Login to your account

Username *
Password *
Remember Me

Create an account

Fields marked with an asterisk (*) are required.
Name *
Username *
Password *
Verify password *
Email *
Verify email *
Captcha *
Reload Captcha
Şükrü HÜSEYİNOĞLU

Şükrü HÜSEYİNOĞLU

Kanadalı iletişim bilimci Marshall Mcluhan, 1960’lı yıllarda kaleme aldığı “Global Village / Küresel Köy” adlı eserinde, dünyada hızla yaygınlaşan Amerikan mahreçli Tv kültürünün giderek dünyayı global bir köye dönüştüreceğini ifade etmişti. Perşembenin gelişi Çarşambadan belliydi ve öngördüğü gibi de oldu. Dünya artık tek kültürlü, tek kıbleli küresel bir köy durumunda.

Tabi biz Müslümanlar açısından sorun dünyanın küresel köy haline gelmesi, tek kıbleli ve kültürlü olması değil, bu küresel köyün kıble ve egemen kültürünün bâtıl oluşudur. Yoksa İslam’ın gayesi de dünyayı, kıblesi Âlemlerin Rabbi’nin belirlediği kıble, egemen hayat nizamı O’nun bildirdiği din olan bir küresel köye dönüştürmek değil midir? Ki, Bakara suresi 193 ve Enfal suresi 39. ayetlerde Rabbimiz bize bu hedefi göstermektedir.

Bilindiği üzere yeryüzünde yerleşik ilk hayat nizamı İslam’dı. İlk insanlarla birlikte yeryüzünde Allah’ın ölçülerine göre işleyen bir hayat nizamı kurulmuş,[1] daha sonra insanların Allah’ın ölçülerinden uzaklaşmaya başlamasıyla farklı dünya görüşleri ve yaşayış biçimleri, ideolojiler meydana gelmiştir. Bu konuyla ilgili olarak Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“İnsanlar tek bir ümmetti. (Ardından ayrılığa düştüler.) Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak Peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hak üzere hüküm vermek için kitaplar indirdi…” (Bakara, 2/213)

Yeryüzünde İslami hayatın, yani fert ve toplum olarak Allah’a itaat üzere yaşama pratiğinin asıl, Allah’a tuğyanın arizi oluşunu en veciz şekilde ifade eden ayet gruplarından biri de, namazla ilgili şu ayet-i kerimelerdir:

“İşte bunlar, kendilerine Allah'ın nimet verdiği Peygamberlerdendir. Adem'in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Yakub) soyundan, doğru yola eriştirdiklerimiz ve seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahmanın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlardı.

Sonra onların ardından öyle nesiller geldi ki, namazı zayi ettiler ve şehvetlerine uydular. Bu sebeple bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır.” (Meryem, 19/58-59)

Kısacası İslam; yaratan, yaşatan ve emreden Rabbimizin kulları için belirlediği ve ikmal ettiği[2] yegâne hak hayat nizamı[3] olarak asıl olandır. İslam dışındaki tüm dünya görüşü ve yaşayış biçimleri, ideolojiler ise arizidirler, türedidirler, insan hevası ürünü olarak câhili ve bâtıldırlar.

İnsanlık tarihinin asli çizgi ve yürüyüşü, Rabbimizin insanlar arasından onların hidâyeti için seçtiği Peygamberler (a.s.) ve beraberlerindeki toplulukların temsil ettiği İslami hayattır. İslami hayat, Âlemlerin Rabbi’nin ölçülerini esas alan, O’nun ol dediği yerde olmayı, dur dediği yerde durmayı temel kabul eden yönelişin adıdır.

İslami hayat, Âlemlerin Rabbi’nin emir ve nehiyleri karşısında “işttik ve itaat ettik” teslimiyetini ifade ederken,[4] İslam’ın dışındaki tüm ideoloji ve yaşayış biçimleri “işittik ve isyan ettik” tuğyanına dayanır.[5] Tabi “işittik ve itaat ettik” teslimiyeti de, “işittik ve isyan ettik” tuğyanı da salt dille ifade edilen bir durum değildir. Bilakis daha ziyade hal diliyle, Allah’ın emirlerine fiili ittiba ya da fiili itaatsizlik ile ifadesini bulmaktadır.

Nice insanlar var ki, dilleriyle “işittik ve itaat ettik” ifadesini kullanmakta, fakat yaşayışalrıyla bu sözlerini tekzip etmektedirler. İşin doğrusu ve acı tarafı da zaten, insanlık tarihinin genelinde ve bugün de, dil ile ifade edilmese de hal diliyle “işittik ve isyan ettik” diyenlerin çoğunlukta olduğu gerçeğidir. Ki Rabbimiz, Asr sûresinde insanlığın bu “sıfırlarla dolu” karnesi ile ziyanını bize bildirmektedir.

Tesettür Asıl, Tesettürsüzlük Arızidir

Evet, hak asıl bâtıl arızidir. Âlemlerin Rabbi’ne itaat, emirlerine ittiba asıl, tuğyan arızidir. Namazın ikamesi asıl, namazsızlık arızidir. İffet asıl, iffetsizlik arızidir. Tesettür asıl, tesettürsüzlük arizidir. İnsanların asıldan ziyade arızi olana rağbet etmeleri, asıl olanı arızi, arızi olanı asıl yapmaz. Nitekim Rabbimiz, “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna ve yalanlara uyuyorlar.” (En’am, 6/116) buyurarak, çoğunluğun hak olanın ölçüsü olamayacağını vurgulamaktadır.

İnsanlar tarihsel süreçte maalesef asıl olandan (haktan) ziyade arızi olana (bâtıla) rağbet etmiş olsa ve Allah’ın dininin yeryüzünde egemen kılındığı dönemler sınırlı kalmış olsa da, Rabbani öğreti ve hükümlerin etkisi çoğu zaman bütüncül nitelikte olmasa da toplumlar üzerinde her zaman kendisini göstermiştir.

Mesela bugün dünyada insanların taşıdığı en yaygın isimler, Peygamber isimleridir. Muhammed (a.s.)’ın risaleti öncesi yeryüzünde geçerli risaletler olan Musa (a.s.) ve İsa (a.s.)’ın risaletleri tahrif edilmiş olsa da, kırıntı kabilinden bazı öğretileri bugünlere kadar taşınmıştır. Faizin haramlığı ve tesettür emri, ki iktisadi ve içtimai hayat için son derece mühim hükümlerdir, şu son birkaç asra kadar aslında insanlığın neredeyse ortak uygulayageldiği Rabbani hükümlerdi.

Bu anlamda, 20. asra kadar tesettür kadınların evrensel bir kabul ve pratiğiydi diyebiliriz. İslam dünyasında olduğu gibi, Hıristiyan dünya ve Yahudi topluluklarda da tesettür, genel geçer giyim-kuşam biçimini oluşturuyordu. Bugün Hıristiyan dünyada salt rahibelerin kıyafeti olmaya indirgenen tesettür, yakın geçmişte yaygın giyim-kuşamı teşkil etmekteydi.

Şimdilerde ise, çok acı bir gerçektir ki tesettürsüzlüğün, çıplaklığın evrenselliği söz konusudur. “İslam dünyası”nı dahi kapsamına alan, kasıp kavuran tuğyani, şeytani bir evrensellik. New York’un caddeleri, sokakları neyse, Tokyo’nun, Moskova ve Kiev’in, İstanbul ve Bakü’nün, Kahire ve Kazablanka’nın sokakları da aşağı yukarı aynı durumda.

Muhtemelen, insanlık tarihinde çıplaklığınbu kadar sıradanlaştığı ve yaygınlaştıı başka bir dönem yaşanmamıştır. Türkiye’de bir dönem bir GSM operatörünün reklamında yer alan “özgür kız” figürünün de sembolize ettiği “kadının özgürleşmesi” mottosu, kadını yaratıcısından, ailesinden, eşinden, çocuklarından ve böylece iffetinden, fıtratından “özgürleştirme” neticeleri doğurarak çıplaklığın ve iffetsizliğin evrenselleşmesine yol açtı.

Tabii ki çıplaklık/iffetsizlik yeni bir durum değil. Bilakis, câhiliye yönelim ve pratiklerinin ortak bir niteliğini teşkil ediyor. Nitekim Rabbimiz, Mekke câhiliyesini bize tanıttığı dört terkibin birinde “câhiliye teberrucu”ndan, yani câhiliye kadınlarının açılıp-saçılmasından söz ediyor.[6]

Lakin “câhiliye teberrucu”, kimi fâcir ve fâsık topluluklarla sınırlı olmanın ötesine geçip, bugünkü gibi evrensel bir tuğyan halini tarihin hiçbir döneminde almamış olsa gerek.

Tesettürün evrenselliğinden çıplaklığın evrenselliğine geçiş sürecinin temelinde, ilahi kaynaklı hükümleri “tarihsel” ilan edip, insan hevasına dayalı ideoloji ve yaşayış biçimlerini “evrensel” olarak kodlayan modern tuğyanın ve onun da temelinde protestan tahrifatın bulunduğunu ifade etmek gerekir.

Musa (a.s.) ve İsa (a.s.)’ın risaletleri, tarihte maruz kaldıkları geleneksel tahrifin üzerine, bir de modern dönemde protestan tahrifata maruz kalıp, laisizm ve kapitalizme bütünüyle entegre edilmişlerdir. Bu tahrifat, iktisadi alanda faizin haramlığını ortadan kaldırıp kapitalist yağma ve yığmanın, içtimai alanda ise tesettür emrini buharlaştırıp tesettürsüzlüğün/çıplaklığın önünü açmıştır.

Kısacası, batıda kapitalist yağma ve yığmacılığın ve kadını metalaştıran tesettürsüzlüğün taşları, teolojik saptırmalarla döşenmiştir. Bugün içimizdeki kimi “protestan papazları” tarafından İslam’ın bu alandaki hükümleri konusunda yapılmaya çalışılan da aynısı değil midir?

Batıdan ithal “tarihselcilik” saptırmasıyla İslam’ın hayat menbaı ahkâmı bugün için hâşâ geçerliliği olmayan “tarihsel” hükümler olarak konumlandırılmaya ve batının ideoloji ve kanunları “evrensel” olarak kodlanarak tüm yeryüzünün genel geçer hükümleri kılınmaya çalışılıyor.

Bu sapkın modern ve postmodern bidatçılığa göre, Âlemlerin Rabbi’nin kulları için belirlediği hükümler hâşâ tarihsel bir sınırlılığa mahkûmken, kendi kendisinin ilahı ve rabbi olma iddiasındaki modern insanın ortaya attığı sekülerizm, liberalizm, feminizm vb ideolojiler evrensel bir niteliğe haiz bulunmakta!

Ne yazık ki artık ortalık bu modern ve postmodern bidatçılardan geçilmiyor. Aslında, “Copy” yaptıkları batılı protestan papazlarına ait yorumları, getirip Türkçe olarak “paste” yapmaktan ibaret bir müritlikle malul olsalar da, kendilerini orijinal fikirler üreten aydın (!) insanlar zannedebiliyorlar.

İşte bu postmodern müritler, tıpkı müritliğini yaptıkları protestan papazlar misali Rabbimizin kadınları metalaşmaktan, objeleştirilmekten korumaya matuf tesettür farzını buharlaştırmak için yorum adı altında şeytani tahrifatlar yapmaktadırlar. İçlerinden abzıları bu işi, “Kur’an meali” adı altında Kur’an’ın hükümlerini buharlaştırma şeytanizmine vardırmış bulunmakta.

20. Asrın Avrupasında Tesettür

Bugün Amerika ile birlikte fısk-fücurun, çıplaklığın, her türlü fuhşiyatın merkezi durumunda olan Avrupa’da yakın zamana kadar özellikle köy ve kasabalarda hâkim giyim-kuşam tarzının tesettür olduğu gerçeğini ilk olarak, altı bölümlük bir ikinci dünya savaşı belgeselini izlediğimde fark etmiştim.

Siyah-beyaz kamera çekimleriyle savaşın anlatıldığı bu belgeselde gösterilen Almanya, Fransa, Polonya vb ülkelerin köy, kasaba ve kısmen şehirlerinde kadınların, tıpkı Anadolu’da olduğu gibi başları kapalı, tesettüre uygun giyimli olduğunu gördüğümde şaşırmıştım.

Daha sonra 1900’lerin başında Avrupa’da çekilen benzer birçok görüntüyle karşılaştım. 125 yıl önce İngiltere’de çekilip sonradan renklendirilen o yıllara ait kalabalık bir cadde görüntüsünde, tıpkı Anadolu’daki kadınlar gibi atkılarla sıkı sıkıya örtünen kadınlar dikkat çekiyordu mesela.

Geçtiğimiz günler içinde bir arkadaş, 1912 yılında New York tren istasyonunda çekilmiş bir aile fotoğrafı paylaştı. Amerika’ya göç eden bir Alman ailesinin olduğu fotoğrafta anne ve iki kızının örtülü olduğu görülüyor. Zira o dönemler, laik-seküler modern câhiliyenin henüz yeryüzünün egemen kültürü haline geldiği yıllar değildi. Dolayısıyla halen tesettürün evrenselliği söz konusu idi.

Avrupa’da protestanlığın yaygınlaşmasıyla birlikte kapitalizmin önünün açılması, sömürgecilik ve beraberinde gelen sanayileşme “kapitalist kentleşme”yi, bu kentleşme biçimi kapitalist eğlence kültürünü ve beraberinde fısk-fücurun yaygınlaşmasını getirdi. İkinci dünya savaşı sonrası televizyonun ve dolayısıyla Amerikan mahreçli Tv kültürünün tüm dünyada yaygınlaşmasıyla da tesettürün evrenselliğinden çıplaklığın evrenselliğine geçiş süreci hız kazandı.

Evet, acı bir gerçek ki dünya artık seküler câhiliye kültürünün egemen olduğu küresel bir köy durumunda. Artık tuğyan, fısk-fücur, fuhşiyat küresel/evrensel bir hal almış durumda. Seküler câhiliye, şimdilerde LBGT sapkınlıklarını normalleştirme ve küreselleştirme çabası içinde. Bu amaçla Net Flix, Disney Plus gibi dijital ifsat platformlarını tüm dünyada yaygınlaştırıyorlar.

Türkiye’de mesela çok büyük paralarla yayın ve yapım yatırımları yapıyorlar. Tabi dolarları bastırınca da, kendilerine cehaletle “sanatçı” denilen eğlence sektörü figürlerini bu kültürel işgal projelerinde lejyoner olarak istihdam etmeleri zor olmuyor.

Birkaç ay önce bu konuda “Çocuklarımızı koruyalım” başlıklı bir yazı kaleme alan bir köşe yazarı, LBGT sapkınlıklarını toplumlar nezdinde normalleştirme ve yaygınlaştırmayı temel yayın politikası edinmiş olan Amerikan Disney Plus dijital platformunun Türkiye’ye 600 milyon TL’lik bütçeyle girdiğini yazmış ve şu bilgilere yer vermişti: “Ne kadar star, yönetmen, senarist varsa neredeyse topunu iki yıllığına kendilerine bağlamışlar… Anlaşma yaptıkları ‘yıldızlar’ bu süre içinde başka hiçbir yerle iş yapamayacaklar.”[7]

Kısacası batılılar bir asır önce nasıl ki kendilerine “genel valilik” bahşetme karşılığında devşirdikleri lejyonerler aracılığıyla bu topluma laik-seküler tuğyanlarını ve fısk-fücura dayalı yaşayış biçimlerini dipçik zoruyla dayattılarsa, şimdi de dolarlarla devşirdikleri kültür endüstrisi leyjonerleri üzerinden ifsatlarını bir level daha ileri taşıma çabası içine girmiş bulunuyorlar.

Neticede şu acı gerçeği bir kez daha ifade edelim ki, bugün yeryüzünde laik-seküler tuğyanın ve kültürel ifsadının küresel egemenliği söz konusudur. Konumuz olan tesettür özelinde ifade edecek olursak, son birkaç asır insanlık, tesettürün evrenselliğinden çıplaklığın evrenselliğine doğru bir çözülme ve çürüme süreci yaşamış ve yaşamaktadır.

Bu çürümeye engel olup yeryüzünde yeniden tesettürün evrenselliğini ikame etmek ise, tabii ki bu küresel köyün kıblesini ve kavalcısını değiştirmekten geçiyor. Kıblesi bâtıl batı, kavalcısı da onun müritleri oldukça, onlar kavallarıyla modern ve postmodern hurafeleri dillendirmeye devam edeceklerdir.

Köy Âlemlerin Rabbi’nin köyüdür ve köyün sakinleri de O’nun kullarıdır. Dolayısıyla bu köyde O’nun sözü egemen kılınmalı, yalnızca O’nun dediği olmalıdır. Bu da, biz Müslümanların çekildiğimiz dar grup gettolarından çıkıp, İslam dâvâsının nitelik ve mahiyetine uygun şekilde büyük düşünmemiz ve büyük hedeflere yönelmemizle mümkün olacaktır.

Küresel köyün küresel egemen dinini Allah’ın yegâne hak dini İslam olması, bizim bu küresellik çapında düşünüp hedefler belirmemize ve bu doğrultuda atılımlar yapmamıza bağlıdır. Biz üzerimize düşeni yaparsak, Allah’ın yardımını hak ederiz. O zaman da nice olmaz görülenler kolaylıkla oluverir.

[1] “Derken Adem, Rabbinden kelimeler aldı. Bunun üzerine Allah onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.” (Bakara, 2/37)

[2] Bkz: Maide, 5/3

[3] Bkz: Âl-i İmran, 3/19, 85

[4] Bkz: Bakara, 2/285; Nur, 24/51

[5] Bkz: Bakara, 2/93; Nisa, 4/46

[6] Bkz: Ahzab, 33/33.

[7] https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/cocuklarimizi-koruyalim-2063269

(Not: Bu makale, İktibas Dergisi'nin Ocak 2023 sayısında yayınlanmıştır.)

Yaygın ve tabi yaygın olduğu kadar da yanlış bir kanaat var, şeyh-mürit ilişkisine dayalı tarikat yapılanmasının yalnız tasavvuf çevrelerine has olduğuna dair. İşin doğrusu ise, gerek kendisini herhangi bir din veya dini yaklaşıma, gerek seküler bir ideolojiye nispet eden toplulukların çoğunun, aslında bu anlamda bir “tarikat yapılanması” niteliği taşıdığı gerçeğidir.

Aradaki yegâne nüans, tasavvuf çevrelerinin bu işin adını koymaları ve şeyh-mürit ilişkisine dayalı tarikat yapılanmasını teoride de savunuyor olmalarıdır. İş pratiğe gelince, şeyh-mürit ilişkisini ve ona dayalı tarikat eksenli yapılanma biçimini teori düzlem ve düzeyinde eleştiren toplulukların büyük kısmı, pratikte mahza tarikat niteliğine haiz bir yaklaşım ve işleyiş üzere bulunmaktadır.

Geleneksel algıyla oluşturulmuş türbeleri bir tazim ve takdis mekânı edinen, oralarda medfun olan insanlara “ricalul gayb” tanımlamasıyla kimi “ilahi” vasıflar atfederek onları “aracı ilahlar” olarak konumlandıran toplulukları “tarikat” olarak niteleyip de, resmi/egemen türbeyi tazim ve takdis mekânı edinen, orada bağlılık ritüelleri gerçekleştiren, gönül ve zihin kıbleleri, Âlemlerin Rabbi’nin egemenlikle ilgili temel sıfatları olan rablik, ilahlık ve meliklik (talim-terbiye, yol gösterme ve emretme/hükmetme) sıfatlarının kendisinde vehmedildiği bir “başöğretmen”, “ulu önder”, “ebedi şef” figürüne yönelik olan bir başka topluluğu tarikat olarak nitelememek doğru bir yaklaşım olabilir mi mesela?

Daha önce de şeyh-mürit ilişkisi üzerine çeşitli yazılar yazdık ve “mü’min ile mürit farkı”nı izah etmeye çalıştığımız değerlendirmelerde bulunduk. Buradaki temel fark, mü’min olmanın temelinin, Yüce Allah’ın bahşettiği akıl ve iradeyi aktif tutarak, O’nun Kitab-ı Kerimiyle ve Rasulünün (a.s.) Kitab-ı Kerim’e dayalı örnekliğiyle (sünnetiyle) doğrudan muhataplık bilinci üzere olunması ile, akıl ve iradeyi başka kişi veya mercilere teslim ve tâbi kılarak “sürü psikolojisiyle” hareket etmektir.

İşin temeli, İslam’ın öngördüğü saf düzenine dayalı yatay cemaatleşme/toplumsallaşma ile, hiyerarşi esasına dayalı piramit usulü toplumsallaşma farkına dayanmaktadır.

İslam’ın bize namazla, hacla talim ettiği saf düzeni yapılanma, Allah’ın dinine fert fert muhatap olan ve dolayısıyla asli mükellefiyetlerde eşit olan mü’minlerin, ilim ehli-ilim tâlibi, yönetici-yönetilen, âmir-memur, işveren-işçi olarak saf düzeninde bir araya gelmeleri ve aralarında bir kimsenin bir adım öne çıkarak onlara imamlık/önderlik etmesi temellidir.

Piramit usulü yapılanmada ise bu temel eşitlik bozulmakta, fertler ve toplum kesimleri arasında hiyerarşi katmanları oluşmakta ve tepeden aşağı doğru mutlak itaat ilişkileri teşkil edilmektedir.

İslam’ın öngördüğü cemaatleşme/toplumsallaşma biçimini Âl-i İmran 103. ayet-i kerime bize çok veciz bir şekilde ifade etmektedir.[1] Ayet-i kerimede Rabbimiz, biz mü’minlere hep birlikte Hablullah’a sarılmamızı emretmektedir. Burada cemaatleşme/toplumsallaşma usulü net olarak bildirilmiş olmaktadır, ki az önce de belirttiğimiz gibi namaz ve hacda temsili karşılığını da bulduğu üzere Rasulullah ve güzide ashabının cemaatleşmesi bu esas üzere olmuştur.

Dikkat edilirse Rabbimiz, cemian (hep birlikte) kendi ipine (Kur’an’a) sarılmamızı bildirmektedir. Yani Rasulullah’ın da, İslam cemaatinin diğer tüm fertlerinin de mükellef olduğu temel husus, Allah’ın ipine ve hep birlikte sarılmaktır. Rasulullah ve onun dini, siyasi ve ictimai[2] önderlik misyonunu herhangi bir zaman ve mekânda üstlenen herhangi bir mü’min, bu konuda diğer mü’minlerle aynı muhataplık ve mükellefiyetle yükümlü tutulmaktadır. Kısacası, Allah’ın ipi bir kişinin elinde, diğer insanlar o kişinin elindeki ipi tutacak değildir, fert fert herkes kolektif bir bilinç ve yönelim içerisinde topluca/cemian Allah’ın ipine yönelecek, topluca (Kur’an’a) sarılınacaktır. Önderlik/imamlık mevkiinde olanların buradaki rolü, Allah’ın ipine sarılma ameliyesi konusunda insanlara öncülük etmektir, ipi elinde tutmak, insanları elindeki ipe sarılmaya çağırmak, yönlendirmek değildir.

İslam’ın Toplumu, İlim Toplumudur

İslam risaletinin oku emriyle ve ardından da, yazmanın ve öğrenmenin öneminin vurgulanmasıyla, el-Ekrem olan Rabbimizin insana en büyük ikramının/nimetinin ona kalemle yazmayı ve bilmediklerini öğretmesi olduğunun bildirilmesiyle başlamasının[3] sebebi de işte budur. Fert fert muhatap ve mükellef olunan Kitab-ı Kerim’in öğrenilmesi, her mü’minin ona nispet edilen başka iplere değil, bizatihi ona (Hablullah’a) diğer mü’minlerle birlikte kolektif bir bilinç ve yönelimle sarılmasının temin edilmesi…

İlk Kur’an neslinin, Rasulullah’a dahi körükörüne değil, tahkik temelli bir bilinçle ittiba etmiş olmasının temelinde, İslam’ın ilim temelli bir iman ve amel (ittiba) öğretisine sahip olması yatmaktadır. Rasulullah’ın Mekke’de vücuda getirdiği cemaat ve Medine’deki inşa ettiği İslam toplumu tam anlamıyla bir ilim toplumu idi.

Onlar, Rabbimizin “Hakkında ilim sahibi olmadığın şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra, 17/36) beyanını gayet iyi kavramışlar ve ona göre hareket etmekteydiler.

Kur’an’ın bu açık beyanları ve Rasulullah ile beraberindeki ilk neslin, taklit yerine tahkik ve buna dayalı ittiba eksenli toplumsallaşma örneklikleri sebebiyle, ilk dönem âlimler taklidi kesinlikle caiz görmemişler, âlimlere/fakihlere değil, onların gösterdikleri delillere (deliller ikna edici ise) ittiba edilmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Delile ittiba yerine, fakihlere veya onlara nispet edilen mezheplere körükörüne tâbi olmak şeklindeki taklitçilik kültürü, saltanat idarelerinin Müslümanları bilinçten ve dinamizmden uzaklaştırmak gayesiyle dayattığı bir bid’at olmuştur.

Bu taklit kültürünün kurumsallaşmasıyla birliktedir ki, Kur’an’a ve Rasulullah’ın örnekliğine (sünnetine) ittiba bilincinin yerini, kişilere veya topluluklara sürü psikolojisiyle tâbi olma yönelimi almıştır ve bu durum asırlardır devam etmektedir.

Zaman zaman bu durumun İslam düşmanlarınca “biat kültürü” şeklinde nitelendirildiğini de görmekteyiz ki, bu da ancak “seküler tarikatların” sürü psikolojisiyle hareket eden müritlerinin koyu cehaletiyle açıklanabilecek bir durumdur. Biatla taklidin birbirlerinin tamamen zıddı iki yaklaşım ve yönelim olduğunu bilmelerini, seküler müritlerden beklemek beyhude olur. Onların tek yaptığı, kendilerine yüklenen ezberleri tekrarlamaktan ibarettir, tıpkı geleneksel müritlikte olduğu gibi.

Biat, bilinçli bir tercih ve ölçülere ittiba zemininde, iradeye dayalı ve karşılıklı yükümlülük doğuran (biat edilen merci, Rabbani ölçülere sadakatla; biat eden ise, bu şartın sürdürülmesi koşuluyla o merciye itaatla yükümlüdür) bir sözleşmeyi ifade ederken, taklit, körükörüne bir bağlılık anlamına gelmektedir.

Körükörüne bağlılığın İslami ıstılahtaki karşılığı ise, bu şekilde bağlanılan kişi veya merciyi rab edinmektir. Bu konuda Tevbe sûresi 31. ayet ve Rasulullah’ın, Adiy b. Hatem’in bu ayetle ilgili sorusu üzerine yaptığı tefsir ile Âl-i İmran sûresi 64. ayetin mesajı yeterlidir.

Dost Acı Söyler

Konuyla ilgili bu temel çerçeveyi ifade ettikten sonra başlıkta ifade ettiğimiz meseleye gelecek olursak… Maalesef Müslümanlar olarak böyle ciddi bir sorunumuz olduğunu kabullenmek zorundayız. Kendimizi beri görsek, Kur’ani ölçüler içinde bunun tamamen yanlış bir itaat ilişkisi olduğunu dillendirsek de, şeyh-mürit ilişkisi düzleminde bir tarikat yapılanma biçiminin kendisini “tevhidi” olarak niteleyen çevrelerde de yaygın/baskın olduğunu ifade etmemiz gerekir.

Dost acı söyler. Biz, hesabı mutlaka verilecek bir hayat yaşadığımıza iman eden insanlarız. Dolayısıyla, hakkı tavsiye, emr-i bil ma’ruf çerçevesinde Müslümanlar arasında gördüğümüz aksaklıkları dile getirmemiz üzerimizde bir mükellefiyettir. Tabi bunu imha değil ıslah niyet ve bilinciyle, o zeminde yapmak kaydıyla.

Öncelikle şu gerçeği kabul edeceğiz ki, “müritlik” bir zihniyet biçimidir. Tasavvuf topluluklarına has, onlarla sınırlı bir yönelim değildir, ki makalemizin başında bu hususa değinmeye çalışmıştık. Allah’ın bahşettiği akıl ve iradeyi kullanmak yerine, onları başkalarının akıl ve iradesine tâbi kılmak demektir. Burada, kişi veya toplulukların akıl ve iradelerini tâbi kıldıkları akıl ve iradenin hidâyet üzere mi dalâlet üzere mi olduğu önemli olmakla birlikte, konumuz açısından ikincil bir husustur.

Zira akıl ve iradenin tâbi kılındığı irade, kişi veya topluluk açısından merkeze yerleşmekte, hidâyet üzere veya dalâlet üzere olmak, tâbi olunan o akıl ve iradenin tercihlerine bırakılmaktadır. İstikamet ve istikamette istikrarı sağlayacak olan denetim ve ikaz mekanizması böylece ortadan kalkmakta, tâbi olunan akıl ve irade yanlışa düştüğünde, o topluluk da onunla birlikte yanlışa düşmektedir.

Biz bu coğrafyada bu durumu son yirmi yıl içinde çok acı tecrübelerle yaşadık. Birkaç kişinin, Kur’ani/Nebevi ilkeler yerine reel-politiğe dayalı “maslahat” temelli yanlış tercihleri, toplulukların tercihi haline dönüştü. Böylece, o toplulukların fertlerinin, tevhidi ilkelere ittiba ederken de aslında o birkaç kişinin iradesine tâbi olarak bu doğru zeminde bulunmakta oldukları görülmüş oldu. O birkaç kişi zeminlerini değiştirince, topluluklar da onlarla birlikte zemin değiştirmiş oldu.

Bu konu sadece ilkelerde istikamet ile de sınırlı değildir tabii ki, topluluk içindeki veya dışındaki müminlerle ilgili tutumlar, tavırlar konusunda da, akıl ve iradelerin kendisine tâbi kılındığı kişinin tercihleri belirleyici olmaya başlamakta ve böylece bir kişinin tercihleri o topluluğun tercihlerine dönüşmektedir ki, bu tercihler içinde haksız olanlar varsa, o topluluk bu haksızlığa ortaklık etmiş olmaktadır.

Yıllardır şahitlik ettiğim bir gözlemim var ki, o da genelde önde olanların kendilerine dâvâ arkadaşı yerine “mürit” aradıkları, insanların da aynı şekilde dâvâ arkadaşı yerine kendilerine tâbi olup takip edecekleri “şeyh” aradıkları yönündedir. Bu konuda gerçekten ibret verici tanıklıklarım oldu.

Siz, Kur’ani/Nebevi ilkelerde aynı çizgide olduğunuzu düşündüğünüz bir topluluğu, geleneksel bilgilerde kendisini yetiştirmiş birisiyle görüşsünler, dayanışma içinde olsunlar diye tanıştırıyorsunuz, birkaç yıl geçiyor ve bakıyorsunuz ki o topluluk, tanıştırdığınız kişiye mürit olmuş ve ulaştıkları Kur’ani/Nebevi doğrulardan geriye giderek, tevhidi netliklerini yitirmişler.

Müslümanlar arası diyalog ve birliktelik arayış ve çabalarına dahil olmuş görünüp de, kendi “güdümünde” gördüğü topluluğu bu birliktelik arayışıyla kaynaştırmaktan imtina ederek, mü’minler arasında köprü olmak yerine duvar işlevi görenler… Daha nice böyle tanıklıklar…

Bu gibi tanıklıklarımın bir hâsılası olarak zaman zaman kullandığım “Kendilerine dâvâ arkadaşı yerine mürit arayanlar, müritleştiremeyecekleri kimseleri yanlarında istemezler” şeklinde bir ifadem var. Maalesef ortalık kendisine mürit arayanlar ile şeyh arayanlardan geçilmiyor. Bu durum böyle devam ettikçe, bu “şeyh-mürit” zincirini kırıp, Hablullah’a topluca sarılma bilinciyle bir araya gelen, Allah’ın akıl ve irade sahibi kıldığı eşit kulları çerçevesinde hareket etmeye başlamadıkça da, İslami bir toplumsal ve siyasal dönüşümü gerçekleştirme imkânımız olmayacaktır.

İslam'da "hocalar ve onların tâbileri" şeklinde dikey bir örgütlenme biçimi yoktur. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, İslam toplumu bir ilim toplumudur, öyle olmak zorundadır. Sosyal ve siyasal işlerin yürütülmesi anlamında öne geçenler (umera) ve ilimde derinleşenler (râsihun) olmakla birlikte, her biri İslam'ın ilkelerini bilen ve birbirlerini bu ilkelerle denetleyen insanlardan oluşan bir toplumdu İslam toplumu.

Bu toplumu yeniden inşaya giden yol ise, bugün topluluklarımızı bu esas üzere yapılandırmaktan geçer. Dolayısıyla şu veya bu hoca/hocalar ve onların tâbileri gibi bir görüntü oluşturmak, Kur'ani/Nebevi çizgiye uygun değildir. Bu ister istemez dikey bir örgütlenme algısı ve biçimini doğurmaktadır. Saf düzenini bozmamak ve safları da sık tutmak gerekir. Oysa bugünün Müslümanları olarak ufak tefek gerekçelerle safları ayrıştırmayı ne kadar da seviyoruz.

Her Müslüman, gerektiğinde İbrahim (a.s.) misali tek başına bir ümmet olma vasıf ve sorumluluğunu taşıyabilecek nitelikte bağımsız bir şahsiyete sahip olmalıdır. İslam'ın hedeflediği cemaat ve ümmet, Allah'ın Kitabı ve Rasulünün (a.s.) örnekliğine bizzat muhatap olarak bağımsız İslami şahsiyet sahibi olma vasfını kazanmış fertlerin teşkil ettiği, hayatı ve mücadeleyi paylaşan, birlikte omuzlayan birlikteliktir.

Cemaatlerimizin, dernek ve vakıflarımızın "Hulusi abiyi seven, onu takip eden ve onun sevdiklerini sevip sevmediklerini sevmeyenler" kulübü olmaktan çıkıp, Allah ve Rasulü'nü ve Allah'ın sevdiklerini (O'nun sınırlarını gözetme cehdinde olanları) seven ve aralarında, hiyerarşik bir “takip edilen - takip eden” ilişkisi değil, hep birlikte saf düzeninde İslam'ın ölçülerini takip eden mü’minler topluluklarına dönüştürülmesi gerekiyor.

[1] “Hepiniz birden Allah'ın ipine (Allah'ın Kitabına) sımsıkı sarılın, sakın ayrılıp bölünerek parçalanmayın…” (Âl-i İmran, 3/103)

[2] Burada “dini, siyasi ve ictimai” şeklinde üç ayrı terim kullanmamız, anlatım kolaylığı içindir. Zira malumdur ki “dini” terimi, diğer iki terimi de mündemiçtir.

[3] Bkz: Alak, 96/1-5

(Not: Bu makale, İktibas Dergisi'nin Aralık 2022 sayısında yayınlanmıştır.)

İnsanlar iz takip ederler ve iz bırakırlar. Aslında, hayat bir iz takibinden ibarettir desek yanlış söylemiş olmayız. Nitekim insanlar gündelik hayatlarını da, kendilerinden önce yaşayan nesillerce açılan ve kendilerinin de gidip gelmekle yineledikleri, güncel tuttukları yollarda ikame ederler. Dağlardaki patika yollar bu durumun en doğaçlama örneklerini teşkil eder.

Bu noktada ilk aklımıza gelen ayet, İsra 95. ayet olmaktadır:

“De ki: Eğer yeryüzünde uslu uslu yürüyen melekler olsaydı, elbette onlara elçi olarak gökten bir melek gönderirdik." (İsra, 17/95)

Yeryüzünün misafirleri melekler değil de insanlar olduğuna göre, onlar için elçi de aralarından seçilecektir ki, izlenip takip edilebilecek izler bıraksın, örnek/model alınabilsin. Nebilerin (a.s.) vasıflarından birinin “usvetun hasene / en güzel örnek”[1] olmasının nedeni işte budur.

Nitekim Peygamberler, aynı Nebevi izi takip edip sürdüren ve zamanla tozlandırılıp flulaştırılan o izi yeniden belirginleştiren, birbirlerinin takipçisidirler:

“İşte o Peygamberler, Allah'ın kendilerine yol gösterdiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: Ben buna (peygamberlik görevime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur'an) âlemler için ancak bir öğüttür.” (En’am, 6/90)

Tam burada karşımıza “gelenek” kavramı çıkmaktadır. Bugün Müslümanlar olarak sıkıştırılmak istendiğimiz çıkmaz sokaklardan biri de bu alandadır: Gelenekperestlik ile gelenek düşmanlığı arasında tercihe zorlanmak. Ne gelenekperestlik, ne de gelenek düşmanlığı diye bir üçüncü yol (aslında birinci, asli yol) seçenek dışı bırakılmak isteniyor. Rabbimiz tarafından “ümmeten vasaten / vasat ümmet” olarak nitelenen biz Müslümanlar[2], bilakis çok uçlara mahkûm edilmek isteniyoruz.

Geleneği, sahih ve muharref kısımlarıyla birlikte bir bütün olarak kucaklama veya sahihi ile muharrefini ayırt ederek ıslaha tâbi tutmak yerine bir bütün olarak kaldırıp atarak, türediliğe, köksüzlüğü düçar olma uçlarına savrulmak… Üstelik bunu, insanlık tarihiyle yaşıt bir gelenek, “Nebevi gelenek” demek olan İslam adına yapmak…

Türedilik, köksüzlük, müşahhas bir örnekten, yol-yordam örnekliğinden mahrum olmak ne büyük ziyandır. Tabir yerindeyse, keşfedilmiş Amerika kıtasını her defasında yeniden keşfe koyulma ahmaklığıdır, geleneksizlik.

İşte bu sebeple Nebilerin bir vasfı da, türedi olmamak, yukarıda belirttiğimiz üzere insanlık tarihiyle eşit olan Nebevi geleneğin bir halkası olmaktır:

“De ki: Ben elçilerden bir türedi değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemiyorum. Ben, yalnızca bana vahyedilmekte olana uyuyorum ve ben, apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim.” (Ahkaf, 46/9)

Ayetteki, meallerde “türedi” olarak çevrilen kelime “bid’an”dır ve Rabbimizin burada verdiği mesaj açıktır: Şayet Nebevi geleneğe dayanmaz, o geleneğin izini sürmez de, vahyin öğretisi ile o öğretinin müşahhas örnekliğini ifade eden Nebevi uygulamanın arasını açarak, vahyi Nebevi gelenek bağlamından koparmaya kalkışırsanız, bizatihi bir bid’ata/türediye dönüşürsünüz.

Muhammed (a.s.) ile insanlığa bildirilen son risaletin ilk muhatapları, zamanla tahrif edilmiş bir Nebevi geleneğin izlerinin bulunduğu 7. asrın Mekke’sinde yaşayan insanlardı ve onlar namaz, hac, kurban başta olmak üzere birçok Nebevi pratiği tevhidi niteliklerinden uzaklaştırılmış da olsa şekilsel olarak sürdürmekteydiler. Dolayısıyla onlar Kur’an’ın kullandığı “din dili”ne yabancı değillerdi. Bu anlamda İslam risaletinden söz ettiğimizde sıfırdan bir inşadan söz etmediğimiz, Nebevi bir geleneğin devamından söz ettiğimiz açıktır. 

Rabbimizin Kitab-ı Kerim’inde “Millet-i İbrahim”e, yani İbrahim (a.s.)’ın tâbi olduğu tevhid dinine vurgu yapması ve Rasulullah (a.s.)’dan ona tâbi olmasını istemesi[3], söz konusu ettiğimiz “Nebevi gelenek” konusunda dikkate değer bir husustur.

Köksüzlüğün, Türediliğin Felsefesi: “Tarihüstücülük”

Günümüzde yaygın tanımlama biçimi olarak “mealcilik” olarak ifade edilen bir yaklaşım biçiminin varlığı malumdur. Kökleri 19. asrın İngiliz işgali altındaki Hindistan’ına, Seyyid Amed Han ve Abdullah Çekralevi gibi modernist isimlerin öncülük ettiği “Kuraniyyun” akımına kadar giden bu yaklaşımın, literatürdeki asıl karşılığı “tarihüstücülük”tür. Bu yaklaşımın diğer ucunda da “tarihselcilik” anlayışı bulunur.

Ki bu yaklaşımlardan ilki, İslam’ı, Rasulullah (a.s.) ve beraberindeki ilk nesil başta olmak üzere onu müşahhaslaştıran, ete-kemiğe büründüren coğrafya, tarih ve toplum bağlamından koparmayı ve böylece sınırı olmayan lafzi yorumlara ve dolayısıyla tarife açık hale getirmeyi ifade ederken, diğeri ise onun ölçülerini ve ahkâmını, inzal edildiği coğrafya, tarih ve topluma hasrederek tarihe gömme ve buharlaştırma çabasına denk gelmektedir.

Söz konusu her iki yaklaşım biçiminin de Batı reformasyon ve modernleşme süreçlerinin ürünü olan ve birer İncil yorum biçimi olarak üretilen yaklaşımlar olduğunu ve 19. asır itibariyle oradan “copy-paste” yoluyla İslam dünyasına taşındığını da hassaten belirtmemiz gerekir.

İşin doğrusu ise odur ki, İslam ne tarihüstüdür, ne de tarihseldir. O, tarihin belli bir döneminde, (miladi 7. asırda), belli bir coğrafyada yaşamış bir toplumda (Mekke ve Medine toplumları) kendisini müşahhaslaştırmış, cihanşümul/evrensel mesaj ve inşasını bu coğrafya, toplum ve tarih zemininde modelleştirmiş Rabbani öğretinin adıdır.

Tarihüstücülüğün temel iddiası, İlahi Hitabın/Kitabın anlaşılması ve yaşanması noktasında herhangi bir tarihsel bağlamın gerekli olmadığıdır. Bu iddianın pratik karşılığı, Kur’an’ın anlaşılması ve hayata aktarılması noktasında, ıstılahta sünnet olarak ifade edilen Rasulullah’ın müşahhas örnekliği ve uygulamalarına ihtiyaç olmadığı, Rasulullah ve arkadaşları nasıl ki yalnızca Kur’an’la yol aldılarsa bizim de bugün aynısını yapabileceğimiz şeklindedir.

Tabi önermeye/iddiaya konu olan temel değerlendirme yanlış olunca, iddia da haliyle yanlış olmaktadır. Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi Kur’an vahyinin, özellikle Hac ibadetinde sembolleşen “dini bir pratik” üzerinde bulunan bir toplum zemininde inzal edildiği ve onu akidevi ve ameli temelde inkılaba uğratarak ıslah etmek üzere sözünü söylediği bilinmektedir. Kur’an’ın kullandığı kavramların karşılıklarını bilen, bir kısmını da tahrif edilmiş şekilde de olsa bizatihi hayatlarında pratize eden bir topluma, Kur’an’ın uzun uzadıya tarif ve izahlar getirmesi beklenemezdi.

Bu gerçeklik, günümüz açısından Kur’an’ın temel bir bağlamına işaret etmektedir: İnzal ortamı ile Rasulullah ve beraberindeki ilk neslin örnekliği/uygulaması. İşte tarihüstücülük (mealcilik), “Kur’an bize yeter” hak sözünü sloganlaştırmakta, lakin Kur’an’ın temel bağlamını devre dışı bırakarak bu hak sözü, kendisiyle bâtıl kastedilen bir söze dönüştürmektedir.

Modernist akımların “köksüzlüğü” vazeden bu felsefelerine karşın, Kur’an’ın “köklülüğe” ve bu köklülüğün nesilden nesile müşahhas bir örneklik zinciriyle aktarılmasına verdiği önem açıktır. Ki yukarıda konuyla ilgili kimi ayetleri hatırlatmaya çalıştık. Tevbe sûresi 100. ayet ile Fatiha sûresi 6-7. ve Nisa sûresi 69. ayetler ile, makalenin bu biraz uzunca olan girişini hitama erdirmeye çalışalım.

Rabbimiz bilindiği gibi Tevbe 100. ayette, Rasulullah’ın nezaretinde yetişen ilk neslin (Seyyid Kutub’un deyimiyle ilk Kur’an neslinin) örnekliğine vurgu yapmış, Fatiha 6-7. ve Nisa 69. ayetlerde ise kendi dosdoğru yolunu bizlere, o yolu hayatlarıyla müşahhaslaştırmış olan Nebiler, sıddıklar, şahitler/şehitler ve sâlihler üzerinden ifade etmiştir. Nitekim Kur’an’ın Peygamber ve sâlih kullara dair kıssaları da aynı gayeye ma’tuftur.

Bu uzun girişi, Rabbimizin bizim için örnek/model gösterdiği sıddık, şahit/şehit ve sâlihlerden olduğuna kanaat getirdiğimiz bir alimi, İslami mücadele öncüsünü gündeme getirdiğimizde kimi Müslümanlarca dile getirilen “kişileri öne çıkarmak” gibi eleştirilere bir ön cevap olması açısından yaptım. Oysa “sâlihleri yüceltmek” ile “unutturmak” şeklindeki iki uç tutum arasında da mutedil olanı yapmak gibi bir imkâna sahibiz.

Bizim, geçmişin ve bugünün İslami uyanış ve mücadele öncüleri konusundaki tutumumuz bu çizgidedir. 20. asırda Kur’an’a yeniden dönüşü ve Kur’an’ın temel kavramlarını ve egemenlik eksenli tevidi öğretisini yeniden güçlü şekilde gündeme getirmiş olan Seyyid Kutub’un zaman zaman gündeme taşımamız, ondan sitayişle söz etmemiz de bu çerçevededir.

Yol Ayrımı: Entegrasyon mu, Ayrışma mı?

Seyyid Kutub’un 20. asrın ikinci yarısında İslam coğrafyasındaki İslami uyanışa etki ve katkısı bilinen bir husustur. Tabi öncelikle bizatihi Kutub’un İslami bilinçlenme sürecinde çeşitli İslami hareketlerin ve uyanış öncülerinin etkisi söz konusudur. Sonradan önemli kimi yaklaşımları itibariyle ayrışma yaşamış olsa da, uzun yıllar mensubu olduğu İhvan-ı Müslimin hareketi ve dolayısıyla onun kurucusu Hasan el-Benna, “Kur’an’a Göre Dört Terim” kitabından hassaten etkilendiğini belirttiği Mevdudi, Takiyyuddin Nebhani ve Menar ekolü bu etkileşimlerin başında gelmektedir.

Kutub, söz konusu etkileşimlerin de katkısıyla ulaştığı tevhidi perspektifle, İslam’ın “egemenlik” eksenli öğretisi ekseninde Kur’an’ı ve Kur’an’la hayatı, yaşadığı coğrafyayı, İslam dünyasını ve dünyayı güncel bir okumaya tâbi tutmuştur. Okumaları sonucunda “Kur’an’ın gölgesinde” ulaştığı sonuçları da, gerek tefsiriyle ve gerekse de “Yoldaki İşaretler” adlı manifesto niteliğindeki eseriyle öncelikle Mısırlı Müslümanlarla ve neticede eserlerin tüm İslam coğrafyasına ulaşmasıyla dünya Müslümanlarıyla paylaşmıştır.

Seyyid Kutub ve eserleri denilince ilk akla gelen vurgular, “hakimiyetin/egemenliğin Allah’a has kılınması”, “cahiliyeden akidevi ayrışma”, “İslam-cahiliye uzlaşmazlığı”, “yeniden Kur’an’a dönüş” ve “Kur’an neslinin yeniden inşası” olmaktadır. Bu vurgular, o günkü yaygın İslami çalışmalar açısından çok aşina olunan vurgular değildi. Oysa her biri, Kur’an’ın ilk inzal sürecinde gündeme getirilmiş temel akidevi inşa öğretilerine tekabül etmekteydi.

Kutub, daha sonra kardeşi Muhammed Kutub’un “20. asrın cahiliyesi” olarak niteleyeceği modern batı cahiliyesine yönelik akidevi temelli net reddiyesiyle öne çıktığı gibi, geleneksel cahili anlayışları da ciddi anlamda sorgulayıp söz konusu etmiştir. Kutub “Yoldaki İşaretler”de, modern cahiliye ve geleneksel cahili anlayışları birlikte gündem ederek şöyle demektedir:

“Bugün biz, İslam’ın daha önce tanık olduğu türden bir cahiliyenin, belki daha da sapkın bir cahiliyenin içindeyiz. Çevremizde ne varsa, cahiliyedir: İnsanların anlayışları, inançları, adetleri, gelenekleri, kültürel kaynakları, sanatları, edebiyatları, yasaları… Hatta çoğumuzun İslami kültür, İslami kaynak, İslami felsefe, İslami düşünce diye bildiğimiz şeyler… Bunlar da bu cahiliyenin ürünüdür.

Bu nedenle nefislerimizde İslami değerler yer edinip kökleşemiyor, zihinlerimizde İslami anlayış berraklaşmıyor. İslam’ın daha önce yetiştirip çıkardığı türden yeni bir nesil artık içimizden çıkmıyor.

Öyleyse, İslami hareket yöntemi gereğince, eğitim ve yetişme döneminde içinde yaşadığımız, kendisine yaslandığımız cahiliyenin bütün etkilerinden soyutlanmamız ve arınmamız zorunludur. O ilk dönem insanların beslendiği arı kaynağa, hiçbir şeyin karışmadığı, hiçbir şüphenin bulunmadığı arı kaynağa dönmek zorundayız…”[4]

Tanımlama/teşhis bu kadar net ve köklü, çözüm konusundaki yaklaşım da aynı minvalde olunca, sentezci/eklektik yaklaşımlara ve hakla bâtılı uzlaştırmacı, orta bir yerde buluşturmacı yönelimlere açık kapı kalmamaktadır. İşte Kutub’un eserlerinin tüm İslam coğrafyasında Rabbimizin inayetiyle geniş bir yankı ve etki oluşturmasının temelinde, Kur’an’dan ve onun müşahhas örnekliğini ifade eden Nebevi örneklikten alınarak 20. asrın günceline ifade edilen bu netlik, bu bütüncül kavrayış, bu köklü teşhis ve çözüm perspektifi bulunmaktadır.

Bu yönüyle Kutub’un eserleri, ana kaynağa (Kur’an’a) dönüş, hakimiyetin/egemenliğin Allah’a has kılınması, tüm çeşitleriyle cahiliyenin reddi ve ondan akidevi temelde kesin ayrışma ve ilkesel uzlaşmazlık ve bu temelde ilk nesil örneğinde olduğu gibi Kur’an neslinin yeniden inşası gibi güçlü vurguları Müslümanların gündemine taşımıştır.

Türkiye özelinde değerlendirdiğimizde, Kutub’un ve Mevdudi gibi diğer uyanış öncülerinin eserlerinin tercümesiyle birlikte, “sağ-muhafazakâr” temelli eklektik/sentezci yaklaşımların sorgulanması ve arı-duru bir İslami anlayışa yönelme noktasında bir bilinçlenmenin yaşandığını görmekteyiz. Bu bilinçlenme, modern cahiliye ve onun temsilcisi mevcut düzenden ve sağ-muhafazakâr eklektik kimliklerden arınmayı ve akidevi temelde ayrışmayı doğurmuştur.

İşte bu noktada iki kavram çıkmaktadır karşımıza, ki bunlar kavram Seyyid Kutub bağlamında bugünkü halimizin muhasebe edilmesi noktasında çok hayati kavramlardır: Entegrasyon ve ayrışma.

Akidevi temelde değerlendirdiğimizde; entegrasyonun şirkin, ayrışmanın (akidevi hicretin) ise tevhidin temeli olduğunu ifade etmemiz gerekir. Nitekim Rabbimiz, inzal sürecindeki ilk emirlerinden olan “ruczdan hicret” beyanıyla[5], Rasulullah ve beraberindeki ilk mü’minlere Mekke’deki cahiliyeyle entegrasyon yerine akidevi ayrışmayı emretmiştir.

Buna karşılık yine Kur’an’ın ilk dönem beyanlarından öğrenmekteyiz ki, Mekke cahiliyesi, filizlenmekte olan İslam dâvetine “entegrasyon” teklifi götürmüştür.[6] Dahası, bunun için Rasulullah’a, entegrasyona/uzlaşmaya uygun görmedikleri, cahili anlayış ve işleyişlerini reddeden ve egemenliğin Allah’a has kılınması öğretisini temel alan mevcut Kur’an’ın değiştirilmesi veya yeni bir Kur’an getirilmesi teklifinde bile bulunmuşlardı.[7]

Mekke’de ipler, işte bu uzlaşma/entegrasyon tekliflerinin vahyin kesin talimatlarıyla reddi[8] ile kopmuştur. Akidevi hicret[9], “onlardan güzellikle ayrışmayı” öngören kurumsal hicretle[10] taçlandırılarak hakla bâtıl ayrıştırıldığı gibi, iki toplumsallık da toplumsal planda değil fakat kurumsal planda ayrıştırılmıştır.

Bu kurumsal ayrışmanın, Mekke’deki mevcut egemenliğin merkezi Darun Nedve’den başladığını görmekteyiz. Ebu Bekir (r.a.), kabile temsilcisi olarak doğal üyesi olduğu bu “şirk meclisi”nden, iman etmesi ile birlikte ayrılmıştır. Darun Nedve’ye karşı Darul Erkam’ın ikamesi de bu ayrışmanın sembol adımını teşkil etmiştir.

İslam dâveti, işte bu “akidevi hicret/ayrışma” temelinde başlamış ve o zeminde ilerlemiştir. Emevi sultasıyla birlikte maalesef cahiliye âdet ve anlayışlarının yeniden diriltilerek İslam’ın öğretileriyle sentezlenme yoluna gidilmesi ve ayrıca Doğu Roma üzerinden o günün “modern cahiliyesi”nden etkileşimlerle, bu Kur’ani/Nebevi temel ve zemin terk edilmiş, Abbasi sultası döneminde ise, İslami farkındalık ve temyiz bilincinden uzak bir biçimde Yunan ve İran felsefelerine alan açılmasıyla da akidevi arı-duruluk, netlik önemli ölçüde ortadan kaldırılmıştır.

Bu dönemlerde ortaya çıkan eklektik/sentezci anlayışlar, saltanat kültürü, sultanların (hâşâ) “Zıllullah / Allah’ın gölgesi” olarak görülmesi ve otoritenin kutsanması, “devlet-i ebed müddet” gibi yaklaşımlarla birleşince, bugüne kadar süregelen “mukeddesatçı sağ-muhafazakâr” anlayışlar ortaya çıkmıştır.

Seyyid Kutub’un tüm bu eklektik/sentezci anlayışları da cahiliyenin bir parçası olarak değerlendirmesi ve Kur’an’a dönüşle akidevi arınma ve netleşmeye vurgu yapması, asırlardır toplumların algı ve anlayışını belirleyen entegrasyon temelli bu eklektik anlayışların sorgulanmasını ve Kur’ani temelde bir arınmayı, ayrışmayı beraberinde getirmiştir. Türkiye özelinde, 60’lı yıllar sonrası dönemdeki İslami bilinçlenmenin bu zeminde yaşandığını söylememiz mümkün.

Aşmak mı, Aşındırmak mı?

Özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda çok güçlü bir akım haline dönüştüğüne tanıklık ettiğimiz söz konusu bilinçlenme sürecinin, 2000’li yılların başları itibariyle Türkiye özelinde ve Türkiye’nin “model ülke” olarak kendilerine takdim edildiği mücavir coğrafyalarda çok temel bir kırılmaya maruz kaldığını belirtmemiz gerekir.

28 Şubat sürecinin sert rüzgârlarında diriliğini korumayı başaran ve direncini ortaya koyan İslami mücadele hattı, 2002 yılında başlayan muhafazakâr-demokrat yönetim sürecinin ılıman rüzgârlarında sarsıntıya uğrayıp, bizi biz yapan tevhidi bilinç noktasında kırılma yaşamıştır.

Sürecin, tıpkı 1950’de ve 1983’te olduğu gibi dayatmacı jakoben laiklikten, ılımlı anglo-sakson laikliğe geçiş niteliğindeki sistem içi bir dönüşüm, kabuk değişimi olduğu gerçeğini fark edemeyen, başörtüsü yasağının, Kur’an kurslarına konulan sınırlamaların ve benzeri jakoben nitelikli dayatmalarının kaldırılmasına fazladan anlam yükleyen birçok çevre, sürecin cazibesine kapılarak, teşbihte hata olmazsa Ayneyn tepesindeki mevzileri terk edip sistem içi politik sürece taraftar veya doğrudan nefer yazılmaya başladı.

2010’daki anayasa referandumu ise, o güne kadar cahili düzen ve aktörleri karşısında “akidevi teberri” eksenli tevhidi duruşlarını sürdüren, Seyyid Kutub’un altını kalın harflerle çizdiği “cahiliyeden akidevi ayrışma” Kur’ani ilke ve Nebevi sünnetini doğru bir tercihle temel hareket çizgisi olarak ifade eden kimi çevrelerin dahi Ayneyn tepesindeki nöbeti terkiyle neticelendi.  

Bizim, o süreçte kaleme alıp yayınladığımız “Türkiyeli Müslümanlar ve İstikamet Krizi” kitabında istikamet krizi olarak nitelediğimiz bu durum, 60’lı yıllarda başlayan, “entegrasyondan akidevi ayrışmaya” trendinin tersine dönmesini ifade etmekteydi. Artık "akidevi ayrışmadan entegrasyona” doğru tersine bir yolculuk söz konusu idi.

Bu sürece girildikten sonra, Seyyid Kutub’un altını çizdiği cahiliyeyle uzlaşmazlık ve akidevi ayrışma “engelinin” aşılıp, entegrasyonun tevhidi bilinçlenme sürecinde yer almış kesimler nezdinde meşrulaştırılması için iki tutumun öne çıktığını görmekteyiz. Birincisi “Seyyid Kutub’u aşmak” söylemi, ikincisi ise onun taltif edilmesi, lakin gündeme getirdiği Kur’ani/Nebevi çizginin kimi demagojik söylemlerle aşındırılması çabası.

“Aşmak söylemi”, daha önce iki makaleye konu ettiğimiz üzere, aslında Seyyid Kutub’un berraklık, netlik ve gayretini aşarak daha ileri sâlih ameller ve cehd imkânları üretmeyi değil, onun altını çizip 20. asrın güncelinde ifade ettiği tevhidi çizginin aşılması ve mevcut cahili işleyişlerle entegre yaklaşımların üretilmesi tercihini ifade ediyor.

Nitekim ilgili makalelerde de belirttiğimiz üzere, Seyyid Kutub’u aşmaktan söz eden çevrelerce bugüne değin, bâtıl sistemler içi cahili politik süreçlere entegre/angaje olmakla, ölçüsüz tekfir ve kör şiddete dayalı ölçüsüz yaklaşımlar dışında bir yaklaşım üretildiğini görmüş değiliz.

“Aşmak” adına dile getirilen “yerlilik” eksenli söylemler ise, İslami açıdan ciddiye alınmayı hak eden bir nitelik bile arz etmezler. Zira zihinleri ulusal sınırlarla çevrili insanların, böylesine daraltılmış zihinlerle cihanşümul bir dâvâ olan İslam’ı ve İslami dâvet önderlerini anlaması zaten mümkün değildir. İbretlik bir durumdur ki, Türkiye gibi ülkelerde kimilerince “yerlilik” adına zemmedilen Seyyid Kutub ve eserleri, Nâsır dönemi Mısır’ında da benzer çevrelerce “Hint alt kıtasındaki İslami yaklaşımların etkisinde olmakla”, yani “yerli olmamakla” zemmedilmiştir. 

Aşındırma konusuna gelince, ne yazık ki bu noktada ibretamiz yaklaşımlara tanıklık ettiğimizi söylemeliyiz. Biz doğu toplumlarındaki yaygın bir tarz olarak “ne yardan ne serden geçme” tutumuyla, bir yandan Seyyid Kutub ve dâvet mirası sahiplenilirken, diğer yandan onun dâvet mirası tersyüz edilerek mevcut entegrasyon süreçleriyle uyumlu bir şekilde yorumlanmaya kalkışılıyor.

Kısacası, Seyyid Kutub’un altını çizdiği “cahiliyeden akidevi ayrışma” eksenli Kur’ani/Nebevi vurgular süreç içinde yanlış tercihlerle “aşılınca”, Kutub’un dile getirdiği bu vurgular kimi demagojik söylemler ile tersyüz edilerek entegrasyon süreçleriyle uyumlu gösterilmek isteniyor.

Bu noktada, Kutub’un, güncel hayatla bağı zayıflatılmış, egemenlik ilişkilerine İslami zeminde itiraz niteliğinden uzak geleneksel klasik fıkıh anlayışına yönelik “sahife fıkhı” tanım ve bu çerçevedeki haklı eleştirileri, cahiliye düzenlerinden “akidevi ayrışma” temelli İslami dâvet ve mücadele tercihi yerine, cahiliye düzenlerinin politik süreçlerini esas alan bir “adım adım iyileştirme” anlayışına savrulan kimi kesimlerce bu yaklaşımlarını temellendirmek için üretilen “tertil fıkhı”, “merhale fıkhı” gibi tanımlamalara dayanak kılınmaya çalışılıyor.

“Madem ki biz Kutub’un altını çizdiği tevhidi ilkelerde sebat etmedik, Kutub’dan da vazgeçemeyiz, o halde Kutub’u bugünkü entegrasyon eksenli çizgimize uyduralım” yaklaşımı sergileniyor. İşte bu tam anlamıyla aşındırmadır. İslam’ı hayat nizamı olarak benimsemeyen, insan hevasına dayalı yönelim ve yasalar üzere işleyen cahiliye düzenlerine yönelik İslami yaklaşımın ancak “akidevi ayrışma” temelli olabileceğini, “merhale”nin ise ancak bu ayrışma temelinde oluşturulacak özgün İslami toplumsal-siyasal inşa noktasında geçerli olacağını mutlaka biliyor olmalarına rağmen, Kur’ani bağlamından koparılmış bir  “maslahat” algısı ve “reel politik” perspektifle yanlış tercihlere sürüklenenler, sürüklendikleri noktadan tevhidi mücadele hattını da bulandırmaya gayret etmektedirler. Ki bu, terazinin ayarlarıyla oynama çabasından başka bir anlama gelmemektedir.

Bugün Seyyid Kutub’dan sitayişle bahseden çevrelerin yüzde kaçı, onun altını kalın çizgilerle çizdiği Kur’ani ilkeler ve onlara dayalı Nebevi örnekliğe uygun bir yaklaşım içinde bulunmaktadırlar? Bu sorunun cevabı, Seyyid Kutub bağlamında durum tesbiti açısından hayati önem arz etmektedir.

Maalesef, bugüne kadar, Kutub’un altını yeniden çizdiği “cahiliyeden akidevi ayrışma” tutumunu Türkiye’de en fazla vurgulayan kimi çevrelerin dahi, bu tevhidi çizgiden uzaklaşarak cahiliye düzeninin politik süreçlerine “merhale fıkhı” gibi demagojik söylemler eşliğinde angaje ve entegre olduğunu, bu kırılmanın, söz konusu çevrelerde daha önce arındıkları geleneksel hurafeleri kucaklama gibi yaklaşımları da beraberinde getirdiğini görmekteyiz.

Nitekim düzenin resmi din kurumu olan Diyanet güzellemelerinden “mevlid kandili” kültürünü sahiplenmeye, hayatı insanları kabirdekilerden istimdat istemeye teşvikle geçmiş olan, batıni tasavvuf anlayışının bu coğrafyadaki sembol bir ismini tezkiye ve günlerce olumlu anlamda gündemleştirme ölçüsüzlüğüne değin, tevhidi bilinçlenme sürecinde aşılan ve arınılan türlü cahili yaklaşımlara rücu edilmekte olduğunu müşahede etmekteyiz. Üstelik tüm bunlar yapılırken de, Seyyid Kutub’a sahip çıkılmaktan hiç geri durulmamaktadır!

Biz tüm bu tesbitleri, emri bil ma’ruf, nehyi anil münker sorumluluğumuz[11] çerçevesinde yapmaya çalışmaktayız. Dost acı söyler misali, acı da olsa bazı gerçekleri ısrarla söylemeye gayret ederek, yanlışa düşenleri yeniden doğrulara yönelmeye teşvik etmek istiyoruz.

Makalemizi, bir tesbitimizi hatırlatarak noktalamakta fayda görüyoruz: Entegrasyon şirkin, akidevi ayrışma ise tevhidin temelidir. Nitekim kelime-i tevhidin de, “lâ” ifadesiyle akidevi ayrışma öğretisi ile başladığı bilinmektedir.

[1] Bkz: Ahzab, 33/21; Mümtehine, 60/4, 6

[2] Bkz: Bakara 2/143

[3] Bkz: Bakara, 2/130, 135; Âl-i İmran, 3/95; Nisa, 4/125; En’am, 6/161; Nal, 16/123; Hac, 22/78

[4] Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, Sh. 24, Özgün Yayınları

[5] Bkz: Müddessir, 74/5

[6] Bkz: Kalem, 68/9

[7] Bkz: Yunus, 10/15

[8] Bkz: Kalem, 68/10-14; Yunus, 10/15; İsra, 73-74; Hud, 11/112-113 vb.

[9] Bkz: Müddessir, 74/5

[10] Bkz: Müzzemmil, 73/10

[11] Bkz: Âl-i İmran, 3/104, 110; Tevbe 9/71; Hac, 22/41; Asr, 103/3 vb.

© 2022 Kur'an Yurdu aittir tüm hakları. Düzenleme webhizmetlerim