Asım Şensaltık

Asım Şensaltık

Yeniden yeni bir Ramazan ayına ulaşmış bulunuyoruz. Bize, bir kez daha bu aya ulaşma fırsatı veren Rabbimize hamdediyoruz. Ramazan ayı, biz müminler için içinde barındırdığı çeşitli ibadetlerle mânevî iklimi yoğun bir aydır. Bir yandan oruç ibadeti, diğer yandan Kur’an’la kurulan iletişim, bir yandan nafile namazlar, diğer yandan Fıtır sadakası gibi infak çeşitleri, yine dua ve zikir gibi kalple yapılan ve dille yapılan amellerin yoğun olduğu bir aydır. Ayrıca i’tikâf gibi bir ibadeti de bünyesinde barındırmaktadır. Ramazan ayında bulunan bu mânevî iklimin Müslümanlardaki yansımasının neticesi olarak dayanışma ve paylaşma kültürünün artması, bu ayı bir başka güzel yapan hususlardandır.

Tüm bu saydığımız hususların içinde en önemlisi hiç kuşkusuz ki bu ayda Kur’an’ın inzal edilemeye başlamasıdır. Bu yönüyle de Ramazan’ın hakkıyla ihya edilmesi Kur’an’la olan ilişkiyle orantılıdır. Dinin özü ve temek kaynağı olan Kur’an’dan habersiz ve onun buyruklarının belirleyici olmadığı bir Ramazan, ıskalanmış bir ay demektir. Hayat ölçülerini Kur’an’dan almayan bir kimse bu ayı oruçlu da geçirse, bu ay onun için bir artıya dönüşmeyecektir. Çünkü orucu da emreden Allah’tır. Oruç ibadetiyle ilgili olarak Allah’ın emrine ittiba eden bir kimse eğer Allah’ın, Kur’an’da beyan ettiği diğer emirlerine riayet etmiyorsa bu durumda tutacağı oruç onu istenilen hedefe götürmeyecektir. O halde Ramazan’ın hakkıyla ihyası için öncelikle Kur’an’la olan iletişimizi gözden geçirerek başlamalıyız.

İçinde yaşadığımız toplumun Kur’an’la olan bağının her geçen gün daha fazla zayıflamasının bir neticesi olarak Ramazan aylarında artık kültürleşen bir olguyla daha karşı karşıyayız. Bu olgu da televizyon kanalarında Ramazan dolayısıyla boy gösteren hocalara, seyircilerin sorduğu sorulardır. Ramazan soruları olarak gelenekselleşen bu sorulara verilen cevaplar bazen günlerce gündemi işgal edebiliyor. Maalesef İslâmî noktada bilgiden mahrum bırakılmış halktan gelen bu sorular bir yönüyle halkımızın bilgi düzeyini ortaya koyarken diğer bir taraftan da inançlarının büyük ekserisini hurafelere dayanan olgular olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla da sorularında çoğunlukla bu konulara yönelik olduğunu görmekteyiz.

Bizde bu yazımızda cevaplamaları üzere bu hoca efendilere ve yazıyı okuyacak siz kıymetli okurlar bazı sorular sormak istiyoruz. Bizim sorularımız halkın tekrar tekrar sorduğu cinsten sorular olmayacak. Evet belki bizde orucun bozulup bozulmayacağına dair sorular soracağız. Lakin bizim sorularımız onların sorduğu sorulardan biraz farklı olacak!

Şimdi sorularımızı sormaya başlayalım!

Allah’a, Allah’ın istediği şekilde iman etmeyen, hatta Allah’ın istediği imanın ne olduğunu bile bilmeyen ve bunun bir neticesi olarak imanına şirk bulaştıran kimselerin tuttukları oruçları makbul olur mu?

İnancını, Allah’ın belirlediği Kur’anî hakikatlere göre değil de hocasına, alimine, mezhebine, cemaatine, şeyhine göre belirleyen ve bunun bir neticesi olarak inanç konularında bile tefrikanın içine düşen, dini kendi meşrebinin anladığından ibaret gören, kendisi gibi düşünmeyenleri Müslüman olarak görmeyen, Kur’an’da inanç konusu yapılmadığı halde nice konuları inanç konusu yapan veya Kur’an’da inanç konusu olarak zikredilen hususları dikkate almayan kimsenin tutuğu oruç kabul olur mu?

Siyasal olarak, insanlar üzerindeki yönetim hakkına Allah’ı layık görmeyen ve bu hakkı, Allah’a değil de kendisi gibi insanlara verenlerin, Allah’ın belirlediği hükümler olan şeriatle değil de Batı’dan ihraç edilen insan ürünü yasalarla insanları yöneten fakat aynı zamanda da Allah rızası için oruç tutuklarını iddia edenlerin, tutukları bu oruçları, Allah indinde makbul olur mu?

Müslümanlar olarak, inancımızın bir gereği olan her daim Allah’ın en büyük tanıyarak ona hamd etmemiz gerekirken, içinde yaşadığımız ülkede resmi tüm törende, devlet yöneticilerinin Allah’tan daha fazla yüceltilmesi; “ulu önder”, “kurtarıcı” gibi sıfatlarla anılması ve tüm merasimlerde ona bağlılık yeminlerinin edilmesi, devletin, Allah’ın belirlediği hükümlere göre değil de bu kimselerin ilkelerine göre idare edilmesini isteyen kişinin tuttuğu orucu kabul olur mu?

Allah’ın, biz kullarına rehber, önder ve örnek olsunlar diye gönderdiği peygamberleri değil de Kur’an için: “Gökten indirildiği sanılan doğmalar” diyen kişiyi önder ve lider kabul edenlerin orucu makbul olur mu?

“Kahrolsun şeriat, yaşasın laiklik” diyen, İslâm’a “çağdışı” diyen, Müslümanlara “örümcek kafalı” diyen, Allah’ın kanunlarına göre değil de batının çerçevesini çizdiği seküler kanunlara göre yaşamlarını sürdürmeyi daha doğru görenlerin ve bu kimseleri destekleyenlerin tuttukları oruçlar kabul olur mu?

Allah’ı “canından bile çok sevdiğini” söyleyen fakat o çok sevdiğini iddia ettiği Allah’a, toplumsal ve kişisel hayatı üzerinde söz hakkı tanımayan, O’nu vicdanlara ve camilere hapseden, sadece ölüm sonrasına karışmasına müsaade eden kimselerin tuttukları oruçlar kabul olur mu?

Hükmetme makamında bulundukları halde insanlar üzerinde Allah’ın indirdikleriyle değil de başka hükümlerle hükmedenlerin, Allah’ın nice yasaklarını serbest bırakanların ve nice emirlerini de yasaklayanların veya bunlara destek olarak onları iktidara getirenlerin tuttukları oruçları kabul olur mu?

İnsanları, Allah yasakladığı halde heykellerin karşısında adeta bir tapınma ayininde olduğu gibi ta’zimde bulunmaya zorlayan, bunu adeta din gibi dayatan kimselerin veya bunu benimseyen, itiraz etmeyen kimselerin tuttukları oruçları makbul olur mu?

Başta Gazze’de olmak üzere dünyanın çeşitli coğrafyalarında Müslüman kardeşlerimiz her türlü katliama muhatap tutulurken, çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve tüm insanlar soykırıma uğratılırken, o kardeşlerimize bu zulümleri yapanlara elince güç olduğu halde engel olmayan, engel olmak bir tarafa, bu şartlarda dahi onlarla her türlü ilişkileri sürdürerek lojistik destek sağlayan kimselerin ve bunları destekleyerek iktidarda taşıyan kimselerin tuttukları oruçlar makbul olur mu?

Kalbi Filistinlilerden yana olsa da kılıcı İsrail terör devletinin yanında olan, “Kudüs kırmızı çizgimizdir” dediği halde başta Kudüs olmak üzere tüm Filistin topraklarını tümüyle işgal altında tutarak kutsallarımızı ayaklarının altına alanları, daha fazlasını yapabilecekleri halde sadece kınamakla yetinen, bunun ötesinde hemen hiçbir şey yapmayanların tutukları oruçlar kabul olur mu?

Allah’tan değil de ölülerden, yatırlardan, türbelerden, nazar boncuğundan, muskalardan medet bekleyen, başı sıkıştığı zaman bunların kendisine fayda sağlayacağına inanan, kurtuluşu Allah’ın buyruklarına samimiyetle bağlı kalmakta değil de parada, makamda, şöhret sahibi olmakta görenlerin tuttukları oruçlar makbul olur mu?

“Paranın dini imanı olmaz” diyerek; ekonomiye Allah’ın müdahalesini doğru görmeyen, Allah’ın haram kıldığı faiz gibi nice haram yollardan kazanç sağlayan, hile ve aldatma yöntemleri kullanarak haksız şekilde insanların emeklerini sömürenlerin tuttukları oruçlar kabul olur mu?

Nefsinin isteklerini Allah’ın isteklerinin önüne geçiren, hayatını nefsanî arzularının istikametinde yaşayan, nefsanî arzularını adeta ilâhlaştıran lakin bir yandan da oruçta tutanların oruçları makbul olur mu?

Allah rızası için değil de toplumun kınamasına ve ayıplamasına muhatap olmamak için oruç tutan, ibadetleri amacından uzaklaştırarak onları geleneksel bir ritüele dönüştüren kimselerin tuttukları oruçları Allah indinde geçerli olur mu?

Bir kişinin Müslüman olmasının alâmet-i farikası olan, imandan sonra bir Müslümanın en önemi sorumluluğu olan, dinin direği olan beş vakit namazı hiç kılmayan veya sürekli kılmayan bir kimsenin tuttuğu oruçlar, kabul olur mu?

Müslüman bir hanımın en önemli dinî sorumluluklarından birisi olan, Allah kendisine farz kıldığı hususların başında gelen tesettür erini yerine getirmediğinde, Allah’ın bu emrini sürekli bir şekilde ihlal ederek toplum içinde bulunduğu bir durumda, tuttuğu oruçları kabul olur mu?

Allah’ın rızasını hayatında önceliklemeyen, O’nun beğenisini almak için kılını bile kıpırdatmayan lakin insanların beğenisini almak için gece gündüz koşturan, kendisini Allah’a değil de insanlara beğendirmek için giyinen, hayat tarzını ona göre belirleyen kimselerin tuttukları oruçları kabul olur mu?

Yılın diğer aylarında helal-haram, emir-yasak diye bir ayrım gözetmeden dinin koyduğu hükümleri sürekli ihlal eden fakat, Ramazan ayı geldiğinde bazı haramları terk eden ve bazı emirleri yerine getirmeye çalışan “Ramazan Müslümanlarının” tutukları oruçları makbul olur mu?

Allah emrettiği için bir taraftan oruç tutan fakat, iftardan sonra kahvehanelere giderek sahura kadar kumar oynayan; diğer adıyla iskambil ve okey gibi oyunları oynayan, iftar sonraki içki sofraları kuran, zina gibi gayr-ı meşru yollara tevessül eden kimselerin tutukları orucu makbul olur mu?

Bir şeyler alıp satarken, ticaretine hile ve hurda, yalan ve dolan karıştıran ve bunun sonucu olarak haram lokma yiyenin, boğazına kadar haram kazancın içerisine batmış olan bir kimsenin tuttuğu oruçlar makbul olur mu?

Elde edeceği “üç kuruş” para için atmadığı takla kalmayan, izzetini ve onurunu ayaklar altına alan, kimliksiz ve kişiliksiz birisi haline gelen bir kimsenin tuttuğu orucu kabul olur mu?

Elde edeceği bir makam ve mevki için haysiyetini beş paralık eden, dinini ve inancını bile ayaklarının altına alan, sahip olduğu makamı Allah’ın belirlediği ölçüler içerisinde kullanmayan, kendisini makama uygun hale geriren bir kimsenin tuttuğu oruç, Allah indinde kabul edilir mi?

Oruç tuttuğu halde yalan, gıybet, iftira, su-i zan, hile, ihanet, gösteriş vb. cürümleri sürekli olarak işeyen, kalbi kaskatı kesilen, manevî hastalıkların müptelası olan, kalbi adeta ekin bitmez bir vahaya dönüşen kimselerin orucu kabul olur mu?

Kamunun malını zimmetine geçiren veya yakınlarına peşkeş çeken, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyen, kısacası kul hakkı yiyen, yüklendiği emanete hiyânet eden “haram zadelerin” yetkililerin tutukları oruçları kabul olur mu?

Çalıştırdığı işçisinin hakkını tam vermeyen ve içsisini adeta sömüren işverenin, çalıştığı işyerinde hakkıyla çalışmayarak sürekli kaytaran ve işin hakkını vermeyen işçinin tutuğu oruçlar makbul olur mu?

Kazandığı paralarını faize yatırarak faiz geliri elde eden, banka kuyruklarında faizli işlemler için koşturan veya telefon uygulamalarında faizli işlemler için vakit geçiren, bir bankasının uygulamasından diğerine sürekli kredi almak için zaman tüketen kimselerin oruçları makbul olur mu?

Rüşvet yiyen memurun; görevini kötüye kullanan yetkilinin; adaleti gözetmeyen, suçsuz olan insanları kodeslere tıkan, hüküm verirken güçlünün tarafını tutan, her şeyden daha önemlisi de Allah’ın koyduğu hükümlerle hükmetmeyen hâkimin, tutuğu oruçları kabul olur mu?

Devletin organlarını, ehil olmadıkları halde yakınlarıyla dolduranların, devletin imkanlarını kendi yakınlarına, eş-dostlarına peşkeş çekenlerin, siyaseti bir hizmet sektöründen çıkartarak kolaydan para kazanma sektörüne dönüştürenlerin, tüyü bitmemiş mazlumların hakkını çatır-çutur yiyenlerin veya yenilmesine göz yumanların tutukları oruçları kabul olur mu?

Dininin adamı olması gerekirken, doğrularını ve yanlışlarını Kur’an’dan öğrenmesi gerekirken, insanlara Kur’an’ın ve Hz. Peygamberin tevhid merkezli öğretisini din olarak öğretmesi gerekirken, çeşitli sebeplerden dolayı dinin hakikatlerinin bir kısmını gizleyen, mensubu bulunduğu kurumun anlayışlarına uygun bir din anlatan, kısacası dini olduğu gibi insanlara ulaştırmayan hocanın orucu kabul olur mu?

Tavrını haklıdan yana değil de güçlüden yana kullanan, hakkı ve adaleti ayaklar altına alan, gücü elinde bulunduran zalimlere ses çıkamayarak bir yönüyle onlara destek olan, mazlumda olsa haklının yanında durmayarak zulüm görmesine sessiz kalan kimselerin oruçları makbul olur mu?

Başta Lgbt olmak üzere her türlü sapkın anlayışları destekleyerek onlara özgürlük naraları atan, fakat söz konusu Müslümanlar olanca onlara baskı uygulayan veya baskı uygulanmasını isteyen, bunun sözcülüğünün yapan kimselerin tutukları oruçları makbul olur mu?

Gününün büyük bir bölümünü bilgisayar veya telefon oyunları başında geçirenlerin, fecabook, instegram, twittir, youtube, tiktok gibi sosyal medya mecralarında zamanlarını faydasız veya çoğunlukla da zararlı yayınları izleyerek tüketenlerin tuttukları oruçları makbul olur mu?

Gazze’de insanlar bir parça ekmeğe muhtaçken, Ramazanı fütursuzca tüketim ayını çeviren, sofralarında envayi çeşit yemek bulunduran, yiyemedikleri yemekleri çöpe atarak israfın içerisine boğazına kadar batan, sonra da kalkıp fakirlik edebiyatı yapan kimselerin tutukları oruçlar kabul olur mu?

Ramazan ayı, sadeliği bize öğreten bir ay olduğu halde onu tüketimi artıran bir ay haline getiren, Ramazan ayını diğer aylardan daha lüks iftar ve sahur sofralarının kurulduğu bir aya dönüştürenlerin oruçları makbul olur mu?

Asıl soruların Rabbimiz tarafından bize ahirette sorulan sorular olacağınu unutmayalım. Öncelikli olarak bu soruların hangi sorular olduğunu kavrayarak işe başlayalım ki o gün Rabbimizin soruları karşısından mahçup duruma düşmeyelim. Rabbimizin huzurunda yüzümüzün kararmaması için gerekirse ağzımızın tadını, gerekirse dünyadaki rahatımızı kaçıracak sorular sormalı ve onlara verilemsi gereken cevapları korkmadan verebilmeliyiz. Din açısından ahirette karşılığı olmayan sorularla vakit geçirmemeliyiz.

Bizde yazımızı Rabbimizin bir sorusuyla tamamlayalım:  فَاَيْنَ تَذْهَبُونَۜ "(Ey İnsan!) Nereye bu gidiş" (Tekvir, 26)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُ

“Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” (Bakara, 2/283)

Yeni bir Ramazan ayına daha girmiş bulunuyoruz. Müslümanlar için mânevî bir arınma ayı olan Ramazan’a bizi ulaştırdığı için Rabbimize sonsuz hamdu senalar ediyoruz. Ve rabbimizden bu ayı hakkıyla ihya etmeyi bize ve dünya Müslümanlarına nasip etmesini niyaz ediyoruz. Rabbimizden bu ayda yapılacak ibadetler hürmetine Müslümanlara Rahmetiyle muamele etmesini ve yaşadığımız bu zilletten tez zamanda bizleri kurtarmasını diliyoruz.

Ramazan ayı Müslümanlar için tam bir fırsat ayıdır dersek hata etmiş olmayız. Rabbimizin sonsuz rahmetine ve affına nail olmak için bize sunulmuş bir fırsattır Ramazan. Yine bizi kuşatan şu maddî dünyanın kuşatmasından sıyrılarak mânevî azığımızı sağlayacağımız önemli bir fırsattır.

İslam’ın bizlerden istediklerini yeterince yerine getiremeyen kimseler için kendilerinde var olan eksiklikleri gidererek Allah’a, Allah’ın istediği şekilde kulluk yapacakları bir hayata başlamaları için bir fırsattır Ramazan. Çünkü Ramazan ayı, diğer aylarda insanların gündemlerine gelmeyen dinî duyguların meydana geldiği bir aydır. Diğer aylarda beş vakit namazı bile kılmayan insanların bu ayda, teravih namazını kılmak için camilere koştuklarına şahit olmaktayız.

Allah’ın emirlerini yerine getirme gayreti içinde olan şuurlu Müslümanlar için de ramazan bir fırsattır. Mânevî dünyamızdaki bozuklukları tamir etmek, takvâyı kuşanmak ve mânevî olarak donanımlı hale gelmek için bir fırsattır. Diğer aylarda fırsat bulamadığımız için ihmal ettiğimiz manevîyatımızı kâmil bir hale taşımak için Ramazan ayı bulunmaz bir fırsattır. Hem de bizi yaratan Allah tarafından biz kullarına ikram edilmiş bir fırsat. O halde Müslümanlar, Allah’ın bize ikramı olan Ramazan ayını hakkıyla ihya etmek, bu ikramdan yetirince istifade etmek için elimizden gelen gayreti ortaya koymaya çalışalım.

Ramazan Ayını Hakkıyla İhya Etmek İçin Şunları Yapmalıyız

Her şeyden önce Ramazanı diğer aylardan farklı kılan en önemli özellik hiç kuşkusuz ki oruçtur. Ramazan fırsatını hakkıyla değerlendirmek için bu ayda Rabbimiz olan Allah’ın bize farz kıldığı oruç ibadetini hakkıyla yerine getirmeliyiz. Mazereti olmadığı halde Ramazan orucunu terk eden bir kimse, diğer ibadetlerini yerine getirse de Ramazan’dan hakkıyla istifade etmesi mümkün değildir. Günlerin uzamasının ve havaların ısınmasını veya iş hayatının getirdiği olumsuzlukları ve zorlukları göğüsleyerek, Rabbimizin rızasını kazanmak ve orucun farz kılıma maksadı olan ittika sahibi bir mümin olma gayreti ortaya koymalıyız.

Orucu sadece cinsel isteklerimize ve midemize tutturmamalıyız. Bütün uzuvlarımıza tutturabilmeliyiz. Yani nasıl ki bir ay boyunca günün sabahından akşamına kadar yemek ve içmekten, cinsel ilişkiden kendimizi uzak tutuyorsak, aynen bunun gibi diğer uzuvlarımızı da haramlardan ve gereksiz boş işlerden uzak tutmalıyız.

Gözümüzü harama bakmaktan uzak tutup, Onu, Allah'ın bize verdiği bir nimet olduğunun bilincinde olup, bizim için helâl olan şeylere bakarak kullanmalıyız. Sokaklarımızı kuşatan görsel haramlara bakmaktan uzak tutmaya çalıştığımız gibi televizyon, internet, gazete gibi görsel basında yer olan haramlardan da gözlerimizi korumalı, onlara da oruç tutturmalıyız. قُلْ لِلْمُؤْمِنٖينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْؕ ذٰلِكَ اَزْكٰى لَهُمْؕ اِنَّ اللّٰهَ خَبٖيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu onlar için daha arındırıcıdır. Allah onların bütün yaptıklarından haberdardır.” (Nûr, 30)

Aynı şekilde, dilimizi de başta yalan olmak üzere elfazı küfür, gıybet, iftira, dedikodu vb. gibi haramlardan uzak tutmalıyız. Ramazan dışında çok dikkat etmediğimiz dilimize Ramazanda daha bir dikkat ederek onu yukarıda saydığımız dilin haramlarından korumalıyız. Ebû Hureyre (r.a.)'dan, rivayet edilen bir hadis rivayetinde Hz. Peygamber şu şekilde buyurmuştur: "Bir kimse yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi terketmezse, Allah (c.ç.)'in, onun yeme içmeyi terketmesîne ihtiyacı yoktur."[1]  O halde kardeşlerim dilimize dilin haramları olan hususlara karşı oruç tutturmalıyız. Dilimizi zikir, Kur'an okumak, hakkı söylemek, iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak gibi amellerde meşgul etmeliyiz.

Kalbimizi de ramazanı vesile kılarak tezkiye etmeliyiz. Normal zamanlarda yapamadığımız tezkiyemizi, orucun getirdiği manevî atmosferi fırsat bilerek yapmalıyız. Kalbin amelleri olan kin, nefret, su-i zan, kıskançlık, cimrilik, sevilmemesi gerekenleri sevmek, korkulmaması gerekenlerden korkmak gibi hastalıklarını tedavi edebilmeliyiz. Kalbimizi Allah’ın razı olacağı amelleri ile meşgul etmeliyiz. 

Yine, nefsin her türlü haram ve isyan olan arzu ve isteklerine karşı bir direnç ortaya koyarak nefsi tezkiye edebilmeliyiz. Bu özelliğinden dolayıdır ki birçok ayette Rabbimiz bazı günahların kaffareti olarak orucu emretmektedir. Yani adeta Rabbimiz işlediğimizi günahlarımızdan temizlenmek için oruç bezini/temizleyicisini kullanmamızı istemektedir. Peygamber efendimiz de bu özelliğinden dolayıdır ki nefsi kontrol atlında tutmak ve harama gitmesini engellemek için nafile orucu tavsiye etmiştir. "Ey gençler topluluğu! Sizden kimin evlenmeye gücü yetiyorsa hemen evlensin. Zira evlilik gözü (haramdan) daha çok uzaklaştırıcı iffeti de çok daha koruyucudur. Evlilik külfetine güç yetiremeyenler ise oruç tutsun. Çünkü oruç, şehveti kıran bir şeydir."[2]

Yine bu ay, açların halinden eh fazla anlayacağımız ve elimizdeki imkanları onlarla paylaşacağımız ay olmalıdır. “Açın halinden tok ne anlar” diye bir atasözümüz vardır. Evet, aç açın halinden anlar. O halde bizde aç olan kardeşlerimizin halinden anlamalı ve Allah’ın bize sunduğu nimetleri aç olan başta Gazzeli kardeşlerimiz olmak üzere insanlar ile paylaşmalıyız. Eğer imkânımız varsa, iftar soflarımızı aç insanlar başta olmak üzere, fakirlere, akrabalara ve komşulara açabilmeliyiz. Yardımlaşma ve dayanışmamıza ramazanı bir vesile kılmalıyız.

Özellikle malî durumu iyi olan kardeşlerimiz, zekâtlarını bu ayda ihtiyaç sahibi kimselerle ulaştırmalı veya bu konuda faaliyet yapan kurumları desteklemeleri gerektiğini unutmamalılar. Unutmayalım ki, zekât “temizlemek” demektir. Eğer kendimizi ve sahip olduğumuz malı temizlemek istiyorsak, yani malî ve mânevî kirlerimizden arınmak istiyorsak zekatlarımızı tastamam olarak bu ayda vermemiz bizim için daha hayırlıdır. Hani Ramazan için bir fırsattır demiştik ya! Mânevî temizliğimizi sağlayacak bu aya, malımızı temizleyecek zekatlarımızı da ekleyerek tam bir arınmayı yakalayabilmeliyiz.  

Yine, fıtır sadakası bu aya has malî bir ibadettir. Halkın fitre dediği, zengin fakir demeden bütün insanların vermesi gereken bu malî ibadet dinimizce Müslümanlar arası dayanışmak amaçlamaktadır. Müslümanlar arasındaki dayanışmayı sağlayan bu malî ibadeti de tas tamam yerine getirmeliyiz. Herkes günlük olarak tükettiğinin ortalamasından iki öğünlük bir miktarı fakir insanlara vermelidir. Zengin kendi malî durumuna göre, fakir de kendi durumuna göre vermelidir. İhtiyaç sahibi olan insanların ise fitre vermemelerinde bir sakınca yoktur. Allah imkânı olan insanları bu ibadetle yükümlü tutmuştur. Diyanetin belirlediği fitre tutarı imkanları az olan fakirler içindir. Dolayısıyla zengin olanlar kendi tükettiklerinin ortalamasını dikkate alarak fitre vermelidirler. Fıtır ibadeti de bizim, ramazan ayını hakkıyla ihya etmemiz için bir vesiledir. O halde bu vesileye de sarılalım.

Yine hepimizin bildiği gibi Kur'an, bu ayda inmiştir ve bizim örfümüzde bu ay Kur'an ayı olarak bilinmektedir. شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır…”[3] Bu ayda Allah'ın kitabı olan Kur'an ile olan ilişkimiz mutlaka arttırılmalıyız. Anlamak için Kur’an’ı az okuyan bir toplumuz. Ramazan ayını bir vesile bilerek, bu ayı “on bir ayın sultanı” yapan Kur’an’a mutlaka zaman ayırmalıyız. Oruçtan sonra, hatta, oruçtan da önce bu ayda yapmamız gereken ibadetlerin en önemlisi hiç kuşkusuz ki, anlayarak Kur’an okumamızdır dersek hata etmiş olmayız. Hz. peygamberimizin Ramazan sünneti olan Kur'an’ı anlama ve maksadını kavramaya yönelik okumaya yönelik hatimler yapmalıyız. Halkın mukabele örfünü, Kur'an’ı anlama örfüne dönüştürmemiz gerekmektedir. Ramazan geçip gittiği halde Kur’an’dan istifade etmemiş, çok önemli olan bu vesileyi ihmal etmiş birisi olmamalıyız. Dinimizin temel kaynağı olan Kur’an’ı mutlaka anlamaya çalışmalı, dinimizi öncelikle ondan öğrenmeliyiz. Dinini Kur’an’dan, yani Allah’tan öğrenmeyenler her daim birilerinin saptırmasına muhatap olabilirler. Dolayısıyla istikamete ulaşmak ve onu koruyabilmek için Kur’an’ı anlamamız zaruridir.

Peygamberimizin önemli bir sünneti de bu ayda daha fazla dua ibadetine sarılmasıydı. Allah ile aramızdaki en önemli rabıta olan dua ibadetinden kendimizi mahrum etmeyelim. Kendimiz, ailemiz ve yakınlarımız için dua ettiğimiz gibi başta Gazze’de, Arakan’da, Afganistan’da, Suriye’de, Doğu Türkistan’da ve dünyanın diğer coğrafyalarında despot yönetimlere ve zalimlere karşı yürüttükleri mücadelelerinde başarılı olmaları için Müslümanlara dua etmeliyiz. Yaptıkları bu direnişi, maddî ve mânevîi anlamda desteklemeli ve Allah'ın onlara zafer vermesi için bol bol dua etmeliyiz. Müslümanların Allah için ortaya koydukları mücadelelerinde başarılı olmaları için Allah’tan kendilerine yardım etmesini istemeliyiz. Onlar için hiçbir şey yapamıyorsak en azından dualarımızla onlara yardım etmeliyiz. İbadet halindeyken yapılan duanın İslâm'daki önemi sizce malumdur. Oruç ibadetini ifa ederken hem kendimiz hem de bütün Müslümanlar için devamlı dua etmeniz gerektiğinin bilincinde olmalıyız.

Yine Ramazana özgü bir ibadet olan teravih namazını mutlaka ifa etmeliyiz. Cami imamları arkasında kılmıyor olsak da bizlere ait olan dernek, vakıf, mescid, ve evlerimizde teravih namazını mutlaka kılmalıyız. Her ne kadar bu ibadeti farz ve müekked bir sünnet olarak görmüyor olsak da kılınmasının faydalı oluğuna inanıyor ve arınmak için başvurulması gereken bir unsur olarak görüyoruz. Hz. Peygamberin önemli bir sünneti şuydu ki; Ramazan ayında ibadetlerini artırıyordu. İşte teravih namazı bunu sağlayan önemli bir etkenlerden birisidir bu vesileyle ikame edilmesi çok önemlidir ve ihmal edilmemelidir. Ne yazıktır ki, Ramazan gelip geçtiği halde bu ve buna benzer ibadetlerden mahrum olan kardeşlerimiz var. Hani dedik ya Ramazan bir fırsat ayıdır. İşte bu fırsatlardan bir tanesi de teravih namazıdır. İster yirmi, isterse de sekiz rekât kılalım. Ama mutlaka kılmaya çalışalım, teravih denilen bu vesileye de tutunalım ve bundan gafil olmayalım.

Ayrıca, Ramazan ayı hepinizin bildiği gibi içerisinde i’tikâfın bulunduğu bir aydır. İ’tikâf, kişinin, tüm zamanlarını ibadetle geçirmek maksadıyla mescit hükmünde olan bir yere kapanması demektir. Kapital sistemin hâkim olduğu ve para kazanmak için insanların zamanlarının büyük bir kısmını kendilerinden çaldığı bir durumda Müslümanlar, buna inat, vakti müsait olanların, Hz. Peygamberin yaptığı gibi on gün, vakti ve imkânı olmayanların ise vakitlerinin el verdiği oranda mutlaka i’tikâfa girmeleri gerektiğini şiddetle tavsiye ediyoruz. İ’tikâf maalesef bu toplumun unuttuğu, Kur’na’da karşılığı bulunan ve hüküm olarak da muekket sünnet olan bir ibadettir. Yani peygamberimizin hiç terk etmediği bir ibadettir i’tikâf. Bu ibadeti ifa etmek isteyen kardeşlerimizin de, itikâfa girdikleri mekânları; uyumak, lüzumsuz muhabbet ve tartışmalar yapmak, gerekli gereksiz cep telefonu kullanmak gibi bu ibadetin ruhuna aykırı şeylerden kaçınarak; ibadet, tefekkür, zikir ve Kur'an okumak gibi ibadetlerle geçirmeleri gerektiğini unutmamalıyız.

Yine özellikle Ramazanlarda tv. kanallarında boy gösteren sözüm onlara hoca tiplemelerinin ve Müslüman belediyelerin yaptıkları tahribatın da bilincinde olmalıyız. Ramazanı bir festivale çeviren, Ramazan’ın ruhuyla hiç alakası olmayan hususları Ramazan vesilesiyle gündeme getiren televizyon kanalizasyonlarından ve belediyenin organizasyonlarından uzak durmalıyız. Sahur ve iftar vakitlerini tv. başında ve belediyelerin bu ifsat yerlerinde geçirmektense bizim için ibadet olacak şeylerle bu vakitlerimizi değerlendirmeliyiz.

Ramazan ayını ayette buyurduğu gibi, “Umulur ki takvaya ulaşırsınız”[4] ifadesinde oryaya konulduğu gibi bir temizlenme ve arınma ayı olarak görmeliyiz. Nefsimizi tezkiye etmek ve bizim için diğer aylarda da gerekli olan donanımları bu ayda sağlayıp Ramazan’dan takva sahibi bir mümin olarak ayrılmak için her türlü meşru vesileye tutunmalıyız.

Ramazan fırsatını değerlendiremeyen bir Müslümanın, yeteri kadar bir donanıma sahip olamadığı için diğer aylarda da takvaya uygun bir hayat yaşamasının mümkün olamayacağını bilmeliyiz. Rabbimizin ayağımıza kadar gönderdiği bu fırsatı kaçırmamak dileğiyle.

Evet rabbim Ramazan’ı hakkıyla ihya etmeyi bize ve tünün dünya Müslümanlarına nasip etsin! Bayrama her türlü günah, mânevî kirlerden arınmış bir şekilde ulaşmayı bize naip etsin! Rabbim bu Ramazan’ı ümmetin uyanışına bir vesile kılsın! Küfre karşı vermiş oldukları mücadelelerinde onlara muzafferiyetler versin!

[1] Buhârî, savm 8; Tirmizî, savm 16; İbn Mâce, sıyâm 21. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/211.

[2] Müslim

[3] Bakara, 2/185.

[4] Bakara, 2/183.

İslâm dini Allah'ın dinidir. Bu dinin tek bir sahibi vardır o da alemlerin rabbi olan Allah'tır. Din üzerinde hüküm koyma, ölçü belirleme, helâl ve haram koyma yetkisine sahip olan Allah’tır. Güncel tabirle İslâm dini; made-in Allah’tır.

Dinleri, menşeî olarak üçe ayırmak mümkündür:

1- Hak din: Kaynağı Allah’tır. Bu kategoriye giren din sadece İslâm’dır.

2- Muharref dinler: Kaynağı itibariyle insan ve Allah’ın belirleyici olduğu dinler: Bu kategoriye giren dinlere de Yahudilik ve Hıristiyanlığı örnek verebiliriz.

3- Bâtıl dinler: Kaynağı itibariyle tümüyle insanî olan yani beşerî olan dinler: Bu kategorideki dinlere örnek olarak da Putperestlik, Hinduizm, Mecusilik, Laiklik, sosyalizm, liberalizm vb. bâtıl dinleri verebiliriz. Butür anlayışların da birer din olduğunun delili şu âyet-i kerimelerdir: مَا كَانَ لِيَأْخُذَ اَخَاهُ ف۪ي د۪ينِ الْمَلِكِ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ “İşte Biz, Yusuf’a bu şekilde bir "Keyd" öğretmiştik. Aksi halde Melikin dinine göre kardeşini tutamayacaktı .” (Yusuf, 76) Görüldüğü gibi Yusuf (a.s.)’ın yaşadığı dönemde Mısır’da iktidarda bulunan melikin sahip olduğu dine/siyasal sisteme Kur’an din diyor. Bir başka âyet-i kerimde de şu şekilde buyurulur: لَكُمْ د۪ينُكُمْ وَلِيَ د۪ينِ “Sizin dininiz size benim dinim de bana.” (Kâfirûn, 6) Bu âyette de Mekkekilerin sahip oldukları putperestlik bir din olarak görülmekte ve reddedilmektedir. Bu örnekte bize göstermektedir ki insanların oluşturduğu sistemler de din olarak isimlendiriliyor. Bu dinler her ne kadar içinde bir takım doğruları da bulunduruyor olsalar esasında insanların uydurduğu bâtıl dinlerdir.

İnzâl oldukları zaman itibariyle kaynağı Allah olan Yahudilik ve Hıristiyanlığa süreç içerisinde insanın müdahalesi olduğundan bu dinler, ilâhî olma özelliğini yetirdiler. Ne zaman ki bu dinler, Allah’ın gönderdiği hüviyetini yitirdiler işte o zaman, hak olma özelliğini de yitirdi ve beşerî bir din haline geldiler.

Kedimizi kendisine nispet ettiğimi İslâm dini; menşe-i Allah olan tek dindir. Bu din, ne menşe-i Hz. Muhammed'in (s.a.v.) olan dinidir. Ne Nuh'un (a.s.) dinidir, ne İbrahim'in (a.s.) dinidir, ne Musa'nın (a.s.), ne İsa'nın (a.s.), ne de diğer peygamberlerin dinidir. Bu din Alemlerin tek sahibi olan Allah’ın dinidir.

Yine bu din ne Hanefî mezhebinin imamı; İman Ebû Hanife'nin dinidir, ne Malikî mezhebinin imamı; Malik Bin Enes'in dinidir, ne Şafiî mezhebinin imamı; Muhammed İdris eş- Şafii'nin dinidir ve ne de Hanbelî Mezhebinin imamı; Ahmed b. Hanbel’in dinidir.

Yine bu din menşeî olarak akide de iman kabul edilen Maturudî mezhebinin imamı; İmam Maturidi’nin dinidir, ne Eş’ârî mezhebinin imamı; Ebû Hasan Eş’âri'nin dinidir, ne de Selefiyye mezhebinin imamı; Ahmed ibn Hanbel’in dinidir. Bu din ne Ehl-i Sünnet alimlerinin dinidir, ne de Şiâ alimlerinin dinidir. Ne Mu’tezile mezhebine mensup olan alimlerin dinidir, ne de diğer itikadî mezheplere mensup olan alimlerin dinidir.

Yine bu din, menşeî olarak bugün kendilerini İslâm’ın tek temsilcisi gören tarikatçıların dinidir ve ne de Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi din kurumu olan diyanetin dinidir. Ne radikalce düşünen Müslümanların dinidir ne de kendilerini selefi diye niteleyen kimselerin dinidir. Ne Vahabîlerin dinidir ne modernistlerin ve mealistlerin dinidir.

Yine bu din ne Türklerin dinidir ne de Arapların dinidir. Ne Kürtlerin dinidir ne de Farisilerin dinidir ve ne de diğer ırklara mensup olanların dinidir. Bu din menşe-i olarak sadece ve sadece Allah’ın sahibi olduğu bir dindir. Tarih boyunca kendilerini bu dine nispet eden kimselerin tamamı bu dinin sahipleri değil, bu dini anlamaya çalışan ve yaşamaya çalışan kimselerdirler. Peygamberler dahi, bu dinin uygulayıcıları ve modelleyerek açıklayıcılarıdırlar.

Gelinen noktada artık Allah’ın dini olan İslâm kendilerini bu dine nispet eden kimseler tarafından esir alınmış bir durumdadır. Kendilerini bu dine nispet eden kimseler artık bu dinin kendi tekellerinde olduğu kabulüyle din anlayışları üzerinde istedikleri gibi at koşturur olmuşlardır.

Oluşturmuş oldukları din anlayışlarını tek doğru kabul ederek insanları o doğruları kabul etmeye zorlamaktadırlar. Kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları kendilerine rakip olarak görmekte ve söylemde olmada da eylemde onlarla mücadele etmektedirler. Bu anlayışlarıyla Müslümanların birlik ve beraberliğini yok ederek tefrikayı oluşturmaktadırlar.

Grupların kendilerine has olarak oluşturdukları din anlayışları etrafından insanları toplamakta ve grupların önünde duran kimseleri adeta dinin sahibi gibi kabul ederek onlara bağlanmaktadırlar. Bu grup yöneticisi, imamı veya liderinin her türlü düşüncesini dinin aslından olarak görmektedirler. Bu şekildeki kabuller de ister istemez bu kimselerin dinin aslından olamayan bazı düşünce ve eylemlerinin de dinin aslından görülmesini sebebiyet vermektedir. Her grubun kendine has olan inanç ve düşünceleri, bağlıları tarafından bu şekilde görüldüğü zaman kaçınılmaz olarak tefrika oluşmaktadır. Çünkü bir grubun kendine has olan yaklaşımları bir başka grubun anlayışlarıyla uyuşması söz konusu olmamaktadır.

Geldiğimiz durumda dinin aslından olmadığı halde bu grupların mensupları tarafından kabul edilen nice İslâm dışı aylayışlar sanki İslâm’ın onayından geçmiş gibi kabul edilerek benimsenmektedir. İslâm Allah’ın dini iken ve onun kaynağı Kur’an-ı Kerim ve onun pratikteki uygulayıcısı Hz. Peygamberin sahih sünneti iken bu ortadan kalkarak bunun yerine veya bununla birlikte grupların yorumları belirleyici olduğunda nice İslâm dışı unsurun oluşması kaçınılmaz olmaktadır.

Müslümanların, Allah ve Rasûlüne mutlak itaat etmeleri gerekirken, ne yazıktır ki liderlerine, alimlerine, önderlerine mutlak manada itaat etmektedirler.

Nice tarikat lideri; -ki tasavvufun, diğer adıyla tarikatçıların asıl varoluş felsefesi insanların günülerinden dünyaya ait olan masiyeti çıkartarak oraya Allah sevgisini yerleştirmektir- insanlara zühd sahibi olmayı ballandıra ballandıra anlattıkları halde kendileri ultra lüks bir saadet zincirine sahip olmaları bağlılar tarafından eleştirilmemektedir. Liderlerinin söylediği İslâm dışı anlayışlar “vardır bir bildiği” yaklaşımıyla savunulmaktadır. “Allah dostu” kabulünün getirdiği manevî kisve altında liderlerin de hata yapabileceği gerçeği reddedilmektedir.

Nice bid’at ve hurafeler Kur’an’ın anlattığı ve Hz. Peygamber efendimizin yaşadığı İslâm’a değil de grupların oluşturduğu dinî söyleme tâbi olan insanlar tarafından dinin aslındanmış gibi kabul edilmekte ve uygulanmaktadır. Adeta din hakkında Allah’a söz hakkı verilmemekte, liderler, şeyhler ve âlimler bu konuda tek söz sahibi görülmektedir.

Bu anlayışların bir neticesi olarak din üzerinde söz söyleme, doğru ve yanlış belirleme yetkisi Allah’tan alınarak liderlere verilmektedir. Geldiğimiz noktada din adına Allah ve Rasûlü dışında, hemen herkes söz söyleme hakkına sahip görülmektedir.

Laiklik inancı üzerine oluşturulan devletin laik yasalarına bağlı kalmak zorunda olan diyanetin memurları, din hakkında söz söyleme hakkını kendilerinde görmekte, dini adeta laik devletin yaslanacağı koltuk değneği haline getirmektedirler.

Yine bir gruba mensup olan sözde alim, lider ve hocalar da kendi grubunun menfaatleri için dini ister bilinçli olarak istese de bilinçsiz olarak adeta basamak olarak görüp istismar edebilmektedirler. Kendilerini İslâm’a uydurmak yerine dini kendilerine uydurmaktan geri durmamaktadırlar.

Hatta geldiğimiz noktada İslâm dışı devlet yöneticileri bile din hakkında ahkam kesebilmekte ve insanlarda onların bu algılarına itaat edebilmektedirler. Onların yaptığı nice İslâm dışı uygulamalar benimsenebilmektedir.

İnsanların alim ve şeyh kabul ettiği kimseler, din hakkında tek söz söylem makamından görüldüğü için onların dinden anladıkları ama dinin aslından olmayan nice yorumları adeta dinin aslındanmış gibi görülmekte ve bunun bir sebebi olarak Allah’ın dini olan İslâm’dan uzaklaşılmaktadır. Alim ve şeyh kabul edilen kimselerin verdiği fetvalarla nice İslâm dışı yaklaşımlar meşrulaştırılmaktadır.

Bu tür yaklaşımlar dinin kaynağı olan Kur’an’dan ve onun pratikteki uygulayıcısı olan Hz. Muhammed’in (s.a.v) uygulamalarından insanları uzaklaştırdı. Meşruiyetin kaynağı olarak Kur’an, nice meselelerde geri planda kaldı. Kur’an’ın reddettiği nice inanç ve yelemler Müslümanların din anlayışlarının ve yaşayışlarının içerisine girdi.

Bunun sebebi nedir diye sorarsak?

1. Alimleri sevmek ve onlara saygı duymak ile onların her söylediğin din zannetme yanlışlığını birbirine karıştırdık. “Onlar en doğrusunu bilir”, “onlar Allah’ın veli kulları” gibi onlar hakkında taşıdığımız ön kabullerimizi “Allah en iyisini ve en doğrusunu bilir” gerçeğinin yerine koyduk.

2. Mutlak itaati Allah ve Rasûlüne yapmamız gerekirken bunu, alimlere ve liderlere de yapmayı zorunluluk olarak gördük. Karşı çıkılmaması gereken varlık olarak Allah’ı görmemiz gerekirken bunu liderlerimize yapar olduk. Lidere, hocaya, âlime karşı gelmeyi Allah’a karşı gelmekle aynı gördük.

3. Dinin kaynağı olarak öncelikle Kur’an’ı ve Rasûlün sahih sünnetini öğrenerek alimlerin söylediklerini bu çerçevede kabul veya reddetmemiz gerekirken, alimlerin ve mezheplerin din anlayışlarını öncelikledik ve Kur’an ve sahih sünneti bu çerçevede anlamaya çalıştık. Yani Kur’an ve sahih sünnet referans olması gerekirken biz alimlerin sözlerini referans haline getirdik. Kur’an ve sahih sünneti alimlerimizin ve şeyhlerimizin sözlerine uygun gelecek şekilde tevil edere olduk.

Kendimizi İslâm’a nispet eden kimseler olarak, maalesef ki çoğunluğumu dinimizin temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’i bir defa dahi anlayarak baştan sona kadar okumadık. Dini Kur’an’dan yani Allah’tan öğrenmek yerine onu geri plana atarak alimlerden, şeyhlerden ve liderlerden öğrenir olduk. Kur’an hakkında oluşturduğumuz yanlış inançlar sebebiyle hem kendimizi hem de insanları Kur’an’dan uzaklaştırdık ve oluşan bu boşluğu hoca ve liderlerle doldurduk. Ona saygılı olmak adına ona dokunmayı, taşımayı zorlaştıran şartlar getirdik. Onun anlaşılamayacağını, anlamak için alim ve hoca olmak gerektiğini söyleyerek insanları ondan uzaklaştırdık. Kur’an okunurken daha etkili anlamak için dikkat edilmesi gereken kuralları belirlemek yerine; insanları kontrolümüz altına almamıza hizmet etmesi için okunmamasını tavsiye ettik, anlaşılamayacağını söyledik.

Oysaki “Acaba Allah bize ne diyor” sorusunu sorarak bu sorunun cevabını ilk önce Kur’an’a sormalıydık. Allah’ın bizden ne istediğiniz öğrenmenin derdinin arkasına düşmeliydik. İşimize, aşımıza ve eşimize verdiğimi değerin çok daha fazlasını dinimize vermemiz gerektiğini bilmeliydik. Böyle olmadığı için birilerinin çıkarak bizi, din üzerinden aldatabileceğini bilmeliydik.

وَاِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَۚ وَسَوْفَ تُسْـَٔلُونَ “Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.” (Zuhruf, 44) Görüldüğü üzere Allah bizi ne alimlerin sözlerinden ne mezheplerin görüşlerinden ne de liderlerin yönlendirmelerinden değil, Kitabından yani Kur’an-ı Kerim’den hesaba çekeceğini söylemektedir.

O halde Rabbimizin şu âyetlerine kulak verelim:

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اَطَعْنَا اللّٰهَ وَاَطَعْنَا الرَّسُولَا

وَقَالُوا رَبَّنَٓا اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُـبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّبٖيلَا

رَبَّـنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَبٖيراًࣖ

“Yüzleri ateşe çevrildiği gün, “Keşke Allah’a itaat etseydik, rasûlüne itaat etseydik” diyecekler. Ve ekleyecekler: “Rabbimiz! Biz efendilerimizi ve büyüklerimize itaat ettik/uyduk, onlar da bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları ağır bir şekilde lânetle!” (Ahzab, 66-68.)

Bu âyetlerde ifade edilen duruma düşmemek için dinle ilgili konularda mutlak itaati alimlere, liderlere, şeyhlere değil, Allah ve rasûlüne yapmamız gerekiyor. Dini öncelikli olarak Allah’tan sorarak öğrenmeliyiz. Kur’an’ı anlayarak okumalıyız. Eğer Kur’an’dan dini öğrenerek hayatımızı ona göre ikame edemezsek o zaman âyetin tehdidi ile karşı karşıya kalırız da bizler için be bir kurtarıcı ve ne de yardımcı bulamayız.

Din günü/hesap günü âlemlerin Rabbi olan Allah’ın azabından bizi ne falan mezhebe bağlı olmamız, ne falan hocanın sözüne uyduğumuz, ne falan tarikata mensup olduğumuz için hiç kimse kurtulamaz. Burada saydığımız kimseler uyduğumuz için bize cennet vizesi verilmeyecektir. Bize öncelikle dünyada izzet ve onurlu bir hayat ve akabinde de cennet vizesi getirecek olan şey Kur’an’ın anlattığı doğru inanç ve bu inanç çerçevesinde yaşayacağımız hayat olacaktır.

O halde aldanmamak için, birilerinin bizi din üzerinden kandırmaması için, hesap günü “keşke” dememek için dinimizi Allah’tan ve onun Rasûlünün sahih sünnetinden öğrenelim. Dinimizi alimlerin, hocaların, mezheplerin, tarikatların ve grupların yoruma dayalı anlayışlarına bırakmayalım. Kur’an’ın muhkem naslarından dinimizi öğrenelim. Efendimizin pratik sünneti bizlere rol model olsun.

İnsanoğlu yapısı gereği birçok şeylere inanır veya reddeder. Yine birtakım amelleri yapar ve birtakım davranışları yapmaktan da uzak durmaya çalışır.

İnsanoğlunun inanç ve davranış konusunda bu şekilde hareket etmesini gerektiren birtakım hususiyetler söz konusudur. Sözgelimi herhangi bir şeye inanıyorsa, bu inanca sahip olmasını gerektiren etkenler vardır. Bu etkenleri bazı başlıklar altında gündeme getirmek mümkündür: Benimsemiş olduğu inancı, sosyal çevresi, müntesibi olduğu ideolojisi, kendisine dayatılmış olan doğrular ve bazı varlıkların sürece dahil olmalarıyla benimsediği veya benimsetildiği hususlarla izah etmek mümkündür.

İnsanoğlu, sahip olduğu düşüncelerini, genellikle kendisinin kâni olduğu hususlarla oluşturur. Bununla birlikte dışarıdan bir etki ile de oluşturabilmektedir. Veya birtakım amelleri kendisi doğru görerek yapabildiği gibi dışarıdan bir etki ile de onları yapabilmektedir. Bazı düşünce veya eylemlerini gönülden benimseyerek yaptığı gibi bazısını da kalbi mutmain olmadığı halde yapabilmektedir. Bazı düşünce ve davranışları kabul etmenin ötesinde severek ve haz duyarak benimser veya yapmaktadır. İnanç ve uygulamalarda bu durum, insanoğlu için en ideal durumdur. Yani bir kimse, inandığı veya yaptığı bir şeyi severek, haz duyarak benimsiyor ve yapıyorsa onun için ideal olan da budur. Dinin insandan istediği durumda tam da böylesine bir durumdur. Yani inancını ve amellerini, kalb-i mutmainlikle kabul etmesi ve onları severek uygulamasıdır.

Yüce kitabımız bu konuyu çeşitli yönleriyle bizim gündemimize getirmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, bazı inanç ve davranışların hem müminlere hem de kafirlere süslü ve güzel gösterildiğinden bahseder. Süslü ve güzel göstermek bazen Allah’a, bazen şeytana, bazen de insanın kendi nefsine isnat edildiğini görmekteyiz. Yazımızın ilerleyen bölümlerinde bunlara örnekler verilecektir.

Biz bu yazımızda, insanoğlunun gerek düşünsel olarak gerekse de amelî olarak benimsediği birtakım düşünce ve davranışlarını, dışarıdan bir etki ile benimsemesi ve uygulanmasını konu alacağız. İnsanlar her ne kadar benimsediği düşüncelerini kendi iradesiyle de benimsemiş olsa, nihayetinde dışardan bir etkinin sürece müdahil olmasıyla insanın o düşüncelerinde sebat ettiğine tanıklık ediyoruz.

 

Nefsin Amelleri Süslü ve Güzel Göstermesi

Biz bu konuda kendimize referans olarak, Kur’an’dan bazı âyetleri alacağız. Bu âyetlerin başında Taha sûresinin 96. Âyet-i kerîmesinde geçen Samiri denilen şahsiyetin yaptıklarını gerekçelendirirken söylemiş olduğu: (وَكَذٰلِكَ سَوَّلَتْ ل۪ي نَفْس۪ي) “Bunu bana nefsim güzel gösterdi” ifadesini ele alarak başlayacağız.

Bu âyette geçen ve konumuzu ilgilendiren kelime, “سَوَّلَتْ/sevvelet” kelimesidir. Bu kelime: “Nefsin çok fazla arzuladığı hacet/istek” manasına gelmektedir. Dolayısıyla insan çok fazla arzuladığı ve istek duyduğu inanç ve davranışları için kullanılır. Burada da Samiri’nin, bir inanç olarak buzağı heykeline tapınmayı doğru gördüğü ve bunun bir neticesi olarak o eylemin kendisinin arzuladığı bir şey olduğu ifade ediliyor. Nefsinin o eylemi kendisine güzel göstermesi, istemeden yaptığı bir eylem değil, aksine istek ve arzu duyduğu bir olgu olduğunu göstermektedir.

Söz konusu âyet-i kerîmenin tam metin ve meali şu şekildedir:

قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِه۪ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ اَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُ هَا وَكَذٰلِكَ سَوَّلَتْ ل۪ي نَفْس۪ي

“O da: Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi, dedi.” [1]

Samiri İsrailoğulları içerisinde yaşayan bir şahsiyettir. Hz. Musa (a.s)'ın İsrailoğulları’na peygamber olarak gönderilmesi ile onları Mısır'dan, Firavun’un zulmünden kurtararak vaat edilmiş olan topraklara götürdüğü Kur’an-ı Kerim tarafından gündeme getirilir.

Vadedilmiş topraklara gittiklerinde Musa (a.s.), Allah ile olan ahdini yerine getirmek için Tur Dağı'na, vahiy almaya gider. Kardeşi Harun’u (a.s.) da kendi yerine vekil olarak bırakır. Lakin Musa (a.s.)'ın aralarından ayrılması ve Harun (a.s.)'ın da Musa (a.s.)'ın sahip olduğu siyasî boşluğu doldurabilecek bir yapıda olmamasını fırsat bilen Samir’i, harekete geçerek Mısır’dan ayrılırken İsrailoğulları’nın beraberinde getirmiş oldukları kıymetli eşyaları toplayarak onları eritir ve bir buzağı heykeli yapar. Sonra da insanlara: “Bu Musa'nın aramaya gittiği Rabbidir”[2] diyerek insanları o heykele tapmaya davet eder. Neticede insanlar, onun bu davetine icabet ederek o buzağı heykeline tapmaya başlarlar. Musa (a.s.), Rabbinin kendine bildirmesi ile olaydan haberdar olunca geri döner ve ilk önce yerine vekil olarak bırakmış olduğu Harun (a.s.)'a: Neden bu sapmanın karşısında durmadığını ve insanlara engel olmadığını öfkeli bir şekilde sorar.

Harun (a.s.), Musa (a.s.)'a neden engel olmadığı ile ilgili iki şey söyler.

Birincisi: Böyle bir şey yapması durumunda İsrailoğulları arasında birden fazla fırkanın oluşabileceğini ve kendisinin (Musa (a.s.)’ın de bundan dolayı kendisine kızacağını söyler. [3]

İkincisi de: İsrailoğulları'nın kendisini güçsüz bulduklarını, hatta kendisini öldürmekle tehdit ettiklerini ve neticede uyarılarını dikkate almayarak böyle bir yola tevessül ettiklerini ifade eder.[4]

Bunun üzerine Musa (a.s.) kardeşi Harun’u (a.s.), bırakarak bu defa bizzat heykeli yapan Samiri’ye yönelir ve ona: “Niçin böyle bir heykel yaptığını” sorar. O da cevap olarak yukarıdaki âyette geçtiği gibi: İnsanların göremediği şeyi gördüğünü, elçinin izinden bir avuç toprak aldığını ve onu, Mısır’dan getirdikleri değerli mücevherlerle beraber eriterek böyle bir heykel yaptığını ve nefsinin de bunu kendisine güzel gösterdiğini ifade eder. Neticede Musa (a.s.) yapılan heykeli parçalar ve Samiri’ye de ölünceye kadar lanetli bir şekilde ceza göreceğini ifade eder. Musa (a.s.) Allah'tan almış olduğu vahiyleri topluma ulaştırmaya, toplumu onlarla inşa etmeye devam eder.

Bu hadisede dikkat çekmek istediğimiz ve konumuzla da ilgili olan husus şurasıdır:

Anladığımız kadarıyla, Samir'in insanları saptırmak veya onların Musa (a.s.)'a olan bağlılıklarını ortadan kaldırmak için böyle bir eylem yapmamıştır.  Yaptığı bu eylemi, tamamen dinî açıdan doğru gördüğü ve kendisinin de benimsemiş olduğu bir inançla o heykeli yapmıştır. Ve insanların da ona tapması istemiştir. Yani Samiri, Allah'a veya Musa (a.s.)'a olan düşmanlığından değil, o yapıp ettiği eylemin dinen de hoş bir eylem olduğunu düşünerek yapar. Samiri ve İsrailoğulları, Firavunların zulmü altında yaşarken heykellere tapmayı bir yönüyle benimsemiş durumdaydılar. Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda da İsrailoğulları’nın bu konuda nasıl bozuk bir inanca sahip olduklarını, bizim gündemimize getirmektedir. Dolayısıyla Samiri, Mısır'da edinmiş olduğu putçu anlayışları belirli yönleri ile benimsemiş ve onları doğru görerek o buzağı heykelini yapmış ve insanların da ona tapmasını sağlamaya çalışmıştır.

Peki ona bunu güzel gösteren şey nedir diye soracak olursak?

Genel olarak şunu ifade edebiliriz ki; insanlar, bâtılda olsa bir takım inanç ve uygulamaları doğru görerek uygulamaya başladıklarında ve bunlarda ısrarcı olarak onlardan uzaklaşmadıklarında, süreç içerisinde o inanç ve düşünceleri benimsediklerini ve neticede onlardan hoşlandıklarını görüyoruz. Kısacası insan, inandığı gibi yaşamadığında süreç içerisinde yaşadığı gibi inanmaya başlıyor. Allah Teâlâ da bir ceza olarak bu kimselere, yanlışlarda ısrar ettiklerinden dolayı o durumlarını güzel gösteriyor, benimsetiyor ve sevimli hale getiriyor.

Kur’an-ı Kerim’de, bir başka örnekte Yusuf (a.s.) ile kardeşleri üzerinden gündemimize getirilmektedir. Yusuf (a.s.)’ın, babası Yakup (a.s.)’ın yanındaki yerini çekemeyen kardeşleri onu sürecin dışında tutmak için bir plan kurarlar. Öncelikli olarak onu ortadan kaldırmayı düşünürler, fakat bundan başka yollarında olduğunu görerek onu bir kuyuya atmaya karar verirler. Babaları, kendilerine güvenmediği için Yusuf’u onlarla birlikte göndermiyor, onu kendi yanında bulunduruyordu. Planlarını devreye koymak isteyen kardeşler, babalarını ikna ederek onu yanlarında götürür ve neticede planlarını devreye koyarlar. Yusuf’u bir kuyunun içine atar ve akşam eve döndüklerinde, Yusuf’u kurdun yediğini söylerler. Öldürdükleri bir hayvanın kanını üzerine sürdükleri gömleği de bunun bir delili olarak gösterirler. Daha önce Yakup (a.s.)’ın, Yusuf ile ilgili endişesi olan: “Siz farkında olmadan onu kurdun yemesinden korkuyorum”[5] yaklaşımını da kendi planları içinde kullanırlar. Söylemiş oldukları bu yalana babaları inanmaz ve konumuzla da ilgili şu ifadeyi kullanır: (بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْر) “Bilakis[6] nefisleriniz size (kötü) bir işi güzel gösterdi.” Görüldüğü üzere kardeşlerinin Yusuf (a.s.) ile ilgili olarak yaptıkları bu düşmanlığın, “nefislerinin kendilerine güzel gösterdiği” bir kötülük olduğu ifade ediyor.

Peki kardeşleri, Yusuf (a.s.)’a neden bu şekilde düşmanlık ederek onu sürecin dışında tutmak istediler?

Anladığımız kadarıyla Yusuf (a.s.)'ın kardeşleri, babaları Yakup (a.s.)'ın, Yusuf (a.s.)'a karşı beslemiş olduğu sevginin, netice de vefatından sonra yerine Yusuf'un geçeceği ve dolayısıyla sürecin onun üzerinden devam edeceği algısına götürmüştür. İbrahim (a.s.)’dan beridir peygamberlik işi babadan oğula geçerek gelmiştir. İbrahim, İshak ve Yakup. Onlar istiyorlardı ki bu süreç babalarından sonra Yusuf üzerinden değil de kendileri üzerinden devam etsin. Fakat babalarının Yusuf’a ilgi göstermesini, sürecin Yusuf üzerinden devam edeceğini ve böylesine bir durumunda yanlış olacağını düşünüyorlardı. Babalarının bu algısını doğru görmeyen kardeşler, babalarından sonra sürecin kendileri üzerinden devam etmesini gerektiğini düşünüyor ve babalarına da bu hakikati göstermek, bu konudaki yanılgısını düzeltmek istiyorlardı. Dolayısıyla da doğru olanın kendi yaklaşımlarının olduğunu, babalarının da bu gerçeği görmesi için Yusuf (a.s.)'ı kuyuya attılar. Böylece de ondan kurtulduklarında babalarının da neticede bu hakikati göreceğini düşündüler. Kardeşlerin yapmış oldukları bu kötü eylemi doğru görmelerine sebebiyet veren husus, kendilerine güzel görünen bu algılarıdır. İşte bu algı sebebiyle Yusuf'u kuyunun içerisine attılar. Kendi nefislerine güzel gösterilen düşüncelerine göre, sürecin Yusuf üzerinden değil, kendi üzerlerinden devam etmesi gerekiyordu. Babalarının da bu “gerçeği” görmemesini kabul edemediler ve yaptıkları bu planla ona da göstermek istediler.

Yoksa kardeşlerin Yusuf (a.s.) ve Yakup (a.s.)’a yaptıklarını, sadece düşmanlık ve haset gibi bir algıya dayandırmak doğru olmasa gerekir. Kur’an’ın da olayı bizim gündemimize getirirken kullandığı ifade, kardeşlerin yaptıkları bu eylemi güzel ve arzu edilen bir amel olarak yaptıkları gerçeğidir. Bu hakikat Yakup (a.s.)’ın diliyle gündeme getiriyor. İlgili âyette şöyle buyurulur:

وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ

“Gömleğinin üstünde sahte bir kan ile geldiler. (Ya'kub) dedi ki: Bilakis nefisleriniz size (kötü) bir işi güzel gösterdi. Artık (bana düşen) hakkıyla sabretmektir. Anlattığınız karşısında (bana) yardım edecek olan, ancak Allah'tır.”[7] Görüldüğü gibi bu âyette, kardeşler yaptıkları o eylemi “nefislerin arzu ettiği” bir eylem olarak yapıyorlar. Nefislerine güzel görünen bir eylem olarak bu yola başvuruyorlar. Anlıyoruz ki yaptıkları bu amel kendilerine güzel görünmüş, faydalı bir iş olarak görmüşler. Kötü olduğunu düşünerek yapmamışlar. Böylesine bir eylemle sürekli kalplerini meşgul ettikleri için bu yol kendilerine güzel görünmeye başlamış ve neticede bu yola tevessül etmişler.

Ayı durumu yine Yusuf (a.s.) kıssasında Yusuf’un, Anne bir küçük kardeşi Bünyamin’in Yusuf (a.s.) tarafından alıkonulması hadisesinde de görüyoruz. Yakup (a.s.) orada da aynı ifadeyi kullanarak, kardeşlerinin onun hırsızlık yaptığı yönündeki sözlerini kendisine aktardıklarında Yakup (a.s.) bu durumu “nefislerinin kendilerine güzel gösterdiği” bir kusurlarının olduğunu ifade etmektedir. İlgili âyet-i kerimede şu şekilde buyurulur:

قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَن۪ي بِهِمْ جَم۪يعاًۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

“(Babaları) dedi ki: «Hayır, nefisleriniz sizi (böyle) bir işe sürükledi. (Bana düşen) artık, güzel bir sabırdır. Umulur ki, Allah onların hepsini bana getirir. Çünkü O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.”[8]  Kur’an’ın bu tanıklığı bize göstermektedir ki, Yusuf (a.s.)’ın kardeşlerinin yaptıkları bu eylemlerin kötü olduğunu bilerek değil aksine onları güzel görerek yaptıklarını görmekteyiz.

Kur’an’ın inanç ve amellerin kalplere güzel gösterilmesiyle ilgili kullandığı kavramlardan birisi de “زَيَّنَ” kelimesidir. Bu kelime, amellerin veya onun arkasında bulunan inanç ve fikirlerin kişinin gönlüne süslenmesi, güzel ve çekici kılınması için kullanılır. Kur’an-ı Kerim amellerin kişiye süslü gösterilmesiyle ilgili olarak; bazen Allah’ın bunu yaptığını, bazen şeytanın yaptığını bazen de buna etki eden unsur gündeme getirilmeden ifade edilir. Bununla ilgili örnekleri yazımızda gündeme getireceğiz.

 

Şeytanın Amelleri Süslü ve Güzel Göstermesi

Amellerin süslü gösterilmesine etki eden unsurlardan bir tanesi de şeytanın veya şeytanların insanlara yapıp ettiği kötü amelleri güzel göstermesi ile alakalıdır.

Malum olduğu üzere gerek cin şeytanları gerekse de insan şeytanları, insanları Allah'ın yolundan alıkoyarak, bâtıl yollara sevk etmeyi kendilerine vazife bilmektedirler. Bu konuda da her türlü çaba ve gayreti sergilemektedirler. İnsanoğlu, haktan ve hakikatten ayrılarak bâtıla yönelince ve bunlarda da ısrarcı olunca işte şeytan ve aveneleri burada devreye girerek insanlara bu amelleri veya düşünceleri güzel göstererek orada sebat etmelerini salık vermekte ve böylece de onları istikametten uzaklaştırmak istemektedirler. Dolayısıyla insanların ısrarcı oldukları nice yanlışları, süreç içerisinde doğru görmeye başlayarak oralarda ısrar ederek hak yoldan uzaklaşmaktadırlar. İşin en önemli noktası ise; insanın yaptığı yanlışları yanlış olarak görmeyerek onları doğru görmesi ve bu amelleri kalbî olarak da benimseyerek yapmasıdır. Böylesine bir durum da şeytanın ve avenelerin arzu ettikleri bir durumdur. Çünkü böylesi bir durumda artık insanın o yanlışlardan dönmesi mümkün değildir. Şeytanların asıl ulaşmak istedikleri hedefleri burasıdır.

Yüce kitabınız Kur’an-ı Kerim, şeytanların insanlara dünyada yapıp ettikleri nice amelleri süslü gösterdiğine değinerek şöyle buyurur:

تَاللّٰهِ لَقَدْ اَرْسَلْنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

“Allah'a andolsun, senden önceki ümmetlere de (peygamberler) göndermişizdir. Fakat şeytan onlara işlerini süslü gösterdi de (iman etmediler). İşte o, bugün onların velisidir. Ve onlar için elem verici bir azap vardır.”[9]

Bir başka âyette de şöyle buyurulur:

وَإِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ

“Şeytan, işlerini onlara süslemişti”[10]

Bu âyet-i kerîmeler bize hatırlatmaktadır ki; insanlar süreç içerisinde benimsemiş oldukları bâtıl inançlarını ve sergilemiş oldukları yanlış davranışlarını, şeytanın da etkisiyle güzel ve faydalı görerek yapmaktadırlar. Bu amellerin yanlış olduğunu, hata olduğunu bilerek yapmamaktadırlar. Dolayısıyla bu amellerinin birtakım faydaları olduğunu düşünerek bu amellere yönelmektedirler. Kendi benliklerinde kabul etmiş oldukları bu amellerdeki faydaları, kalpleri de tatmin olurcasına benimsemiş ve bunun neticesi olarak da bu amelleri sergilemekte ısrarcı olmuşlardır. Tarihin her dönemindeki istikametten uzaklaşan insanlar, kendilerini istikametten uzaklaştıran düşüncelerini ve davranışlarını, doğru görerek ve benimseyerek ve ayrıca da onlarda fayda olduğuna inanarak benimsemiş ve onları sürdürmüşlerdir. İşte bu durum şeytanların insanlara bâtılı süslü göstermesi neticesinde meydana gelen bir durumdur. İnsanlar o yaklaşımlarını yanlış görerek sürdürmemiş, aksine güzel görerek yapmışlardır. Bu durum da bize göstermektedir ki insanın gönlüne güzel gelen her şey gerçekte güzel olduğu için değil, onu gönlümüze süslü gösteren etkenlerin müdahalesiyle olduğunu unutmamalıyız.

Şeytanın insana bir takım batıl amelleri süslü göstermesiyle ilgili olarak başka bir âyet-i kerimede şu şekilde buyurulur:

قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

“(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!”[11]  Bu âyet-i kerîme de bize göstermektedir ki şeytan, müminleri yoldan çıkarmak için onları istikametten uzaklaştıracak unsurları onlara sevdireceği ve gönüllerine güzel göstereceği noktasında Allah’a and içmiştir. Bu andına sadık kalmak için de her gün bizleri yoldan çıkartacak amelleri gönlümüze, güzel olan taraflarıyla getirerek benimsememizi sağlamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla bir inanç veya davranış gönlümüz tarafından güzel ve ilgi çekici görüldüğü zaman onların gerçekten de güzel olduğu anlamına gelmemektedir. İmtihan gereği bizi istikametten uzaklaştıracak unsurlar da bize güzel gelebilmekte, gönlümüz bu konuda istikametini koruyamamaktadır. Kendisini ihata eden birtakım unsurlar tarafından etki altına alınarak asıl işlevini kaybedebilmektedir.

 

İnsana Geçmiş ve Geleceğinin Süslü Gösterilmesi

Amellerin insanlara süslenmesi ile ilgili bir başka âyet-i kerîme ise Fussilet sûresinin 25 âyetidir.

وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَٓاءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۚ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِر۪ينَ۟

“Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için (uygulanan) azap onlara da gerekli olmuştur. Kuşkusuz onlar hüsrana düşenlerdi.”[12]

Görüldüğü üzere bu âyet-i kerîmede de insanoğlunun istikametini muhafaza edememesi neticesinde, Allah Teâlâ'nın kendilerine birtakım insanları arkadaş kılarak o arkadaşlar üzerinden bu kimselerin saparak azaba müstahak olacaklarını ifade etmektedir.  Geçmişlerinin/atalarının yapıp ettiği amellerini kendilerine güzel gösterilmesi ile veya geleceğe yönelik olarak yapmayı planladıkları amellerinin kendilerine güzel gösterilmesi ile istikametten uzaklaştırıldıkları ifade edilmektedir. Yani insanlar geçmişleriyle övünerek, onların yapmış oldukları nice İslâm dışı inanç ve uygulamaları bayraklaştırarak istikametten uzaklaşabildikleri gibi ayrıca geleceğe yönelik olarak da ortaya koymuş oldukları hedeflerinin, beklentilerinin ve planlarının da kişilere güzel gösterilerek bunlar üzerinden sapmalarını mümkün olduğu ifade edilmektedir. Oysa ki doğru olanın Allah Teâlâ'nın belirlediği ölçüler içerisinde hareket ederek, geçmişlerimizin yaptıklarını veya daha önceden kendimizin yaptığı davranışları bu ölçülere uygun olduğu durumda kabul etmeli, uygun olmadığı durumda da reddetmeliyiz. Yine geleceğe yönelik olarak yapmış olduğumuz hedefler ve planlar, eğer İslâm'ın koymuş olduğu ölçülere uygun ise onların arkasında durarak gerçekleştirmeye çalışmak, lakin uygun olmadıkları durumda da onlardan yüz çevirmek gerekmektedir. Böyle olması gerekirken gerek geçmişimizle ilgili gerekse de geleceğimiz ile ilgili İslâm dışı unsurları bırakın uygulamayı veya tasvip etmeyi onları, doğru görerek ve benimseyerek, onlara karşı sevgi beslememiz bizi hakikatten uzaklaştıracak bir yaklaşım olduğunu görmemiz gerekiyor. Kalbimizde ve gönlümüzde İslâm dışı bu unsurlara karşı sevgi beslememiz ve onlara karşı haz duymamız sapmışlığın bir göstergesidir.

 

Firavun’a Kötü Amellerinin Süslü Gösterilmesi

Yine konumuzla ilgili başka bir âyet-i kerîmede şu şekilde buyurulmaktadır:

وَكَذٰلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُٓوءُ عَمَلِه۪ وَصُدَّ عَنِ السَّب۪يلِۜ وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ اِلَّا ف۪ي تَبَابٍ۟

“Böylece Firavun'a, yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Firavun'un tuzağı tamamen boşa çıktı.”[13]

Görüldüğü üzere, Kur'an'ın haber verdiğine göre, tarihin en büyük tâğûtlarından ve zalimlerinden olan Firavun'un, yaptığı nice hakikatten uzak amellerini güzel görerek yaptığı bize haber vermektedir. Yani Firavun, bu kötü amelleri güzel gördüğü için yapmaktaydı.  

Firavun İsrailoğulları’na karşı uygulamış olduğu zulümleri ve katliamları güzel ve faydalı görerek yapmaktaydı. Onların erkek çocuklarını katletmesi ve kız çocuklarını hayatta bırakma[14] uygulaması onun için gerekli olan, güzel olan, faydalı olan bir davranıştı. İşte Firavun gibi istikametten uzaklaşarak bu halini meşrulaştıran kimselerin yapıp-ettiği bu tür zulümler ve katliamlar, kendilerine güzel görünmeye başlanır. Bu sebeple de bu kimseler, bu tür uygulamaları ve zulümleri faydalı görerek yapmaya devam ederler. Neticede de Firavun gibi geri dönüşü olmayan bir yola girerler.

Firavun'un kendi toplumunu ahmaklaştırması[15] ve onlara: “Sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum”[16] diyerek kendisini ilâhlaştırması, hatta: “Ben sizin en büyük rabbinizim”[17] diyerek Rablik iddiasında bulunması gibi nice insanı helaka götürecek söylemler ve eylemler, ona güzel göründüğü için onları uygulamıştır. Bu yaklaşımından dolayı da bu amelleri kendine güzel gösterilmiş ve neticede Allah'ın azabını hak edecek bir kimse olmuştur. Peygamberlerin karşısında durmuş, onları yalanlamış, bütün güç ve imkanlarıyla onların davetinin başarısız olması için mücadele etmiştir. Yukarıdaki âyet-i kerîmenin ifadesi ile Firavun, bunları güzel ve faydalı gördüğü için yapmıştır.

 

Allah’ın Amelleri Süslemesi ve Güzel Göstermesi

Konumuzla ilgili bir başka âyet-i kerîme ise Rabbimizin şu buyruğudur:

اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَۜ

“Şüphesiz biz, ahirete inanmayanların işlerini kendilerine süslü gösterdik; o yüzden bocalar dururlar.”[18]

Görüldüğü üzere bu âyet-i kerîmede Rabbimiz istikametten uzaklaşarak o yolda ısrarcı olanlara yapıp ettikleri amelleri güzel göstereceğini ve böylece de onların o hayat içerisinde kalacaklarını ve neticede de kaybedenlerden olacaklarını ifade etmektedir. Âyet-i kerîmenin bizim gündemimize getirdiği husus şudur ki; insanoğlu kendisini istikametten uzaklaştıracak olan bir yola girdiği zaman eğer o yolda ısrarcı olursa, Allah Teâlâ da bu kimseye bir ceza olarak, yaptığı amelleri süslü göstermekte ve böylece de yaptıklarının bir karşılığı olarak, bir daha istikameti yakalayamama cezası ile karşı karşıya bırakmaktadır. Bu gibi kimseler bu yola girdikten sonra artık orada yapıp-ettikleri tüm yanlışları güzel görmekte, onlara bu amelleri kendilerine süslü gösterilmektedir. İnsanoğlu da zaafı gereği, kendisi için süslenmiş olan ve kalbinin de güzel gördüğü amellere meyleder, o amelleri hayatında sürekli olarak yapmaya çalışır. Çirkin gördüğü amellerden de uzak durur.

Bu âyet-i kerîmeden de anlıyoruz ki; insanların güzel görerek yaptığı nice amellerin aslında güzel olmadığı halde, Allah Teâlâ'nın bir ceza olarak onlara güzel göstermesi neticesinde insanlar tarafından yapıldığını görmekteyiz. Tarih boyunca insanların istikametten uzaklaşarak içerisine sürüklenmiş olduğu bâtıl inançların ve hayat tarzlarının, uygulayıcıları tarafından güzel görüldüğünü, benimsendiğini ve bunun bir sonucu olarak da hayatlarını onlara göre sürdürdüklerini görmekteyiz. Yoksa insanlar üzerinde bulundukları yolun bâtıl bir yol olduğunu bildikleri halde, o yolda ısrarcı olmamaktadırlar. İşte böylesine bir durum da insanların dünyada içine düşmüş oldukları büyük bir aldanışı ifade etmektedir. Bunun bir sonucu olarak da ahirette, daha büyük bir azapla karşı karşıya kalacaktır. Allah Teâlâ nasıl ki; iman ederek istikametini koruma gayreti içerisinde olan kimselere inayeti ile yardımda bulunuyor ise, aynı şekilde istikametten uzaklaşarak bâtıl anlayışlara sürüklenen ve oradaki istikametini koruyan, orada yaptığı ameller kendisine güzel görünen kimseleri de bu bâtıl inanışlarda kalmalarını onlara güzel göstererek cezalandırıyor.

Kur'an-ı Kerim'in bir başka ifadesi ile İsrailoğulları, Mısır'da yaşamış oldukları zaman diliminde Mısır halkının putperest bir toplum olmasından etkilenerek, yüreklerinin bir köşesine putçu anlayışları yerleştirmişlerdi. Bu anlayışları sebebiyle de istikametten uzaklaştıklarını haber vermektedir. Her ne kadar peygamberleri kendilerini istikamete ulaştırmak için gayret gösterseler de kalplerine yerleşmiş olan bu putçu anlayışların süreç içerisinde zuhur etmesiyle haktan ve hidayetten uzaklaştırdıklarını örnekler üzerinden bize anlatır. Bu kimselerin Allah'ın nice ikramlarına muhatap oldukları halde kendi peygamberlerinden bile kendilerine put yapmalarını istemeleri[19], onların bu konudaki sapmalarının bir göstergesidir. Yine Kur’an-ı Kerîm'in ifadesi ile bu bâtıl anlayışlarında ısrarcı olmaları, bu bâtıl anlayışları kalplerinden tümüyle söküp atmamaları sebebiyle onların kalplerine “buzağı sevgisinin” yerleştirildiğini haber vermektedir.[20] Bu tür inançları içselleştirdiklerini ve bu sebeple de Allah’ın kendilerine bir ceza olarak bu durumlarının güzel gösterilmesiyle cezalandırıldıklarını görmekteyiz. Çünkü bu durumların güzel görünmesi, o yolda yürümeye devam edilmesini de gerekli kılmaktadır. O yolda ısrar etmek ise kişinin azabını daha büyük ve kalıcı hale getirmektedir.

 

Müminlere İmanın Sevdirilmesi ve Güzel Gösterilmesi

Allah Teâlâ nasıl ki yanlışlarda ısrar eden ve istikamete dönmek için bir gayret ortaya koymayan kişileri, bu durumlarında ısrarcı olmalarından dolayı bâtıl anlayışlarını kendilerine süslü göstermekte ise aynı şekilde hidayet üzere olan ve istikametini korumaya çalışan müminlere de yardımını göndererek onları istikamet üzere kalmalarını sağlayacak birtakım yardımları da söz konusudur. Kur'an-ı Kerim'de rabbimiz bu yönüyle müminlere olan yardımını ifade etmek için bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır:

وَاعْلَمُٓوا اَنَّ ف۪يكُمْ رَسُولَ اللّٰهِۜ لَوْ يُط۪يعُكُمْ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنَ الْاَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ حَبَّبَ اِلَيْكُمُ الْا۪يمَانَ وَزَيَّنَهُ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ اِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَۙ

“Hem bilin ki, içinizde Allah'ın elçisi vardır. Şayet o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.”[21]

Görüldüğü üzere bu âyet-i kerîmede Allah Teâlâ, mümin olan kullarına imanı sevdirdiğini, onu gönüllerine süslü gösterdiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla istikametini koruyan ve samimiyetini muhafaza eden kimselere Allah Teâlâ, yardım ederek kendilerini hidayet üzere tutacak gerek imanî gerekse de amelî unsurları kalbine sevdireceğini, onları süslü göstererek o ameller üzere hayatını devam ettirmesini sağlayacağını ifade etmektedir. Dolayısıyla Allah Teâlâ, iman eden kullarını kendi iradeleriyle baş başa bırakmamakta, onlara yardımını göndererek imanın gereği olan unsurları onların kalplerine sevdirerek ve süsleyerek o amelleri üzerine ayaklarını sabit kılmaları konusunda kendilerine yardım ettiğini ifade etmektedir. Zaten Allah'ın bu tür yardımı olmazsa, insanların istikametlerini muhafaza edebilmeleri çok mümkün değildir. Bâtıl anlayışların her taraftan Müslümanları kuşatmış olduğu bir durumda, hakla bâtılın birbirine karıştırıldığı anlayışların belirleyici olduğu bir durumda Müslümanların ayaklarının kaymaması çok mu çok zordur. İnsanoğlunun zaafını bilen Allah Teâlâ, kendisine iman eden, istikametini koruyan müminleri kendi nefisleri ile baş başa bırakmamakta, onlara ilâhî yardımıyla destek olmaktadır.

Allah Teâlâ mümin kullarına, sadece imanı sevdirerek ve onu kalplerine süsleyerek yardımda bulunmamış bununla birlikte onları istikametten uzaklaştıracak hususları da onların kalplerine kötü göstererek bunlardan uzak durmaları konusunda da müminlere yardım etmiştir. Söz konusu âyetin ifadesiyle, Allah Teâlâ insanları tümüyle istikametten uzaklaştıracak olan küfrü; yani inkârı, Allah’ı veya O’un hükmünü reddetmeyi; insanı ebedî cehennemlik yapacak olan bu durumun içerisine düşmeyi mümin kullarına kötü gösterdiğini ifade etmektedir. Böylesine bir durumda Allah’ın mümin kullarına yaptığı en büyük yardımlardan birisidir.

Ayrıca Allah'ın hudutlarını aşmak olarak ifade edebileceğimiz fıskı da; yani fasıklığı da insanlara kötü göstererek insanların Allah'ın hudutları içerisinde bir hayat yaşamaları gerektiğini onlara sevdirmiştir.

Yine ayrıca, Allah'a isyan olabilecek her türlü hususu mümin kullarına çirkin göstererek Allah'ın hudutlarını korumaları gerektiği konusunda onlara yardım etmiştir. Allah Teâlâ istikametini korumaya çalışan mümin kullarına bu şekilde yardım ederek hem dünya hem de ahiret saadetini sağlayacak unsurları onlara sevimli göstermektedir. Bununla birlikte hem dünyada hem de ahirette kendilerine zarar verecek unsurları onlara çirkin göstererek onları bu duruma düşmekten muhafaza ederek kendilerine yardım etmiştir.

Âyet-i kerîmenin devamında ifade edilen: “İşte doğru yolda olanlar bunlardır” ifadesi ise bize imanı ve imanın gereği olan şeyleri seven, onlara iştiyak duyan, onları süslü görerek onlara yönelen kimselerin istikamet üzere olduklarını ifade etmektedir. Yine küfrü, Allah'ın hudutlarını aşmayı ve ona isyan olabilecek unsurlardan uzak durmayı da hidayet üzere olmak ve istikamet üzere olmanın bir gereği olarak saymaktadır.

 

Sonuç

İnsanların benimsediği inanç ve davranışların sebepleri arasında birçok etken söz konusu olabilmektedir. Bunların bir kısmı kişinin kendi yargıları sebebiyle olduğu gibi bazısı da yine kendi yönelimlerinin bir sonucu olarak dışarıdan bir etkiyle elde ettiği hususlardır. Bazı Müslümanlar şöyle bir düşünceyi savunmaktadırlar: Allah Teâlâ insanoğlu ile olan ilişkisinde birtakım kural ve kaideler belirleyerek, insanları bunlarla baş başa bırakmıştır. İnsanın hayatına bu yönüyle hiçbir şekilde müdahil olmadığı gibi bir yaklaşımları söz konusudur. Oysa ki Kur’an-ı Kerîm'e ve söz konusu ettiğimiz âyetlere baktığımız zaman görüyoruz ki; Allah Teâlâ, kullarına hak ettikleri ölçüde karşılık vererek, onlara imanı veya küfrü süsleyerek ve güzel göstererek etki ettiğini söylemektedir. Buradan da anlıyoruz ki; Allah Teâlâ, iyiye yönelen kullarına yardımını göndererek onları istikamet üzere tuttuğu gibi kötüye yönelen kullarına da orada ısrarcı oldukları durumda o hallerini süslü göstererek bâtılda ısrarcı olmalarını sağladığını görmekteyiz. Allah Teâlâ, küfürde ısrarcı olan kâfirler hakkında şöyle buyurmaktadır:

خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْؕ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌؗ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظٖيمٌࣖ

“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır.”[22] Görüldüğü üzere küfürde ısrarcı olan kâfirler daha dünyadayken Allah Teâlâ tarafından imam etmelerinin engellenmesiyle cezalandırılıyorlar. Normal şartlarda herkes için söz konusu olan; ölünceye kadar iman etme hakkı bu kimseler için olmayacağı ifade ediliyor. Allah Teâlâ küfürde ısrarcı olan kâfirlere müdahale ederek onların kalplerini küfür üzere sabit kılıyor ve iman etmelerinin artık mümkün olmayacağını ifade ediyor.

  Yukarıdaki âyetler de bize gösteriyor ki, Allah ile kulları arasındaki ilişki; sürekli etkileşim içerisinde olduğu, Allah Teâlâ'nın insan hayatına sürekli müdahil olduğunu gösteriyor. Tabii ki Allah Teâlâ'nın bu müdahil olması; kulun tercihleri ile ilgilidir. Yani Allah Teâlâ, iyiye yönelen kullarına bu konudaki samimiyetlerini muhafaza ettikleri sürece yardım ederek istikametlerini muhafaza etmeye yardım ettiği gibi kötüye yönelen kullarını da orada ısrarcı oldukları sürece o durum üzere kalmalarını sağlayarak cezalandıracağı ifade edilmektedir.

O halde biz müminler olarak; Kur'an'da, Allah'ın yardımını bize ulaştıracak unsurlar olarak gündeme getirilen hususlara ısrarla sarılmalı ve bizi istikametten uzaklaştıracak her türlü husustan da şiddetle kaçınmalıyız. Hatta şunu bilmeliyiz ki; sahip olduğumuz bir düşünce veya fikrin eğer Kur’an’dan referansı yoksa, onun dışında birtakım referanslarla elde ettiğimiz doğrular ise, bunlar bizim kalbimize güzel ve doğru göründüğü için güzel olmayabilirler. Bizler ihlasımızı ve samimiyetimizi kaybetmemizin bir sonucu olarak sahip olduğumuz bazı düşünceler sebebiyle, onlarda ısrarcı olmamız neticesinde Allah Teâlâ'nın sapmamız için bu düşünceleri ve fikirleri bize güzel göstermesi ve süslemesi de olabilirler. Bu açıdan bir düşünce ve fikir aklımıza, gönlümüze güzel göründüğü için değil, Kur’an-ı Kerim'in muhkem naslarından geçer not aldığı için benimsiyor olabilmemiz lazımdır. Böyle olmayan fakat bize güzel gelen düşüncelere karşı da her zaman hassas olmalı, bunların bizi saptıracak birer unsurlar olabileceğini, bunlarda ısrarcı olduğumuz durumda süreç içerisinde bunları kalben doğru ve güzel görerek bunlar üzerinden sapabileceğimizi asla göz ardı etmemeliyiz.

Gelinen noktada Kur’an’ın zahir olan manalarına ters olabilecek birçok yorum ve düşüncenin insanlar tarafından benimsendiğini, nice pratiklerin bunlar üzerinden yapıldığını görmekteyiz. Gerek geleneğin içerisinde bulunan ve Kur’an-ı Kerim’de karşılığı olmayan bid’at ve hurafelere inananlar, gerekse de modern zihin tarafından Kur’an’da açık bir şekilde gündeme getirildiği halde akıllarına uygun olmadığı için tevillerle manaları asıl anlamlarından alınarak farklı manalar verilen âyetlerdeki nice hakikatleri yok sayan zihniyetler, böylesine bir yaklaşımın müntesipleridirler. Kalplerine ve zihinlerine güzel geldiği için benimsedikleri bu düşünceler, hak ve gerçek olduğu için değil, o yanlışta ısrarcı olduklarından dolayı kendilerine sevdirilen düşünceler de olabileceği unutulmamalıdır. İnsanlar Allah ile ilişkilerindeki samimiyetlerini yitirince, yeni bazı fikirler edinmekte ve edindiği bu yeni fikirler süreç içerisinde kalbine ve gönlüne güzel gelebilmektedirler. İşte bir Müslümanın burada yapması gereken şey, sahip olduğu ve kalbine güzel gelen bu düşüncenin Kur’an’ın zahir manasıyla, dinin temel referanslarıyla örtüşüp örtüşmediğinin sağlamasını yapmalıdır. Bu yapılmadığı taktirde bazen dinin temel referanslarına ters bir takım düşünce ve pratikler benimsenebiliyor ve neticede bunlarda ısrar da olduğu için bu hususlar satmanın sebebi haline gelebiliyor. Bu yönüyle konu önem arz etmektedir. Hayatını Allah’a razı etmeye, dinini doğru bir şekilde anlamaya ve yaşamaya adayan bir Müslüman için böylesine bir sapma en büyük felaket olsa gerekir.  

 Biz müminler olarak, Allah Teâlâ'dan bu konuda bize yardım etmesini, imanın gereği olan unsurları bize sevdirmesini; onları kalplerimize güzel göstermesini; bizi istikametten uzaklaştıracak her türlü hususu da bize çirkin göstererek bizleri onlardan muhafaza etmesini rabbimizden niyaz ediyoruz.

[1] Tâhâ, 96.

[2] Tâha, 88.

[3] Tâhâ, 94.

[4] A’râf, 150.

[5] Yusuf, 13.

[6] Yusuf, 28.

[7] Yusuf, 28.

[8] Yusuf, 83.

[9] Nahl, 63.

[10] Enfâl, 48.

[11] Nahl, 39.

[12] Fussilet, 25.

[13] Mümin, 37.

[14] Bakara, 49.

[15] Zuhruf, 54.

[16] Kasas, 38.

[17] Nâzi’at, 24.

[18] Neml, 49.

[19] A’râf, 138.

[20] Bakara, 93.

[21] Hucurât, 7.

[22] Bakara, 7.

Hak ile bâtılın mücadelesi insanlık tarihi ile yaşattır. İlk insanla başlayan bu mücadele günümüze kadar hiç akamete uğramadan devam etmekte, bundan sonrada kıyamete kadar kesintisiz devam edecektir. İyilerin ve kötülerin her zaman bulunacağı bu dünyada, hak ile bâtılın mücadelesi de hep var olacaktır. Burada mühim olan, bizim hangi tarafta yer aldığımızdır.

Tarihî süreç içerisinde hakla bâtılın bu mücadelesinde hakkın tarafında bulunanlar bizler, çok bedeller ödedik. Bâtılın yoldaşı olanlardan, bâtıldan beslenenlerden, onu kendisine yaşan tarzı haline getirenlerden, bâtılın kuşatmasına maruz kalanlardan, bâtıla hizmet edenlerin ağına takılmış olanlardan çok büyük düşmanlıklar gördük.  

Bu mücadelede karşımıza bazen, bizden görünmeye çalışan İblis çıkmıştı. Bizi davamızdan, yolumuzdan, hedefimizden uzaklaştırmak için var gücüyle çalışmıştı. Bizim Allah’a giden dosdoğru yolumuzun üzerine oturmuştu. Bizden olduğuna, bizim iyiliğimizi istediğine dair var gücüyle yemin etmiş ve bizi inandırmak için türlü türlü yalanlar söylemişti. Yalanlarla bizi davamızdan uzaklaştırarak bâtılın safına çekmek için gecesini gündüzüne katmıştı.

Bazen kardeşimiz Kâbil olarak çıkmıştı karşımıza. Elini bize kaldırmış, hakkın tarafında olmamızı çekememiş ve netice de kanımızı dökmüştü. Lakin biz buna rağmen kardeş kanı dökmemek, haksızların tarafında olmamak, gönlümüze kardeşe düşmanlık kinini sokmak için ölümlere yürümüştük. Hak yolda olmamızın bedelini düşmanlarımızdan değil de en yakınlarımızdan olanlardan görmüştük.

Bazen de “atalarımızın izini takip edeceğiz” diyenler çıktılar karşımıza. Tüm güçleriyle karşımıza çıktılar ve dünyayı bize tüm genişliğine rağmen dar etmek için çalıştılar. Onlar, Hak olan Allah ve O’nun bildirdiği hakikatler dururken putlara sığındılar. Onların da putlarının da yaratıcısı olan Allah’ın gönderdiği peygamberine düşman oldular. Onların kurtulması için gecesini gündüzüne katan, onları onlardan daha çok düşünen, tüm gücüyle onların dünya ve ahiret saadetini isteyenlere tüm acıları yaşattılar.

Bazen ahlâksızlığı kendisine bir yaşam biçimi edinenler çıktılar karşımıza. Temiz kalmak isteyen bizleri kendi ahlâksız yaşamlarına çekmek için bize düşman kesildiler. Ne gönüllerinde ne de şehirlerinde bize yaşam hakkı tanımadılar. Ahlâksızlıkları terk etmeleri ve onları hayatlarından sürüp çıkarmaları gerekirken onlar bizleri şehirlerinden çıkarmak istediler. Temiz kalmak isteyenlere hayat hakkı tanımayanlar, yakın olan bir sabahın aydınlığında acı akıbetleriyle karşılaştılar. Ne yer ağladı onara nede gök ağladı.

Bazen eşimiz, bazen oğlumuz ve bazen de babamız olarak çıktılar karşımıza. Düşmanlarımızla aynı safta durdular ve onlarlar birlikte saf tuttular. Bizden yana olmaları gerekirken evimizin içinde düşmanlarımızın bize yaptıklarını yapmaya çalışarak ve bize ihanet ettiler, hainlerden oldular. Hainliği sadece bize değil âlemlerin Rabbi olan Allah’a da yaptılar. Bizi bizden daha çok seven bir el kurtardı bizi onlardan. O korkutucu akıbeti, hiç bekledikleri bir zamanda yaşadılar.

Bazen Nemrut adına zorba bir yönetici olarak çıktılar karşımıza. Allah’ı bırakıp da putlarına tapmadığımız için düşmanlık ettiler bize. Putlarını korumak ve onlara yardım etmek için bizi attılar ateş çukurlarına. Bizleri yok ederek ilâhlarına yardım edeceklerini düşündüler. Oysaki ilâhları onlara yardım etmeliydi. İşte insanın böyle adetleri vardır: İlâhını kendisi yapar sonra ona tapar. Nemrutlar misali. Bizler ateş çukurlarına atılırken kendisine iman ettiğimiz bir el yetişti imdadımıza, ateş çukurlarını bizler için serin ve selamet kıldı. Kendilerini her şeye muktedir görenler, Allah’ın küçük askerinden olan sinekle acı akıbeti yaşadılar. Onların da arkasından kimse ağlamadı. Tarih onların yasını tutmadı.

Mısır’da Firavun olarak çıktılar karşımıza. Oysa onun evinde yetişmiştik. Bizi kendisini tanıdığı gibi tanıyordu. Lakin sahip oluğu saltanatı, malı ve mülkü, onu bize düşmanlık yapamaya sürükledi. Saltanatını korumak için erkeklerimizi katlediyor kadınlarımızı ise hayatta bırakarak acıların en büyüğünü yaşatıyordu bizlere. Allah’ın kendisine imtihan olarak verdiği imkanları Allah’ı inkâr etmenin bir gerekçesi haline getirmiş ve “sizin için bende başka ilâh bilmiyorum” diyordu. İnsanların karşısına “ben sizin en büyük rabbinizim” diyerek çıkıyordu. Allah’ın en büyük mu’cizelerine şahit oldukları halde bize düşmanlıkta ısrar ettiler. Neticede bizim için zulümden kurtuluşun yolu onlar için acı akıbetin kendisi oldu. Son anda gelen pişmanlıklar onlar için sadece yürek acısı oldu. Yine kaybeden onlar kazanan ise biz olduk.

Bazen de zorba bir koca olarak çıktılar karşımıza. Kendisine asî ve Asiye olmamız gereken bir zorba olarak durdular karşımızda. Ondan ve işlerinden beri olarak sığınık Rabbimize. Dünyanın zenginliklerini, refahını ve kudretini değil ahiretin güzelliklerine talip olduk. Zalimlerle birlikte olmaktansa mazlumlarla birlikte olarak ahiretin güzelliklerini tercih ettik. Zorbalara karşı gelmenin dayanılmaz zorluklarına imanımız sayesinde katlanabildik. Hakikate olan inancımız tuttu ellerimizden. Bâtıla tavır almayı ve onunla birlikte hakikatin karşısında durmamamız gerektiğini belletti gönüllerimize. Hakikatin nurları aydınlattı yollarımızı.

Bazen İbrahim olduk; en sevdiğimiz yavrumuzu Allah istedi diye kurban etmek için tereddüt etmeden yere yatırdık. Bazen İsmail olduk; Allah istiyor diye keskin bıçakların önüne yatarak Allah'a kurban olmak istedik. Bu samimiyetimiz canımızın kefâreti oldu. Allah'ın bizim yerimize keskin bıçakların önüne yatsın diye bir koç gönderdi, kurban edelim diye. Kurban ederek yakınlaştık Allah’a. Hem bizi ağına düşürmek isteyen kötü duygularımızı kurban ettik hem de bizi yüce ufuklara taşıyacak sebeplere tutunduk.

Bazen sahranın orta yerlerinde dünyaya gelen Yusuf olduk. Düşman olarak öz kardeşlerimiz çıktı karşımıza. Bize ancak düşmanın yapacağı eziyetleri, onlardan gördük. Kuyuya atıldık, köle olarak satıldık, iffetimize iftira atıldı yıllarca hapislerde yattık. Lakin sonuçta kazanan biz olduk, pişmanlık yaşayanlar ise bize düşmanlık yapanlar oldu. Onlara düşmanlık yakıştı, bize ise bize düşmanlık yapanları güçlüyken affetmek. Herkes kesesine ne varsa onu taşıyor. Onlar keselerinde düşmanlığı taşıyarak bize bin bir türlü eziyetleri yaptılar. Bizler ise kesemizde affı taşıyarak gönlümüzden kini ve düşmanlığı söküp attık. Günlümüzde ve eylemlerimizde taşıdığımız o güzel hasletlerin bir neticesi olarak Mısır’a hükümdar olduk. Daha dünyadayken ilâhî nimetlere mazhar olduk. İnsanlar için bir umut olduk. Onlar için gizli kalan sır perdelerini bizler aşikâr eyledik.  

Bazen Süleyman olduk, şu fani dünyada. Dünyada en fazla imkanlara sahip olan bir yönetici olarak imtihanımızı verdik. Bize verilen tüm imkanlara rağmen bunun bir imtihan olduğunu bir an bile unutmadan verilen o nimetleri Allah'a şükrün bir sebebi olarak gördük. Dünyanın muhteşem nimetlerine hükmettik lakin onların bize hükmetmesine asla müsaade etmedik. Gönlümüzde, nimeti vereni unutmak gibi ölümcül bir hasletin yer etmesine müsaade etmeyerek her daim nimeti vereni hatırladık ve O’nu yad ettik. Bizim de verdiklerinin de sahibinin O olduğunu bir an olsun unutmadık. Sahip olduklarımızı kendimizden değil her şeyin asıl sahibi olandan bildik. Bildik ki açıldı dünyanın nice sırları bize. Hayvanlarla konuştuk, cinleri kontrolümüz altında tuttuk, rüzgâra yön belirledik, ta uzaklarda bulunan bizler için yakın kılındı. Yüzlerce kilometre uzaklarda bulunan hakikate kör insanlara, hidayetin nurunu taşıdık.  

Bazen Zekeriya olduk! Kemiklerimiz zayıfladı, eşimizde kısırdı lakin tek olan Allah’ın gücünün her şeye yeteceği hakikatini hiçbir zaman unutmadık. Her şeye kâdir olandan istedik, bizler için göz aydınlığı olacak nesilleri. Çocuğu olmamakla sınandık lakin Allah'a olan tevekkülümüzden asla vazgeçmedik mihraba girdik, her şeyin sahibinden istedik. İsterken kendi arzularımızı tatmin etmek için istemedik. İsteğimiz de davamızın geleceği içindi. Susmamız onun bir alâmeti oldu. Netice de Yahya ile nimetlendirildik. Kurumuş taneye can veren Rabbimiz, kısır bir anneye de çocuk verme kudretine sahip olduğunu öğretti yüreklerimize. Yahya olduk, annemize ve babamıza karşı zorba olmadık, doğduğumuz, öleceğimiz ve yeniden dirileceğimiz gün selametle müjdelendik.    

Bazen Meryem olduk! Dünyanın en zor sınavlarına katlanmak zorunda kaldık. Kız çocuklarının hakir görüldüğü bir zamanda daha küçücük bir çocukken mescide hizmetkar olarak verildik. Yıllarca çocuk sahibi olamayışının özlemini her daim yüreğinde taşıyan annemiz Hanne’den ayrılmanın hüznünü her daim kalbimizde yaşadık. Davamız için daha büyük neticelere ulaşmak için biz annemizin şefkatinden, oda bizim kokumuzdan/neşemizden vazgeçti. Bizden görünenler tarafından hırpalandık, aşağılandık lakin Allah’a olan misakımızı bozmadık. Muştulanmış bir çocuğa anne olacak olmanın bedelini en derin bir şekilde imtihanlar yaşayarak ödedik. İffetimize zarar gelmesinden ise ölmeyi yeğledik. Allah’ın kutlu elçisi Cebrail ile insanlar için alâmet olacak çocuğa müjdelendik. Netice de en fazla bizden görünenlerin ayıplayacağı bir ortamda, babasız bir şekilde çocuk dünyaya getirmek zorunda kaldık. Madem Rabbim bu şekilde dilemiş dedik; susma orucu tuttuk. Davamız için ödediğimiz bu bedeller neticesinde Allah, beşikteki çocuğu konuşturarak bizi temize çıkardı.

Bazen İsa olduk, babasız geldik dünyaya. Daha bebekken davamızın sözcüsü olduk. Henüz bebekken bizden görünenlerin düşmanlığıyla tanıştık. Ölüler için diriltici nefes olduk. Allah bizim elimizle maketten kuşlara can verdi. Bizim dilimizle sakladıklarını insanlara haber verdi. Beklenilen birisiyken bizi bekleyenler tarafından yalanlandık, yıpratıldık, düşmanlaştırıldık. İlk düşmanlığı bizden olanlardan gördük. Bizden olanlar, bizim koruyucumuz olması gerekenler, bizi katletmeleri için düşmanlarımızla işbirliği yaptılar. Sahibimiz olan Allah yetişti imdadımıza. Bizi çekti aldı onların o sinsi tuzaklarının içinden. Bize benzeyen zalimleri katlettiler bizim yerimize. Ölümüne hükmedilen ve istenmeyen biriydik, lakin zamanla güçlü biz olduk zayıf kalanlar ise kendileri oldular.

Pavlus’lar çıktı içimizden. Bizden olduğuna dair inandırdı bizi. Lakin bize düşmanımızın vurduğu darbeden çok daha büyük bir darbe vurdu. Bizi biz olmaktan çıkardı, bizi biz yapan değerlerimizden uzaklaştırarak bizi bize düşman yaptı. Bizi düşmanlarımızın kucağına attı. Düşmanlarımız biz olduklarını söylediler fakat biz, çoktan biz olmaktan çıkmıştık.

Bazen bir grup genç olarak çıktık zalim yöneticinin karşısına. Hakkı haykırdık ona ve etrafındaki danışmanlarına. Onlarda, kendilerinden öncekiler gibi hakikati duymaktan hoşlanmadılar. Onlarda bizleri yok etmek istediler. Canımızı zor kurtararak mağaraya sığındık. İlâhî bir el bizi 309 yıl uyuttu orada. Sonrasında insanlar için bir âyet olalım diye bizi yeniden uyandırdı uykumuzdan. Bu yolda yürümenin meşakkatli olduğunu, bedel ödemek gerektiğini belletti bize. Fakat bütün bu meşakkatlerin neticesinde mükafatın olduğunu bizler üzerinden belletti tüm çağlara.

Bazen Mekke’nin çorak topraklarında bir yetimle yeniden dirilişin ateşi bizimle yakıldı. Oysaki Mekkeliler Allah’ın kutsal evinin bekçileriydiler. Allah’ın evinin misafirlerini ağırlıyorlardı. İnsanlar, Allah’ın evinin hizmetkârı oldukları için onlara saygı duyuyordu. Kâbe’nin Rabbinin elçisi olduğumuz için bize sahip çıkması gerekenler, Kâbe’nin Rabbine iman etmesi gerekenler ilk olarak dikildiler karşımıza. Tüm gür sesleriyle Muhammed dediler, fakat Allah’ın rasûlü demediler. Kendi elleriyle yaptıkları putlara tapınmayı doğru gördüler ama yalnızca Allah’a tapınmaya yönelik davetimizden dolayı bize düşmanlık ettiler. Aralarında 40 yıl yaşadığımız ve bizden hiçbir zarar görmedikleri halde; bize “el-Emin” dedikleri ve kıymetli emanetleriniz bize teslim ettikleri halde bize düşmanlıkta en önde durdular. Sokak sokak, cadde cadde, panayır panayır peşimizden gezerek yalanladılar bizi.

Derdimizin dünyalık elde etmek olduğunu düşündüler ve bize dünyanın her türlü imkanlarını sundular. Davamızdan vazgeçme karşılığında yöneticilik ve krallık teklif ettiler. Mekke’nin en zengini olmamız için mal teklifinde bulundular. İstediğimiz kadar kadını bizim hizmetimize vereceklerini söylediler. Yeter ki davamızdan vazgeçelim istediler. Onlar bizi anlamadılar. Bizler davanın sahibi değil, davanın müntesipleriydik. Bunun için bir elimize güneşi, diğer elimize de ayı verselerdi yine de biz davamızdan vazgeçemezdik. Bizler ulvî bir davanın müntesipleriyken onlar bize dünyanın adî faydalarını teklif ettiler. Bizim davetimiz onların da bizim de dünya ve ahiret kurtuluşunu amaçlıyorken onların davetleri bizi dünyanın adî zevkleri içinde helak edecek hususlardı. Anlamadılar bizi ve davamızı. Belki de anlamak istemediler. Ahiretin güzelliklerine talip olmak için dünyanın adî zevklerinden vazgeçmek istemediler. Daha hayırlı olanı bırakarak daha adî olanı seçtiler.  

Bir olan Allah’a iman ettiğimiz için çok ağır işkenceler yaptılar bizlere. Kimimizi, yazın sıcağında güneşin her tarafı kavurduğu bir zamanda kızgın kumlara yatırdılar ve özerimize koca koca taşlar koydular. Kimimizi, kızgın ateş korlarının üzerine sırtüstü yatırdılar. Kimimizi, mızrakları karnımıza saplayarak şehit ettiler. Fakat biz yine de “Allahû ehâd” demekten geri durmadık. Ebû Talib mahallesine hapsettiler bizi; insanlarla aramıza mesafe koydular. Bizimle insanlar arasındaki tüm ilişkileri kestiler. Bizi aç ve çaresiz bıraktılar. Açlıktan çocuklar öldü, lakin davamızdan asla ödün vermedik. Acıyı, açlığı, mahrumiyeti yüreğimizin ta derinliklerine kadar yaşadık lakin kafirleri güldürecek bir tavrın içine asla girmedik. Gözyaşlarımızı içimize akıttık lakin düşmanlarımızı sevindirmedik.

Bir ümitle Taif’e gittik. Belki onlar hakikate kucak açarlar umuduyla. Lakin onlarında kalplerinin kas katı kesildiğini gördük. Onlarda diğerleri gibi düşmanlık ettiler bize. Kendilerini kurtuluşa çağırmak için gittiğimiz Taif’ten, bizi, kan-revan içinde bırakacak şekilde taşlayarak kovdular. Yüreğimiz mahsun, yüreğimiz yaralı lakin “Allah bize kızmasın da gerisinin bir önemi yok” dedik. Bizi taşlayarak kovanların hidayetle tanışması için Allah’a yakardık. Biz onları şan ve şeref getirecek değerlere çağırıyorken, onlar ise bizi şereften yoksun bir dünyaya çağırdılar.

Yaptıkları her türlü eziyetler yetmiyormuş gibi birde hayatımıza kastettiler. Bizi katletmek için şeytanın aklına bile gelmeyecek tuzaklar kurdular. Yürüdüler, evimizi dört bir yandan sardılar. Lakin unuttukları bir şey vardı. Biz sırtımızı âlemlerin rabbi olan Allah’a dayamıştık. Çekti aldı bizi onların o kirli tuzaklarından. Onlar bir tuzak kurdular, Allah’ta onlara bir tuzak kurmuştu.

Biz dostumuzla birlikte yollara düştük. Bizimle olanlarla birlikte evimizi, malımızı-mülkümüz, eşimizi-dostumuz geride bırakarak Yesrib’e gittik. Yesrib’de bir olduk, güç olduk, onlar için kurtuluşun reçetesi olduk. Orada da düşmanlarımız bizi kendi halimize bırakmayarak yok etmek istediler. Düşmanlarımızla amansız bir mücadelenin içine girdik. Mazlumları ve Müslümanları korumak için istemesek de elimize kılıcı aldık. Bize kılıç çekenlere bizde onların anlayacağı dilden karşılık verdik. Allah’ın bizden istediği toplumsal bir düzen oluşturduk. Yesrib’i Medine yaptık. Medeniyetin tüm güzelliklerini Araplar arasında egemen kıldık. Allah’ın bize olan yardımlarıyla kısa bir zamanda davetimizi tüm Arap coğrafyasına ulaştırdık. Bize düşmanlık edenler, bizim dostluğumuzla karşılık buldular. Zâlimlerin amansız düşmanı olduk. Tüm dünyadan zulmü kaldırmak gibi ulvî bir görevi omuzlarımızda taşıdık. Mekke’de bizimle ortaya çıkan o ışık önce Arap coğrafyasını sonrada dünyayı aydınlatmaya başladı. Bizler o ışığın taşıyıcıları olduğumuz zamanlarda dünyanın en büyük gücü haline gelmiştik. Dünyaya nizam vermeye muktedirdik.

Lakin tarihi süreç içerisinde çeşitli sebeplerin de etkisiyle bizler, daha önce yüzyıllarca bizi aydınlatan o ışığa sırtımızı döndük. Gözlerimizi kapattık. Karanlıklar içinde kalmayı o ışığa tercih ettik. Karanlıklar içinde ısrarlı kalışımız bizleri ışıktan o kadar uzaklaştırdı ki ışığın varlığını bile unuttuk. Işığı artık karanlıkların içinde ki ışık süzmelerinde arıyorduk. Buda bize bırakın karanlıklardan kurtulmayı bir karanlıktan diğer bir karanlığın içine atıyordu.

Yeniden ayağa kalkmak ve dünyaya nizam verecek bir güce ulaşmak istiyorsak; yolumuzun tümüyle aydınlık olmasını istiyorsak Allah’ın dünyamız için ışık kaynağı kıldığı Kur’an’ın aydınlığında yürümeye yeniden başlamamız gerekiyor. Her birimiz Kur’an’dan ışığını alan bir kandil haline gelmemiz gerekiyor. Karanlıklardan beslenenlerin bizden razı olmayacaklarını ve girdiğimiz bu yolun bizden öncekilere bedeller ödettiği gibi bizlere de bedeller ödeteceğini asla unutmamız gerekiyor. Bizden öndekiler bedel ödedikleri için kazandılar, bizler, bedel ödemeden kurtuluşu bekliyorsak bunun mümkün olmadığını bilmemiz gerekiyor. Bugün Gazze’de kardeşlerimizin ödediği bedelleri gibi. Onlar sahip oldukları her türlü hususlarla beden ödüyorlar. Kim bilir belki Allah, onların ödediği bedeller vesilesiyle bizlere yardımını gönderecektir. Üzerimizdeki bu ölü toprağı kaldıracaktır. Bize başarının yolunun ne olduğunu gösterecektir.  

Selam kurtuluşa tâbi olan mü’minlerin üzerine olsun! Bu kutlu yolda yürürken karşısına çıkacak zorluklara tahammül göstererek imtihanı hakkıyla kazanan kimselere selam olsun! Selam, Gazze’de direnen ve bedel ödeyen kardeşlerimizin üzerine olsun! Selam, kalbi Gazze’deki mücadele için atan Müslümanların üzerine olsun!

Konumuza, öncelikle mülteci ne demek onu tanımlayarak başlayalım. Mülteci: Herhangi bir sebepten dolayı yaşadığı ülkeyi terk ederek başka bir ülkeye sığınan insanlara verilen isimdir. Tarihin hemen birçok döneminde inaanlar içerisinde yaşadıkları ülkeleri terk ederek başka ülkelere göç etmişlerdir. Bu göçlerin sebepleri, bazen ekonomik, bazen güvenlik sebebiyle, bazen de inanca dayalı sebepler olmuştur. Bazen mal güvenliğini sağlamak, bazen can güvenliğini sağlamak bazen de din güvenliği sağlamak için bu göçler yapılmıştır. Modern zamanlarda başka ülkelere göçün en büyük sebebi savaşlar olmuştur. Her ne kadar diğer sebepler için de insanlar, yaşadıkları ülkeyi terk ediyor olsalar da genellikle en büyük etken savaşlar olmuştur.

Gelin Hz. Peygamber dönemine gidelim o orada da mülteci olan insanlar var mı yok mu ona bir bakalım. Hz. Peygamberimiz risâletle görevlendirildiğinde içinde yaşadığı Mekke toplumu ona düşman kesilerek ona ve inancına yaşam hakkı tanımak istemediler. Uyguladıkları baskılar artık dayanılmaz hale geldiğinde onlarda mülteci olarak başka bir memlekete gitmek zorunda kaldılar. Tarih miladi olarak 622 yılını gösterdiğinde içerisinde efendimizde bulunduğu bir grup mülteci, Mekke’den ayrılarak Medine'ye iltica ettiler.

Kendilerini Medine’ye davet eden az sayıda Medineli bulunmasına rağmen, halkın büyük çoğunluğu memleketlerine gelen bu mültecileri bağırlarına bastılar. Medineliler, bu mültecileri düşmanlarına karşı canları pahasına korudular.

Memleketlerine gelen bu mültecilerle kardeş oldular, hem de öyle bir kardeş oldular ki sözde değil özde kardeş oldular. Hiç tereddüt etmeden mallarını onlarla paylaştılar.

Onlar sebebiyle birçok savaşa girmek zorunda kaldılar, mültecilerin düşmanlarıyla girdikleri bu savaşta birçok insanlarını kaybettiler. Hatta ve hatta Arabıyla, acemiyle tüm dünyayı karşılarına aldılar.

Medineliler şehirlerine kabul ettikleri bu mültecilere kendi şehirlerinin idaresini, gönül hoşnutluğuyla onlara teslim ettiler. Kendilerini yönetmesi için mültecilere söz ve karar verme hakkı tanıdılar.

Bu durum devlet oluşturduklarında da devam etti ve devletin de yönetimini onlara vererek araç ve amaç farkını çok iyi bir şekilde ortaya koydular. Devleti kimin yönettiğinin değil, tüm Müslümanların maslahatına uygun olarak yönetilmesi gerektiğine inandılar. Devleti yönetmenin araç, asıl amacın ise tüm insanlar üzerinde adaleti gerçekleştirecek liyakatli ve bölge insanlarının tümünün kabul etmekte zorlanamayacağı kişilerden oluşan yönetimin maslahata daha uygun olduğunu kavradılar ve kendilerini yönetme işini mültecilere vermekte tereddüt etmediler.

Medineliler içerisinde memleketlerine gelen mültecilerden rahatsız olanlar da vardı elbette. Bunlar, her fırsatta onlara zarar vermek istiyorlardı. Rahatsızlıklarını her fırsatta dillerine ve eylemlerine yansıtıyorlardı. Onları memleketlerine kabul ettikleri için hemşerilerine sitem ediyor, fırsatını bulduklarında mültecileri memleketlerinden çıkaracaklarını söylüyorlardı.

Bu insanlar, mültecilerden kaynaklı hiçbir ekonomik zorluk yaşamak istemiyorlardı. Mültecilerin bulunmasını ve mevcut ekonomik gelirlerin onlarla bölüşülmesini kabul edilmez görüyorlardı. Kısacası kendilerine ekonomik bir yük olarak görüyorlardı.

Mültecilerden dolayı rahatlarının bozulmasına tepki gösteriyorlardı. Yüzyılardır kendileriyle müttefik oldukları Yahudi kabilelerle mülteciler sebebiyle aralarının açılmasını doğru görmüyor ve buna itiraz ediyorlardı. Yine mülteciler sebebiyle eski dostlarıyla ve kabileler-devletlerle düşman etmek istemiyorlardı. Mültecilerin düşmanları olan Kureyş kabilesini karşılarına almak ve onlarla düşman olmak istemiyorlardı.

Mülteciler için candan bile geçecek kadar fedakârlık yapmak, kendi canlarını onlar için tehlikeye atmak vb. bedel ödemeyi gerektirecek bir durumla karşı karşıya kalmayı hiç mi hiç istemiyorlardı.

Fırsat bulduklarında bu mültecilerin düşmanlarıyla ittifak yaparak onları yok etmek istiyorlardı. Medine’deki mülteci düşmanlık yapan, onlara zarar vermek için her yolu deneyen, yüzlerine gülen fakat arkadan her türlü fitne ve fesadın arkasından koşan, daha nice olumsuz durumların ortaya çımasına sebebiyet veren bu kimselere, dinimizin ne dediğini bir kenara not edelim: Münafık. Bu kişilerin yaptığı en önemli husus mültecilere karşı takındıkları bu düşmanca tutumlarıydı.

Yaşadığımız çağa geldiğimizde bir zamanlar bizler tek bir ümmet idik. Ümmetin egemenlik alanı içinde bulunan tüm beldelerimizde ev sahibi olarak, istediğimiz şehre yerleşerek yaşamımızı sürdürüyorduk. Bir ucu Türkistan’da diğer ucu Hindistan kıyılarında, diğer bir ucu Güney Arabistan’da, diğer ucu Kuzey Afrika’da, diğer ucu ise Avrupa’nın içlerine kadar olan topraklarımız içinde istediğimiz yere giderek oraya yerleşebiliyorduk. Lakin, bir zaman bizler gücümüzü kaybettiğimizde düşmanlarımız geldi ve bizi bölü parçaladılar ve parçaladıkları devletimizden 57 tane devletçik oluşturarak her birimize küçük küçük toprak parçaları verdiler.

Bizler için uygun ve yeterli gördükleri o toprak parçasının kutsal olduğunu bize dayattılar ve zamanla da yutturdular. Daha düne kadar beraber olduğumuz lakin şimdi başka bir toprak parçası üzerinde yaşamak zorunda bırakılan kardeşlerimizi ise, bizden olmayan hatta düşmanlarımız gibi bize gösterdiler.

Aramıza attıkları filtre tohumları ile bizleri birbirimize düşman yaptılar. Bununla da kalmayarak bizi birbirimize kırdırdılar ve kırdırmaya devam ediyorlar. Biz birbirimizle uğraşırken, güçlerimizi birbirimize karşı kırarken onlar güçsüz buldukları bizlerin boyunlarına basarak ilerliyor, hem devletçilerimiz üzerinde söz hakkı elde ediyorlar, hem de tüm ekonomik gelirlerimizi kendi kasalarına akıtıyorlar. Bizler askeri gücümüzü birbirimizle zayıflatırken onlar ise askeri güçlerini her geçen gün güçlendiriyor ve istedikleri zaman bizlere karşı katliam yapmak için kullanıyorlar. Gerçekleştirdikleri kültürel emperyalizmle kendi dünya görüşlerini bizlere benimsettiler. Bunun neticesinde bizler de artık onların belirlediği düşünce kurallarına göre düşünüyor ve yaşıyoruz.

Kültürel emperyalizmin bir uzantısı olarak daha dünkü Bilad-i Şam vilayetimizin vatandaşları şimdi yaşadığımız bu ülkede istenmiyorlar. Bundan iki yüzyıl önce büyük dedelerimizin sırt sırta vererek düşmana karşı birbirlerini korudukları kardeşlerimizle, şimdi o dedelerin torunları olarak birbirimizi istemeyen insanlar olduk.

Şu an ülkemizde bulunan Suriyelilerin ülkemizde bulunmalarının sebebi neydi? Neden ülklerini terk ederek yaşadığımız ülkeye göç etmek sorunda kaldılar? Suriyeli kardeşlerimizin bugün ülkemizde olmalarının bir sebebi de Türkiye devleti değil miydi?

Onları bu ülkede kabul eden dolayısıyla da canlarını, namuslarını ve mallarını koruması gereken yine bu devlet değil mi?

Suriye'de iki milyona yakın insanın öldürülmesinde, bu devletin payı, hiç de azımsanmayacak kadar çok değil mi?

Suriyelileri teşvik ederek savaşın içerisine sürükleyen ve neticede onlara yardım edemeyerek onları o zalimlerle baş başa bırakan, yine bu ülkenin yöneticileri değil miydi? Batılı efendileri izin vermeden Suriye halkına yardım edemeyeceklerini bildikleri bir durumda onları savaşa teşvik edip sonrada onlara yapılan katliamlara karşı onlara hiçbir destek vermeyen bu ülkenin idarecileri değil miydi?

Sebep oldukları bu durum neticesinde, bir minnet borcu olarak olsa gerek zulme uğrayan mazlum Suriye halkının sığındığı bu ülkede, her fırsatta istenmeyen, horlanan, siyasal birtakım hesapların aracı haline getirilen Suriyeli kardeşlerimiz değiller miydi?

Türkiye'de adeta ucuz iş gücü olarak görülen insanlar Suriyeliler değiller mi? Çalıştıkları iş yerlerinde daha düşük maaşla ve zor şartlarda çalışmak zorunda bırakılanlar onlar değiller mi?

Kömürlük gibi kullanılan yerlerin kendilerine ev olarak kiraya verildiği ve bunun karşılığında yüksek kiralar kendilerinden alındığı halk Suriye halkı değiller miydi?

Yine zaman zaman katledilen, namusları kirletilen ve çeşitli baskılara maruz kalanlar yine Suriyeli mülteciler değiller miydi?

Çadır kentlerde çok zor şartlarda yaşamak zorunda bırakılan yine Suriyeli kardeşlerimiz değiller mi?

Sormak istiyoruz: Bu ülkede yaşayan insanlar olarak bizler; Müslüman değil miyiz?

Eğer ki Müslümansak -ki iddiamız da böyledir- o halde şunu sormak zorunda değil miyiz: Mekke’de gördükleri baskı yüzünden çıkarak Medine'ye sığınan mültecilere karşı, bugün içinde yaşadığımız ülkede Suriyelilere yapılanların hangisi yapılmaktaydı?

Allah'ın bütün insanlar için yaratmış olduğu yeryüzünü zalim ve tekbirlerin bölerek belirdi grupların veya devletlerin kontrolüne verdiği toprak parçalarında bazı kimselerin yaşam haklarının olduğu, lakin bazı kimselerin olmadığı noktasında karar verme merci olarak hangi şer’i delile dayanarak iddiada bulunabiliyoruz?

Yani zalim ve müstekbirlerin bölerek Suudi ailesine vermiş olduğu toprakların sadece onlara ait olduğunu, onlar izin vermediği takdirde kimselerin orada yaşam haklarının olmadığı noktasında bu hakkı onlara kim vermiştir? İslâm'a göre böyle bir haklardan olması söz konusu mudur?

Aynı şekilde zalim ve müstakillerin içinde yaşadığımız toprakları bölerek diğer Müslümanlarla aramıza sınırlar koyması neticesinde şu an başka ülkelerde yaşayan Müslümanların bu ülkede yaşam haklarının olmadığını hangi şer’i delilden dolayı söyleyebilmekteyiz?

Eğer Müslümansak -ki iddiamız böyledir- o halde dinin koymuş olduğu ölçüleri bir kenara koyarak zalim ve müstekbirlerin belirlemiş olduğu kurallar esas alınarak başka ülkelerde yaşayan Müslümanların da yaşadığımız ülkede özgürce yaşam haklarının olmadığı kabul edildiğinde bu durum dinin koyduğu ölçüleri bir kenara koymak anlamına gelmiyor mu? Bu durumun Müslüman ve İslâm kimliğimizle örtüşmeyeceğini hatırlamamız gerekmiyor mu?

Suriyeli veya diğer Müslüman ülkelerin ülkemizde mülteci olarak bulunan kardeşlerimize gösterilen tepkinin aynısı, neden batılı devletlerin vatandaşlarına gösterilmiyor? Söz gelimi batılı ülkelerin vatandaşı olan insanların özelliklede sahil kasabalarında çok ciddi manada konut ve arazi satın aldıkları bir hakikatken aynı tepki neden onlara karşıda gösterilmiyor? Onlardan birisi suça karıştığında Suriyelilere karşı gösterilen tavrın aynısı neden onlara karşı da gösterilmiyor.

Allahu Teâlâ yeryüzünü tümünü, tüm insanlar için yaşama elverişli kılmadı mı? Onu kim hangi hakla “burada şu şu insanlar yaşayabilir, fakat şu insanlar yaşayamaz” demeyebilir. O toprak parçasının sadece kendi izin verdikleri insanlara tahsis edilmiş olduğunu iddia edebilir?

Yine zalim ve müstakiller, insanlara dinlerini yaşama ve canlarını da muhafaza etmek için yaşam hakkı vermedikleri bir durumda, o zaman zulme uğrayan bu insanlar, canlarını muhafaza edebilecekleri ve dinlerini özgürce yaşayabilecekleri başka yerlere gitmeleri/hicret etmeleri gerektiğini dinimiz bizden istemiyor mu?

O halde ülkemize sığınan ve burada huzuru ve emniyeti muhafaza ederek yaşamaya çalışan tüm Müslümanları kendimizden bilmemiz gerekmiyor mu? Ülkelerinde can ve mal güvenlikleri ve ayrıca da din güvenlikleri oluncaya kadar ve ayrıca da kendileri ülkelerine dönmek isteyecekleri zamana kadar güven içinde, bu ülkede yaşama haklarının olduğunu ne zaman öğreneceğiz?

Suça karışan olduğu zaman, suçun husûsuliği üzerinden sadece suç işleyen kişiyi cezalandırmak gerekmiyor mu? Ve bu cezalandırma mercii de yetkili adli makamlar değil midir? Kayseri’de Suriyeli çocuğa tacizde bulunan Suriyeli şahıs, tâbi ki hak ettiği cezayı en üst seviyeden görmelidir. Lakin Suriyeli olduğu için değil suçlu olduğu için bu cezayı görmelidir. Peki olan adlı makamlara intikal ettiği halde ve bu ülkenin kanunlarına göre bu işle görevli adli merciler bulunduğu halde bunların dışındaki insanlara ne oluyor ki Suriyeli mültecilerin evlerini basıyor, ülkenin her tarafında Suriyelilere karşı baskı oluşturmaya, mal ve can güvenlikleri tehdit etmeye başlıyorlar?

İnsanlarımız o kadar İslâm’dan ve akli selimden uzaklaştılar ki ülkemizde sığınmacı olarak yaşayan bir Suriyeli suç işlediğinde tüm Suriyeliler suçlu görülerek onlara karşı baskı uygulanıyor, fakat, aynı suçu ve daha büyüğünü içerisinde yaşadığımız ülkenin kendi vatandaşları yaptıklarında, onlara da aynı muamele gösterilmiyor ise o zaman bu durumu öncelikli olarak Müslümanlıkla sonrasında da insanlıkla bağdaştırabilmek mümkün müdür diye sormak gerekmiyor mu?

Kayseri'de ahlaksızlık yapan Suriyeli sığınmacıya karşı gösterilen tavır neden ondan çok daha büyüğünü yapan etnik kökeni Türk, Kürt vb. Türkiye vatandaşlarına karşı gösterilmemektedir?

Almanya'da benzer bir durum Türklere karşı yapılmış olsaydı Kayseri'de Suriyeli kardeşlerimizin malına ve canına kast edenler, acaba, bu durumu makul karşılayabilecekler miydi? Suriyelilerin mekanlarını basan sözüm ona taciz karşıtları, ahlâk bekçileri, neden aynı şeyi tacizci yöneticilere, görevli memurlara, kısacası Türk vatandaşlarına da yapmamaktadırlar? Şunu da ifade etmek gerekir ki Kayseri’de ve ülkenin başka vilayetlerin de Suriyelilere baskı uygulayanlar gerçekten de o çocuğa taciz edildiği için o tepkilerini ortaya koyuyor değiller. Onların derdi, içerisine sonuna kadar saplandıkları ırkçılık bataklığı yani faşizmdir.

Kardeşlerim bizler elhamdülillah Müslümanız! Müslüman olmamız hasebiyle de dinimizin bizden istediği şekilde suça ve suçluya karşı tavır alırız. Suçu işleyen kişinin mezhebine, meşrebine, mensubu bulunduğu ülkeye, etnik kimliğine bakarak tavır almayız.

“Eğer hırsızlık yapan kızın Fatıma olsa idi onun da elini keserdim” diyen bir peygamberin ümmetiyiz. Dolayısıyla suçu kim işliyorsa o suçlunun uyruğuna, kimliğine, vesayir unsurlarına bakmadan aynı tavrı gösterebilmeliyiz. Eğer suçlular, mensubu bulundukları uyruklara göre muamele görüyorlar ise o zaman orada öncelikli olarak İslam'dan, Müslümanlıktan, sonra da insanlıktan bahsedebilmek mümkün değildir.

Kardeşlerim! İçinde yaşadığımız konjonktür zorlu süreçlerle karşı karşıya olduğumuzu bizlere haykırıyor. Gazze'de 8 aydır süren savaş neticesinde on binlerce Müslüman kardeşlerimizi yitirdik. Siyonist teröristlerin zulmü tüm şiddetiyle devam ediyor. Bölgemizde Müslümanları birbirine düşürecek çok farklı adımların atıldığına tanıklık ediyoruz. Bu sebepten dolayı bizleri düşmanımız karşısında zayıf duruma düşürecek, kolay bir şekilde yutulur lokma haline getirecek tavır ve davranışlardan şiddetle uzak durmalıyız.

Dünya üzerinde yaşayan tüm Müslümanlar olarak küfre karşı, zalimlere karşı, İslâm'ın ve Müslümanların düşmanlarına karşı tek vücut olabilmenin yollarını aramalıyız. Bu duruşumuza zarar verecek her türlü eylem ve söylemden şiddetle sakınmalıyız. Eğer buna dikkat etmezsek kafirlerin ve zalimlerin oyunlarını rahat bir şekilde oynayabilecekleri imkanları onlara sunmuş oluruz. Böylece de bölgemiz ve Müslümanlar, yaklaşık olarak 150 yıldır karşı karşıya kalmış oldukları bu zilleti ve mahrumiyetleri yaşamaya devam edecekler.

Bizler üzerinde egemenlik kuran ve adeta kanımızı bir vampir gibi emen, bizleri ekonomik olarak güçsüz durumda bırakarak kendilerine muhtaç hale getiren, yeraltı ve yer üstü kaynaklarımızı talan eden o zalimlere karşı güçsüz durumda kalmaya devam ederiz. Bu da onların zulmü altında inim inim inlemeyi devam etmemize olanak sağlar. Bu sebeple Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla ve tüm etnik kimliklerimizle bizlerin asıl düşmanları olanlara karşı durmazsak, tek vücut gibi olmazsak, kaybedenler yine biz olmaya devam ederiz. Kayseri’de olduğu gibi provokasyonlara gelirsek bu durum bizi birbirimize düşman etmeye ve dolayısıyla düşmanımızın ekmeğine yağ sürmeye yarar. Bizleri birbirimize düşürecek olan başta ırkçılık olmak üzere her türlü tefrika sebebi olan hususlara karşı uyanık olmak zorundayız. Düşmanlarımızın içimize ektiği fitne tohumlarına karşı uyanık olmalıyız. Birbirimizle değil onlara uşaklık yapan insanlara karşı tavır takınmamız gerektiğini unutmamalıyız. Maalesef insanlıktan ve İslâm’dan nasibini almamak insanlar ister bilerek isterse de bilmeyerek düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürüyorlar. Sebep oldukları bu olaylar bize değil düşmanlarımıza yarıyor. Gazze olayları üzerinden oluşan; Siyonistler ve onların arkasında duran batılı kafirlere karşı dünya üzerinde oluşan olumsuz algıyı kırmak için Müslümanların yaşadıkları coğrafyada fitne oluşturmaya çalışacaklardır.

Bu ülkede yaşanan Müslümanlar olarak bizler aynı ülkenin vatandaşı olduğumuz lakin insanlıktan ve hele de Müslümanlıktan nasibi olmamış insanların yaptıklarından dolayı mülteci kardeşlerimizden özür diliyoruz. Medine’de mülteci olarak bulunan Müslümanlara karşı tavır alan münafıklara karşı Medineli Müslümanların duruşu gibi duruş sergileyemediğimiz için, onlara kol-kanat geremediğimiz için bizler öncelikler kardeşlerimizden sonra da Allah’tan af diliyoruz.

Son olarak da diyorum ki; Müslümanların yaşadığı tüm ülkeleri içine alacak şekilde Allah’ın söylediklerinin belirleyici olduğu bir siyasal ve toplumsal yapı inşa edemediğimizde de bugün yaşadığımız sorunların ortadan kalkmayacağını unutmayalım. Böylesine bir bilinç, siyasal ve toplumsal yapı oluşturmak için de üzerimize çok büyük bir sorumluluk düştüğünü de unutmayalım.

Bizler, bir zamanlar aynı dinin müntesipleri, "sizin ümmetiniz tek bir ümmettir" (Enbiyâ, 92) ifadesinde kendisini bulan aynı ümmetin fertleri olarak hayata bakar ve düşmanlarımızı da bu inanç üzerinden beller ve tavırlarımızı da buna göre belirlerdik. Bu konuda tekbir istisnamız vardır o da kendilerini İslâm’a nispet ettikleri halde esasında kafir olan münafık karakterli insanlardı. Bu yapıya sahip olan insanlar bizden görünmeye çalıştıkları halde her zaman bizlere karşı düşmanların safında yer almak istemiş, onların başarısına sevinmiş bizlerin ise zarar görmesini beklemişlerdir. Nübüvvetin Medine döneminde ortaya çıkan bu kimseler kendi akrabalarından oldukları halde Müslümanların aleyhine Mekkelilerin ve Yahudilerin lehine hareket etmiş, çoğu zaman onların başarı kazanması için çalışmış, onlar karşısında Müslümanların zarar görmesini, hatta yok olmalarını arzu etmişlerdir.

Medine’de ortaya çıkan bu zihin yapısına sahip olan insanların günümüzdeki temsilciliğini yapan insanlarda tabi ki söz konusudur. Müslümanların yaşadıkları coğrafyada yaşadıkları halde Müslümanlara düşmanlık eden ve Müslümanların düşmanları olan devletlerin ve ideolojilerin başarı kazanması için çalışan, onların gönüllü uşaklığını yapan insanlar hep olagelmiştir. Kendi sözde dindaşları, ırkdaşları ve vatandaşlarının aleyhine olacak şekilde hareket etmekte tüm yönleriyle düşmanlıklarını Müslümanlara karşı göstermektedirler. Bu hareketlerinin temel sebebi ise Müslümanların egemen olmasını istememeleri ve kendi düşünce ve fikirlerinin egemen olmasını istemelerindedirler. Bu konudaki zaaflarını bilen Müslümanların düşmanları da her zaman bunların destekleyerek Müslümanlar arsına fitne tohumları bunlar üzerinden ekmek istemektedirler. 

Tarihin hemen her döneminde gördüğümüz bu durumun günümüzdeki izdüşümlerinin bir sonucu olarak düşmanlarımızı dost, dost olmamız gerekenler ise düşmanımız olarak bizlere belletildi. Toplumlar üzerinde egemen olan anlayışlar, kitleleri hep asıl olmayan suni birtakım meseller üzerinden ayrıştırarak -daha doğru bir ifadeyle düşmanlaştırarak- egemenliklerini korumaya veya sağlamaya çalışmışlardır. Müslümanların tarihinde en ciddi etkisi olan ve milyonlarca Müslümanın katledilmesine sebebiyet veren hususların başında şiî ve sunnî kavgalarının olduğunu görmekteyiz. Bazı yönleriyle kirlenmiş tarihimizin bir mirası olarak aldığımız kahrolası sunnî-şiî çatışmaları günümüzde de tüm çirkefliğiyle varlığını devam ettiriyor. Düşmanların fitnesi, egemenlik mücadelesi veren bölge ülkelerinin siyasî kavgaları ve maalesef iki taraftan da din üzerinden otorite elde eden sözüm ona “din adamı” sınıfının basiret ve ferasetten uzak söylemeleri sebebiyle bu kavga her geçen gün bizlere acı bedeller ödetmeye devam ediyor.

Bu kahrolası zihniyetimiz bizlerde oluşturduğu zihin kirlenmesi üzerinden asıl düşmanlarımızı bir kenara koyduk hatta onların yanında yer alarak birbirimizi katlettik, etmeye devam ediyoruz.

Gelinen noktada düşmanlarımız bizleri kendisi için tehlike gördüğünde sunnî ve şiî demeden hunharca katlederken bizler hâlâ geçmiş tarih üzerinden devraldığımız o kahrolası miras üzerinden birbirimize bakıyor, tavırlarımızı bunun üzerinden belirliyoruz. Düşmanlarımız Irak ve Suriye’de şiîlerin yanında yer alarak milyonlarca insanımızı katlettiği gibi Yemen’de de sunnîlerin yanında yer alarak bizleri katletme devam ediyor. Düşmanlarımız bölge üzerindeki egemenliğini sağlamak veya korumak için yeri geliyor şiî devlet veya grupları kullanıyor, yeri geliyor sunnî devlet veya grupları kullanıyor. Lakin neticede onlar istediklerini elde ettikleri gibi bizler ise arkasına gizlendikleri bu şiî ve sunnî kampları yüzünden ölmeye devam ediyoruz.

Geldiğimiz şu durumda maalesef nice Sunnî gruplar, tarihi süreç içerisinde şiîlerin yaptıklarını ve maalesef de hâlen Irak ve özellikle de Suriye'de yapmaya devam ettikleri üzerinden asıl düşmanın Abd, İsrail, Rusya vb. ülkeler değil de İran olduğunu kabul ederek algılarını ve hedeflerini bunun üzerinden kurgulamaktadırlar.

Şiîler de tarihi süreç içerisinde kendilerine yapılan baskılar ve hâlen Irak'ta sunnî olduğu iddiasıyla ortay çıkan grupların onlara yapıkları, Saddam'ın uyguladığı baskı siyaseti ve Suud devletinin İsrail ve Abd ile dost olması lakin İran ile düşmanlık üzerinden bir siyaset gütmesi gibi aşağılık siyasetleri yüzünden asıl düşman olarak sunnîleri görmekte ve böylece de asıl düşmanlarımız olan başta Rusya olmak üzere diğer düşmanlarımızla birlik olarak bizleri katletmekte, katledilmemize yardım ve yataklık yapabilmektedirler.

Oysa ki bizler, aynı ümmetin artısıyla-eksisiyle fertleriyiz. Eğer birbirimize düşmanlık edeceksek -ki buna inancımız izin vermemektedir- bu en son sıralarda olması gerekir. Yani dünyada bu kadar gayr-i islâmî inanç ve yaşam modeli varken birbirimize sıra gelmez. Dünyada bu kadar kafir ve zalim devlet ve gruplar varken, onların dünyamıza ödettiği bedeller ortadayken birbirimize sıra gelmez. Şu bir hakikat ki iki zarar ortadayken kaldırılmaya öncelikli olarak büyük zarardan başlanır. Yani insan bünyesine giren ve onun ölümüne sebebiyet veren bir virüs varken o geri plana itilerek hayati tehlikesi olmayan bir hastalığı yönelinmez. Böyle yapılması durumunda hastanın tamamen kaybedilmesi durumu söz konusu olabilir.

Maalesef bizler sunnîsiyle-şiîsiyle asıl düşmanlarımızı geri plana bırakmış ve hepimizin asıl düşmanları olan ve dünyayı kan gölüne çeviren zalim devletlerin bizleri katletmesine sevinir hâle gelmişiz. Sunnî cenahtan birisini İsrail veya diğer kafir devletler katlettiğinde şiîler zil takıp sevinme ahmaklığını gösteriyor, şiîlerden birisini katlettiklerinde ise sunnîler ahmakça zil takıp seviniyorlar.

Bu yaşananlar ümmetin neden kafirler karşısında bu şekilde bir zilleti dibine kadar yaşadığının acıda olsa göstergesidir. Zihin kodları bu şekilde iğdiş edilmiş sunnî ve şiîlerden oluşan "ümmetin" bundan başka bir kaderi olmaz, olamaz.

Eğer İran Cumhurbaşkanı Abd veya İsrail katlettiyse buna sevinen, Abd ve İsrail'e müteşekkil olan sözüm ona "Müslüman zihinler" var! Dün de Irak'ta Abd'nin, 2 milyona yakın insanımızı katlederken onlara destek olarak Müslümanların kanını döken ve dökülmesine sebebiyet veren, buna sevinen ve Abd'ye müteşekkil şiîler olduğu gibi!

Şunu çok rahatlıkla ifade etmek gerekir ki; "Müslüman zihin" bu şekilde sığ ve dinin özünden uzak anlayışlardan beridir. Bu şekilde ki yaklaşımlar ancak ve ancak dinden nasibini alamayan zihinlerin ürünüdür. Bu şekilde bir zihin yapısının arkasında sunnî düşünce ve şiî düşünce değil bunların arkasına gizlenmiş ve mezhebî anlayışların da ötesinde nice hedefleri olan anlayışlar vardır. Sunnîlik ve şiîlik, bu anlayışları perdeleyen bir işlev görmenin ötesinde birşey değildirler.

Tarihteki ve günümüzdeki sunnî ve şiî kavgalarının temelinde hep egemenlik kavgaları olmuştur. Bu kavgaların tarafları nedense hep sunnî ve şiî söylemlerini bir kalkan olarak kullanmışlardır. Nedense egemenlik kaygıları, şiîlere düşmanlık oluştururken hep sunnî kalkanını kullanmıştır. Egemenliği ele geçirmek için hareket eden nice unsurlar da kendilerine kalkan olarak şiîlik söylemini kullanışlardır. Dolayısıyla asıl mesele sunnî ve şiî meselesi değil, egemenlik meselesidir; güç elde etme meselesidir. Ne yazıktır ki insanların büyük bir kısmı hâlen bu geçeği görememektedirler. Bazıları da bu propagandalardan etkilenerek arkasındaki hakikati görememekte, sanki sunnîlik şiîlere düşmanlık yapmayı emrediyormuş gibi bir zihniyeti benimsiyorlar. Tersi de böyledir.

Oysa yüce dinimiz İslâm'ın temek kaynağı olan Kur'an ve onun pratikteki karşılığı olan sünnette şiîlerin asıl düşman olarak görülmesine yönelik delil olmadığı gibi asıl düşman olarak sunnîlerin görülmesi gerektiğine dair de bir emir ve tavsiye yoktur. Bu egemenlik mücadelesi veren ve bu sebeple de şiî ve sunnî düşünceyi, bunun bir maskesi kılan zihniyetlerin hortlattığı bir kavgadır. Sunnîsiyle-şiîsiyle tüm Müslümanların bu gerçeği görerek asıl düşmanları olan zihniyetlere yönelmeleri gerekmektedir.

Ayrıca egemenlik peşinde koşan zihniyetlerin ve ayrıca sunnî ve şiî mezhebî kabullerin üzerinden kendine "dini payeler biçen" kimselerin kavgalarının tarafı olmamalıyız. Bu zihniyetlerin etkisinden kurtularak doğruyu arama çabamız olmalı. Bunun için de Allah'ın Kitabı olan Kur'an-ı Kerim'i tüm mezhebî algıların üstünde tutarak dini düşüncemizi ona dayandırmalıyız. Ayrıca siyasetimizi de Efendimizin uyguladığı Nebevî siyaset üzerinden yürütmeliyiz. Hatırlayalım, Efendimiz İslâm’ın ve Müslümanların asıl ve açık düşmanları dururken antlaşmalı olan kâfirler ve kâfir oldukları halde Müslüman gözüken münafıkları hiçbir zaman mücadelede ilk sıraya koymadı. Kafirlere fayda sağlayacakları nice olayları olduğu halde: “Öncelikle içimizdeki düşmanı temizleyelim” diyerek münafıklara kılıcını çekmedi ve daha önemlisi çekilmesinde dâhi izin vermedi. Mümkün olduğu kadar öncelikli düşmanlara yöneldi.  

Sunnîlik ve şiîlik bir din değil, dini anlama biçimleri olduğunu, bu yönüyle beşerî bir muhtevaya sahip olduklarını asla unutmamalıyız. Bu beşerî çabaların isabetli olmaları söz konusu olduğu gibi olmadığı yerlerinde olabileceğini, realitede de olduğunu asla unutmamamız gerekmektedir.

Bu kavgaları dinin yasakladığını; herkesten çok bizlere zarar verdiğini; düşmanlarımızı güçlü kıldığını asla unutmamalıyız. Tarihi süreç içerisinde açılan bu yaraların bizlere ödettiği bedeller ortadayken bu yarayı daha da derinleştirmenin bizlere değil düşmanlarımıza yarayacağını asla unutmamalıyız. Müslümanların -toplumda ifsat meydana getiren durumlar hariç- fikri ve ameli olarak kabullerinin hesabını bizler değil, âlemlerin Rabbi olan Allah'ın soracağını ve bunun karşılığında da ceza veya ödül vereceğini unutmayalım.

Buradan şunu da ifade etmek gerekir ki ister sunnîliğin arkasına sığınmış olsun, isterse de şiîliğin arkasına sığınmış olsunlar sözüm ona Müslüman devletleri yöneten ve kafirlerle dostluk ilişkileri kuran, onların uşaklığını yapan, gayr-i islâmî kanunlarla insanları yöneten her yöneticiden de sistemden de beriyiz. Lakin bu şekilde olmamız bölgemizde asıl düşmanlarımızın bize ödettiği ve ödeteceği bedelleri görmemizin ve buna yönelik uyarı görevimizi görmemizin önünde de engel değildir.

Selam, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın gölgesinde yürüyen, dostunu düşmanını buna göre belirleyen, bizleri sunî olarak ayrıştırarak düşmanlarımız karşısından güçsüz kılan her türlü anlayıştan beri olan Müslümanların üzerine olsun!

“İşte onların mükâfatı, Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!” (Al-i İmrân, 136)

Dünya hayatımızı değil, tüm geleceğimizi teminat altına almalıyız.

İnsanların tüm koşuşturmalarının sebebi, yarınlarını güvence altına almak içindir.

Akıllı olan kimseler yarınlarda kendilerine fayda sağlayacak olan hususlara hayatlarında öncelikle vererek hareket ederler.

Akıllı bir öğrenci: Geleceğini teminat altına alabilecek meslek dalları ile ilgili bölümleri okuyarak yarınlarını düşünür.

İnsanlar, çalışacakları işi tercih ederken en fazla gelir elde edebilecekleri iş adamlarını tercih ederler dolayısıyla bu gelirleri ile geleceklerini teminat altına almaya çalışırlar.

Hemen her kadın ve erkek geleceğini düşünerek kendisine bir eş adayı seçer.

Akıllı tüccar yarınlarda kendisine kar getireceğine inandığı hususları önceleyerek ticaretini yapar.

Gayr-ı menkule sermayesini yatıran kişi kısa vadede oradan çok büyük kâr elde etmeyi amaçlar ve bununla da gelecekte daha müreffeh bir hayat yaşamak ister.

Sermayesini dövize, altına, faize, kripto paralara, hisse senetleri yatıran kişiler de kısa vadede bunların yükselmesi ile kısa zamanda paralarına para katmayı amaçlar.

Yine insanlar yıllarca süren ödemeler yaparak sigortalı olmaya çalışır ve bununla geleceklerini güvence altına almaya çalışırlar.

Kısacası insanlar yarınlarını düşünerek hareket eder ve yatırımlarını hep ona göre yaparlar.

Ayrıca insanlar bu yatırımlarda yaparken kısa bir zaman için kendilerine fayda sağlayacak beklentisi ile değil, hayatlardan geri kalan kısmının tümünde kendilerine fayda sağlasın diye yaparlar.

Gerçek müminler de yarınlarını düşünerek hareket eden kimselerdiler.

Lakin müminin gelecek tasavvuru ile mümin olmayanların ki aynı değildir.

Müminin gelecekte kendisine fayda sağlayacağına inandığı hususlar ile mümin olmayanın kendisine fayda getireceğine inandığı hususlar aynı değildir.

Bazen mümin için gelecekte insana fayda getireceğine inandığı hususlar mümin olmayanlar için çok büyük bir kayıptır.

Çoğunlukla mümin olmayanlar için gelecekte kendisine fayda getireceğine inanarak hareket ettiği hususlar bir mümin için asıl hüsranın ta kendisidir.

Evet mümin günün adamı değil yarınlarını düşünerek hareket eden kimsedir.

Müminin gelecek tasavvuru sadece şu kısacık dünyaya yönelik olmadığından dolayı kendisine gelecekte fayda getireceğine inandığı hususlarda bu dünya ile sınırlı değildir.

Müminin gelecek tasavvuru; bu dünyayı da içerisinde almakla beraber ölüm sonrası hayata uzanan bir boyutu söz konusudur.

İşte müminin tasavvurunda; gelecekte kendisine fayda sağlayacak nice unsurları içerisinde barındıran bir aya ulaşmış bulunuyoruz.

Kısacası karlı yatırımlar yapmak için fırsat ayağımıza gelmiş durumdadır.  

İşte hem dünyada hem de ölüm sonrası hayatta bize fayda getirecek hususları bizim gündemimize getiren, bizi böylesine uzun bir yola hazırlayacak nice kıymetli yol azıklarını içerisinde barındıran bir aya daha ulaşmış durumdayız.

Evet kıymetli Müslümanlar! Ramazan ayı geleceğimizi inşa etme noktasında diğer bir ifade ile geleceğimizi teminat altına alma noktasında bize sunulmuş önemli fırsatları içerisinde barındırmaktadır.

Eğer geleceğimizi teminat altına almak istiyor isek o zaman Ramazan'ın bizim gündemimize getirdiği fırsatlardan sonuna kadar istifade etmeye çalışmalıyız.

Ramazan'ın bizim gündemimize getirdiği ve yarınlarda bizim geleceğimizi güvence altına alan hususları şu şekilde sıralayabiliriz:

Ramazan diğer bir adıyla da Kur'an ayıdır. Kur'an'ın kendisinde indirilmeye başladı aydır. Dolayısıyla geleceğini teminat altına almak isteyen kimseler Kur'an'ın diriltici mesajlarına yönelmeliler. Zaten Kur'an'ın gönderiliş amacı da insanları hem dünyalarını hem de ahiretlerini teminat altına almak değil midir? Dolayısıyla geleceğin teminatının tüm detayları Kur'an'da bulunmaktadır.

Ramazan ayını bizim gündemimize getirdiği ve bizim geleceğimizi teminat altına alacak hususlardan bir tanesi de oruç ibadetidir.

Oruç, mümin geleceğini teminat altına alarak sonsuz mükafat yurdu olan cennetin Reyhan adındaki kapısını açan bir anahtar gibidir.

Oruçla geleceğini teminat altına almak isteyenler, orucu sadece midelerine değil, dilini yalandan, gözünü haramdan sakındırmalı ve tüm gayr-ı meşru alışkanlıklara da son vermelidirler.

Yine Ramazan'ın bizim gündemimize getirdiği ve geleceğimizi teminat altına alacak olan hususlardan bir tanesi de rabbimizle kuracağımız ünsiyettir.

Gerek her daim Rabbimize yönelik yaptığımız zikirlerle gerek nafile ibadetlerle Rabbimizle ünsiyetimizi arttırarak geleceğimizi teminat altına almaya çalışırız. Gece namazı, teravih namazı ve yaptığımız tesbih, tahmid, tekbirlerle rabbimizle olan ünsiyetimizi daha üst noktalara taşımaya çalışırız.

Yine Ramazan'la birlikte ihtiyaç sahibi olan insanların halinden anlamak ve onlara yardım etmeye çalışmak da bizim geleceğimizi teminat altına alan hususlardan bir başkasıdır. Elimizdeki imkanları bir başkalarıyla paylaştığımız oranda geleceğimizi teminat altına almış oluruz. Bir başkaları ihtiyaç sahibi iken bizlerin buna duyarsız kalarak hayatı yaşıyor olmamız bizim geleceğimizi tehlikeye sokar. Gazze’de insanlar gelecekleri için her türlü bedeli ödedikleri bir durumda bizlerin en azından maddî imkanlarımızla onların yanında olmamamız bizim geleceğimizi çok ciddi manada tehlikeye sokar.

İftar sofralarımızı ihtiyaç sahibi olan insanlar için de kurmak, gelecekte bize teminat sağlayacak amellerden olacaktır.

Yine Ramazan ayı gerek zekât, gerek infak, gerekse de fıtır sadakalarımızla ihtiyaç sahibi olan insanların yanında olmamız gereken bir aydır. Bu ameller, kendileriyle yarınlarımızı güvence altına alacağımız amellerdir.

Yine Ramazan'ın bizim gündemimize getirdiği ve yarınlarda bize fayda sağlayacak hususlardan bir başkası da i’tikaftır. Mümin kişi, imkânı ölçüsünde Ramazan'ın son on gününde Rabbi olan bağını daha ileri boyutlara taşımak için tüm zamanlarını rabbine ibadete adayarak geleceğini teminat altına almaya çalışır.

Ramazan'ın bize getirmiş olduğu ve bizlerin geleceğini teminat altına olacak hususların garantörü alemlerin rabbi olan Allah'tır.

İnsanların geleceklerini teminat altına almak için yapıp ettikleri nice durumlar onların geleceklerinin tümünü garanti altına alamamakta ve onlar için her zaman bir risk alanı söz konusu olmaktadır. Oysa Ramazan'ın getirmiş olduğu bu bizim geleceğimizi teminat altına alan hususlarda asla böyle bir risk alanı söz konusu değildir. Bunun teminatını alemlerin Rabbi olan Allah sunmaktadır. Allah'ın teminat verdiği bir geleceğin asla iflası yaşatması söz konusu değildir.

Evet Kıymetli kardeşlerim! Herkes yarınları için yatırım yapmaktadır.

Biz müminler de yarınlarımız için yatırım yapmalıyız. Lakin bizlerin yapacakları yatırımlar sadece şu kısacık dünya yönelik olmamalı bu dünya ile beraber bundan sonraki hayatımızı da içine alacak şekilde olmalıdır.

Biz müminler olarak tek dünyalı insanlar gibi sadece şu kısacak dünyaya yönelik olan ve sadece dünyada insanların geleceklerini güvence altına alan hususlara yönelmemeli aksine bize iki cihanda da güvence getirecek hususlara yönelmeliyiz.

Unutmayalım ki hemen tüm yaptığımız ibadetlerin asıl maksadı bizlerin takva sahibi olan insanlar olmamız içindir.

Takva Hz. Ömer’in (r.a.) bize öğrettiği şekilde dikenli bir yolda yürürken elbisemize dikenler batarak her attığımız adımda bize acı vermemesi için elbisemizi yukarı çekerek yürümemizdir. Dünya imtihanımızı yaşarken etrafımızda meydana gelen günahların bizlerin üzerine sirayet etmemesi için azamı gayret göstermemiz takvadır.

Dolayısıyla bizlerin geleceklerini güvence altına alacak olan husus hiç şüphesiz ki takvadır.

Takva ise Allah'ın bizim üzerimize yüklemiş olduğu tüm sorumlulukların idrakinde olarak onları bir hakkın yerine getirmek için azami gayret göstermek, bunları yaparken Allah'tan başkasının rızasını gözetmemektir.

Yine, Allah'ım emirlerine eksiksiz yerine getirmeye çalışmak, yasakladığı şeylerin tümünden şiddetle kaçınmak gerektiği gibi aynı zamanda da kendisinde şüphe bulunan hususlardan da uzak durmaktır. İşte geleceğimizi ancak bu şekilde güvence altına almış oluruz.

Kardeşlerim şunu iyi bilelim ki insanların Allah'ın nice emirlerini yerine getirmedikleri; bununla beraber nice yasak ettiğin şeylere de hayatlarında yer verdikleri bir durumda tuttukları oruçlar, onların geleceklerini teminat altına almayacaktır. Dolayısıyla bizler bu kimselerden olmamalıyız.

Tuttuğumuz oruçların, yaptığımız ibadetlerin tümünün bizim geleceğimizi güvence altına almasını istiyorsak takvanın gereği olarak Allah'ın tüm emirlerini yerine getirme çabası içerisinde olmalıyız ve yasaklamış olduğu tüm haramlardan da şeytandan kaçar gibi kaçmalıyız. Ve ayrıca şüpheli olan şeylerden de uzak durarak dinimizi ve ırzımızı korumamız gerekmektedir.

Geleceğe yatırım yapmak isteyenler için ayağımıza kadar gelen fırsatlar ayı olan ramazanı hakkıyla değerlendirerek bayrama masiyetlerden/günahlardan arınmış bir şekilde çıkacak olan Müslümanlara selam olsun!

      Allah’u Teâlâ’nın yarattığı zamanlar için bazı zamanlar vardır ki o zamanlar başka zamanlardan daha faziletlidir. Bu zamanları faziletli kılan şey zamanın kendisi değil, o zaman dilimlerinde gerçekleşen hadiseler veya eylemlerdir. İşte Ramazan ayı da böylesine faziletli bir zaman dilimdir. Ramazan ayını da faziletli kılan birtakım unsurlar vardır. Hemen akla gelenleri bu ayda Kur’an-ı Kerim’in inzâl edilmeye başlaması ile oruç ibadetidir. Bu yazımızda idrak ettiğimiz Ramazan ayını daha nitelikli bir şekilde ihya etmek için dikkat etmemiz gereken bazı hususları gündeme getireceğiz. Öncelikli olarak Rabbimizin şu sözüne kulak verelim:

     “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.” (Bakara, 2/185)

  1. Oruç

      Kardeşim bil ki, Ramazan ayını diğer aylardan ayıran en önemli husus hiç kuşkusuz ki, bu ayda takvaya ulaşmanın en önemli unsurlarından birisi olan oruç ibadetidir. Allah’u Teala, orucu eski şeriatlerde emrettiği gibi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Rabbinden getirdiği şeriatte de emrederek farz kılmıştır. Kardeşim, Rabbimizin bu konudaki hitabına kulak verelim; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.” (Bakara, 2/183) Dolayısıyla Ramazan ayını ihya derken ilk üzerinde durmamız gereken unsur, oruç ibadetini bütün boyutlarıyla en güzel şekilde yerine getirmek olmalıdır. 

     Peki kardeşim orucu en güzel şekilde bütün boyutlarıyla nasıl tutarız?

     Kardeşim! Bu konuda iki önemli husus vardır. Şimdi bunları gündeme getirmeye çalışalım:

     A) Kardeşim! Rabbimizin oruç emrine, hayatın getirdiği bütün zorluklara rağmen –mahzurlu olanlar hariç- teslimiyet göstererek başım/gözüm üzerine deyip yerine getirmeye çalışmalıyız. Sabah namazının giriş vakti olan Fecr-i Sadıktan akşam namazın vaktinin girdiği zamana kadar yemek/içmek ve cinsel ilişkiden kendimizi uzak tutarak bu ibadeti yerine getirmeliyiz. Yani kısacası kitap ve sünnete orucu bozan unsurlar olarak gündeme getirilen şeylerden uzak durmalıyız.

     B) İkinci Olarak da kardeşim! Orucu sadece midemize ve şehevi arzularımıza değil, bütün uzuvlarımıza tuttura bilmeliyiz. Nasıl ki orucu bozduğu için yemek/içmek ve cinsel ilişkiden uzak duruyorsak aynen bunun gibi, Allah’a olan kulluğumuza zarar veren, rabbimizin men ettiği her türlü işten, dinin koyduğu ahlak ilkelerine uymayan her türlü davranıştan kendimizi uzak tutmalıyız. Yani bir taraftan Rabbimiz emrettiği için oruç tutarken bir taraftan da Rabbimizin yasak ettiği işleri yapamamalı ve emrettiği diğer emirlerini de yerine getirmeliyiz. Kardeşim bil ki günümüzde, kendilerini İslam’a nispet ettikleri halde, Oruç tutuğu halde Namaz kılmayan insanlarımız olduğu gibi, oruç tuttuğu halde yalan söyleyen, gıybet eden, iftira eden, insanlara zulmeden, kafileri veli ve dost edinen şeriat düşmanlığı yapan bv. İnsanlarımız da maalesef var. Bunlar bir Müslümanın yapabileceği şeyler değildir. Ve bu insanlar Ramazanı ihya etmekten pek uzak olan insanlarıdır. Kardeşim bizler bu konularda çok hassas olmalıyız, Allah’a karşı yapmış olduğumuz kulluğumuza zarar veren her türlü davranıştan ve eylemden uzak durmalıyız. Bu konuda Peygamberimizin şu sözüne kulak verelim; “Oruçlu bir kimse yalanı ve yalanla iş yapmayı terk etmezse onun yemesini içmesini terk etmesine Allah’ın hiçbir ihtiyacı yoktur.” [Buhari, Savm, 8.]

  1. Yardımlaşma

     Kardeşim bil ki Ramazan ayını gereği gibi ihya etmek isteyen bizler, Ramazanın bir başka özelliği olan Müslümanlara arasındaki yardımlaşmayı ve dayanışmayı öne çıkaran boyutlarının da önemle üzerinde durarak yerine getirmeliyiz.

     A) Kardeşim! Ramazan’da Müslümanlar arasında yardımlaşmayı öne çıkaran uygulamalardan birisi Fıtır Sadakasıdır. Ramazan ayını gereği gibi ihya etmek isteyen bizler, Ramazan ayı bitmeden Fıtır sadakalarımızı da vermeliyiz. İslam dini Müslümanlar arsında dayanışma ve kaynaşmayı sağlamak, zengin ile fakir arasında bir köprü oluşturarak sağlıklı bir sosyal toplum oluşturmak için Fıtır Sadakasını bu ayda emretmiştir. Can sahibi olan her insan için verilmesi gerekli olan Fıtır Sadakası, tolumdaki fakirler için bir nebzede olsa kendi ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlamaktadır. Kardeşim bu konu ile alakalı Abdullah İbn Ömer’in naklettiği şu hadise kulak verelim: “Hz. Peygamber fıtır sadakasını 1 sâ’ (ölçek) hurma ve 1 sâ’ arpa olmak üzere köle, erkek, kadın, küçük ve büyüklere farz kılmış ve insanlar (bayram) namazına çıkmadan önce verilmesini emretmiştir.” (Buhârî, Zekât, 76; Müslim, Zekât, 12 .)

     B)Kardeşim! Ramazan’da Müslümanlar arasında yardımlaşmayı öne çıkaran uygulamalardan biriside Zekât ibadetidir. Her ne kadar, zekât yılın herhangi bir ayında verilebildiği halde Müslümanların örfünde Ramazan ayında verilmektedir. Dolayısıyla ramazanı gereği gibi ihya etmeyi düşünen Müslümanlar olarak izler eğer durumumuz var ise kendi kazançlarımızın bir kısmından Allah için vaz geçerek bunu ihtiyaç sahibi olan insanlara ulaştırmalıyız. Zekât konusunda Rabbimizin şu emrine kulak verelim kardeşim; “Sadakalar, -Allah'tan bir farz olarak- yalnızca fakirler, düşkünler, (zekât) işinde görevli olanlar, kalpleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, 60)

     C) Kardeşim! Ramazan’da Müslümanlar arasında yardımlaşmayı öne çıkaran uygulamalardan biriside özellikle ihtiyaç sahibi olan insanlara iftar sofrası kurmak, onlara ikram etmektir. Eğer imkanımız var ise, özelliklede yakınımızda olan ihtiyaç sahibi insanlardan başlamak üzere iftar sofralarımızda onlara da yer açmak, buna imkan yoksa hazırlayacağımız yemekleri onların evlerine götürerek ikram etmek, buna da imkan yoksa kumanya kolileri hazırlayarak bu kardeşlerimize ikram etmeliyiz. Hele de kardeşim, Suriye gibi kendi zalimine karşı baş kardırmış, izzetli bir duruş ortaya koymanın bedelini ödeyen mazlum ve müstazaf kardeşlerimizi de unutmayarak onların sofralarına da yapacağımız ikramlarla ulaşabilmeliyiz. Bu konuda ki Peygamberimizin şu ifadelerine kulak kabartalım; “Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap yazılır Üstelik bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksilme olmaz.” (Tirmizi, Savm 82, (807)

 

  1. Namaz

     Kardeşim! Ramazanı gereği gibi ihya etmek isteyen bizlerin dikkat etmesi gereken bir boyutu da, bu aya has olan namazlardır. Kardeşim bizler ramazanın manevi atmosferinden yeterince istifade etmek istiyorsak bu aya mahsus olan namazları da kılmalıyız. Tabi ki ramazana mahsus namaz deyince hemen aklımıza Teravih namazı gelmektedir. Kardeşim, teravih namazının kaç rekat olduğu ili ilgili tartışmalar her ramazanda gündeme gele dursun, biz bunlarla çok vakit kaybetmeden elimizden geldiği kadar ve gücümüzün yettiği kadar bu ibadeti yerine getirmeliyiz. Eğer zamanımız çok ise yirmi rekat, az ise de sekiz rekat kılmalıyız. Ama kesinlikle bu namazdan gafil olmamalıyız. Ve güç yetirdiğimiz oranda teravih namazını cemaatle kılmaya özen göstermeliyiz. Peygamber efendimizin şu buyruğuna kulak verelim kardeşim; "Kim ramazan namazını (teravih) inanarak ve sevabını Allah'tan bekleyerek kılarsa onun geçmiş günahtan bağışlanır" (Buhârî, "Salâtü't-terâvîh", 1; Müslim, "Salâtü'l-müsâfîrîn")

     Kardeşim! Ramazan mahsus bir ibadet olmasa da gece namazlarına da özenle devam etmeliyiz. Ramazan dışında belki de yeterince riayet edemediğimiz gece namazlarına Ramazan ayında sahura kalkmamızı vesile kılarak ihmal etmeden kılmalıyız. Ramazanda sürekli hale getirdiğimiz gece namazları belki de Ramazan dışında da sürdürebiliriz. Kardeşim zaten sahura kalkıp da gece namazını kılmadan yapmak akıllı insanın yapacağı bir iş değildir. Hani dedik ya kardeşim, Ramazan ilahi rızaya ulaşmak için bir vesile, o halde bu vesileyi en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Peygamberimizin  şu sözlerine kulak verelim : “Hz. Bilal (r.a.) anlatıyor: “Resulullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Size geceleyin kalkmayı tavsiye ederim. Çünkü o, sizden önce yaşayan salihlerin âdetidir; Rabbinize yakınlık (vesîlesi)dir; günahlardan koruyucudur; kötülüklere kefarettir, bedenden hastalığı kovucudur.” |Tirmizî, Da’avât 112, (3543, 3544).

  1. Kur’an-ı Kerim

     Bil ki kardeşim! Ramazan’ı ramazan yaparak diğer aylardan daha değerli kılan şey elbette bu arda Kur’an-ı Kerim’in inzal edilmeye başlamasıdır. Kur’an’ın inzal edilmeye başladığı gece olan Kadir gecesinin bu ayda olması Ramazan ayının oruç içinde seçilmesinin bir sebebidir Allah’u âlem. Kur’an’ın indirilmesinin oruçtan daha değerli olmasının sebebi, orucun önemini, faziletini de biz Kur’an’dan öğreniyoruz. Yani Kur’an olmasaydı biz orucun ve diğer emir ve yasaklarında önemini ve faziletini anlayamazdık. İşte bunun için kardeşim, Ramazan ayı bizim Kur’an ile olan bağımızın en yüksek noktaya ulaştığı bir ay olmalıdır. Ramazan ayı dışında okuduğumuzdan çok daha fazla bir şekilde Kur’an’ı anlamaya yönelik okumalarımız olmalıdır. Arapça biliyorsak metninden, bilmiyorsak da hem metninden hem de mealinden okumalı hatta imkan varsa metin ve meal hatmi yapmalıyız. Çünkü önderimiz ve rehberimiz olan Peygamberimizde Medine döneminde her yıl Cebrail (a.s.) ile birlikte o zaman kadar inen bütün ayetleri talim yaparak hatim yapıyorlardı. Peygamberimizin bu sünnetinden biz de ilham alarak bizde Kur’an’ı anlamaya yönelik her zaman yaptığımız veya yapmamız gereken okumalarımızı artırmalıyız.

      Kardeşim! Toplumumuzda yaygın olarak yapılan yanlış hatim merasimlerine kızarak veya karşı çıkmak için Kur’an okumak ve hatim yapma uygulamalarımızdan vazgeçmemeliyiz. Ama onların yaptığı yanlışları yapmamak kaydıyla. Kardeşim maalesef onlar, Kur’an’ı anlamadan okumanın yeterli olacağını zannetmektedirler. Yine onlar, yapılan hatimlerin insanları kötülüklerden koruduğuna inanmaktadırlar. Yine onlar, yapılan hatimlerin ölen insanların ruhlarına hediye edilmesi gerektiği hatta hediye edilen ruhlara fayda verdiği gibi yanlışları yapmaktadırlar. Bizlerin Kur’an okuma amacımız hiçbir zaman böyle olamamalıdır. Bizler Kur’an’ı ancak ve ancak anlamak ve hayatımıza aktarmak vede başkalarını da bu Kur’an’ın hakikatleriyle uyarmak için okumalıyız. Birde olsa olsa bir davetçi olarak eğer yeteri düzeyde Kur’an’ı metninden okuyamıyorsak eğitim amacıyla Kur’an okumalıyız. Kardeşim bir davetçi olarak Kur’an’ı metnini de iyi bir şekilde okuyabilmeliyiz. Tecvidine, mahrecine dikkat ederek yanlışsız bir şekilde okuyabilmeliyiz. Kardeşim, Peygamberimizin şu sözlerine kulak kabartalım; "Bu Kur'ân'ı öğreniniz! Çünkü onun tilâvet edeceğiniz her harfine karşılık on hasene ile sevap verilir, mükâfatlandırılırsınız.” (Dârimî, c. 2, s. 108.)  "Kim Kur"ân okur, onu ezberler, onun helâlini helâl, haramını haram kılarsa, Allah o kimseyi bu amelinden dolayı cennete koyar …” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 149, Tirmizî, c. 5, s. 171)

 

  1. İ’tikâf

    Kardeşim! Yine bil ki, Ramazan ayını hakkıyla ihya etmek için baş vuracağımız vesilelerden biriside hiç şüphesiz ki i’tikaftır. İ’tikaf toplumumuzda pek bilinmese de Hz. Peygamberimizin Ramazanında ayı yeri olan bir sünnetidir. Hem de Ramazan orucu farz kılındıktan sonra hiç terk etmediği müekked bir sünneti. Toplum olarak bazı ibadetleri ön plana çıkartıp bazı ibadetleri de hayatımızın dışarısına atmış durumdayız. İşte itikafta bu ibadetlerden birisidir. Kardeşim bil ki itikaf, Ramazan ayında manevi olarak arınmayı amaçlayan bir Müslümanı, bu arınma ameliyesini neticeye ulaştırıp bayrama arınmış bir şekilde ulaştıran bir ibadettir. Peygamberimizin şu şekilde buyurduğunu unutma; “Ramazan girip çıktığı halde günahları affedilmemiş olan insanın burnu sürtülsün…” (Tirmizi, Daavat 110) İşte ramazanı bütün boyutlarıyla ihya ettiğimiz zaman bayrama manevi olarak arınmış bir şekilde çıkmamız mümkün olur. Buda orucuyla, namazlarıyla, Kur’an okumalarıyla, itikafıyla, infakıyla ve Kadir gecesini ihya etmesiyle mümkün olabilmektedir.

     Kardeşim bil ki! İ’tikaf, Ramazan ayının son on gününde mescitlerden birisine kişinin kendisini kapatarak ibadete adamasına denir. Tabi ki itikaf yapmak için illa on gün yapmak zorunda değiliz ama sünnet olan on gün olmasıdır. Yani kişi imkânı olduğu kadar itikafa niyet ederek bir saat veya bir gün yani zaman ayırabildiği kadar i’tikafa girmelidir.

  1. Kadir Gecesini İhya Etmek

     Kardeşim bil ki! Ramazan ayını en verimli bir şekilde ihya etmenin vesilelerinden bir tanesi de, Kur’an’ın indirildiği gece olan kadir gecesini ihya etmekten geçer.  Kardeşim kadir gecesi hakkında Rabbimiz şöyle buyurur; “Biz o (Kur'ân)nu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail veya Ruh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler. O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.” (Kadir, 1-5.)

     Kardeşim! Söyle diyebiliriz; Ramazan’ı faziletli kılan o ayda bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinin olmasıdır, Kadir gecesini bin aydan daha hayırlı kılan ise, o gecede Kur’an’ın indirilmiş olmasıdır. O halde kardeşim, madem Kur’an indiği geceyi bin aydan daha hayırlı kılıyorsa, bizim hayatımıza indiği zamanda bizi binlerce insandan daha hayırlı kılacağına inanarak bu geceyi ve bu gecenin içerisinde bulunduğu ramazanın son on gününü çok iyi bir şekilde değerlendirmeliyiz. İ’tikafın ramazanın son on gününde olmasının sebebi de bu olsa gerekir. Ramazan’ın son on gününde olduğu kabul edilen Kadir gecesinin en güzel şekilde ihya edilmesinin yolu İ’tikafı en güzel şekilde ihya etmekten geçmektedir. Şunu da söyleyebiliriz, itikafı güzel bir şekilde ihya etmek için Ramazan ayını ihya etmek gerekir.

     Kardeşim! Bilmeliyiz ki, bir geceye Kur’an indiği zaman o geceyi bir aydan daha hayırlı kılıyorsa bizim hayatımıza da indiği zaman bizi de hayırlı kılacaktır. Kur’an’ın hayatımıza inmesi için elimizden gelen çabayı ortaya koymalıyız. Onunla ilişkimizi artırarak, onu okumalı, okuduklarımızı anlamaya çalışmalı, anladıklarımızı da hayatımıza taşımalıyız. İşte o zaman bizim de kadir gecemiz olacak ve biz binlerce geceden hayırlı olacağız.

     Kardeşim! Son olarak da şunlara da dikkat etmeliyiz. Gün içerisinde oruç tutuyoruz diye akşamını bin bir çeşit yemekler yiyerek israf bataklığına sürüklenmemeliyiz. Yani kardeşim kısacası Ramazan ayı gıda tüketiminin hayatımızda en asgariye indiği ay olmalıdır. Maalesef toplumumuz bu konuda da pek olumlu bir örneklik ortaya koyamamakta. Biz onlar gibi olmamalıyız. Kardeşim unutmadan, hele hele şu televizyon ve belediyelerin, müzik ve eğlence şölenine dönüştürdüğü boyutlarından uzak durmalıyız. Bunlar hani dedik ya “Ramazan manevi arınmayı sağlamaktadır” işte bu boyutunun altına döşenmiş bir dinamit gibidir. Bizde kendi maneviyatımızın altına dinamit döşemeyelim.

     İşte kardeşim! Ramazan’ı hakkıyla ihya etmek için dikkat etmemiz gereken unsurların üzerinde durduk. İnşaAllah bunları yerine getirme azmini gösteririz de bayrama manevî olarak arınmış ve Ramazan’ı hakkıyla ihya etmiş oluruz. Selam ve dua ile.

Tarih bize; Müslüman halklar üzerindeki egemenliği ifade eden halifeliği elde etmek için yıllarca mücadele eden bir ecdattan onu bir çırpıda kaldıran sözüm ona kahraman(!) torunlarının hikayesini anlatır. Bir zamanlar tüm Müslümanlar nezdinde meşruiyet elde etmenin vasıtası olarak görülerek elde edilmesi için birçok bedeller ödenen hilafet kurumu, batılı efendilerinin istemesi neticesinde bir gecede kaldırılarak yok edilmiştir. 1571 yılında Yavuz Sultan Süleyman tarafından Mısır’ın ele geçirilmesiyle İstanbul’a getirilen hilafet, yaklaşık olarak 350 yıl kadar varlığını sürdürmüş ve ne yazıktır ki Müslümanları birbirine bağlayan en önemli kurum olduğu halde, kıblesini Müslümanlara tarafa değil de Müslümanların düşmanlarına doğru çeviren zihniyetler tarafından 1924 varlığına son verilmiştir. Her ne kadar Hilafet kurumu asıl istenilen gücünü yitirmiş olsa da Müslümanları bir arada tutma görevini belirli oranda da olsa hâlâ muhafaza ediyordu. Ne yazıktır ki Müslümanlar için bu derece önemli ve zaman açısından da çok daha fazla ihtiyaç duydukları bir zamanda kaldıranlar kurtarıcı, hilafet makamını umdesinde bulunduranlar ise hain ilan edilerek Müslüman çocuklarına düşman gibi gösterildiler. Müslüman nesiller, Müslümanları bir arada tutan bir kurumun başında duran liderlerine hain gözüyle baktılar ve bakmaya devam ediyorlar. Oysaki asıl ihanet Müslümanları siyasî birliktelikten koparak onları emperyalistlerin kucağına parça parça atılmasıydı. Lakin bunu yapanlar, kurtarıcı olarak gösterilerek lider, ulu önder, ata, kurtarıcı gibi gösterildiler.

Oysaki Hilafeti kaldıranlar onun nimetlerinden hâlâ istifade etmeye devam ediyorlardı. Şimdilerde halan büyük bir başarı olarak toplumlara örnek gösterilen Çanakkale Savaşında hilafetin bayrağı altına yaşayan topraklardan gelerek orada küffarın başarı elde etmemesi için canını ortaya koyarak şehit olanlar, Halifenin çağrısı üzerine oraya gelmişlerdi. Yine kurtuluş savaşı olarak ifadelendirilen savaşta başarı elde edilmesi için çuvallarla paralar yine hilafet kurumunun yüzü-suyu hürmetine toplanarak hilafet merkezinin kurtarılması için gönderilmişti.

Yine Müslümanlar tarihin hiçbir döneminde hilafet makamının varlığına, hilafetin kaldırıldığı zaman ki kadar da ihtiyaç duymamışlardı. Müslümanlar, düşmanları tarafından her taraftan kuşatılarak işgal edilen topraklarını ancak bir arada durarak ve tek vücut olarak durduklarında kurtaracakları gerçeği aşikârdı. Bunu sağlayacak en önemli -belki de tek- kurum hilafet (Müslümanların siyasî birlikteliği) kurumuydu. Peki konjektör bunu gerektirdiği halde neden hilafet kaldırıldı?

Bu sorunun en temel cevabı şudur: Müslümanların düşmanlarının zaten amaçladıkları şey bunu gerçekleştirmekti. Lakin bunu kendi elleriyle yapmaları Müslümanlar tarafından bir kabule dönüşmeyecek, aksine bir tepkiye dönüşerek daha büyük mukavemetlerin oluşmasına sebebiyet verecekti. Böylesine bedeli daha ağır olarak bir sürecin içerisine girmektense Müslümanlardan olan birisi tarafından kaldırılmasının daha az tepkiyle karşılaşacağını bildiklerinden, bizden görünen birisi üzerinden kaldırtıldı. Böylece asıl düşmanları olan Müslümanları bir arada tutan ipi kesmiş olacaklar, bunun neticesi olarak Müslümanlar küçük gruplara ayrılacak ve böylece de bu gruplarla mücadele etmek çok daha mümkün olacaktı. Hatta bu şekilde olması Müslümanların, asıl düşmanların unutturacak birbirlerine düşmelerine de sebebiyet verecekti. Batılıların, yüz yıldan fazladır bu coğrafyalar üzerinde egemen olmalarının en önemli sebebi bu coğrafyada yaşayan Müslümanları gruplara ayırarak, hepsinin üzerinde egemenliklerini kurmuş olmalarıdır. Ulus devletler inşa ederek bu sınırlarla Müslümanları birbirlerinden tamamen uzaklaştırarak aralarına aşılması zor mesafeler koymuşlardır. Önce Müslümanları bir arada tutan hilafeti kaldırdılar, bunun bir sonraki adımı olarak da Müslümanlar arasında suni sınırlar koydular. Ve böylece kendilerine çizilen sınırlar içerisine hapsolan Müslümanları kontrol etmek daha kolay olacaktı. Ayrıca kendi dünya görüşlerine ve de çıkarlarına hizmet edecek kimseleri destekleyerek muhaliflerine onlar üzerinden baskı kurdular. Bu kesimleri aralarında hiç bitmeyecek bir kavganın içerisine sokup, güçlenmelerinin önünde de geçmek istediler.

Gelinen noktada ümmetin birliğinin bozulmasıyla birlikte oluşturulan devletçikler üzerinde ne büyük tesirlerinin olduğunu; Batılılardan onay almadan kendi ülkeleri üzerinde herhangi bir egemenliklerinin olmadığını, kendi yöneticilerini bile seçme haklarının bulunmadığını, ancak kendilerinin izin verdiği kimselerin yine izin verdikleri şeyleri yapmak için iktidara gelebileceklerini görmekteyiz.

Bütün küresel güçler bir araya gelerek küçücük bir yer olan Gazze’yi yerle yeksan etmek için her türlü yardımlaşmayı sağladıkları bir dönemde elli yedi tane olduğu söylenen Müslüman ülkelerinin hiçbir şey yapamamaları, hatta bırakın engel olmak için bir şeyler yapmayı küresel güçleri lojistik olarak destekleyerek yanında yer almak zorunda kaldıklarına tanıklık ediyoruz. Buda bize Müslüman olduğu söylenen ülkeler üzerinde Batılıların egemenliğinin hangi düzeyde olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bugün gerek Gazze’de gerekse de dünyanın diğer coğrafyalarında bu şekilde bir zilleti yaşıyorsak bunun en büyük sebebi o gün Müslümanları bir arada tutarak yardımlaşmaları sağlayan, birbirleri için gerekirse canlarını verdikleri Müslümanların siyasî birliğini ifade eden Hilafet kurumunu ortadan kaldırmalarıdır. Bugün yapacakları hamlelerin adımlarını ta o zamanlarda atmışlar. Kendilerini ta o zamandan güvence altına alacak şekilde atmaları gereken tüm adımları atmışlar. Müslümanları kendilerine karşı mukavemet gösteremeyecek şekilde baskı altına almışlar ve onlar bir araya getirerek bir güç oluşturacak her türlü değerden uzaklaştırmak istemişlerdir.

Bugün Gazze’de katledilen her bir masumun kanının akmasına sebebiyet verenlerden birileri de zamanında Müslümanlar arasındaki o ipi koparanlarındır. Batılıların, hilafeti niçin ortadan kaldırmak istediklerini şimdi Gazze’de yaşadığımız pratik bize bir kez daha göstermektedir. Acaba Hilafet kurumu hâlâ aktif bir şekilde yürürlükte olsaydı, bugün o zalimler bu şekilde pervasızca birlik olarak Müslümanları katledebilirler miydi? Veya onlar bunu yapmaya kalkıştıklarında elli yedi tane olduğu söylenen Müslüman ülkeler, bu şekilde hiçbir etkilerinin olmadığı zilleti dibine kadar yaşayan bir fotoğrafı ortaya koyabilirler miydi?

Batılılar kendi yaşadıkları ülkelerde bir araya gelerek güç oluşturmanın önemi üzerinde ısrarla durarak bunun için çok ciddi fedakârlıklarda bulunurlarken, Müslümanların yaşadığı ülkelerde ise var olan parçalanmayı daha derinlikli hale getirmek için aynı şekilde çok büyük fedakârlıklar yapmaktadırlar. Büyük büyük bütçeler ayırarak Müslümanların parçalanmalarına sebebiyet verecek oluşumları desteklemekte, Müslümanlar arasında fitne ve fesat tohumları ekmek için her fırsatı kullanmaktadırlar.

Bugün Müslümanlar arasında Batılıların bu oyunlarının farkında olan Müslümanların bir kısmı bilerek veya bilmeyerek o oyunun bir parçası olmaktadırlar. Müslümanları bir araya getirerek güç oluşturmalarına sebebiyet verecek şeylere karşı olanlar, bu unsurları yorumsal bir takım indi görüşlere indirgeyenler, temel olmayan konularda da aynileşmeyi olmazsa olmaz görenler, bir mezhebin esas alınmasını şart koşan anlayışlar, ister istemez bu oyunun bir parçası olmaya devam ediyorlar. Bilerek veya bilmeyerek Batılıların emellerine hizmet ediyorlar.

Müslümanlar olarak bu hataları yapmaya devam ettiğimiz sürece bugün Gazze’de yaşadığımız acıları yaşamaya yarında devam edeceğiz. Dün Cezayir’de, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Bosna’da, Çeçenistan’da, Arakan’da ve dünden bugün Filistin’de yaşadığımız zulümleri yaşamaya devam edeceğizdir. Kafirlerin güç birliği yapığı bir zamanda bizler ise basit meselelerden dolayı ayrışarak düşmanlaştığımız bir durumda, başarılı olanlar onlar olacaklardır. Yüce kitabımız “ayrılmayın, yoksa gücünüz gider” dediği halde bizler hâlâ dağılarak güç elde edeceğimizi düşünüyoruz. Müslümanlarla ayrışımlarımızı dinin temek sabiteleri üzerinden değil de yoruma açık olan meselleler üzerinden yaptığımız bir durumda, kendileriyle birlikte aynı kaderi paylaşarak aynı coğrafyada yaşadığımız gayr-i müslimlerle birlikte olmamız gerekirken bizler maalesef kendilerini samimi bir şekilde İslâm’a nispet eden insanlarla ayrışıyoruz. Düşmanlarımızı bir kenara koyarak düşmanlığımızı birbirimize yönelik yapıyoruz. Hâlâ güç birliği oluşturmak konusunu fikrî zemin üzerinde değerlendirerek asla birleşmemizin mümkün olmayacağı bir alanda ısrar ediyoruz. Oysaki Müslümanların birlikteliği fikrî zemin üzerinde değil, siyasî zemin üzerindendir. Kafirlerle ve onların uşaklığını yapanlarla mücadele etmek için illa tüm Müslümanlarla hemen her konuda fikir birliğimizin olması gerekmiyor. Böylesine bir durum, tarihte hemen hiç yaşanmamış ve bugünden sonrada -Allahu âlem- yaşanmayacaktır. Lakin düşmana karşı siyasî birliktelik ise eğer istendiğinde hemen her zaman mümkün olacak bir şeydir.

Neden Hz. Peygamberin Medine’deki tüm kabileleri hatta münafıkları bile aynı siyasî çatı altında tutma örnekliği bizler için güncel karşılığı olan bir örnekliğe dönüşmüyor? Yüzyıldır çok büyük bedeller ödediğimiz halde ne yazıktır ki bu meselenin önemini kavramış değiliz. Münafıkların kafilerden bir zümre olduğu, çeşitli zamanlarda Müslümanlar için kafirlerden daha tehlikeli oldukları açık bir şekilde ortada olduğu halde, sırf Müslüman olduklarını deklere ettiklerinden dolayı onlara kafir muamelesi yapmamış, onları Müslümanların siyasî birlikteliği altında tutmuştur. Kavmiyetçiliğin hâkim olduğu bir coğrafyada ve zamanda, insanları bir arada tutmak için çok büyük bir örneklik ortaya koyan Efendimizin bu örnekliği, bugün çok daha fazla ihtiyaç duyduğumuz halde neden hâlâ hatada ısrar ediyor ve Müslümanların birlikteliğini değil de ayrılığını oluşturacak adımları atmaya devam ediyoruz? Kabileciliğin hâkim olduğu bir durumda çözümü dinî değerlere sarılmakta bulan ve bununlar insanları bir ve güçlü kılan örnekliği bir kenara bırakarak o gün, insanları güçsüz kılan ırkçılık veya benzeri suni anlayışlarının mahkûmu haline getirerek çözümü buralarda arıyor, Müslümanları ayrıştıracak konular üzerinde ısrar ediyoruz? Müslümanların birlikteliğini ortadan kaldıran zihniyet ve kişileri hâlâ kurtarıcı olarak görme yanlışında ısrar ediyoruz? Müslüman halklar olarak şu an yaşadığımız katliamların geçmişteki müsebbibi olanları, hak ettikleri yere konumlandırmıyor, onları insanların gözünde ve gönlünde kahramanlar olarak göstermeye çalışıyoruz? Geçmişte yaptıkları ihanetlerinin hesabını sormamız gerekirken, neden hâlâ onların bizleri şu anki duruma mahkûm eden ideolojilerini bizleri kurtaracak reçeteler olarak görmeye devam ediyoruz?

Yüce Kitabımız Müslümanlar arasındaki bağları kopararak onları birbirlerine düşman eden varlık olarak şeytanları göstermektedir. Dolayısıyla tarihte Müslümanların birlikteliğini ortadan kaldırarak onlara birbirlerine yabancılaştıran, hatta daha da ileri boyutta düşmanlaştıran kimselerin yaptıkları da aynen bu şekilde şeytanî bir uygulamadır. Müslümanlar olarak, böylesine bir durumu ortaya koyan kimselere, şeytanlara duyduğumuz kadar karşı bir duruş göstermeliyiz. Şeytanın gerçekleştirmek istediği bu şekildeki hedeflerinin gerçekleşmemesi için gösterdiğimiz çaba kadar bu kimselerin ortaya koymuş oldukları aynı amaçlarında başarılı olmaması için gayret göstermeliyiz. Şeytandan Allah'a sığındığımız gibi bu kimselerin şerrinden de Allah'a sığınmalıyız. Şeytanı kendimize düşman bildiğimiz gibi bu kimseleri ve ortaya koydukları ideolojilerini de düşman bellemeliyiz. Dünyevî kurtuluşun şeytanî olan bu yaklaşımlarda olmadığını, Yüce Kitabımızın da bizler davet ettiği Müslümanların birlikteliğinde olduğunu bir an önce kavramaları ve bunu gerçekleştirmek için üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeliyiz. Bir an önce Müslümanların siyasî birlikteliğini yeniden inşa etmeliyiz. Gerek günümüzde gerekse de geçmişte bu konuda Müslümanlara ihanet edenleri tanımalı ve onlara gereken tavrı göstermeliyiz. Müslümanlar olarak bugün ödediğimiz bu büyük bedellerde onlarında parmaklarının hiçte azımsanmayacak kadar olduğunu unutmamalıyız.