorlanır, gözlerini açık tutmakta bir hayli zorluk çekerdi. 30 yıla yakındır ondan hiç ayrılmayan huzursuz bacak sendromu adıyla yaşadığı bacak ağrıları yaşıyordu. Bu hastalığı yüzünden geceleri 2 saatte bir uyanıyor, ağrıları biraz dindikten sonra ancak tekrar yatabiliyordu. Yolculuk yaptığımız zamanlarda çektiği acılar hemen kendisinde baş gösterir ve kısa bir süre yolculuk yaptıktan sonra ağrılarından dolayı aracı durdurup araçtan iner, biraz ayakta yürüyerek azıcıkta olsa rahatladıktan sonra yola ancak devam edebilir, yolculuk bitene kadar hep böyle devam ederdik. Yine, kömür sobasından çıkan gazların kendilerini zehirlemesi neticesinde böbrekleri büyük zarar görmüştü (yaşadığı bu olayda kendisi komada kalmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir kız çocuğunu da kaybetmişti) onun zorluklarını her zaman yaşıyordu. Son yıllarda yaşadığı şeker ve tansiyon hastalıkları da onun yaşamını çok büyük oranda etkilemesine rağmen derslerini ve İslâmî faaliyetlerini aksatmıyordu. Bazen dersi sunarken uyukladığı olurdu. Yine derslerini sunarken çektiği acılar bizleri rahatsız eder, ama o, dersini tamamlamaya çalışırdı. Bazı zamanlar da yaşadığı rahatsızlıklar onu yatağa bezen de hastaneye düşürürdü. Uzun süre yatağa düştüğü ve dayanılmaz acılar çektiği bir hastalığı sonrasında yaşadığı ağrıları bizimle paylaşırken; “Eğer intihar etmek haram olmasaydı intihar etmeyi seçerdim” diyordu. Hastalıkları sebebiyle, çok küçük bir gribal enfeksiyona yakalandığında bile, o hastalığı çok zor geçiriyordu. Bütün bunlara rağmen dâvasından ve derslerinden geri durmuyordu. Bizlerde, O’nun hastalıklarının az bir kısmı olsa, bu durumda en ufak ihtimalle evimize çekili, İslâmî faaliyetlerimizi evimizden, kitap, makale yazarak vb. şeylerle sürdürürdük. Hocamız bu haliyle çok zor koşullarda da olsa İslâmî faaliyetlerde sürekliliğinin önemini bize öğretmişti.

Yine, İslâmî çalışmalara, dar bir bakış açısıyla değil daha ümmetçi bir bakış açısıyla bakılması gerektiğini öğretmişti. Kendisi hiçbir zaman bir grubun adamı olmamış, kendisinden destek isteyenlerin taleplerini geri çevirmezdi. Sağlık sorunları oluşacağını bile bile bu konudaki gayretleri İstanbul içiyle de sınırlı kalmamış, talep oluştuğunda ülkenin her tarafına giderdi. Müslümanların bir araya gelerek ümmet bilinci içerisinde hareket etmesini çok ister, netice hasıl olmasa da bu konuda birçok kez girişimlerde bulunmuştu. Bizlere cemaat olmanın önemini hep hatırlatmış ama diğer Müslümanları ötekileştirici bir dil ve tavır takınmayı hiçbir zaman doğru görmemiş bu konuda bize örnek olmuştu.

Fikri konularda taassup ehli olmayı hiçbir zaman doğru görmemiş, Kur’an’ın muhkem ve delaleti kat’i bir şekilde hükme bağlamadığı konularda başkalarını hep anlayışla karşılamış, mücadelesini hep tâğutlara ve Kur’an ve sünnetteki açık muhkem naslara rağmen dini içerisine bid’at ve hurafe sokan kesimlere yönelik olmuştur. Akidenin yoruma açık olan konularında hiçbir zaman insanların tekfir edilmesini doğru görmemiş, bu konularda mutedil olmaya insanları dâvet etmiş, tekfirci kesimler tarafından bu yaklaşımı sebebiyle tekfir edilmişti. Tekfirci ve ötekileştirici bir yaklaşımı hiçbir zaman doğru görmeyerek bizleri mutedil ve vasat bir çizgide bulunmamız gerektiğini bizlere örnek olarak öğretmişti.

Ahmed Kalkan hocamız, tüm yoğunluklarına rağmen kendisinden maddi ve manevi destek isteyen kimselere de imkanları nispetinde yardımcı olmaya çalışırdı. Evinden misafir hiç eksik olmaz, gelen misafirlerini de hiç ikramsız göndermezdi. Gelen misafirlerini evinde misafir eder, tüm ihtiyaçlarıyla bizzat kendisi ilgilenir, yoğun programı arasında onlara da zaman ayırarak memnun etmeye çalışırdı. Misafir olarak gelen kimsenin genç veya yaşlı olmasına bakmadan yardımcı olur, aracını adeta servis aracı gibi kullanırdı. Kendisinden maddi yardım isteyenlere imkânı varsa kendisi yardım eder, imkânı yoksa yardım bulmaya çalışırdı. Öğrenci ve arkadaşlarıyla bir yerlere gezmeye veya programa gitse, tüm masrafları kendisi karşılamaya çalışır, başkasına bu konuda fırsat vermezdi. İhtiyaç sahibi olan birçok ailenin ihtiyaçlarıyla bizzat kendisi ilgilenirdi.

Yine, Ahmed Kalkan hocamız insanlara kin gütmezdi. Bazen fikri bazen de diğer sebeplerden dolayı kendisiyle tartışan kimselere kin gütmez, her zaman onlara açık bir kapı bırakırdı. Çoğunlukla aradaki soğukluğun kalkması için kendisi ilk adımı atan olurdu. Onun sürekli kızdıkları; tâğutlar, dine ve dâvâya ihanet eden kimselere idi. Gerek sosyal medya da gerekse de diğer mecralarda kendisini tekfir etmek başta olmak üzere her türlü iftirayı atarak itibarsızlaştırmaya çalışanları affeder, onlara “kardeşlerim” demeye devam ederdi.

Ahmed Kalkan hocamız, doğru kabul ettiği inancından asla taviz vermemiş, tüm zorluklarına ve risklerine rağmen hak sözü söylemekten geri adım atmayarak doğru gördüğü düşüncelerini ve fikirlerini dillendirmekten geri durmamıştır. Konuşmanın bedel istediği zamanlarda çekinmeden, sözü eğip bükmeden söylemiştir. Söylediklerinin internet ortamında yayınlanıyor olması da onu doğruları söylemekten geri tutmamıştır. Gerek sohbetlerinde, gerekse de yayınlanan kitaplarında doğru bildiği ve bedel isteyen doğruları haykırmaktan asla geri durmamıştır. Bu konudan dolayı hakkında birçok kez soruşturma açılmıştır.

Ayrıca Ahmed Kalkan hocamız çok edepliydi. Birçok arkadaşımız derslere eşofman vb. kıyafetler giyerek gelirdi fakat Ahmed hocamızın bir gün dahi bu şekilde derse geldiği görülmemiştir. Bacak ağrılarının dayanılmaz hale gelmesi dışında talebelerinin yanında bile ayaklarını uzatarak oturduğu söz konusu olmamıştır. Hanım kardeşlerimize ve Kız Medresesindeki kız öğrencilere ders verirken onların yüzlerine bakmaktan haya ederdi. Bir ders sunulurken, katılımcılarla göz teması kurmanın önemini ve faydasını her daim bize hatırlatan ve erkeklerle olan derslerinde hep bunu uygulayan Ahmed hocamız, hanımlarla olan derslerini, hep önüne bakarak yapar, asla karşısındakinin yüzüne bakmazdı. Kendisinden büyük olanlara karşı saygı ve hürmeti her daim söz konusuydu. Talebelerini önemser, onlara her daim söz hakkı verir, talebe olduklarından dolayı hiçbir zaman onların düşüncelerini dinlememezlik etmezdi.

Yine, Ahmed Kalkan hocamız, sahip olduğu ilim ve kendisine gösterilen hürmetten dolayı asla kendisini diğer insanlardan üstün görerek insanlar ile arasında mesafe koymamıştı. Hiçbir zaman, insanların kendisine ulaşmaları için arada bürokrasi oluşturmamıştı. Kendisiyle görüşmek isteyen herkes O’nunla çok rahat görüşebiliyordu. Kendisiyle görüşmek isteyenlerle ya evinde, veya Kalemder’e, ya da dışarıda bir yerlerde görüşüyordu. Telefon numarası hemen herkesin ulaşımına açıktı ve vaktinin çoğunu kendisini arayan insanlara yardımcı olmakla geçiriyordu. Ayrıca kendisine mail üzerinden soru soranların maillerine belirli periyotlarla mutlaka dönüyordu. Yine, sosyal medya üzerinden kendisiyle irtibata geçenlerin sorunlarını çözmeye çalışıyor ve sordukları sorulara cevaplar veriyordu. Kısacağı kendisiyle irtibata geçmek isteyen hemen herkes O’nunla çok rahat bir şekilde iletişime geçebiliyordu.

Ahmed Kalkan hocamız, adeta bizim manevi babamız gibiydi. Benim babam, Allah kendisinden razı olsun, sağlık sıhhat versin ve yokluğunu bizlere yaşatmasın çok sevdiğim ve değer verdiğim, asla saygısızlık etmediğim ve inşaAllah da etmeyeceğim birisidir. Babam, bize olan sevgisinden dolayı, dünyada ele-güne muhtaç olmayalım diye, hep dünyayı merkeze alan, daha iyi bir geleceğimiz olsun diye bizlere ikazlarda bulunur, nasihatlerini hep bu konularda yapar, uğraşı ve çabası bunun için olurdu. Oysa Ahmed Kalkan hocamız, hiçbir gün bize “şu işi yapsanız sizin için daha kazançlı olur” demedi, aksine o konularda bizi kendi halimize bırakarak, bundan çok daha önemli olan; ahirette nasıl kurtuluşu yakalayabileceğimizin yolunu ve yordamını göstermeye çalıştı. Onca hastalıklarına rağmen gecesini gündüzüne katarak, tüm imkanlarını seferber ederek ve tekbir dünyevi beklenti içerisine girmeyerek bizleri cehennem ateşinden kurtarmak için çalıştı. Bu konuda sadece nasihatler etmedi, -Allah için şahidiz- her türlü fedakarlığı yaptı.

Ahmed Kalkan hocamız vefat etti. Onu ve düşünceleri tehlikeli görerek düşmanlık yapan, O’na hadis inkarcısı diyerek iftira atan zümreler sevinsin! Artık Ahmed Kalkan gibi büyük bir hadis düşmanından kurtulmuş oldular! Artık hadisler inkar edilmeyecek ve her şey daha güzel olacak! Müslümanlar arasındaki tüm ihtilaflar bitecek, İslâm yeryüzüne hakim olacak, insanlar daha doğru bir şekilde İslâm’ı öğrenme imkanı bulacaklar(!) Dinin daha doğru anlaşılması ve yaşanması önünde en büyük engel olarak bir Ahmed Kalkan vardı, O’da artık olamayacak! Zaten dinin özü Ahmed Kalkan’ın tenkide tabi tuttuğu birkaç tane hadise dayanıyordu ve artık insanlar bu hadislerden yola çıkarak dinlerini daha doğru anlayacak, bu hadisler tenkide tabi tutulmadığı için kâfirler bile akın akın İslâm’a girecekler! Artık kimse hadislerin tümünün gayr-i metluv vahiy olmadığını iddia ederek cennet yolundan saparak cehennem yoluna girmeyecek!

Müntesibi bulundukları mezheplerini din olarak gören anlayışlar da sevinsinler! Mezhepli olmayı değil de mezhepçi olmayı, mezhepleri körü körüne taklit edenleri, mezhepleri adeta bir din gibi görerek kendi mezheplerinden olmayanları din dışı görenleri, mezhep imamların yanılmaz olduğunu kabul eden anlayışları makul karşılamayarak eleştiriye tabi tutan Ahmed Kalkan’dan kurtulmuş oldular! Artık kimse, mezheplere dil uzatamayacak, herkes mezhepçi olacak bu şekilde de Müslümanlar hem dünyalarını hem de ahiretlerini kurtarmış olacaklar! İnsanlar artık, mezheplere eleştiri getiren Ahmed Kalkan gibilerinin yaptıklarının bir cezası olarak sürükledikleri zilletten çıkarak dünyada kafirler karşısında izzete ulaşacaklar!

Ahmed Kalkan hocayı tekfir edenlerde sevinsinler! Her oy vereni tekfir etmeyen, çocuklarını okula gönderen kimselere kâfir demeyen, askerlik konusunu tümüyle tekfir konusu yapmayan ve bu sebeple de kâfir olan Ahmed Kalkan’dan kurtulmuş oldular! Artık kimse Ahmed Kalkan gibi dinin aslından olan konularda insanları tekfir etmemezlik ederek, insanların sapmasına sebebiyet veremeyecek! Artık kimse mehdiyi inkar ederek kâfir olmayacak! Nuzul-i İsa’yı konusunu itikadi bir konu olarak görmeyerek inkâr ederek cehennemlik olmayacak! Deccal’in gelmesini inkâr ederek sapıklar zümresinden olmayacak! Kabir azabının olmama ihtimalinin olduğunu söyleyerek delalet ehlinden olmayacak! Şefaati insanların anladığı şeklinde olmadığını iddia ederek bid’at düşüncelere ve fikirlere saparak kâfir olmayacak! Artık kimse Kur’an âyetlerinin birbirini nesh ettiğini kabul etmeyerek inkarcı mücrimlerden olmayacak!

Tasavvuf düşüncesine sahip olanlar da sevinsinler! Artık, nice hurafe ve bid’at uygulamalarını kabul etmeyen, bu konuda insanları uyandırmaya çalışan, kerametleri inkar eden, evliyahullah’a dil uzatarak sapkın bir vahabî olan Ahmed Kalkan’dan kurtulmuş oldular! Vahdet-i vücut, fena fillah, rabita, hatm-i hacegan, seyr-i sülük gibi nice konularda kendilerini uyararak bunların doğru olmadığını söyleyen Ahmed Kalkan’dan artık kurtuldular! İntisap ettiği bir şeyhi olmayan, bundan dolayı da şeytanın maskarası olan, şeyhi olmadığı ve icazetli bir şeyhten icazet almadığı için Kur’an’ı ve dini doğru anlaması asla mümkün olmayan, bunun bir neticesi olarak da Kur’an üzerinden yorumlar yaparak insanları saptıran Ahmed Kalkan’dan kurtulmuş oldular!

Kemalistler, sistemin savunucuları, demokratlar, laikler de sevinsinler! Kemalizmi bir din olarak gören ve reddeden, sistemi küfür sistemi olarak görerek eleştiren, laikliği ve demokrasiyi batıl dinler ve ideolojiler olarak gören ve onlarla sonu gelmez bir mücadele içerisine giren Ahmed Kalkan’dan kurtulmuş oldular! İnsanları Allah’ın kanunlarına göre değil de, beşerin ürettiği kanunlara göre idare eden tâğutlar da sevinsinler! Kendilerine hemen her sohbetinde, derslerinde atıflar yaparak bu konuda insanları bilinçlendiren azılı düşmanları Ahmed Kalkan’dan kurtulmuş oldular! İstisnaların dışında kendileriyle uzlaşmayan, ulaşmadığı gibi kılıcını kınından çıkararak savaş ilan eden azılı bir düşmandan kurtulmuş oldular!

Her geçen günün bir önceki günden daha fazla kötüleştiği dünyamızdan bir Ahmed Kalkan geldi-geçti. Dünya hayatı onun için zor ve meşakkatliydi. Allah’ı razı edecek iman ve amelleri dışında bu dünyadan nasibi yoktu. Hastalık ve sıkıntılar konusunda ise nasibi çoktu. Hayatı boyunca dünyada Allah’a hakkıyla kulluk yapmak için var olduğunu hiçbir zaman unutmadı. Kulluğu merkeze alan bir ömür sürdü. Dünyevî meşgalelerinden dolayı hiçbir zaman kulluğunu aksatmadı. Allah’ın dünyasında Allah’ın dediğinin olması gerektiğini her daim haykırdı. Allah’ın bazı vasıflarını, Allah’tan başkasına veren anlayışlarla her daim kavgasını sürdürdü. Yaratıcının Allah olduğu kabulünün yeterli olmadığını, hüküm koyma yetkisinin de Allah’a ait olması gerektiğini tüm gür sesiyle her daim anlatmaya çalıştı. O’nun kendisine dâvâ edindiği husus, tevhidin anlaşılması ve şirkin tüm yönleriyle hayatın tüm alanlarından uzaklaştırılmasıydı. Yaptığı hemen her konuşmayı mutlaka bu konuya bağlar, bu konuda uyarılarını yapmadan konuşmasını tamamlamazdı. Bu konuları her daim tekrar ettiğinden dolayı bazı kesimlerin “siz hâlâ orada mısınız?” eleştirilerine maruz kalırdı. Tevhidi ve şirki güncelleştirerek anlatmak ve anlamanın önemini her zaman tekrar etti. Yazdığı kitapların hemen hepsinde, Kur’an ve hadislerden hareketle şirkin güncel boyutlarının neler olduğunu gündeme taşıdı.

Bütün bunlarla birlikte O, bir insandı. Her insan gibi O’nun da nice hataları ve kusurları olmuştur. Yazdıklarında ve söylediklerinde isabet ettiği gibi hata ettiği de olmuştur. Nice olumlu davranışları yanında, yanlış yaptığı davranışları da vardır. Fakat gözlemlediğimiz kadarıyla hatada asla ısrar etmemiştir. Hatalarını telafi etme yoluna gitmiştir. Yeri geldiğinde özür dilemeyi, kendisi için bir erdem görmüştür. Rabbimizden niyazımız, bilerek veya bilmeyerek yaptığı hatalarından dolayı O’nu bağışlamasıdır! Yaşadığı zorlukları hataları ve varsa günahları için kefâret kılmasıdır!

Ahmed Kalkan hocamız, o kadar hastalığına rağmen kendisine ait olan sorumluluklarını yüklendiği gibi biz arkadaşlarına ve talebelerine ait olan nice sorumlulukları da omuzlarında taşıyordu. Bizler, her zaman bunun getirmiş olduğu rahatlığı yaşıyorduk. Şimdi ise, bize ait olan sorumlulukları omuzlarımıza attığı gibi kendi sorumluluklarını da bizlerin üzerine bıraktı. O, bizim ve kendi sorumluluklarını taşıyabiliyordu. Fakat biz, bize bırakılan sorumlulukları taşıyabilir miyiz bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki, Ahmed Kalkan hocamızın bize bıraktığı bayrağı, daha engin ufuklara taşımak bizler için bir görevdir. O’nun her zaman söylediği gibi “insanlar ölür ama dâvâ ölemez” söylemiyle bizler de O’nun dâvâsını bıraktığı yerden sürdürmek zorunda olduğumuzu biliyoruz. Evet bizler, bir Ahmed Kalkan olamayız ve O’nun boşluğunu tamamıyla dolduramayız. O, bize her zaman şunu ifade ederdi; “Ben hocalarımı geçtim, sizler de beni geçmelisiniz” derdi. Evet, muhtemelen biz O’nu geçemeyeceğiz. Fakat bu uğurda çaba ve gayret içerisinde olacağız. O’nun bize bıraktığı bayrağı inşaAllah yere düşürmeyecek, daha engin ufuklara dikmek için gayret göstereceğiz.

Ey Rabbimiz! bize bu konuda güç ve kuvvet ver! Sabır ve sebat ver! Kararlılık ve çalışma azmi ver! Yılgınlıktan ve geri adım atmaktan sana sığınıyoruz bizi muhafaza eyle! Bizi yolumuzdan alıkoymak için hevamızın ve şeytanların saldırılarına karşı bize yardım et! Her konuda olduğu gibi bu konuda da bizi nefsimizle baş başa bırakma!

Geçmişte yaşayan kitabî toplumlar arasında Kur’an’da en fazla üzerinde durularak bizlere örnek gösterilen toplum, İsrailoğulları’dır. Bunun en önemli sebebi hiç kuşkusuz ki onlarında bir olan Allah’a iman ettiklerini yönündeki iddiaları ve kendilerini ilâhî bir dine nispet ettikleri halde haktan ve hakikatten sapma konusundaki yaklaşımlarıdır.

Hz. Musa (a.s.) Firavun’dan çektiği zorlukların çok daha fazlasını kendisine iman ettiğini iddia eden bu toplumdan görmüştür. Kur’an, Hz. Musa (a.s.) ile Firavun mücadelesinden çok daha fazla kendilerine gönderilen başta Hz. Musa (a.s.) olmak üzere tüm peygamberler ile İsrailoğlulları arasında geçen mücadelesine yer vermektedir. Kur’an, Peygamberlere ve peygamberlerle kendilerine gönderilen vahye karşı nasıl da uygunsuz bir tavır sergilediklerini gündeme getirir.

Gündeme getireceğim bu konunun muhtevasına dahil olan hususlar hiç kuşkusuz ki Kur’an’da bir hayli fazladır. Daha geniş bilgi almak isteyenlerin Merhum Ahmed Kalkan hocamızın risale şeklinde kaleme aldığı “Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği”[1] kitabına bakabilirler. Biz bu yazımızda konunun sadece bir boyutunu gündeme alacağız.

Kur’an bizlere, Yahudileri, ahirette kurtulacak kimselerin ancak kendileri olduğu yönündeki iddialarıyla gündeme getirmekte ve bu iddialarında samimi olmadıklarını ifade etmektedir.

Kur’an, ahirette kurtuluşun bir takım iddialarla olmayacağının altını çizmektedir. Yahudiler, kendilerini seçkin bir soya ve ilâhî bir dine mensup görmeleri sebebiyle ahirette kurtuluşun da ancak kendileri için söz konusu olacağına inandıkları gündeme getirilmektedir.

Evet, İsrailoğulları seçkin bir soydan geliyorlar ve dolayısıyla bu iddiaları doğrudur. İbrahim, İshak, Yakup (a.s.) gibi peygamberlerin ve onlardan sonra gelen nice peygamberlerin soyundan geliyorlar. Dolayısıyla soy yönünden “üstün” bir soya sahipler.

Yine, bir peygamberin getirdiği dine kendilerini nispet ederek çok tanrılı inançlardan uzak durmuşlardır. Bu yönüyle de kendileri gibi olmayan insanlardan ayrılmaktalar.

Allah, bir dönem kendisine iman ederek tüm sorumluluklarını yerine getirme gayreti ortaya koyduklarından dolayı onları diğer toplumlardan üstün de tutmuştur. Allah Teâlâ Kur’an’da şu şekilde buyurur: يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) cümle âleme üstün kılmış olduğumu hatırlayın.” (Bakara, 2/122)

Yine Allah Teâlâ birçok peygamberi onlardan seçmiş ve adeta onlar peygamberler toplumu olmuşlardır. Kur’an’da kendilerinden bahsedilen Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Dâvud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya ve Hz. İsa (a.s.) gibi peygamberler bunlardan sadece bir kısmıdır. Şunu da ifade etmek gerekir ki kendi toplumları içinde bu kadar fazla peygamberin gönderilmesi başlı başına olumlu olarak görülmeyecek bir durumu da ifade etmektedir. Yani sürekli yoldan çıktıkları için de peş-peşe onlar arasından peygamberler çıkmıştır şekilden bir yaklaşımda daha doğru olma ihtimali olan bir durumu ifade etmektedir.

Yukarıda gündeme getirdiğimiz bu sebeplerden dolayı İsrailoğulları; ahirette kurtuluşun başkaları için değil de ancak kendileri için olacağını iddia ediyorlardı ve bu sebepten dolayı diğer toplumlardan üstün olduklarını iddia ediyorlardı.

Hatta iddialarında o kadar ileriye gidiyorlardı ki, ahiret yurdunun başka insanlara değil de ancak kendileri için olduğunu, kendileriyle soy ve inanç bağı olmayan tüm insanların kaybedeceğini iddia ediyorlardı. Dolayısıyla inanç ve soylarından dolayı Allah’ın kendilerine torpil geçeceğine inanıyorlardı.

Oysa Allah, gündeme getireceğimiz âyetlerde bu iddialarında ya da inançlarında samimi olup olmadığını test etmek için onlara bir çağrıda bulunuyor: “Eğer doğru bir inanca ve pratiklere sahip olduğunuza inanıyorsanız haydi ölüm sonrası hayatı isteyin” demektedir. Bakın Rabbimiz Bakara sûresi 95 ile 97. Âyetlerde bu konuyla ilgili olarak ne buyurur:

 قُلْ اِنْ كَانَتْ لَكُمُ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ عِنْدَ اللّٰهِ خَالِصَةً مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ

وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَداً بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدٖيهِمْؕ وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ بِالظَّالِمٖينَ

وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍۚ وَمِنَ الَّذٖينَ اَشْرَكُوا يَوَدُّ اَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ اَلْفَ سَنَةٍۚ وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِهٖ مِنَ الْعَذَابِ اَنْ يُعَمَّرَؕ وَاللّٰهُ بَصٖيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَࣖ

“Onlara, “Şayet Allah katında, âhiret yurdu diğer insanlara değil de yalnız size ait ise ve bu iddianızda doğruysanız haydi ölümü isteyin bakalım!” de.

“Kendi elleriyle yapıp ettikleri işler sebebiyle hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi bilir.”

“Yemin olsun ki, onları insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun; müşriklerden de çok; her biri ister ki bin sene yaşasın. Oysa çok yaşatılması hiç kimseyi azaptan kurtaramaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.”

Görüldüğü üzere Allah Teâlâ’nın onların iddialarına karşılık olarak onlardan ölüm sonrası hayatı arzulamaları gerektiğini ifade etmektedir. Oysa onların bırakın ahireti arzulama ondan kaçındıklarını, ölüm ve sonrası hayata karşı bir korku taşıdıklarını bu sebepten dolayı da dünyada uzun yaşama arzusunda olduklarını ifade etmektedir. Onların ölümü arzu etmemelerini Rabbimiz âyet-i kerîme’de “لَنْ-len” nefih edatıyla ifadelendirmekte ve dolayısıyla ölüm ve sonrasını arzulamadıklarını ve sonsuza denkte arzulamayacaklarını bildirmektedir.

Peki onların ölüm ve sonrasındaki hayatı sonsuza denk istememelerinin sebebi nedir?

Ahirette insanın kurtuluşu veya kaybetmesine sebebiyet veren ve ayrıca kişiden önce ahirette giderek onu bekleyen önce inanç konusundaki problemleri ve sonrada yaptıkları; hataları, günahları, cürümleridir.

Dolayısıyla Rabbimiz olan Allah bu âyetlerde İsrailoğlulları üzerinden bizlere kurtuluşun; kişinin soyunda, inancında, geçmiş ataları arasında içlerinde seçkin insanların çıkmış olmasının olmadığını ancak sahih inançla birlikte salih amellerde olduğunu ifade etmektedir.

Peki, neden Allah Teâlâ Yahudilerin bu inancını bize ve kıyamete kadar gelecek tüm insanlara anlatmıştır? Bu şekilde bâtıl üzere bir inanca sahip olanları neden kıyamete kadar baki kalacak olan kitabında bizlerin gündemine sürekli getirmektedir?

Çünkü tarih bir sahneden ibarettir. Ne yazıktır ki; aktörler değişse de roller değişmemektedir.

Maalesef gelinen nokta da kendilerini İslâm’a nispet eden bizler de dün onların oynadığı rolün aynısını oynuyoruz.

Ahirette kurtuluşun gerçekleşmesi için Müslüman olmak gerektiğini yüksek sesle iddia ederek söylüyoruz. Hatta Müslüman olmanın yanında falan mezhebe, cemaate, tarikata da mensup olmamız gerektiğini ayrıca iddia ediyoruz.

Bizler de onlar gibi cennetin tapusunun sadece bizlere verildiğini, bizlerden başka kimselerin cennete gidemeyeceğine inanıyoruz.

Bu inanç ve iddialarımıza rağmen bizler de onlar gibi ölüm ve sonrası hayatı arzulamıyoruz. Başkalarının değil de sadece bizlere ait olduğuna inandığımız ölüm sonrası hayattan, alabildiğince korkuyoruz.

Bizlerde onlar gibi dünyada uzunca yaşmak istiyoruz. Hatta adeta dünyaya kazık çakmışlar misali ondan ayrılmak istemiyoruz. Yatırımlarımızın tümünü, sanki sürekli kalacakmışız gibi bu dünyaya yönelik yapıyoruz. Hayallerimizi hep dünyaya ait olan hususlar süslüyor! Başarı derken hep dünya odaklı ve çoğunlukla da ölüm sonrasında bizler için felaket olan şeyleri kast ediyoruz. Lakin bütün bunlara rağmen ahirette başkalarının değil de bizlerin kurtulacağına inanıyoruz.

Peki, onlar gibi bizlerin de ölünden korkmasının sebebi nedir?

Bizler de onlar gibi sahip olduğumuz inanca ve daha doğrusu yaşadığımız hayatta sergilediğimiz amellere güvenmiyoruz. Her gün yapıp ettiğimiz yanlışlarımızın, günahlarımızın ve cürümlerimizin bizleri kurtuluştan mahrum bırakacağına dair korkular taşıyoruz.

Çoğunlukla gönül istikametimizi ahirette endeksli işlerle değil sadece dünyaya yönelik olan işlere yöneltiyoruz. Hem de helâl ve haram hudutlarına çok da riayet etmeden bunları yapıyoruz.

Allah’ın bizlere yüklediği sorumlulukların altına istenilen şekilde girmiyoruz. O’nun bizlere, daha iyi bir insan ve toplum olabilmemiz için emri buyurduğu buyruklarına sarılmakta gevşeklik gösteriyor hatta daha doğru bir ifadeyle vurdumduymaz hareket ediyoruz. Allah’ın bizler için emrettiği hükümleri yerine getirmesek de reddetmeden kabul ettiğimizden dolayı, bu yaklaşımı kurtuluşun yeterli sebebi sayıyoruz.

Yüce yaratıcımız olan Allah Teâlâ’nın bizleri menettiği işlerle meşgul oluyor, onları sürekli olarak işlesek de haram olduğunu kabul etmenin bizleri ilâhî cezadan kurtaracağına inanıyoruz.

Hatta öyle bir noktaya geldik ki; Allah biz kulları için vazetmiş olduğu hükümleri bir kenara koyarak onların yerine başka hükümleri yürürlüğe koymanın da bizlerin Müslümanlığına zarar vermeyeceğine inanır olduk. Allah’ın dünyasında Allah’ın dediklerinin değil de beşer olan insanların belirledikleri hükümlerin geçerli olmasını istiyor, Allah’ın dediklerinin ise toplumda belirleyici olmasını doğru görmüyor ve bütün bunlara rağmen de kendimizi Müslüman addedebiliyoruz.

Kendimizi İslâm’a nispet ediyor olmamızın yeterli olduğuna inanıyor, gâvurlar gibi yaşasak da İslâm’a mensubiyetimizin bizleri ilâhî azaptan kurtaracağına inanıyoruz.

Oysa bu yaklaşım; bize Kur’an’da olumsuz bir örnek olarak gösterilen, “sakın sizler de onlar gibi olmayın” denilmek için gündeme getirilen İsrailoğulları’nın bâtıl bir inanç ve iddialarıydı.

Şu bir hakikattir ki bizleri kurtaracak olan şey, ne mensup olduğumuz soy-soptur! Ne amellerle ispat etmediğimiz lakin sadece iddiasını taşıdığımız inancımızdır! Geçmişimizin anlı-şanlı olması, atalarımızın içinde çok kaliteli, kelli-felli âlim ve takva sahibi Müslümanların bulunması da değildir!

Bizi kurtaracak tek şey vardır o da Allah’ın bizden istediği sahih bir inanç ve akidemiz ve birde, Allah’ın bizlerden yapmamızı istediği emirlerini hakkıyla yerine getirmek, yasakladığı şeylerden ise sakınma konusunda gösterdiğimiz hassasiyetimizdir.

Bizler büyük iddiaların sahipleri değil, büyük bir Rabbe iman etmenin getirisi olarak, sadece dünyayı merkeze olan işlerden ziyade hem dünyada hem de ahirette bizlere fayda getirecek hususlara yönelmeliyiz. Yahudiler, kendilerini felaketin içerisine sürükleyecek inanç ve pratikler önden gönderdikleri için ölümü istemediler ve istemeyeceklerde. Aynı şeyi kendilerini İslâm’a nispet eden insanlar da yapıyorlar.

Şu hakikati ifade edelim ki Yahudi veya diğer din mensuplarının yaptığı bâtıl inanç ve pratikleri uygulayıp sonrada onlardan farklı bir akıbet beklemek en ufak bir tabirler; akılsızlıktır.

Kurtuluşun söz konusu olması iddialarla değil, kendinizi nispet ettiğini dinle değil, sahih bir iman ve bu imanın amellerle ispat edilmesinden geçtiğini unutmamalıyız. Eğer bu şekilde kurtuluş mümkün olsaydı en azından Hz. Peygamberin risâletinden önce bu iddiaları taşıyan Yahudiler kurtuluşu yakalarlardı. O halde sözlerimiz, amellerimizin dile dökülen ifadeleri olmalıdır.

Aynı şekilde amellerimiz de inancımızın ve iddialarımızın tanığı olmalıdır.

Sözün edebiyatını yapanlardan değil, hayatını inancına tanık kılan kimselerden olmalıyız.

Kur’an’ın bir tarih kitabı olmadığının idrak ederek geçmişte yaşanan hadiselerin bizler için birer yol işareti olduğunu unutmamalıyız.

Kur’an’da anlatılan olumsuz örneklerin sadece o yapanlar için olumsuz olduğunu düşünmemeli aynı yanlışları kim yaparsa yapsın aynı sonuca ulaşacağını unutmamalıyız. Kur’an’da Yahudiler üzerinden gündeme getirilen bir hususu onlara mahsus kılarak “Bu Yahudiler hakkındadır” diyenlere karşı Abdullah ibn Abbas’ın şu sözünü hatırlayalım: “Bütün olumsuzluklar onara da olumlu özellikler de size mi? Allah adil-i mutlak olandır. Bir kimseyi iddialarından dolayı ve kendini atfettiği mensubiyetten dolayı değil, doğru bir inanç ve bunun ispatı neticesinde işlediği amellerden dolayı ödüllendirir veya cezalandırır.

Dolayısıyla ahirette kurtulanlardan olmak iddialarla değil, hayatınızı vahyin tanığı haline getirmekle mümkündür. Bu geçekleşmediği sürece ahirette kurtulanlardan olma iddiasında bulunmak ancak kavurucu sıcakların olduğu yaz gününde serap görmek gibidir. Hayatınızı bâtıl inanç ve pratikler üzerine bina edip sonrada sadece mensubiyetten dolayı kazananlardan olunacağı iddiası şeytanın insanoğluna attığı en büyük kazıklardan birisidir.

Kurtuluşun ancak ve ancak sahih bir iman ve bu imanın gereği olarak salih bir yaşamın sonucunda mümkün olacağına inan ve hayatını bu istikamette sürdürenlere selam olsun!

 

[1] Bu kitabın baskısı yok. Play Store’de bulunan Ahmed Kalkan Külliyatı uygulamasından veya şu linkten bakabilirler: https://ahmedkalkan.com.tr/index.php/kitap-okuma/itemlist/category/73-kur-an-dayahudilerin-80-ozelligi-muslumanlarda-ne-kadar-var

İslam dini; sabitelerini Allah’ın belirlediği bir dindir. Allah’ın dini olması hasebiyle, bu dinin hiçbir zaman değiştirilmesi mümkün olmayan ilke ve prensiplerini belirleme hakkı da Allah (c.c)’a aittir. Rabbimiz olan Allah (c.c.), İslam’ın değiştirilemez, bütün iman eden kimseler tarafından kabul edilmesi gereken, kişilere muhayyerlik hakkının verilmediği prensipleri Kur’an’ı Kerim’de bizlere bildirilmiştir.

Rabbimizin Kur’an’da biz kulları için koymuş olduğu sabiteleri ve değişkenleri açıklamak için gönderilmiş olan Hz. Peygamber (s.a.s.) efendimiz dahil, insanların dinin sabitelerinin değiştirilmeleri, yenisini eklenmeleri veya bazısını çıkarmaları konusunda yetkili görülmemişlerdir. Konuyla ilgili birkaç ayeti kerimede Rabbimiz mealen şeyle buyurur; “Rabbinden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Ahzab, 2)

“Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” (Yunus, 109)

“Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, “Ya (bize) bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.” (Yunus, 15)

Bu ve bu bağlamda olan daha nice ayeti kerime, dinin sabiteleri konusunda yetkili merciin Rabbimiz olan Allah olduğu, bu konuda Peygamber (s.a.s.) efendimize bile din üzerinde tasarruf etme yetkisinin verilmediğini çok açık bir şekilde bize bildirmektedir. Peygamber (s.a.s.) efendimizin bu konuda ki görevi, Rabbimin kendisine inzal ettiği ayetleri açıklamak, beyan etmek ve yaşayarak örneklik etmektir. Zira Alimler, İslam’i ilimlerin kaynakları nelerdir? sorusuna verdikleri cevapta; her daim ilk sırada Kur’an’ı zikretmişlerdir. Kur’an’da hükmü açıklanan bir meselenin bundan sonraki kaynaklara müracaat edilmeden hükme bağlanacağını ifade etmişlerdir. Nebi (s.a.s)’ın uygulaması da zaten böyledir. Mu’az ibn Cebel’i Yemen’e vali olarak gönderdiğinde kendisine; “Karşılaştığın bir meselede neyle hükmedeceksin?” sorusuna Mu’az; “Allah’ın kitabıyla” diye cevap vermişti. Bu cevapla karşılaşan peygamber efendimiz, “Hayır böyle yapmamalısın, Kur’an’a baktıktan sonra, benim sünnetime de bak, hatta bu konuda diğer ashabın ne dediğine de bak sonra hüküm ver” dememiştir. Mu’az’ın “Allah’ın Kitabıyla” sözünü doğru görmüştür. (İbn Hanbel, XXXVI, 382) Kur’an’da hükmü belirtilmeyen konularla ilgili olarak da; önce kendi sünnetini, daha sonrada içtihadı uygun görmüştür.

Alimlerimizin dinin temel kaynağı Kur’an’dır yaklaşımları tarihi süreç içerisinde maalesef biraz gölgede kalmıştır. Önce peygamber efendimize nispet edilen hadislerle, daha sonra da sahabe ve Alimlerin içtihatlarıyla Kur’an ikinci plana atılmıştır. Tabi ki kimse bunu gelişi güzel yapmamıştır. Öncelikle hadislerin merkeze alınıp, ayetlerin tevil edilmesiyle başlayan bu yaklaşım daha sonra “mezhebimizin usulüne uymayan bir ayet gördüğümüzde tevil ederiz” dinilen bir noktaya varmıştır. Gelinen nokta da, bazı konularda Kur’an, mezheplerin, alimlerin, şeyhlerin, yada bir takım rivayetlerin gölgesinde kalmıştır. Kur’an’da hükümleri beyan edilen bazı meseleler, rivayetlerde farklı geçmesi sebebiyle, alimlerin meseleyi faklı yorumlamaları yüzünden, hükümde Kur’an’dan farklı bir alana taşınmıştır. Konuyla ilgili birkaç örnek verirsek;

  • Kur’an’da Hz. İsa (a.s)’ın vefat ettiği zikredildiği halde, hâlâ yaşadığı iddia edilmektedir. Allah, şöyle buyurmuştu: “Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım.” (Ali İmran, 55)

Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi hakkıyle görensin.” (Maide, 117)

 

Bu ayetlerde; Hz. İsa (a.s.)’ın vefat ettiği açık bir şekilde ifade edildiği halde, ne yazıktır ki bazı rivayetler merkeze alınarak bu ayetleler de ifade edilen hüküm geri plana atılmış, ayetlerde ifade edilen “teveffe” kelimesi tevil edilerek rivayetlere uygun hale getirilmiştir. Rivayetlerin merkeze alınması ve Ayetlerin tevil edilmesiyle birlikte Hz. İsa (a.s.)’ın, kıyametten önce tekrar dünyaya gelmek üzere Allah tarafından sağ olarak göğe kaldırıldığı inancı akaid kitaplarına kadar girmiş, hatta bunu kabul etmeyen kimseler akaidi bozuk, kafir, fasık, bid’at ehli, sapık olarak görülmüştür. Oysa bu konunun akide ile bir alakası yoktur. Akidenin kaynağı olan Kur’an’ı Kerimde Hz. İsa (a.s.)’ın geleceğine dair herhangi muhkem bir nas yoktur. Aksine yukarıdaki ayetlerde de gördüğümüz gibi, diğer insanlar gibi oda vefat etmiş ve ruhu mahiyetini bilmediğimiz ruhlar alemine yükseltilmiştir. Bir çok konuda olduğu gibi, rivayetler merkeze alınarak Kur’an geri plana atılmış, Kur’an’daki hükümler tevil edilmiştir.

  • Hesap günü insanlar, yaptıklarının karşılığı olarak cennet veya cehenneme gidecekler. “Herkese yaptığının karşılığı tam olarak verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.” (Zumer, 70)

“….hiç kimse kıl payı kadar haksızlık görmez.” (Nisa, 49)

“…kıl kadar zulme uğratılmıyacaklar.” (İsra, 71)

“Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür. Ve kim zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzal, 7-8)

“O gün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada ancak yaptıklarınızın karşılığını alırsınız.” (Yasin, 54)

Melekler, onların canlarını iyi kimseler olarak alırken, “Selâm size! Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık girin cennete” derler.” (Nahl, 32)

“Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız.” Saffat, 39)

“O gün her ümmeti diz çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağrılır. (Onlara şöyle denilir:) “Bugün (yalnızca) yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.”(Casiye, 28)

(Onlara denir ki:) Geçmiş günlerde işlediklerinize (iyi amellerinize) karşılık, âfiyetle yeyin, için.” (Hakka, 24)

“Hayır (sandığınız gibi değil), kim, günah kazanmış da hataları kendisini kuşatmışsa, işte onlar artık ateş ehlidir ve orada devamlı kalacak olanlardır.” (Bakara, 81)

Bütün bu ayetlere ve bu konuda Rabbimizin verdiği hükme rağmen, insanların yaptıklarının karşılığı olarak değil de, falan mezhebe mensup olmakla, falan tarikata intisap etmekle veya şefaatle cennete gireceği ifade edilmektedir. Hatta bir akaid kitabında konu şu cümleyle ifade edilmektedir. “Birde sadece azabı hak etmiş Müminleri, Peygamber efendimiz şefaati ile Cehennemden kurtaracaktır.” (Sorularla İslam Akaidi, Aleaddin Palevi, İ’htisam Yay. Sahife, 210) Hem azabı hak etmiş olacak, hem de şefaatle azaptan kurtarılacak. Bu günümüzdeki nice suçlu olan insanların tanıdıkları bazı iltimas sahibi inanların araya girmeleriyle suçsuz kabul edilmeleriyle aynı şeydir. Bir kimse yaptıklarından dolayı, Allah’ın azabını hak etmiş olacak, Allah bu kimse hakkında yaptıklarından dolayı cehennemlik olduğuna karar verecek, ama araya Peygamber (s.a.s.) efendimizin veya başka birilerinin girmesiyle Allah cezalandırmaktan vaz geçecek. Bu mümkün değildir. Allah’ın adaletine ve yukarıda meallerini paylaştığımız muhkem ayetlerine de terstir.

  • Zina suçunun cezası yüz sopadır. “Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini konusunda o ikisine acımayın. Onların ceza görmesine, inananlardan bir topluluk da şahit olsun.” (Nur, 2)

Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın). Sizlerden fuhuş (zina) yapanların her ikisini de incitip kınayın. Eğer onlar tövbe edip ıslah olurlarsa, onları incitip kınamaktan vazgeçin. Çünkü Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” (Nisa, 15)

 

Nisa Suresindeki ayetler; homoseksüellik ile ilgili olduğu ifade edilmektedir. Nur Suresindeki ayet ise zina ile ilgili açık hükmü ifade etmektedir. Bu hükme rağmen, zina edenler arasında evli ve bekar ayrımı yapmak, evlilere recm cezası, bekarlara da yüz sopa cezası verileceği kabul edilmektedir. Kur’an bu konuda bir kayıt koymadığı halde, bu ayetler nazil olmadan önce Peygamber (s.a.s.) efendimizin recm cezasını uyguladığı yönündeki rivayetler esas alınarak yapılmıştır. Hatta bu konuda bir ayetin olduğu, bu ayeti keçinin yediği, Hz. Ömer (r.a.)’ın “Eğer insanlar Ömer Kur’an’a ekleme yapıyor demelerinden korkmasaydım Kur’an’a ekletirdim.” dediği rivayetleri esas alınarak Kur’an’ın bu hükmü yalnız bekarlara tahsis edilmiştir. Yani; yine rivayetler merkeze alınarak Rabbimizin bu muhkem hükmü tahsis edilerek kayıtlanmış, evli olan kimseler bu hükmün dışına çıkartılmıştır.

  • Din değiştirenlerin cezası ahirette verilecektir.

Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Maide, 54)

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Bakara, 256)

“Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Nahl, 106)

“….Onlar, güç yetirebilseler, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler. Sizden kim dininden döner de kafir olarak ölürse öylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara, 217)

“İman edip sonra inkâr eden, sonra inanıp tekrar inkar eden, sonra da inkarlarında ileri gidenler var ya; Allah onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir.” (Nisa, 137)

“Kendileri için hidayet yolu belli olduktan sonra gerisin geri dönenleri, şeytan aldatıp peşinden sürüklemiş, ve kendilerini boş ümitlere düşürmüştür.” (Muhammed, 25)

 

Konuyla ilgili Rabbimizin; bütün bu ayetlerde belirlediği hüküm yeterli görülmeyerek, yada geri plana atılarak, her din değiştirenin öldürüleceği ifade edilmektedir. Gerek Peygamber(s.a.s.) efendimiz döneminde, gerekse de özellikle Hz. Ebu Bekir (r.a)’ın döneminde, bazı mürtetlerin öldürülmesine yönelik yaptıkları uygulamalar ve konuyla ilgili rivayetler konuyla ilgili genel hüküm kabul edilerek umumileştirmişlerdir. Oysaki bir kimse, sadece din değiştirdiği için dünyevi bir ceza olarak öldürülmez, bu kimsenin cezası ahirette kendilerine verilir. Ama din değiştiren ve toplumda fitne oluşturan kimseler, din değiştirdiği için değil toplumda fitne ve fesat meydana getirdikleri için ve fitnenin de cezasının ölüm oluğu için öldürülürler. Gerek Peygamber (s.a.s.) efendimizin, gerekse de Hz. Ebu Bekir (r.a.)’ın mürtetlerin öldürüleceği yönünde ki uygulamaları, bu mürtetlerin oluşturdukları fitne ile ilgilidir. Ama maalesef bu görmezlikten gelinerek, daha önemlisi de yukarıda Kur’an’da gündeme gelen ayetlerdeki hükümler görmezlikten gelinmiştir. 

  • Adem (a.s)’ın Cennette yasak ağaca yaklaşmasının sebebi Havva annemiz değildir.

“Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, “Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır” dedik. Derken, Âdem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb’ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır. (Bakara, 36-37)

Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (A’raf, 23)

Andolsun, bundan önce biz Âdem’e (cennetteki ağacın meyvesinden yeme, diye) emrettik. O ise bunu unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.” (Taha, 115)

Bütün bu ayetlerden anladığımız; Şeytanın yada İblisin vadettiği ve “sizin için emin bir nasihatçiyim” dediği ve neticesinden de kandırdığı kişi, Havva annemiz değil, Adem (a.s.) ve Havva annemizin her ikisidir. Oysa bir takım rivayetler ve alimlerin de çoğuna göre, şeytan önce Havva annemizi kandırmış, daha sonrada Havva annemiz Adem (a.s.)’i kandırmıştır. Hatta söz konusu rivayetlere göre dünyada ki bütün kadınların kocalarına ihanet etmelerinin de temel müsebbibi haşa Havva annemizdir. Bu anlayışa göre Havva annemiz  Adem (a.s.)’ı kandırarak yasak ağaçtan yemesine sebebiyet vermiş, Havva annemizin bu suçundan dolayı bütün kadınları da kocalarına ihanet etme özelliği kazanmışlar veya haşa Allah onlara böyle bir özellik vermiştir! Bu yaklaşımın temel referansı Tevrat’ın tekvin bölümünde anlatılan Adem ve Şeytan kıssasıyla birebir aynıdır. Hatta toplum içerisinde kabul göre şu yaklaşımda yine Tevrat kaynaklı bir yaklaşımdır; kadınların aybaşı hali görmeleri ve dokuz ay hamile kalmaları ve aynı zamanda doğum sancısı çekmelerinin sebebi de Havva annemizin söz de yaptığı bu ihanettir(!) Hristiyan inancına göre; Adem’in işlediği suç bütün çocuklarına sirayet ettiği gibi, Müslümanlardaki bu algıda, Havva annemizin sözde yaptığı bu suçun(!) cezasını bütün kadınlar yüklenmişledir. Havva haşa ihanet ettiği için bütün kadınlarda ihanet edecekler, Havva ihanet etmeseydi, kadınlarda ihanet etmeyeceklermiş. Bu algıları Kur’an’ın konuyu gündeme getirdiği ayetler çerçevesinde değerlendirdiğimiz zaman doğru görmek asla söz konusu değildir.

  • İnsanlar Cennet ve Cehennemi yaptıkları ameller neticesinde kazanırlar. Allah’ın kendi haklarında tayin ettiği kaderleri sebebiyle değil.

“Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız.” Saffat, 39)

“Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür. Ve kim zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzal, 7-8)

“O gün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada ancak yaptıklarınızın karşılığını alırsınız.” (Yasin, 54)

Konuyla ilgili bu ve daha birçok ayet, bize insanların dünya hayatındaki tercihleri ve ammeleri neticesinde cennet veya cehenneme gideceklerini çok açık bir şekilde beyan etmektedir. Aksi bir durum zaten söz konusu olamaz. Yani; bazı rivayetlerde mevzu bahis edildiği gibi, daha insan anne karnındayken, kaderinin tayin edildiği ifade edilmekte, said mi, şaki mi olacağının kararının Allah tarafından verildiği, cennetlik veya cehennemlik olacağının hükme bağlandığı kabul edilmektedir.  Bundan dolayı insanlar dünya hayatlarını Allah’ın kendileri için belirlediği şekilde yaşamaktadırlar! Bu insancın Kur’an’ın yukarıdaki ayetlerde güdeme getirdiği hükümlerle örtüşmesi söz konusu değildir. Ayrıca bu yaklaşım doğru kabul edildiği taktirde, Rabbimizin hesap gününde insanları hesaba çekmesinin ve cezalandırmasının bir anlamı olmaması gerekirdi. Yine Rabbimizin haşa insanı kendi belirlediği ve insanın müdahale edemeyeceği bir sebepten dolayı cezalandırması veya ödüllendirmesi söz konusu olur ki buda Allah (c.c.) için kabul edilemez inançtır.

Bu yazımızda konu ile ilgili bütün hususları gündeme getirmemiz yazının hacmini bayağı uzatır. Bu sebepten dolayı, biz bu örnekleri vermekle yetiniyoruz. Biz bu hususları gündeme getirdikten sonra Müslümanlar arasında problem olan başka bir hususa dikkatleri çekmek istiyoruz. Oda Allah onlardan razı olsun, yıllarca samimi cabalar neticesinde alimlerin ortaya koydukları usul kaidelerinin, dinin sorgulanmaz asılları gibi algılanması meselesine değinmek istiyoruz.

Hemen şunu belirtelim ki, Alimlerin belirlenmiş oldukları bu usul kaidelerinin önemsiz olduğu, dikkate almamamız gerekir gibi bir iddiamız söz konusu değildir. Biz sadece şunu söylemek istiyoruz; belirlenen bu usul kaidelerinin büyük bir kısmı içtihadıdır. Kur’an ve Sahih Sünnetin belirlediği kaideler değildir. Örnek vermek gerekirse, bir hadisin sahih olabilmesi usul kaidesi şudur; bir hadisin sahih olabilmesi için üç tane şartı üzerinde bulundurması gerekir. Birincisi; senedinin muttasıl olması, (yani rivayet eden kimselerin peygambere kadar arada kopukluk olmadan bilinmesi,) İkincisi; rivayet eden ravilerin adalet sıfatlarına sahip olmaları, Üçüncüsü; yine rivayet eden ravilerin zabt, (yani hafızalarının kuvvetli olması) sıfatına sahip olmaları gerekir. Şimdi bu usul kaidesini kaynağı Kur’an mıdır? Yoksa, konuyla ilgili bir sünnet mi söz konusudur? Hiç şüphesiz, tabi ki kaideyi ortaya koyan Kur’an ve Sünnet değil, alimlerimizdir. Alimlerimiz tabi ki bu konuda kendilerine delil olarak da bir takım rivayetleri kullanmışlardır. Ama bu rivayetler sahih hadisin usul kaidelerini bu şekilde ortaya koyuyor değiller. Yani; peygamberimiz; “bir söz duyduğunuzda bu sözün senedini araştırın, söyleyen kimselerin adil ve hafızalarının kuvvetli olup olmadığına bakın, şayet senedinde kopukluk yoksa, rivayet eden kimseler adil ve zapt sıfatları varsa kabul edin” dememiştir. Ayrıca konu ile ilgili biraz araştırma yapanlar bilirler ki; bir hadis aliminin adil dediği bir ravi için bir başka hadis alimi zayıftır diyebilmiştir. Veya bir ravi bazı hadis alimlerine göre sika iken, diğer alimlere göre sıka olarak kabul edilmemiştir. Asılında hadis alanında uzmanlaşmış alimlerimiz kendilerinden sonrakilerin işini kolaylaştırmak, rivayetler arasına karışmış yalan yanlış olanlarını ayıklaması, zayıf olanların tespit edilmesi için bu şekilde bir usul kaidesi koymuşlardır. Yani belirleyenler Alimde olsa inandır. İnsan da din konusunda sabite belirleyemez. Belirlediği sabiteler din olmaz.  Çünkü insanın belirlediği sabiteler içtihadidir. İçtihadın olduğu yerde tabi ki doğru olup olmama noktasında zan söz konusudur.

Gelinen noktada, Allah onlardan arzı olsun, Alimlerimizin ictihadi olarak belirledikleri usul kaidelerini din olarak gören ve bu kaideler üzerinden insanları Müslüman veya kafir kabul eden bir anlayış ortaya çıkmıştır. Yıllarca medreselerde din diye kendilerini anlatılan bu usül kaidelerini öğrenen insanlar, dini, bu kaidelerden ibaret görüyor ve bu kaidelere ters düştüğünü gördüğü insanları çok rahat bir şekilde dinin dışına itebiliyor. Oysaki, bir kimsenin kafir olarak kabul edilmesi için, Kur’an’da muhkem bir şekilde açıklanan bir hükmü veya Sahih sünnette peygamberin Kur’an’ın bir açıklaması sadedinde olan bir hükmünü reddeden kimse ancak kafir olur. Kendi kaidelerine göre; “Zarûrât-ı Diniyye’den” olan bir hükmü reddeden bir kimse tekfir edilir derler. Ve hiç kimse de dinde zaruri olarak bilinmesi gereken şeyleri sayarken sahih hadisin şartlarını veya diğer usul kaidelerini saymazlar. Gelinen noktada; Kur’an ve Sahih Sünnetin ortaya koyduğu sabiteler dinin belirleyicisi olması gerekirken, ne yazıktır ki, kimilerine göre usul kaideleri, kimilerine göre mezhebi doğrular, kimilerine göre alimlerin görüşleri, kimilerine göre şeyhlerin söyledikleri vb. hususlar dinin sabiteleri haline gelmiştir. İnsanlar artık bu anlayışlara göre Müslüman veya kafir görülüyorlar. İşte bu sebepten dolayıdır ki, ihtilaflar, tefrikalar, birbirlerinin kanlarını akıtacak kadar olan düşmanlıklar Müslümanların kuşatmış durumdadır.

Oysa Rabbimiz kitabını Furkan olarak nitelendiriyor. “Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı yücedir.” (Furkan, 1) “Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal, 29) Bize düşen şey de doğru ile yanlışı Kur’an’ın ortaya koyduğu sabiteler çerçevesin de tespit etmeye çalışmaktır. Çünkü, hesap günün de Rabbimiz bizi, ne usul kaidelerinden, ne mezheplerin doğrularından, ne alimlerin ve selefin görüşlerinden nede şeyh ve efendilerin söylediklerinden hesaba çekecektir. Kendi kitabından bizi hesaba çekecektir. Hal böyleyken, inancımızın ve amellerimizin sabitelerini, kaidelerini Kur’an’dan almalıyız. Kur’an’dan onay almayan inanç ve düşünceleri, amelleri kabul etmemeliyiz. Buradan tabi ki şunu demek istemiyoruz; Kur’an’ı anlamak için, başta hadislerden, sahabe efendilerimiz başta olmak üzere Alimlerimizden istifade etmemeliyiz, asla. Aksine gerek hadis rivayetleri ve alimlerin görüşleri bizim Kur’an’ı daha doğru anlamamız için ihmal edilmemesi gereken sebeplerdendirler. Bizim söylediğimiz şey ise; Kur’an’da hükmü beyan edilmiş bir meseleyi, hadisler ve Alimlerin görüşlerinden dolayı işlevsiz kılmamalıyız. Kur’an’ın muhkem naslarına ters olan bir konuya ihtiyatla yaklaşmalı, Kur’an’daki hükmü bir kenara bırakarak veya geri plana atarak kabul etmemiz gerekmektedir. 

Selam Kur’an’ın hidayetine tabi olan muttaki müminlerin üzerine olsun.

Kur'an Nesli İlim Merkezi'nin organize ettiği Seyyid Kutub Sempozyumu Bahçelievler Cemil Meriç Kültür Merkezinde 30 Ekim 2022 Pazar günü yapıldı.

Program, Mehmet Arslan'ın okkuduğu Kur'an-ı Kerim tilâvetiyle başladı. Ardından Kur'an Nesli İlim Merkezi adına Şükrü Hüseyinoğlu bir açılış konuşması yaptı. Sonrasında çeşitli dernek ve vakıf temsilcilerinin yaptığı selamlama konuşmalarından sonra Seyyid Kutub'un hayatını ve mücadelesini konu alan sinevizyon göterimi yapıldı. Ardından birinci oturuma geçildi. Birinci oturumun modaretörlüğünü Mehmet Kâmil Gelgör yaptı. Oturumda: sırasıyla Yakup Karahan, Ali Kaçar, Asım Şensaltık ve Atillah Çelenç birer konuşma yaptırlar. Birinci oturumun sonunda program ara verilerek ikindi namazı kılındı ve akabinde yemek ikramı yapıldı. 

 

Verilen aradan sorna program kalıdığı yerden devam etti. İkinci oturum başlamadan önce bazı temsilciler konuşma yaptılar ve sonrasında Seyyid Kutub'a yönelik bir şiir dinletisi yapıldı ve sonrasında ikinci oturuma geçildi. İkinci oturumun moderatörlüğünü ise Osman Mahmutoğlu yaptı. İkinci oturmda sırasıyla: Mehmet Durmuş, Halil Çiloğlu, Rıdvan Dinçer ve Şükrü Hüseyinoğlu birer sunum yaptılar. Seyyid Kutub'u anlamaya yönelik olarak yapılan program, kılınan akşam namazı sonrasında sona erdi. 

Programın Video Kayıtlarını Sizlerin İstifadesine Sunuyoruz:

Kur'an Nesli İlim Merkezi, İstanbul'da geniş katılımlı "Seyyid Kutub Sempozyumu" düzenliyor. İnşallah. 30 Ekim Pazar günü, saat 13.00--19.00 arası Bahçelievler "Cemil Meriç Kültür Merkezi"nde gerçekleştirielcek sempozyuma ailecek davetlisiniz.

Sempozyum katılımcıları ve program akışı şu şekilde:
 
Kur'an-ı Kerim Tilaveti ve Meali
Selamlama Konuşmaları
Seyyid Kutub Belgeseli
 
Sunumlar:
 
1. Oturum
 
Yöneten: Mehmet Kâmil Gelgör
 
1- Seyyid Kutub’un Hayatı ve Mücadelesi – Yakup Karahan
2- Seyyid Kutub’da Hareket Metodu – Ali Kaçar
3- Yoldaki İşaretler Kitabı, Önemi ve Etkileri – Asım Şensaltık
4- Seyyid Kutub’da Kavramlar ve Cahiliye Kavramı – Abdullah A. Çelenk
 
İkindi namazı ve ikram.
 
2. Oturum:
 
Yöneten: Osman Mahmutoğlu
 
1- Seyyid Kutub’un Kur’an Nesli’nin Yeniden İnşası Vurgusu – Mehmed Durmuş
2- Seyyid Kutub’un Batı’ya ve Batıcılığa Yaklaşımı – Halil Çiloğlu
3- Fizilalil Kur’an’ın Özgünlüğü ve Vurguları – Rıdvan Dinçer
4- Anlaşılma ve “Aşılma” Söylemleri Çerçevesinde Kutub ve Biz – Şükrü Hüseyinoğlu
 
seyitkutupson