Urfa’nın Siverek ilçesinde ve sonrasında ise Maraş’ta bir okula yönelik olarak bir okul öğrencisinin saldırısıyla çok sayıda evladımızı kaybettik ve bir kısmı da bu silahlı saldırılarda yaralandılar.
Öncelikli olarak evlatlarını kaybeden ailelere başsağlığı diliyor, Rabbimizden kendileri için sabırlar niyaz ediyoruz. Bu açı, tarifi mümkün olmayacak kadar çok büyük bir acıdır. Daha hayatlarının baharında olan evlatlarının, eğitim görmeleri için gönderdikleri okulda katledilmeleri; insanda tarifi mümkün olmayan acılar meydana getirir. Meydana gelen olayların yaktığı ateş, katledilen ve yaralanan evlatlarımızın aileleri manevî olarak cayır cayır yakmıştır. Ayrıca bu olaylar vicdanı olan, o çocukları kendi çocukları gibi gören vicdanlı insanları da derinden etkilemiştir.
Gelinen noktada toplumun her geçen gün artan bir şekilde cinnet toplumu haline geldiğine tanıklık ediyoruz. Büyükten küçüğe herkes, her geçen gün artan bir şekilde tahammülsüz bir psikolojik duruma doğru koşar adımlarla gidiyor. Merhamet azalıyor, hırslar ve tahammülsüzlükler artıyor.
Okullara yönelik bu saldırıların planlanmış bir iradenin sonucunda mı yapıldı yoksa bireysel manada gelişen olaylar mı bunu zamanla göreceğiz. Sonuç her ne olursa olsun, hayatlarının baharında olan masum yavrularımız, bu cânilerin eylemleri neticesinde hayatlarından oldular. Yavrularımız mezara, geride bıraktıkları aileleri ise ruhları derinden sarsan, hüznün ve acının girdabına gark eden bir hayatı -tabi buna hayat denilirse- yaşamaktadırlar.
Olaylara baktığımızda görünen durum şudur: Birisi 18 yaşında diğeri de 14 yaşında iki çocuk denilecek bir yaşta olan öğrencinin, elindeki silahlarla okullara girerek hedef gözetmeksizin herkese ateş açmaları sonucunda 10’larca çocuğumuzu hedef alıyorlar.
Olaylara yönelik olarak tv. kanallarında yapılan değerlendirmelerde çocukların bu şekilde cânice bir davranışı sergilemelerin nedeni tartışılmaktadır.
Öncelikle söylemek isteriz ki; bu tür durumlar hemen her toplumda yaşanma ihtimali olan olaylardır. Batı toplumlarında bu tür olayların daha fazla olmak üzere zaman zaman haberlere yansıdığını görmekteyiz. Tabi bu şekilde bir ihtimalin her toplum için olası olması bu olayların normal olduğunu göstermemektedir. Aksine o toplumların ne kadar fazla dejenere ve cânileştiğini göstermektedir.
Bu olayların bize gösterdiği hususlar şunlardır:
1- Bu olayların sorumluluğunun büyüğü yöneticilere aittir. Toplumun, eğitim kurumlarında yaşanan olaylardan tutunda hemen har alanda oluşan güvenlik zafiyetine kadar tüm sorumluluklar yöneticilerin sorumluluk olanları içindedir. Bu olaylarda olduğu gibi oluşan her türlü zaafiyetin sebep olduğun olayların sorumluluğun yöneticilere ait olduğunu unutmamak gerekiyor. Toplumda yaşanan en ufak bir sorun bile şayet idarecilerin yetki alanlarına giriyorsa ve onların ihmalleri yüzünden gerçekleşiyorsa tabi olarak o sorunlardan ilk başta yöneticiler sorumludurlar.
2- Ailelerin sorumsuzluğu. Herkes gibi çocukları yetiştiren aileler de hem kendileri hem de çocukları için referans aldıkları dünya görüşü, seküler bir dünya görüşüdür. Ülkemizde de hâkim olan bu anlayışın temsilcileri çocuklarına her daim hedef olarak, gelen itibariyle dünyaya yönelik hedefler belirlediklerini görmekteyiz. Bir insan için en önemli ihtiyaç olan gönül dünyasını ihya etmek, manevî manada çocukları geliştirmek, insanî değerleri onlara benimsetme, dünyanın hedef değil araç olduğunu ifade etme yerine; bütün bunları yok sayarak hedeflerinin tümünü dünyaya yönelik yapmaktadırlar. Çocuklar bu hedeflere yürürken içlerindeki manevî boşluğu tatmin edemedikleri için bu durumun topluma bir yansıması elbette olmaktadır. Bu, bazen hedeflere ulaşmayı gayr-ı meşru yolları kullanarak ulaşmayı, bazen de merhameti kuşanamadığı için en ufak bir gerginlikte şiddeti esas almak gibi neticeleri doğurmaktadır.
3- Toplumun referans aldığı dünya görüşü. İnsanlara bakış açısı, şuur ve bilinç sağlayan şey referans alınan dünya görüşüdür. Referans alınan dünya görüşünde insanın diğer insanlarla olan ilişkileri hangi bakış açısı üzerine bina edilmektedir? Bu ülkede yüzyıldan fazla bir zamandır, “uygar” denilen toplumların rol model alınmasının olmazsa olmaz olduğunu, toplumun geleceğinin ancak bununla kurtuluşa ereceğini iddia eden ve egemen olan bir ideoloji vardır. İçinde yaşadığımız ülkede özellikle eğitimde din referans alınmadığı için insanın insanla olan ilişkisi, kanunlarla korunmaya çalışılmaktadır. İnsanın diğer insanların hak ve hukukuna riayet etmesi öncelikli olarak manevî bir bilinç üzerinden yürümesi gerekirken; bunun hukuksal alanı desteklemesi gerekirken, din referans alınmadığı için sadece hukuk bunu karşılamakta yeterli olmadığını görmekteyiz. Manevi anlamda boşluk yaşayan ve yasaların da caydırıcı bir işlev görmedikleri bir durumda suç işleme oranları da buna pareler olarak arttığına tanıklık etmekteyiz.
4- Dikkate alınan beşerî hukukun yetersiz oluşu. Batının referans aldığı dünya görüşünün bir neticesi olarak belirlenen hukuk sistemi, suçu ve suçluyu engellemek yerine suçu insanlar nazarında basitleştiren bir işlev görmektedir. İnsanlar, Allah’ın belirlediği toplumsal hukuktan uzaklaşarak beşerî hukuku referans almasının cezasını/bedelini ödüyorlar. Mutlak adalet olan Allah’ın yasaları yerine bâtıl bir zihniyetin üretimi olan beşerî yasaların insanı getirdiği nokta bundan hiçte farklı bir yer olmayacaktı. Suçlular eğer gücü de arkalarına almışlarsa bu toplumda en fazla değer görüyorlar. Suç işlediklerinde ceza alsalar bile bu cezalar onlar için caydırıcı olmak yerine kendilerine sağladığı faydalardan dolayı cazip hale geliyor. Bu durumda suçların artmasına olanak sağlıyor. Ayrıca suçlular hak ettikleri şekilde cezalandırılmayınca insanlar kendi adaletlerini kendileri sağlamaya çalışıyorlar. Hukukun adaleti sağlamayacağı görüşü, insanların yaşadıkları olayları kendi aralarında çözmeye götürüyor. Toplum olarak bu durumun acı sonuçlarını yaşıyoruz.
5- Çağdaşlık ve ilerlemeciliğin girdabı. Bu anlayışın başta çocuklarımız olmak üzere toplumun maruz bıraktığı görsel ve yazılı basın ve ayrıca da sosyal medya araçlarının olumsuz etkisi toplumu her geçen gün içinden çıkılmaz bir girdabın içine sokuyor. İnsan psikolojisini etkileyen daha doğru bir ifadeyle bozan gerek internet oyunları, gerek sosyal medya içerikleri, gerek dizi ve filmlerin etkisiyle toplum, adeta şiddet eğilimlisi bir hale geldi/getirildi. Şiddetin kişiye statü kazandırdığı, hedeflenen iyiliklerin hâkim olması için şiddetin gerekli olduğu gibi algı topluma bu araçlar vasıtasıyla güzel gösterilmeye çalışılıyor. İnsanın canının çok basit ve önemsiz bir hale getirildiği diziler ve filimler, en çok izlenenler arasına giriyorlar. Kanallar bu tür yapımları yayınlamak için birbiriyle yarışıyorlar. Bunların bir neticesi olarak şiddeti bir sonuç olarak gören veya en azından bir seçenek olarak gören insanlar yetişiyor. İşte bunun neticesi de yaşadığımız olaylar gibi vahim olayların yaşanmasını beraberinde getiriyor.
6- Toplumun duyarsızlaşması. Toplumda meydana gelen olumsuz gelişmelere karşı insanlarda gelen olarak bir tepki olması beklenir. Bu tepkiler yeteri düzeyde verildiği zaman o olumsuzlukları yapmaya yeltenenler toplumun vereceği tepkiyi dikkate alarak hareket etmek zorunda olduklarını hissederler. Lakin liberal anlayışın belirleyici olduğu toplumlarda insanların sebep oldukları yanlışlara karşı “bananeci” bir yaklaşım belirleyici oluyor. Bu şekilde bir yaklaşım da neticede suça meyilli olan insanlara cesaret veriyor. Tepkiyle karşılaşmayacağını bilen suça meyilli kimse de psikolojik bir rahatlıkla suçu işleyebiliyor. Hele bir de suçlular takdir ediliyorsa o zaman işin rengi suçlular lehine biraz daha ileri boyutlara taşınıyor. Geldiğimiz noktada toplum, kendisine karşı yapılmamış suçlara karşı duyarsız hale gelmiş durumdadır ve bu durumun bir gün kendisine de bedel ödeteceğini unutmuş gibi hareket etmektedir. Toplumda yaşanan cinnet durumunu artık herkes sanki ilâhî bir yasanın sonucunda meydana gelmiş bir netice gibi kanıksamış durumdadır. Toplumda yaşayan büyük kitlelerin bu durumdan kurtuluşun kalıcı reçetelerinin ne olduğuna yönelikte bir arayışları yok durumdadır. Çıkış yolu arayanların da asıl kurtuluş olan dinden, Kur’an’dan ve Efendimizin sahih sünnetinde bir haber veya onu reddetmelerinden dolayı kurtuluşu toplumu bir başka sapmanın içine götürecek yollarda aramaktadırlar.
7- Müslümanların dâvet ve ıslah çalışmalarının yetersizliği. Toplumdaki yozlaşmanın her geçen gün ileri boyutlara taşınmasına karşın, kendilerini İslâm’ın temsilcisi olarak gören Müslümanlar ve onlara ait olan sivil toplum kuruluşları, bu yozlaşmaya karşı yeterince gayret göstermemektedirler. Toplumdaki yozlaşmanın şiddeti oranında Müslümanlarında davet ve ıslah çalışmalarının artması gerekmektedir. Ne yazıktır ki böyle olmadığını, Müslümanların kendi aralarındaki fikri meseleleri daha önemli görerek o konulara yoğunlaştıklarını, bunun bir neticesi olarak küçük gruplar halinde yaptıkları davet ve ıslah çalışmalarının istenilen düzeyde bir etki oluşturmadığını gözlemlemekteyiz. Müslümanların toplumdaki sorunlara yozlaşmaya karşı duyarsız kalmamaları gerekirken, yeteri kadar İslâmî daveti yaygınlaştıramamaları, gelişen olayların bir sorumlusunun da Müslümanlar olduğunu bize göstermektedir. Biz Müslümanlar olarak başkalarına iğneyi batırırken, çuvaldızı da kendimize batırmalıyız. Bu hadiselerin bir miktarda da olsa sorumlusu biz olduğumuzu unutmamalıyız.
Ne yapılmalı!
1. Tevhidin bireysel, toplumsal tüm boyutlarının kavranması ve problemlerin bu bağın yeteri kadar anlaşılmamasından kaynaklandığının fark edilmesi gerekmektedir. İslâm’ın gerçekleştirmek istediği iki amacı vardır:
1) Allah’ın tanıtmak,
2) İnsanlar arasındaki ilişkileri tanzim etmek. İslâm’ın gerçekleştirmek istediği bu iki amacın, tevhid inancının bir gereği olduğu, bir kimsenin mümin olabilmesi için dinin insanlar arasını tanzim etmek için belirlediği tüm kurallara titizlikle uymasının zorunlu olduğunun kavranması gerekmektedir. Eğer insanlarımızı bu bilinci vermiş olsaydık, muhtemelen bu şekilde bir vahşiliği ortaya koyamayacaklardı.
2. Manevi eğitim ve insanın Rabbi ve fıtratıyla buluşmasının sağlanması. Şu an uygulanan eğitim anlayışında manevî eğitimi tamamen dışlayarak rasyonalist bir anlayış üzerinden yürütmektedir. Bu eğitim anlayışı, dinin kişiye kazandıracağı her türlü manevî duygu ve becerileri yok saymaya sebebiyet vermektedir. Oysa insan Rabbini hakkıyla tanımış olsa, yaratılış amacını bilse bu şekilde masum insanlara kıyabil miydi?
3.Bilgi yanında eğitimin esas görülmesi. Okullar maalesef sadece öğretimi esas görmektedirler. Oysa çocuklar, bilgiyle beraber eğitime de ihtiyaç duymaktadırlar. Bilindiği üzere çocuklar, ilk becerilerini bilgiden değil ebeveynlerini taklit ederek elde ediyorlar. Bu şekilde olguları ve nesneleri daha çabuk kavrıyorlar. Dolayısıyla da eğitim ve öğretim birlikte yürütülmelidir. Çocukların başkalarına ve büyüklerine karşı nasıl davranmaları gerektiği öğretmenleri tarafından uygulanarak öğretilmelidir. Toplumdaki insanlara karşı hareketlerinde belirleyici olan şeyin neler olduğu öğretmenler tarafından pratiğe aktarılarak öğretilmelidir.
4. Dünyevi hedeflerin asıl olmadığı vurgusu yapılmalı ve asıl hedefin ahiret olduğu gerçeği çocuklara bir şuur olarak verilmelidir. Bugün eğitim sistemi tamamen dünyevî hedefler üzerine kurulmuştur. Kendilerine hedef olarak gösterilen bu amaçlara ulaşmak için çocuklar gerektiğinde bir başka arkadaşına haksızlık olacak şekilde hareket edebilmekte; sosyal şartlarının o hedeflere ulaşmak için yeterli olmadığını düşündüğünde gayr-i meşru yolara başvurmayı bir seçenek olarak görmektedirler. Söz gelimi hedeflerine ulaşmak için torpil gibi gayr-i ahlâkî davranışları meşru görmekte, bazen de kumar, dolandırıcılık sayılabilecek hususlara yönelebilmektedirler. Oysa dünyevî hedeflerin değil de asil hedefin uhrevî hedefler olduğunu bilen bir kimse bu tür gayr-i ahlâkî hususlara yönelmez, bu tür hususların asıl hedef olan uhrevî hedeflerden kendisini uzaklaştıracağını bilerek bunlardan kaçınacaktır. Hatta başka insanlara yardım etmenin kendisini uhrevî hedeflere yaklaştıracağını bilen birisi olarak yeri geldiğinde bir başkasını kendisine tercih edebilecek ahlâkî olgunlukla hareket edecektir.
5. İnsanı, kendisine yabancılaştıran beşerî anlayışlardan arındırılması gerekmektedir. Hangisi olursa olsun beşerî sistemler, esas görülmeye devam edildiği sürece problemler de artarak devam edecektir. Çükü beşerî sistemlerin zaafları vardır, insanı yeteri kadar tanıyamadıkları için insanlar için kalıcı çözümler de üretebilmeleri mümkün değildir. Batılıların ürettiği “özgürlük!” adı altında nice anlayışlar, toplumda problemlerin artarak devam etmesine olanak tanımıştır. Söz gelimi son yıllarda çok daha fazla gündeme getirilen ve ebeveynin ve toplumun çocuklar üzerindeki otokontrollerini ortadan kaldıran “çocuklar da bir bireydir” gibi yaklaşımlar, çocukların aile ve toplum denetiminden giderek çıkmasına sebebiyet vermiştir. Aklî olgunlukları da yeteri kadar gelişmediği için bu çocuklar nice yanlış işlerin ve kişilerin müşterisi haline gelmişlerdir. Dolayısıyla insan fıtratına ve daha önemlisi dine ters her türlü beşerî anlayışlardan arınarak yeniden fıtratıyla ve Rabbiyle buluşması gerekmektedir.
6. Çocukların sanan dünyanın girdabından kurtulunması gerekmektedir. Sanal dünyada insanlara sunulan -gerçekle alakası olamayan- bir dünya gerçekmiş gibi insanlara sunularak insanlar o tür bir hayata özendirilmektedir. Özellikle çocuk ve gençlerin yeteri kadar kavrayamadıkları gerçeklik ve sanallık gibi oğullar sebebiyle o hayatlara kendilerini kaptırabilmektedirler. Gerçek hayatla -o gerçekmiş gibi- kendisine sunulan hayatın örtüşmediğini gören insanlar, yaşadıkları hayatlarını kabullenemiyorlar ve kendilerine gerçekmiş gibi sunulan o sanan hayatlara ulaşmak için çabanın içerisine giriyorlar. Bu durum da onları birçok yanlışın içerisine sürüklüyor. Ayrıca insan psikolojik olarak etkilenen bir varlıktır. Dolayısıyla muhatap olduğu hadiseler onu olumlu veya olumsuz bir şekilde etkiler. Sanal hayatta karşılaştığı hadiseler onu psikolojik olarak çok etkilemekte, hatta bazı insanlar adata sanan hayat bağımlısı haline gelebilmektedirler. Böylesine sanal dünyanın etkisinde olan insanların, gerçek hayata ayak uydurmaları ve onunla barışık yaşayabilmeleri mümkün olamamaktadır.
Bütün bunlardan sonra son olarak şunu söyleyelim ki toplumun karşı karşıya kaldığı her türlü problemin çözümü; Allah’ta ve O’nun gönderdiği ilâhî nizamdadır. İslam’a iman eden kimseler olarak toplumun meselelerini de ancak, İslâm nizamının çözeceğine inanıyoruz. Çünkü Rabbimiz insanlık için tek bir çözüm olduğunu onun da ilâhî nizam olan İslâm’a yönelmek olduğunu kitabında açık ve sarih bir şekilde bildirmektedir.
Selam İslâm nizamının gölgesi altında toplumsal problemlere çözüm arayan, sorunun bir parçası değil çözümün bir parçası olmak için çalışan samimi mü’minlerin üzerine olsun.