Login to your account

Username *
Password *
Remember Me

Create an account

Fields marked with an asterisk (*) are required.
Name *
Username *
Password *
Verify password *
Email *
Verify email *
Captcha *
Reload Captcha
Haberler

Haberler (52)

Kanadalı iletişim bilimci Marshall Mcluhan, 1960’lı yıllarda kaleme aldığı “Global Village / Küresel Köy” adlı eserinde, dünyada hızla yaygınlaşan Amerikan mahreçli Tv kültürünün giderek dünyayı global bir köye dönüştüreceğini ifade etmişti. Perşembenin gelişi Çarşambadan belliydi ve öngördüğü gibi de oldu. Dünya artık tek kültürlü, tek kıbleli küresel bir köy durumunda.

Tabi biz Müslümanlar açısından sorun dünyanın küresel köy haline gelmesi, tek kıbleli ve kültürlü olması değil, bu küresel köyün kıble ve egemen kültürünün bâtıl oluşudur. Yoksa İslam’ın gayesi de dünyayı, kıblesi Âlemlerin Rabbi’nin belirlediği kıble, egemen hayat nizamı O’nun bildirdiği din olan bir küresel köye dönüştürmek değil midir? Ki, Bakara suresi 193 ve Enfal suresi 39. ayetlerde Rabbimiz bize bu hedefi göstermektedir.

Bilindiği üzere yeryüzünde yerleşik ilk hayat nizamı İslam’dı. İlk insanlarla birlikte yeryüzünde Allah’ın ölçülerine göre işleyen bir hayat nizamı kurulmuş,[1] daha sonra insanların Allah’ın ölçülerinden uzaklaşmaya başlamasıyla farklı dünya görüşleri ve yaşayış biçimleri, ideolojiler meydana gelmiştir. Bu konuyla ilgili olarak Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“İnsanlar tek bir ümmetti. (Ardından ayrılığa düştüler.) Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak Peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hak üzere hüküm vermek için kitaplar indirdi…” (Bakara, 2/213)

Yeryüzünde İslami hayatın, yani fert ve toplum olarak Allah’a itaat üzere yaşama pratiğinin asıl, Allah’a tuğyanın arizi oluşunu en veciz şekilde ifade eden ayet gruplarından biri de, namazla ilgili şu ayet-i kerimelerdir:

“İşte bunlar, kendilerine Allah'ın nimet verdiği Peygamberlerdendir. Adem'in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Yakub) soyundan, doğru yola eriştirdiklerimiz ve seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahmanın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlardı.

Sonra onların ardından öyle nesiller geldi ki, namazı zayi ettiler ve şehvetlerine uydular. Bu sebeple bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır.” (Meryem, 19/58-59)

Kısacası İslam; yaratan, yaşatan ve emreden Rabbimizin kulları için belirlediği ve ikmal ettiği[2] yegâne hak hayat nizamı[3] olarak asıl olandır. İslam dışındaki tüm dünya görüşü ve yaşayış biçimleri, ideolojiler ise arizidirler, türedidirler, insan hevası ürünü olarak câhili ve bâtıldırlar.

İnsanlık tarihinin asli çizgi ve yürüyüşü, Rabbimizin insanlar arasından onların hidâyeti için seçtiği Peygamberler (a.s.) ve beraberlerindeki toplulukların temsil ettiği İslami hayattır. İslami hayat, Âlemlerin Rabbi’nin ölçülerini esas alan, O’nun ol dediği yerde olmayı, dur dediği yerde durmayı temel kabul eden yönelişin adıdır.

İslami hayat, Âlemlerin Rabbi’nin emir ve nehiyleri karşısında “işttik ve itaat ettik” teslimiyetini ifade ederken,[4] İslam’ın dışındaki tüm ideoloji ve yaşayış biçimleri “işittik ve isyan ettik” tuğyanına dayanır.[5] Tabi “işittik ve itaat ettik” teslimiyeti de, “işittik ve isyan ettik” tuğyanı da salt dille ifade edilen bir durum değildir. Bilakis daha ziyade hal diliyle, Allah’ın emirlerine fiili ittiba ya da fiili itaatsizlik ile ifadesini bulmaktadır.

Nice insanlar var ki, dilleriyle “işittik ve itaat ettik” ifadesini kullanmakta, fakat yaşayışalrıyla bu sözlerini tekzip etmektedirler. İşin doğrusu ve acı tarafı da zaten, insanlık tarihinin genelinde ve bugün de, dil ile ifade edilmese de hal diliyle “işittik ve isyan ettik” diyenlerin çoğunlukta olduğu gerçeğidir. Ki Rabbimiz, Asr sûresinde insanlığın bu “sıfırlarla dolu” karnesi ile ziyanını bize bildirmektedir.

Tesettür Asıl, Tesettürsüzlük Arızidir

Evet, hak asıl bâtıl arızidir. Âlemlerin Rabbi’ne itaat, emirlerine ittiba asıl, tuğyan arızidir. Namazın ikamesi asıl, namazsızlık arızidir. İffet asıl, iffetsizlik arızidir. Tesettür asıl, tesettürsüzlük arizidir. İnsanların asıldan ziyade arızi olana rağbet etmeleri, asıl olanı arızi, arızi olanı asıl yapmaz. Nitekim Rabbimiz, “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna ve yalanlara uyuyorlar.” (En’am, 6/116) buyurarak, çoğunluğun hak olanın ölçüsü olamayacağını vurgulamaktadır.

İnsanlar tarihsel süreçte maalesef asıl olandan (haktan) ziyade arızi olana (bâtıla) rağbet etmiş olsa ve Allah’ın dininin yeryüzünde egemen kılındığı dönemler sınırlı kalmış olsa da, Rabbani öğreti ve hükümlerin etkisi çoğu zaman bütüncül nitelikte olmasa da toplumlar üzerinde her zaman kendisini göstermiştir.

Mesela bugün dünyada insanların taşıdığı en yaygın isimler, Peygamber isimleridir. Muhammed (a.s.)’ın risaleti öncesi yeryüzünde geçerli risaletler olan Musa (a.s.) ve İsa (a.s.)’ın risaletleri tahrif edilmiş olsa da, kırıntı kabilinden bazı öğretileri bugünlere kadar taşınmıştır. Faizin haramlığı ve tesettür emri, ki iktisadi ve içtimai hayat için son derece mühim hükümlerdir, şu son birkaç asra kadar aslında insanlığın neredeyse ortak uygulayageldiği Rabbani hükümlerdi.

Bu anlamda, 20. asra kadar tesettür kadınların evrensel bir kabul ve pratiğiydi diyebiliriz. İslam dünyasında olduğu gibi, Hıristiyan dünya ve Yahudi topluluklarda da tesettür, genel geçer giyim-kuşam biçimini oluşturuyordu. Bugün Hıristiyan dünyada salt rahibelerin kıyafeti olmaya indirgenen tesettür, yakın geçmişte yaygın giyim-kuşamı teşkil etmekteydi.

Şimdilerde ise, çok acı bir gerçektir ki tesettürsüzlüğün, çıplaklığın evrenselliği söz konusudur. “İslam dünyası”nı dahi kapsamına alan, kasıp kavuran tuğyani, şeytani bir evrensellik. New York’un caddeleri, sokakları neyse, Tokyo’nun, Moskova ve Kiev’in, İstanbul ve Bakü’nün, Kahire ve Kazablanka’nın sokakları da aşağı yukarı aynı durumda.

Muhtemelen, insanlık tarihinde çıplaklığınbu kadar sıradanlaştığı ve yaygınlaştıı başka bir dönem yaşanmamıştır. Türkiye’de bir dönem bir GSM operatörünün reklamında yer alan “özgür kız” figürünün de sembolize ettiği “kadının özgürleşmesi” mottosu, kadını yaratıcısından, ailesinden, eşinden, çocuklarından ve böylece iffetinden, fıtratından “özgürleştirme” neticeleri doğurarak çıplaklığın ve iffetsizliğin evrenselleşmesine yol açtı.

Tabii ki çıplaklık/iffetsizlik yeni bir durum değil. Bilakis, câhiliye yönelim ve pratiklerinin ortak bir niteliğini teşkil ediyor. Nitekim Rabbimiz, Mekke câhiliyesini bize tanıttığı dört terkibin birinde “câhiliye teberrucu”ndan, yani câhiliye kadınlarının açılıp-saçılmasından söz ediyor.[6]

Lakin “câhiliye teberrucu”, kimi fâcir ve fâsık topluluklarla sınırlı olmanın ötesine geçip, bugünkü gibi evrensel bir tuğyan halini tarihin hiçbir döneminde almamış olsa gerek.

Tesettürün evrenselliğinden çıplaklığın evrenselliğine geçiş sürecinin temelinde, ilahi kaynaklı hükümleri “tarihsel” ilan edip, insan hevasına dayalı ideoloji ve yaşayış biçimlerini “evrensel” olarak kodlayan modern tuğyanın ve onun da temelinde protestan tahrifatın bulunduğunu ifade etmek gerekir.

Musa (a.s.) ve İsa (a.s.)’ın risaletleri, tarihte maruz kaldıkları geleneksel tahrifin üzerine, bir de modern dönemde protestan tahrifata maruz kalıp, laisizm ve kapitalizme bütünüyle entegre edilmişlerdir. Bu tahrifat, iktisadi alanda faizin haramlığını ortadan kaldırıp kapitalist yağma ve yığmanın, içtimai alanda ise tesettür emrini buharlaştırıp tesettürsüzlüğün/çıplaklığın önünü açmıştır.

Kısacası, batıda kapitalist yağma ve yığmacılığın ve kadını metalaştıran tesettürsüzlüğün taşları, teolojik saptırmalarla döşenmiştir. Bugün içimizdeki kimi “protestan papazları” tarafından İslam’ın bu alandaki hükümleri konusunda yapılmaya çalışılan da aynısı değil midir?

Batıdan ithal “tarihselcilik” saptırmasıyla İslam’ın hayat menbaı ahkâmı bugün için hâşâ geçerliliği olmayan “tarihsel” hükümler olarak konumlandırılmaya ve batının ideoloji ve kanunları “evrensel” olarak kodlanarak tüm yeryüzünün genel geçer hükümleri kılınmaya çalışılıyor.

Bu sapkın modern ve postmodern bidatçılığa göre, Âlemlerin Rabbi’nin kulları için belirlediği hükümler hâşâ tarihsel bir sınırlılığa mahkûmken, kendi kendisinin ilahı ve rabbi olma iddiasındaki modern insanın ortaya attığı sekülerizm, liberalizm, feminizm vb ideolojiler evrensel bir niteliğe haiz bulunmakta!

Ne yazık ki artık ortalık bu modern ve postmodern bidatçılardan geçilmiyor. Aslında, “Copy” yaptıkları batılı protestan papazlarına ait yorumları, getirip Türkçe olarak “paste” yapmaktan ibaret bir müritlikle malul olsalar da, kendilerini orijinal fikirler üreten aydın (!) insanlar zannedebiliyorlar.

İşte bu postmodern müritler, tıpkı müritliğini yaptıkları protestan papazlar misali Rabbimizin kadınları metalaşmaktan, objeleştirilmekten korumaya matuf tesettür farzını buharlaştırmak için yorum adı altında şeytani tahrifatlar yapmaktadırlar. İçlerinden abzıları bu işi, “Kur’an meali” adı altında Kur’an’ın hükümlerini buharlaştırma şeytanizmine vardırmış bulunmakta.

20. Asrın Avrupasında Tesettür

Bugün Amerika ile birlikte fısk-fücurun, çıplaklığın, her türlü fuhşiyatın merkezi durumunda olan Avrupa’da yakın zamana kadar özellikle köy ve kasabalarda hâkim giyim-kuşam tarzının tesettür olduğu gerçeğini ilk olarak, altı bölümlük bir ikinci dünya savaşı belgeselini izlediğimde fark etmiştim.

Siyah-beyaz kamera çekimleriyle savaşın anlatıldığı bu belgeselde gösterilen Almanya, Fransa, Polonya vb ülkelerin köy, kasaba ve kısmen şehirlerinde kadınların, tıpkı Anadolu’da olduğu gibi başları kapalı, tesettüre uygun giyimli olduğunu gördüğümde şaşırmıştım.

Daha sonra 1900’lerin başında Avrupa’da çekilen benzer birçok görüntüyle karşılaştım. 125 yıl önce İngiltere’de çekilip sonradan renklendirilen o yıllara ait kalabalık bir cadde görüntüsünde, tıpkı Anadolu’daki kadınlar gibi atkılarla sıkı sıkıya örtünen kadınlar dikkat çekiyordu mesela.

Geçtiğimiz günler içinde bir arkadaş, 1912 yılında New York tren istasyonunda çekilmiş bir aile fotoğrafı paylaştı. Amerika’ya göç eden bir Alman ailesinin olduğu fotoğrafta anne ve iki kızının örtülü olduğu görülüyor. Zira o dönemler, laik-seküler modern câhiliyenin henüz yeryüzünün egemen kültürü haline geldiği yıllar değildi. Dolayısıyla halen tesettürün evrenselliği söz konusu idi.

Avrupa’da protestanlığın yaygınlaşmasıyla birlikte kapitalizmin önünün açılması, sömürgecilik ve beraberinde gelen sanayileşme “kapitalist kentleşme”yi, bu kentleşme biçimi kapitalist eğlence kültürünü ve beraberinde fısk-fücurun yaygınlaşmasını getirdi. İkinci dünya savaşı sonrası televizyonun ve dolayısıyla Amerikan mahreçli Tv kültürünün tüm dünyada yaygınlaşmasıyla da tesettürün evrenselliğinden çıplaklığın evrenselliğine geçiş süreci hız kazandı.

Evet, acı bir gerçek ki dünya artık seküler câhiliye kültürünün egemen olduğu küresel bir köy durumunda. Artık tuğyan, fısk-fücur, fuhşiyat küresel/evrensel bir hal almış durumda. Seküler câhiliye, şimdilerde LBGT sapkınlıklarını normalleştirme ve küreselleştirme çabası içinde. Bu amaçla Net Flix, Disney Plus gibi dijital ifsat platformlarını tüm dünyada yaygınlaştırıyorlar.

Türkiye’de mesela çok büyük paralarla yayın ve yapım yatırımları yapıyorlar. Tabi dolarları bastırınca da, kendilerine cehaletle “sanatçı” denilen eğlence sektörü figürlerini bu kültürel işgal projelerinde lejyoner olarak istihdam etmeleri zor olmuyor.

Birkaç ay önce bu konuda “Çocuklarımızı koruyalım” başlıklı bir yazı kaleme alan bir köşe yazarı, LBGT sapkınlıklarını toplumlar nezdinde normalleştirme ve yaygınlaştırmayı temel yayın politikası edinmiş olan Amerikan Disney Plus dijital platformunun Türkiye’ye 600 milyon TL’lik bütçeyle girdiğini yazmış ve şu bilgilere yer vermişti: “Ne kadar star, yönetmen, senarist varsa neredeyse topunu iki yıllığına kendilerine bağlamışlar… Anlaşma yaptıkları ‘yıldızlar’ bu süre içinde başka hiçbir yerle iş yapamayacaklar.”[7]

Kısacası batılılar bir asır önce nasıl ki kendilerine “genel valilik” bahşetme karşılığında devşirdikleri lejyonerler aracılığıyla bu topluma laik-seküler tuğyanlarını ve fısk-fücura dayalı yaşayış biçimlerini dipçik zoruyla dayattılarsa, şimdi de dolarlarla devşirdikleri kültür endüstrisi leyjonerleri üzerinden ifsatlarını bir level daha ileri taşıma çabası içine girmiş bulunuyorlar.

Neticede şu acı gerçeği bir kez daha ifade edelim ki, bugün yeryüzünde laik-seküler tuğyanın ve kültürel ifsadının küresel egemenliği söz konusudur. Konumuz olan tesettür özelinde ifade edecek olursak, son birkaç asır insanlık, tesettürün evrenselliğinden çıplaklığın evrenselliğine doğru bir çözülme ve çürüme süreci yaşamış ve yaşamaktadır.

Bu çürümeye engel olup yeryüzünde yeniden tesettürün evrenselliğini ikame etmek ise, tabii ki bu küresel köyün kıblesini ve kavalcısını değiştirmekten geçiyor. Kıblesi bâtıl batı, kavalcısı da onun müritleri oldukça, onlar kavallarıyla modern ve postmodern hurafeleri dillendirmeye devam edeceklerdir.

Köy Âlemlerin Rabbi’nin köyüdür ve köyün sakinleri de O’nun kullarıdır. Dolayısıyla bu köyde O’nun sözü egemen kılınmalı, yalnızca O’nun dediği olmalıdır. Bu da, biz Müslümanların çekildiğimiz dar grup gettolarından çıkıp, İslam dâvâsının nitelik ve mahiyetine uygun şekilde büyük düşünmemiz ve büyük hedeflere yönelmemizle mümkün olacaktır.

Küresel köyün küresel egemen dinini Allah’ın yegâne hak dini İslam olması, bizim bu küresellik çapında düşünüp hedefler belirmemize ve bu doğrultuda atılımlar yapmamıza bağlıdır. Biz üzerimize düşeni yaparsak, Allah’ın yardımını hak ederiz. O zaman da nice olmaz görülenler kolaylıkla oluverir.

[1] “Derken Adem, Rabbinden kelimeler aldı. Bunun üzerine Allah onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.” (Bakara, 2/37)

[2] Bkz: Maide, 5/3

[3] Bkz: Âl-i İmran, 3/19, 85

[4] Bkz: Bakara, 2/285; Nur, 24/51

[5] Bkz: Bakara, 2/93; Nisa, 4/46

[6] Bkz: Ahzab, 33/33.

[7] https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/cocuklarimizi-koruyalim-2063269

(Not: Bu makale, İktibas Dergisi'nin Ocak 2023 sayısında yayınlanmıştır.)

Kur'an Nesli İlim Merkezinde bu hafta Haftanın Sohbetinde İsmail Hakkı Güleç "Mekke Sahne ve Sahası" başlıklı bir sunum yaptı. Cuma Hutbesinde ise Şükrü Hüseyinoğlu "Bir Âyetle İslâm'ın Özeti" başlıklı bir hutbe irat etti.

Her Müslüman şahsiyet, özellikle dinini kendisine dert edinen dâvâ adamı ve dâvetçi olan, toplumda da bu şekilde tanınan, yaptıklarıyla insanlar nazarında değerlendirilir. Ve böyle dâvetçi ve öncü şahsiyetler insanların kalbinde, güzel sözleriyle, yazılarıyla, eserleriyle ve bunların tümüyle de uyum içinde olan örnek yaşantılarıyla taht kurarlar. İşte Ahmed Kalkan Hoca da hem yaşantısıyla hem de dini için verdiği mücadelesiyle, Müslümanlar nazarında çok önemli bir yeri olan, örnek bir ilim adamı ve dâvetçiydi. Ahmed Kalkan Hoca, gerçekten gıpta edilecek, örnek alınacak bir hayat yaşadı ve hayatını da bu minvalde tamamladı. Kendisi bedenen aramızdan ayrıldı. Ama arkada bıraktığı örnek yaşantısıyla ve eserleriyle aslında dâvâsı için hizmetine devam ediyor. Onu sevenler, aynı dâvâyı paylaşanlar, hâlâ onun eserleriyle dersler ve dâvet çalışmaları yapıyorlar. Zaten ilim adamları bedenleri ile dünyaya veda etselerde eserleriyle dini için, dâvâsı için hizmetlerine devam ederler. Çünkü onlar vahiyden beslendikleri için vahyi hayatlarına, hayatlarını da vahye şahit kılan ve Allah`ın hayatlarına bereket kattığı etkili ve yetkili örnek şahsiyetlerdir. “Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder.” (Muhammed, 7) Demek ki âdil olan ilim adamları, Allah’ın dinini dert edindikleri için hayatlarını bu yolda tükettikleri için Rabbimiz de onların tükenen hayatlarına yardımıyla bereket katıyor. İşte bu ilim adamlarının hayatları bir tohum misali hayatın içinde filizlenen bir başak halini alıyor. İnsanlar da onlardan hem hayattayken hem de ölümünden sonra faydalanmaya devam ediyorlar. Ahmed Kalkan hoca İslâmî anlayışı ve mücadelesinde vahyi merkeze koyan, olaylara hep bu merkezden bakmaya çalışan bir ilim adamıydı. Vahye uyma ve vahye aykırı düşmeme noktasında elinden gelen tüm gayreti gösterirdi. Bundan dolayı hiçbir âlimin içtihadını, fetvasını, mezhebî görüşlerini, rivâyetleri ve benzeri konuları asla Kur’an’ın önüne geçirmez, hep Kur’an merkezli değerlendirirdi. Meseleleri, hep Kur­’an süzgecinden geçirerek sonuca varmaya çalışırdı. Ahmed Kalkan hoca dini hem anlama noktasında hem de insanlara anlatma noktasında Kur’an’ın emrettiği, Rasûllerin de başladığı yerden yani tevhidden başlayarak işe koyuldu. Çünkü kendisi güzel bir örnekle: “Tevhidsiz bir din ve ibadet hayatını altı delik kovaya benzetirdi. Kovanın içine zAhmedlerle doldurulan su delikten boşalıp gider” derdi. Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor; “(Ey Muhammed!) Sana ve senden önceki Rasûllere vahyedildi ki, eğer Allah’a ortak koşarsanız bütün amelleriniz/emekleriniz boşa gider. Ve hüsrana uğrayanlardan olursunuz.” (Zümer, 63)

Tevhidi anlayışı:  Maalesef yaşadığımız toplum, doğru bir İslâm anlayışından ve tevhid inancından mahrum bırakılmıştır. İçinde yaşadığımız toplumun çoğunluğunun tevhidin ne anlama geldiği hususunda ya eksik veya tümüyle bilgisiz olduğuna tanıklık ediyoruz. Bildiğini zannedenler de Allah’ı hayatın her alanına müdahil olan bir varlık olarak değil, sadece yaratıcı olarak anlıyorlar. Yine toplumumuzda din deyince çoğunluğun aklına hemen; namaz, oruç, hac gibi bazı ibadetler gelmekte ve dini bu şekilde anlamaktadırlar. Ve ibadetlerin de kul ile Allah arasında gerçekleşen bir eylem, inanç olduğu anlaşılıyor zaten. Sistemi kuranlar, Allah’ın dinini hayattan, kamusal alandan koparmak için dinin birey ile Allah arasında olan bir ilişki olduğunu empoze etmektedirler. Maalesef toplum da buna inandı, sistemi kuranlar da istediğine kavuştu. Yine bu toplum içindeki, İslâmî olma iddiasındaki büyük cemaatlerin devletçi, gelenekçi, tasavvufî ağırlıklı bir çizgide bulunduklarını tevhid anlayışından uzak olduklarını gözlemliyoruz. Ahmed Kalkan Hoca böyle bir ortamda, tevhid başta olmak üzere Kur’anî Kavramlar dersleri yaparak çok güzel bir çalışmaya öncülük etmiştir. Aslında o tevhidin ve dinin hayatın her alanına hâkim ve müdahil olduğunu, hayatın hiçbir alanının tevhitten ve dinden bağımsız olmadığını çok güzel bir şekilde gündeme getirmişdi. İnsanların tevhidle buluşmasına vesile oldmuştu. Tevhid anlayışının, aslında hayatın her alanında Allah’ın merkeze konması gerektiğini, hayatı yaratan Allah’ın hayata yön veren ve vermesi gereken tek Rab, tek ilâh olduğunu, eserlerinde ve derslerinde sürekli olarak anlattırdı. Toplumda tevhidi anlayışın insanlarda bir uyanışa vesile olduğu sürece, azımsanamayacak kadar büyük bir katkısı olmuştur. Allah’ın; aileden sosyal hayata, ekonomiden hukuka, ticaretten siyasete her alanda müdahil olduğunu ve O’nun kanunları merkeze konularak hayatın yaşanması gerektiğini ısrarla anlatırdı. Tevhid toplumunun oluşması için tevhidi hep ön planda tuttu ve bütün rasûllerin de dâvetinin ortak mesajının tevhid olduğunu gündeme taşımıştır.

Tevhid Anlayışında İstikamet: Ahmed Kalkan Hoca, tevhid anlayışına sahip olduktan sonra bu anlayışında istikametini hiç bozmadı. Zaten önemli olan da doğru bir çizgiye girdikten sonra bu çizgiyi korumaktır. Nitekim tevhidî anlayışta olup ta bu anlayışta istikametini koruyamayan birçok insanlara ve kanaat önderlerine şahit olduk. Sistemi ve sistem için hareketleri, çalışmaları, partileri reddedenler zamanla ve şartların değişmesiyle çeşitli maslahatlar adı altında reddettikleri sistem içi partilere destek oldular. Oysaki Ahmed Kalkan Hoca bu durumu, kesinlikle tevhidi anlayış ve nebevî metotla uyuşmadığını her ortamda dile getirdi. Zaten dâvâ adamı; dâvâsında istikametini koruyan ve dâvâsında güzel örneklik otayan koyan kişidir. Ahmed Kalkan Hoca bu noktada bizlere çok güzel örnek olmuştur.

Tevhidi Anlayışında İstikrar ve İhlas: Ahmed Kalkan Hoca, tevhidi mücadelesinde istikrarlı bir duruş sergileyerek Müslümanların taktirini kazandı. Çünkü bir dâvâ, dâvâ sahibinin dâvâsında istikrar göstermesiyle başarıya ulaşır. Çünkü bu anlayışta olup ta istikrarını koruyamayan çeşitli tevil ve maslahatlar güderek çizgisini koruyamayanlar çoğunluğu oluşturuyor. Tevhidî anlayışta olduğu halde bu anlayışı devam ettirenler gün geçtikçe azalmakta ve azalmaya da devam etmektedir. İşte Ahmed Kalkan Hoca bu noktada çok güzel örneklik sergiledi. Hep etrafından: “Az kaldınız, bu şekilde ilerleyemezsiniz” gibi ithamlara karşı hiçbir zaman istikrarını ve ümidini yitirmeyerek istikametini korudu. İbrâhim (a.s.) misali tek bir kişi bile kalsak yolumuza devam edeceğiz anlayışını savundu. Tevhidî istikamet ve istikrarında hep ihlaslı davrandı. Samimiyetini hiçbir zaman bozmadı, yanındaki dâvâ arkadaşlarına da bu noktada güzel örneklik gösterdi ve motivasyon kazandırdı. Çünkü Ahmed Kalkan Hoca tevhidî anlayışı ve nebevî metodu benimsemişti ve içselleştirmişti. Nebevî metotta olabildiğince ısrarlı ve en doğru metodun da nebevî metot olduğuna kanî olmuştur. Ahmed Kalkan Hoca tevhidî anlayışında ve mücadelesinde istikamet, istikrar ve ihlas göstererek çok güzel ve etkili bir örneklik bıraktı.

Ümmet Anlayışı: Ahmed Kalkan Hoca ümmet anlayışını hep özümsedi ve önceledi. Hiçbir zaman mezhepçi, cemaatçi, grupçu bir anlayış ve pozisyon içinde bulunmadı. Hep Müslümanlar arasında ortak noktalar ve tevhidi anlayışı ön planda tuttu. Slogan, karşılığı olmayan, gerçeklikten kopuk söylemlerde bulunmadı. Farklı gruplara müntesip Müslümanlara karşı ötekileştirici bir dil ve tavır kullanmaktan uzak durmaya çalıştı. Tekfirciliğin tefrikaya, parçalanmaya neden olan bir durum olduğunun bilincinde hareket etti. Kendisini tekfir eden şuurlu Müslümanları hiçbir zaman tekfir etmedi, tam aksine kardeşlerimiz olarak gördü ve göstermeye çalıştı. Çünkü Ahmed Kalkan Hoca, “tevhid toplumunun” ancak tevhid anlayışında olan Müslümanların vahdetiyle gerçekleşeceğini biliyordu ve bunun için gayret gösteriyordu. Birçok konferans, sunum ve yazılarında vahdetin önündeki engelleri dile getiriyor, dikkatleri bu yönde çekiyordu.

Vasat Çizgi: Gelenekçi ve modernist anlayışlar karşısında vasat ve dengeli olmaya çalışan bir dâvâ ve ilim adamıydı. Geleneği taklit eden, sorgulamadan kabul eden bir anlayışta olmadığı gibi, aklı ön plana alıp bütün geleneği tümüyle silen, yok sayan bir anlayışta da hiçbir zaman olmadı. Kur’an’ı merkeze koyarak, vahiy merkezli bir tavır takındı.  Kur’an’ı temel kaynak, örnek rasûlun de Kur’an’ı pratiğe geçirmek olarak adlandırdığı sünnetini, ölçü olarak kabul etti. Bizlere kadar aktarılarak gelen rivayetleri toptan kabul etmeyi de, toptan reddetmeyi de doğru bir yöntem ve yol olarak görmedi. Bu konuda itidalli, dengeli bir yol tutmaya çalıştı. Rivayetleri Kur’an’a arz etmek gerektiğini ve bu yöntemin elzem olduğuna kanaat getirdi. Ama maalesef başta selefî camia olmak üzere hemen tüm geleneksel anlayışı benimseyen kesimler tarafından hadis inkarcısı olarak görüldü. Çeşitli ithamlara maruz kaldı ama o doğru gördüğü anlayışında ısrarlı bir şekilde devam etti. Bunun yanında hiçbir zaman modernist ve ya mealci olarak isimlendirilen çevrelerin çizgisine de savrulmadı. Ve bu anlayışların doğru olmadığı konusunda yazılar yazdı.

Sabır, şükür ve mütevazı bir hayat yaşadı. Âlim: İlmiyle âmil olan, söylemiyle eylemi bir olan, uyum içinde örnek bir şahsiyettir. Ahmed Kalkan Hoca, tevhid inancının, aslında hayatla bütünüyle iç içe olan, kulluktan kopuk bir anlayış olmadığını çok iyi biliyordu.

İbadetsiz, ahlâksız, infaksız, dâvetsiz, gayretsiz sabırsız şükürsüz vb. bir tevhid anlayışının makbul olmadığını hayatıyla örneklendirdi. Yayınlanan kitaplarından hiçbir zaman maddî bir kazanç elde etmedi. Mütevazı bir kul olarak yaşadı. İbadetlerine dikkat ederdi, nâfile ibadetleri de çoğunlukla aksatmadan yerine getirdi. Dilinden zikri, yüzünden tebessümü eksik olmazdı. Onca hastalığına ve ağrılarına rağmen, onu tanıyan herkes buna şahittir. Hiçbir zaman bu durumundan dolayı da sitem etmemiştir. Hep sabırla, şükürle mücadelesine devam etti. Bunca hastalığına rağmen tebliğ ve dâvet çalışmalarını aksatmadı, çevre illere ve ilçelere dâvet amaçlı gider ve bu konuda kendisine yapılan dâvetleri geri çevirmezdi. Dâvâsını sağlığından ve ağrılarından her zaman daha öncelikli görürdü ve aksatmazdı. Ahmed Kalkan Hoca, tevhidi anlayışını hayatın tümüne hâkim kılacak bir hayat yaşama gayretini ve örnekliğini sergiledi. Gerçekten yaşadığımız toplumda tevhidî anlama ve yaşama noktasında örnek bir şahsiyet olarak hayatını vahye, vahyide hayatına şahit kılarak, hayatını tamamladı.

سْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيم

Sanayi ve şehir hayatının ürettiği kir ve pislik etrafımızı kuşatınca, temizleme işlevi ile karşı karşıya kalırız. Çok yüksek maliyetler, emek ve kaynağa ihtiyaç duyulur. Bunlardan da öte temiz ortam ve havaya, oksijene ihtiyaç duyarız.  Birde bakarız ki “yağmur” rahmet olarak inmiş, pırıl pırıl bir ortam ve temizlemiş bir alan! İnsanın içinde ferahlık doğmuş, ışıltılı gözler belirivermiştir. İnsan ve insanlık hayatı da benzerlik arz etmektedir. Arınma ve arındırma faaliyetinden mahrum gönüllerde “Rücz”, diğer ifade ile maddî ve manevî pislik insanın dünyasını ve ruhunu işgal eder. Yağmurun yağması gibi!, köklü bir temizlik ve arınmışlığa ihtiyaç doğar. Bu konuda en önemli rol insana, daha doğru bir ifadeyle mü’mine düşer!

Tarihin ve içinde bulunulan ortamın ağır yükü altından bir çıkış aranır iken “Arınma ve arındırma nimeti ile buluşmak!”,  aç iken yemek bulmak, susuz iken su bulmak, zulme maruz kalınır iken rahmetle buluşabilmek gibi değerli bir şey olsa gerek. Tıpkı ilâhî rahmet olan yağmur gibi! Gönülleri ferahlatacak, hayatı parlatırcasına temizleme sorumluluğunu icra edecek, insanlık için bir ferahlık ve göz aydınlığını sağlayacak olan çabalar manzumesi kuşananlar...  İman edenlerin bir niteliği olarak karşımıza çıkmakta,

 ‘’Onlar, zekâta (Arınma ve arındırmaya ilişkin) faaliyettedirler.”[1]

İman edenlerde bulunan bu vasıf ‘’zekât/arınma ve arıtma”[2] faaliyetlerinde bulunmak özelliğidir. Üzerlerine düşeni yapma sorumluluğu taşırlar ve yaparlar anlamında bir yükümlülüktür bu. Zekât dendiğinde, Allah’ın bize verdiği nimetlerden mal ile ilgili yapılacak paylaşımın anlaşılması işin doğasında olan bir durumdur. Âyetin indiği dönemde bu gün anlaşılması gereken haliyle! kurumsal olan Beytülmale verilmesi şeklinde değil de, bunun yerine ‘’ bedensel, ruhsal ve malî olarak yapılan arınma ve arındırma faaliyetlerin toplamı olarak anlaşılması daha doğru olandır.  

Kur’an da salât ve zekât hep ayrılmaz bir bütünün iki parçası olarak beraber anıldığını görürüz, lakin Mu’minûn Sûresi 4. âyet, öncesinde yer alan salât ve zekât, arasına boş ve yararsız işlerden (şirk ve küfre ait olan tüm işlevlerden) yüz çevirirler yükümlülüğünün olması, salât ve zekât arasında; benliğin arınıp temizlenmesi, faydalı ve yararlı işlevler ile geçirilmesi gerektiğini ifade eder gibidir. Bu konuda bir âlimin ifadesi ile; Salât ile zekât arasını, "Onlar, boş ve faydasız şeylerden yüz çeviricidir" ifadesi ile ayırılmıştır" denilirse biz deriz ki: "Boş ve faydasız şeylerden yüz çevirmek, namazın/salâtın tamamlayıcısı olan hususlardandır. Bizde bir ekleme yapacak olur isek; Salât ve zekâtın tamamlayıcısı olan hususlardandır.

Pekâla âyet indiği ortamda hangi karanlıkları parçalayan bir hakikat olarak kulları muhattab almakta? İnsanın doğuştan temel olan haklarının yok sayıldığı! var olmak için bir yerlerden ışığın, yol gösterenlerin gözlendiği bir zamanda, Mekke’den başlayarak küreye doğru yol aldıran, gerek maddî gerek manevî boyutlarda, pisliklerden arınma ve arındırmaya olan ihtiyaçlara bir cevap olarak muhatap almakta idi ve bu gün bizlere de aynı indiği ortamdaki sorumlular gibi hitab etmekte ” İnsanın doğuştan temel olan haklarının gasp edilişine sessiz kalmayın!” ve indirdiğim esaslara uyun ki insanca yaşanabilsin. Âyet-i kerime, Mekke’de bu sancağı taşıyan mü’minlerin duruşuna şahitlik yaptığı gibi, onları Cennet ile de müjdeliyordu.  

‘’Onlar, zekâtta ilişkin faaliyettedirler.”[3]

Zekât ve Mekke! İlk inen âyetlerin izlerini takib ettiğimizde, zekât (manevî ve iktisadî arınma) kavramına yabancı olunmadığına dair bildirimler ile de karşılaşırız.[4] Muhammed (a.s.) öncesi de risâlet silsilesinde zekâta ilişkin bir uygulamanın ve bilginin olduğunu Kur’an bize haber veriyor.[5] Bu işlevin süreklilik arz eden bir ilâhî yükümlülük olduğunu görmemiz, icra edilmesinin önem ve ihtiyacını anlamak bakımından önemlidir.

İslâm’la küfrün her türlü rengi arasındaki çatışma, sadece sözle veya kalbin buğzu ile sınırlı olan bir çatışma değildir. Temelinde tevhid ve yansıması adalet olan İslâm, hayatın her alanında doğuştan verilen hakların bütünlüğünü dikkate alarak, hakların alınıp verilme meselesidir, tamda burada İslâm ve bâtıl sistem arasındaki çekişme de İslâm veren el, bâtıl ise çalan ve yozlaştıran eldir. İslâm arındıran, bâtıl ise bulandırandır.

Hakkı elinden alınmış bir toplumun hakkını alacak, savunacak bir irade ortaya çıktığında, çoğunluğu teşkil eden aldatılmışlar bu iradeye saygı ve sevgi besleyip, en azından bir yakınlık hisseder. Aynı inancı paylaşmaz iseler de en azından düşmanlık etmezler. Bu kazanım mücadele ve başarıya ulaşma da etkili unsurlardandır. İslâm zorla kendini kabul ettirmek istemediği gibi, insanlığın huzur bulacağı yegâne hayat nizamıdır. Ve böyle olduğunu daha önce de ortaya koymuştu. İnsanın haysiyetine kişiliğine saldırının olmadığı, korunduğunun temellerini daha işin başında atan bir inanç sistemi; Saldırılardan arındırıp koruyan.

“ Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden (iftira atan, ayıp kusur arayan)her kişinin vay haline;” [6]

Arınma ve arındırma faaliyetleri sosyal hayatın her katmanında sözü İslâm’a ve İslâm’ın saflığına söyletmekle mümkündür. Kimlik ve kişiliğin hedef alındığı, İnsanın hakir ve hor kılındığı ortam ve yerlerde veya toplumun sınıfsal farklılıklar ile tanımlanıp bazılarının üst bazılarının aşağılandığı yerlerde sus pus olmadan hakkı haykıra bilmek, fıtratın sesi ile insanı buluşturma çabası şeklinde sürdürülmesi, ancak yüce bir amaç ile İslâm’ı hedefleyen Mü’minler tarafından ortaya koyabilir. Çünkü bağlı olunan inanç sistemi: “etrafındaki ayak takımını kov” diyen zihniyete tokadını! indirmeyi, resûller ve onlara iman edenlere vazife kılmıştır…

“ Ve diri diri toprağa gömülen kızcağıza sorulduğu zaman!” [7]

Arınma ve arındırma faaliyetleri sosyal hayatın her katmanında “İslâm’ın merhamet tokadı ile gaflette olan her kalbi uyandırmalı. Kızcağıza sorulduğu vakit! Ne dehşet bir ifade varlığı dert yokluğu umursanmaz olan kızcağıza! Onu dikkate değer görmeyenler sizler miydiniz?  O gün sizler onun yerine gömülenlerden olmak isteyeceksiniz ama nafile, kızcağız konuşacak siz susacaksınız. Ya bu gün dirisi ölüden beter kılınan mazlumlar, mazlum çocuklar,  bir kabirden, gömülmekten mahrum kalan “kıyıya dahi vura(maya)n çocuklara sorulmayacak mı sanırsınız?” Ya Filistin de, açık ceza evi kılınan Filistin de, kâtledilen çocuklara onlara da sorulacak hangi suçtan dolayı parçalandıkları!  Ya Avrupa’da kaybettirilen o sabiiler! onlara da sorulacak hangi karanlık dünyaya gömüldükleri! onlar konuştuğu zaman…

Bu gün kızlarımız yaşayan ölüler gibi yetiştirilmekte “görüntü var ruh yok” önlerine dünya kariyeri konulmuş bu kariyer için girmeyecekleri kılık yapmayacakları iş yok. Hayatları ölülerin hayatı, dün bakamayacağından veya koruyamayacağından dolayı katledilenler, bu gün hayatlarını idame edebilsinler açta açıkta kalmasınlar diye açılıp saçılmalarına “haya perdelerinden eser bırakmamacasına” teşvik edilebilmekte, kişilikleri ruhsal bunalımda hayatları yaşayan ölülerin hayatı... Çocuklar! gençlerin omuzunda yükselen bir inanç sistemi ve yeni nesil, arada uçurumlar.  

İslâm öyle bir hayat nizamı ki maddî gücünün zayıflığında bile mevcud kölelik sistemine karşı durup ”Fekkü Rakabe/boyunduruktan azad etme” kölelikten hürriyete ulaştırmanın örnekliğini sergileyip, zihinsel ve bedensel olarak arınma ve arındırma faaliyetlerinde zirveleri işaret ediyordu… Bir taraftan da iktisadî hayattaki kirlenmişliklere kayıtsız kalmıyordu;

“Eksik ölçüp tartanların (hile yapanların )vay haline,” [8]

Sosyal hayatın her katmanında arınma ve arındırma faaliyetleri canlılığını his ettirmeli, Mü’minin, maddeye bakışındaki dünya görüşü eşyaya bakışında ki duruşunu örneklemesi ve yansıtması bakımından önem arz etmektedir. Hayatın merkezinde (tapınılan) madde yoktur ve madde bir araçtır. Madde ile ilişkiyi düzenleyen bir inanca bağlılık olmaz ise olmazlardandır. Hayata madde eksenli değil, Allah’ın mala ilişkin belirlediği ölçüler ile mü’minin iktisadi hayat görüşünü, paylaşım ve dengenin nasıllığını yansıtarak örneklemesi (şahid olmak) önemli bir ölçüdür. Arzulanan bir hayat nizamının pratikteki yansımaları dönüşümün habercisi olarak her dönem aynı fırsatlara kapı aralar. Ya İslâm veya boşluk!

Mü’minin maddî dünya görüşü, hidâyetlere kapı aralar “emanetçi kılındığımız” bir bilinç ile gerek sadaka, fitre, infak, gerekse işlenen suçlara bedel olarak belirlenen kefâret ile yapılanlar, insanlar arasındaki karşılıklı güveni tesis edecek İslam’a gönül kapıları böylece açıp, güven zemini oluşturacaktır… Evet mevcut faaliyetlerin temelinde “fiy sebililleh” olduğunda kapılar açılır.

Beşeri ideolojiler ve esaretinde… Kapitalizm de ise, çekim gücü/ilâh maddedir, sahip olduğun mal kadar varsın! Yani insanın varlığı ve yokluğu maddi güç ile ölçülür. Güçsüz olanın yaşama hakkı ancak güçlü olanın kararına göredir! Sayıca ve güç olarak güçlü olan, çoğunluğu oluşturmasına rağmen hakkından mahrum ve sömürülen yine de çoğunluktur. Büyük! devletin istediği küçük devleti yutması veya sömürmesi gibi… Madde amaçtır, hayatların ve ilişkilerin belirleyiciliğinde ana rol maddenindir. Kullar ise figüran! Çıkar, menfaat ve fayda üzerine hayatlar kurgulanır. Maddenin üstünlük aracı görülmesi sorunludur, mal edinme ve gösteriş yarışı yapılmasına sokar insanı. İmkanları “hak ediş” olarak gördüklerinden, muhtaç ve fakirlere ilişkin sorumluluğu üstlenmez ve kaçınırlar.

 ‘’ … açlık gününde doyurmaktır, (kendi aç iken başkasını doyurmak)” [9]

Arınma faaliyetlerinde, burnumuzun dibinde muhtaç olmasına rağmen istemeyen, isteyemeyen mü’minler söz konusu olabileceğinden ihtiyaçlarının öncelik arz ettiği gözlerden uzak tutulmamalıdır. Mü’minler bu ve benzeri hususlar da yek vücud refleksinde olmaları elzemdir, ilk nesil örnekliği gibi. Hicret, ensar ve muhacir kardeşliğini doğuran bir arınma faaliyetiydi. Hangi amaç ve hedef ile sorusuna cevap hepimizin malumu, yalnızca Allah’a kulluk yapılması ve kula kulluk yapılan her yerde mücadele ile... Yani her faaliyette İslâm’a götüren ve İslâm’ı getiren, İslâm’a özgün olan yol… Mazlumların gönlünün, zihninin, midesinin açlığını gidermeyi unutmayan yol…

Âyetin indiği Mekke de Muhammed a.s öncülüğünde iman edenler İslâmtoplumuna arınma/zekât faaliyetlerinin katkıları ile yol aldılar, aynı yol önümüzde hem de tamamlanmış bir dinin kılavuzu ile durmaktadır, arınma faaliyeti konuşmaktan ve yazmaktan çok dönüşüme götürecek hedeften yoksun olmayan! faaliyetler içerisinde bulunmak ile mümkündür.

Maddeyi yaratan Allah, maddenin, malın (iktisadi yükümlülüğünün) yaratılış amacına uygunluk yasalarını da koyar, ne maddeye insanı esir alma gücü verir, nede insanın mülkiyet ve üretim kabiliyetini kör edip robotlaştırır. Nede helal kılınmış olan ve iman edenler için yaratılmış nimetlerden istifadeyi yasaklar, engeller. Maddi yüzümüz ve yönümüz neyi kıble edindiğimizi yansıtır.

Ne mutlu ona ki geçici haz ve fayda verenlerden hem yararlanıp hem yararlandıranlara. Rabbim bizleri kalıcı ve sürekli olanla eriştirecek “Lizzekâti fâîlun” diye tanımladığı kullar zümresinden eylesin…

 

[1] (Mu’minun Sûresi, 4)

[2] Tezkiye ve Zekat kavramları arasındaki ilişki ile beraber ayetin indiği Mekke ortamında öne çıkan baskın anlamdan dolayı bu tanımlama yapılmıştır.

[3] (Mu’minûn Sûresi, 4)      

[4] Müzzemmil Suresi Ayet 20  ve Mu’minun Suresi ayet 4 ve…

[5] İsa a.s üzerinden, ‘’Ve beni her nerede olsam mübarek kıldı ve ben hayatta olduğum müddetçe bana salatı(namaz) ve zekât tavsiye buyurdu,, Meryem suresi/31    ve  Bakara suresi/129 ayette İbrahim a.s üzerinden tezkiye edecek bir resul duası.

[6] Humeze Suresi-1

[7] Tekvir Suresi-8

[8] Mutaffifin Suresi-1

[9] Beled Suresi/14

Zikir, Kur’an’ın emrettiği önemli bir ibadettir ve yukarıdan beri anlatıldığı şekillerde yerine getirilmesi mümkündür. Bazı kesimler tarafından “gizli mi - açık mı; toplu mu - tek başına mı yapılmalı?” gibi tartışmalara ihtiyaç yoktur. İslâm, mü’minlerin nasıl ibâdet edeceklerini göstermiştir. Emredilen ibâdetlerin dışında dileyen, bid’at olmamak şartıyla, Peygamberimizin yaptığına benzemek kaydıyla, istediği kadar nâfile ibâdet yapabilir.

Ancak İslâm’ı bize öğreten Peygamberi ve O’nun sahâbelerinin hayatında, kol kola verilmiş bir şekilde, yatıp kalkarak, bağırıp çağırarak, kendinden geçerek bir zikir yapma şekli yoktur. Hele hele de zikri mutlaka bir üstadın emri altında yapıp, zikri üstadlara, şeyhlere havâle etmek, onların da Allah’a götürmelerini beklemek gibi bir yanlışlık yoktur. Kul, gücü yettiği kadar ibâdet yapar, dili döndüğü kadar duâ eder, Rabbini anar. Umulur ki Allah (c.c.) ihlâsla yapılan az amellere bile bol karşılık verir. (21)

Zikrin âdâb ve usûlü vardır. İnsan Allah’ı zikrederken (daha doğrusu zikir ibâdetinin bir cüz’ünü icrâ ederken) gülünç ve komik durumlara düşmemeli, maskaralık yapmamalıdır. Zikir yaparken kan ter içinde kalıp başına tavana değecek kadar hoplayıp zıplamak ibâdet değil; çirkin bir harekettir. Süryânîlerin rûhânîleri, ibâdet esnasında kan ter içinde kalıncaya kadar didinirlerdi. Bizim câhil dervişlerin arasında da bunların hareketlerine benzer davrananların sayısı hiç de az değildir. Bu tamamen cehâletten ve düşünmeden körü körüne taklitten kaynaklanan bir durumdur. (22)

Müslüman, zikir esnâsında acziyet içinde Hakkı düşünmeli, sükûnet ve vakarını bozmamalıdır. Zikir yaptığını iddiâ eden birtakım kimselerin havalara sıçradığı, tepindikleri, bağırıp çağırdıkları görülmektedir. Bu hareket, zikrin mânâsıyla hiç bağdaşmamaktadır. İslâm’ın ibâdet anlayışına da ters düşmektedir. Zikir, tefekkür, nefis terbiyesi, ihsân gibi dinin emir ve tavsiyeleri; sadece belirli zümrelerin tekelinde kabul edilemez; bunlar bütün müslümanların malıdır. (23)

Tasavvufta zikir, hem anlayış hem de uygulama bakımından, sünnetteki zikir anlayışıyla bağdaşmayacak bazı ögeler içermektedir. Anlayış olarak zikrin Kur'an'da otuzdan fazla anlamından sadece birini, en fazla birkaçını alıp zikir olarak sadece bunu öne çıkartması, bununla yetinmesi ve hatta zikri, bütünün bir iki parçasını cennet için yeterli kabul etmesi, halka bu anlayışı yayması, zikri ve dolayısıyla dini daraltması, ilk dikkat çeken husustur. Bazı kelimeleri tekrarlarken, bilincini kaybederek cezbe içinde kendinden geçmesi halinde hiçbir sevap da elde edememiş olur. Zira uyku, unutma ve geçici de olsa aklın kaybı zamanlarında kalem insanın üzerinden kaldırılmıştır. Böyle durumlarda kalemin sevap defterine birşeyler yazmasını ummak, İslâm'ı bilmemek demektir. Zikir; uyanıklığın, düşünmenin ve bilincin esası iken (Kur'an ışığında böyle olması gerekirken), zikir adı verilen bazı toplantılarda insanlar kendilerinden geçirilmekte, âdeta uyuşturucu kullanan esrarkeşler gibi hayal dünyasında tatlı rüyalara daldırılmaktadır. Bazıları defle dümbelekle halay çeker, dans eder gibi dönüp durmakla zikir yaptığını zannediyor. Kimi de kendini kaybedip, kendilerini hipnotize eden şeyhleri tarafından oralarından buralarından şiş kebabı gibi şişleniyorlar, kendi nefislerine zulmediyorlar. Kimileri bağıra çağıra, taşkınca; kimileri de sessiz sâkin ama şaşkınca "zikir" yaptıklarını iddia ediyorlar.

Bu anlayış ve gelenekte zikrin aksiyoner, dinamik hiçbir yönü yoktur. İbâdet ve zikre ayrılmış belirli zamanların dışındaki günlük hayatla zikrin hiçbir ilişkisi yoktur. Ya çok sesli veya tümüyle dilin devreden çıkartıldığına şahit olunur. Nakşîlikte zikir, hemen tamamen zihinseldir. Dille zikir, sadece "hatm-i hâcegân" sırasında Kur'an'dan bazı küçük sûreler okumak ve biraz salevât getirilerek yapılır. Onun dışında kelime-i tevhid ya da lafza-i celal'in tekrarı dille değil, zihinden, içinden geçirilerek yapılır. Bunların yanında Nakşî tarikatlarda, esas zikir şekli, râbıtadır. Râbıta, diğer zikir biçimlerinden üstün sayılmıştır. Yani, râbıta; kelime-i tevhidin, ya da lafza-i celâlin, gerek dille ve gerekse zihinden tekrarı şeklindeki zikirden, hatta Kur'ân-ı Kerim'i okumaktan bile faziletli sayılır. Râbıtanın kaynağı ise Budizm'dir. Kitap ve Sünnette bununla ilişkin herhangi bir delil yoktur. (24)

Bu anlayış ve tavır, Tasavvuf Sözlüğünde şöyle açıklanır: “Tasavvufa göre zikir, ‘Allah’ kelimesini veya ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini söylemek ve tekrarlamak demektir. İlkine ‘lafza-i celâl’, ikincisine ‘kelime-i tevhid zikri’ veya ‘tevhid zikri’ denir. Tarikat ehlinin belli kelime ve ibâreleri belli zamanlarda, belli sayıda, belli bir edeb dâhilinde her gün düzenli olarak söylemeleri; ‘vird’ ve ‘hizib’ olarak da adlandırılır. Tarikat ehlinin ve sûfî cemaatlerinin bir yerde toplanıp şeyh veya halîfesinin gözetiminde ‘Allah, Allah’; ‘hû, hû’; ‘hay, hay’ gibi belli ibâreleri belli bir hareket düzeni içinde söylemeleri. Bu çeşit toplu zikirlere; tarikat âyini, semâ, hadra ve deverân gibi isimler verilir. Söylenen sözleri ve hareketlerin ritmik (âhenkli) olması icap eder. Bu tür zikirlerde bazen ney, kudüm ve def gibi enstrumanlar da kullanılır; Mevlevîlikte, Halvetîlikte olduğu gibi. Bu tür zikirler ekseriya tekkelerde icrâ edilir. Zikirde zikreden, zikredilenden başka her şeyden geçer, zâkir zikirde mezkûrdan başkasını hatırlamaz, kendisini kaybeder, yaptığı zikrin bile farkında olmaz. Bu yüzden zikir, kendinden geçip (gaybet, vecd) ve Hakk’ı buluş (vuslat, vücûd) halidir.

Zikir iki türlüdür: 1- Zikr-i cehrî, zikr-i aleniye: Yüksek sesle veya çevrede bulunanların işitebilecekleri bir şekilde sesli olarak yapılan zikirdir. Sesli zikri esas alan tarîkatlara cehrî tarikat denir. 2- Zikr-i hafî: Zikredenin, sadece kendisinin işitebileceği bir şekilde alçak sesle yaptığı zikir. Sessiz zikri esas alan tarikatlara hafî tarikat denir. Melâmet ehli ve Nakşbendîler hafî zikri; Rifâîler, Kadirîler cehrî zikri tercih etmişlerdir.

Kaiden zikir: Tarikat ehlinin bir halka oluşturup oturarak ritmik hareketlerle yaptıkları zikir. Kaimen zikir: Tarikat ehlinin bir halka oluşturup ritmik hareketlerle ayakta yaptıkları zikir. Bu zikir döne döne yapıldığı için devr ve deverân adını da alır. Zikr-i erre, zikr-i minşârî: Yesevîlikte hançereden testere sesi gibi bir ses çıkarılarak yapılan zikir. (25)            

Bazıları, zikir denilince, özel bir tören ve bazı büyüklerin, hocaların yönettiği ve adına “hatim” veya “hatme” denilen halkalar içinde olacağı anlayışına sahiptir. Bunlara karşı çıkanlar, belki biraz abartılı bir yaklaşımla “bu âyin mi, ibâdet mi?” diye sormaktan kendilerini alamamakta; öte yandan tâğûtî güçler ve onların güdümündeki medya da, bu tür toplantıları, saçı sakalına karışmış, dansa benzeyen tuhaf gösterileri İslâm’ı ve müslümanları karalamak için saf zihinleri etkilemek ve onların beyinlerine kazımak kasdıyla bıkmadan gündemde tutup göz önüne getirmektedir.

İbrahim Sarmış, şöyle der: "Şişlerin batırıldığı, karınların yarıldığı ve boyunların kesildiği zikir âyininde olsun, bir şef yönetiminde "illallah", "Allah", "Hû", "yâ Hû" nâraları ve göbekten çıkarılan bıçkı sesleriyle yapılan zikir âyinlerinde ve kadın-erkek karışıp insanların nağmeler eşliğinde kendilerinden geçtiği âyinler, bir çeşit dansla geçen böyle saatlerin ilâhî tecelli saatler olduğunu söylemeleri,  bir garâbettir. Her yıl, bir hafta süren semâ âyinlerinde atılan nâralar, çalınan müzik ve dans eden semâzenlerin yaptıkları da aynıdır. Söyler misiniz, Rasûlullah Rabbini böyle mi zikretti? Ondan sonra, ashâbı Allah'ı böyle mi zikretti? Sahâbîler Allah ve Rasûlünün öğrettiği gibi huşû ve teslimiyet içinde, sessiz ve müziksiz, havf ve recâ arasında, münferiden ve Rasûlullah'ın öğrettiği duâlarla Allah'ı andılar. O'na yalvardılar. Nimetini istediler ve azâbından O'na sığındılar.

Tasavvufçular, zikir esnâsında müridin şeyhini zihninde canlandırmasını, "destûr yâ üstâz (üstâdım yardım et!)" diyerek zikre başlarken, ondan yardım istemeyi, tıpkı Rasûlullah'tan yardım istemek gibi olduğuna inanmasını şart koşarlar. Çünkü kendisini Allah Rasûlüne ulaştıracak şeyhidir. Kalbiyle ve lisanıyla şeyhinden izin isteyerek "destur ey şeyhim!" demesi yanında, tarikat mensupları ve ileri gelenlerinden de izin istemesi, yahut onlara râbıta yapması gerekir. Zikreden kişinin tepeden tırnağa kadar sallanması, önce sağa "lâ" ile başlayıp sola "illâ" ile dönmesi ve doğrulması gerekir. Sola doğru öne eğilerek "illâllah" demesi ile bu işi tamamlar. "Allah", "Hû" gibi tek isimle zikrediyorsa, çenesini göğsüne vurması, koro halinde ve yüksek sesle yapması gerekir. Kelimeyi göbeğinden başlayarak kalbinin derinliklerinden çıkarması icab eder. İşte bu eşsiz pehlivanlık tasavvufçuların zikir şeklidir.

Allah için söyleyiniz, Rasûlullah Rabbini zikrederken böyle tepeden tırnağa kadar sallanıp dans mı ediyordu? Sakalını göğsüne vurup sağa sola mı sallanıyordu? Şüphesiz hayır. Çünkü o, Allah'ın peygamberidir ve Allah'ın huzurunda edeple nasıl ibâdet edileceğini bilir ve insanlara bildirir. Nasıl zikredeceğini Allah ona ve bize şöyle tarif etmiştir: "Rabbini içinden, yalvararak ve O'ndan korkarak yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret.Gâfillerden olma." (7/A'râ, 205) "Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilmelisiniz ki haddi aşanları O sevmez." (7/A'râf, 55). "Onların (müşriklerin) Beytullah'ın yanında namazları (duâları) da el çırpmak ve ıslık çalmaktan başka bir şey değildir." (8/Enfâl, 35). (26)    

Mevdûdi, ibâdetin özü ve anlamının itaat ve sadâkat olduğunu açıklar (Kur'an'da Dört Terim, s. 28-29). İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken, şu açıklamada bulunur: "Önce ibâdet'in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan sonra cevap verin:

Efendisinin kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp daima elleri bağlı, efendisinin önünde duran ve onun ismini anan bir köle hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi ona, 'git, şu şu işleri yap' diyor, köle bulunduğu yerden kımıldamıyor, eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar ayağa kalkıp elleri bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, 'git falan yanlışları düzelt' diye tâlimât veriyor, ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi 'hırsızın elini bu kötü işten kes!' diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği yerde efendisinin söylediklerini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor ve 'hırsızın elini kes' emrini yüzlerce kez tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine gerçekten hürmet ettiğini söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden bir tanesi böyle davransaydı ne yapardınız, Allah bilir!

 Allah'ın kullarından böyle davrananların kendilerini Allah'a ibâdete adamış olarak kabul etmelerine şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar Allah bilir kaç kere Kur'an'daki ilâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine getirmek için kıllarını bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile namaz kılar, ellerine binlik bir tesbih alır ve Allah'ın adını anarlar. Çok acıklı bir makamla Kur'an okurlar! Onları bu halde gördüğümüz zaman: 'Ne kadar müttakî, ne kadar dindar adamlar!' dersiniz. Bu yanlış anlamanın temelinde ibâdetin gerçek anlamını bilmemek yatar." (27)     

Allah'ın kitabına karşı kör, sağır ve dilsiz olup, bazı güzel kelime ve isimleri, anlamını ve mesajını düşünmeden belli sayıda tekrarlamanın fazla bir önemi yoktur. Bu tavır, insanın vicdanını bastırması, cehâlet ve yozlaşmayı meşrû görüp yaptığı ile tatmin olması, esas zikir olan Kur'an'a karşı sorumluluğu ihmal etmesine sebep oluyorsa, o takdirde bu zikir anlayışının zararı vardır. Hemen tarikatların hepsinde, belirli aşamalardan geçen ve tarikatta kıdemli olanlara, zikir adıyla çok yanlış ifadeler de ders olarak verilmektedir. Anlamını bilmeden (biliyorsa daha kötü) tekrarladığı virdler içinde, belki de insanı şirke götürecek bâtıl sözler vardır.

Meselâ "Lâ mevcûde illâllah" gibi. Bu sözün anlamı: "Allah'tan başka varlık yoktur" demektir. Bir başka deyişle, "tüm varlık Allah'tır" Yani, iyi-kötü yaratılmış ne varsa hepsinin -hâşâ- Allah olduğunu iddia etmek. Ne büyük hata ve sapıklık! Ne dehşetli bir cehâlet! Allah'ın yarattığını, Allah'ın kendisi yerine koymak. Çok korkunç bir gaflet, affedilmez bir suç! Ve sonra bunun adını zikir koymak! Öyleyse, dikkat edilmesi gereken nokta, anlamını bilmediğimiz kelimeleri durmadan tekrarlamak yerine; ondan daha önce, bilmemiz gereken Allah'ın isimlerini ve vasıflarını öğrenmek, Allah'ı kendi zikri olan Kur'an'dan tanımak ve Allah'ın gösterdiği dosdoğru yolda yürümektir.     

 

Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?   

Velî’nin çoğulu “evliyâ”dır. Halk arasında velî veya evliyâ denilince yukarıda anlatılanlar pek akla gelmez. Kafalarda biraz daha özel bir insan grubu şekillenir. Bir taraftan evliyâ göklere uçurulur, onlara karada ve denizde, yerde ve gökte Allah’a ait nice görevler havâle edilir; fakat böyle bir anlayıştaki yanlışlıklar düşünülmez. Buna karşın Kur’an’ın şiddetli yasaklamasına rağmen kimileri inkârcıları, zâlimleri veya tâğutları veli/dost ve sırdaş edinir. Böylelerine toplumun velâyet-yönetim yetkisini seve seve verir. Hatta onların müslümanların aleyhine olan düşmanlıklarına ortak olur. Bazıları da Kur’an’a göre velâyeti caiz olmayan zorbaların Islâm ülkelerinde kurdukları gayri Islâmî düzenlere ses çıkarmazlar, onların siyasetlerinden memnun kalırlar. Onların zulüm sistemlerine destek olur ve bunun ne anlama geldiğini hiç akıllarına getirmezler.

Birçokları ömürlerini aslı astarı olmayan velî-evliyâ menkıbeleriyle (hikâyeleriyle) tüketirken, müslümanların velâyetini gasbedenlerin İslâm âlemini ne hale getirdiklerini, müslümanlara nasıl davrandıklarını hiç düşünmezler. Yanlış velî-evliyâ düşüncesi sebebiyle niceleri Tevhid dininin dışına çıkarlar da farkında bile olmazlar. Bu konuyu Kur’an’ın ve sünnetin çerçevesi dışında değerlendirenler, özel bir statü verdikleri evliyâda olağanüstü güçler ve yetkiler görürler. Onların peşine takılır, bir dediklerini iki etmezler. Ağızlarından, ya da kalemlerinden çıkan sözleri doğru mu yanlış mı diye düşünmeden benimserler. Evliyâ dedikleri kimselerde mutlaka tabiatüstü bir güç ve kerâmet görmek isterler. Göremeyince de kendileri uydururlar. Ya da önceden uydurulmuş malzemeyi kendi şeyhleri için kullanırlar.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da şaşmaz ölçü Kur’an’dır. Öyleyse velî veya evliyâ kimdir, özellikleri nelerdir? “Haberiniz olsun; Allah’ın velîeri (evliyâullah), onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir.” (10/Yûnus, 62) Onlar Allah’tan hakkıyla korkup çekindikleri için, onlara dünyada ve âhirette korku yoktur. Onların ilerisi güzel olduğu için geçmişle ilgili hüzünleri (üzüntüleri) kalmamıştır. Hesapları sebebiyle korkmayacaklar ve hesaplarının kötü olmaması sebebiyle de üzülmeyecekler.

Bu müjdeye kavuşacak olan “evliyâ” kimdir? Cevabı bu âyeti takip eden ikinci âyet veriyor: “Onlar iman edenler ve (Allah’tan) korkup sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve âhirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş budur.” (10/Yûnus, 63-64). Ölçü iman ve takva. Kim hakkıyla iman eder, imanını şirk veya riyâ gibi şeylere bulaştırmazsa ve arkasından da Kur’an’ın tanımladığı takvâya ulaşırsa, işte böyleleri Allah’ın velîleridir.

Yukarıda ifade edildiği gibi, Kur’an ‘velî’ kelimesini hem olumlu hem de olumsuz anlamda kullanmaktadır. Şeytanın velîsi olabildiği gibi, putların da velîsi olabilir. İnkârcılar ve zalimler her bakımdan birbirlerinin velîsidirler. Buna karşın Allah mü’minlerin velîsi/dostu ve yardımcısıdır. O, müslümanların kendi aralarında da velâyet ilişkisinin olmasını emretmektedir. Bunun yanında Rabbimiz iman edip takvâ sahibi olan kullarını kendine ‘velîler-evliyâu’llah’ olarak seçiyor. Demek ki mü’münler için sıradan bir velî olmak değil; Allah’ın velîlerinden, evliyâullahtan olmak önemlidir.

Mü’min zaten İslâm’a bütün benliği ile iman edendir. Buna bağlı olarak bütün mü’minler de takvâ üzere yaşamak zorundadırlar. İman takvâyı gerektirir. Takvâsız mü’min olunamayacağına göre, Allah’ın râzı olduğu bütün mü’minler evliyâdır, Allah’ın velîsidir. Allah da onların mevlâsıdır. Yukarıda mü’minlerin hepsinin birbirlerinin velisi olduğu açıklanmıştı. Elbette mü’min deyince, akla, Allah’tan hakkıyla korkup çekinen teslim olmuş müslüman gelir.

Peygamberimiz’den gelen bir rivâyet konuyu daha anlaşılır bir şekilde açıklıyor.     Peygamberimize Allah’ın velîleri kimlerdir diye sorulmuş, O da şöyle buyurmuştur: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır, zikredilir.” (Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495). Hz. Ömer (r.a.)’den rivâyet edilen bir hadiste de, kendileri şehid veya nebî olmadıkları halde nebîlerin ve şehidlerin gıpta ettiği, aralarında ticaret ve akrabalık olmadığı halde birbirlerini Allah için seven kimselerden bahsedilmektedir (Müstedrek, 4/170; naklen Elmalılı, 4/495).  

Evliyâullah (Allah’ın velî kulları), Allah için severek birbirlerine dost, yârân, ahbap olurlar (Ebû Dâvud, Sünne 2, hadis no: 4596, 4/197). Ya da onlar Allah uğruna, O’nun adıyla, O’nun celâli için birbirlerini severler. Bu sevgi ile beraber birbirlerine ilgi gösterirler (Müslim, Birr 38, Hadis no: 2567, 4/1988; Tirmizî, Zühd 53; Dârimî, Rekaik 44, hadis no: 2760, 2/221; Ahmed bin Hanbel, 2/237, 328, 338, 370, 533; 3/87, 4/128, 386).

Takvâ sahibi mü’minler, Hakk’ın canlı şâhitleridir. Onlar, İslâm’ın güzelliklerini pratik hayatlarında gösterirler. Onlar İslâm’ı öylesine güzel yaşarlar ki, onlara bakıldığı zaman Rabbimizin ve O’nun verdiği nimetlerin hatırlanmaması mümkün değildir. İşte Allah’ın velî kulları, müttakî mü’minlerdir. Bu gibi mü’minler özel bir sınıf değillerdir. Bu velîlik sıfatını onlar iman ettikleri ve uydukları Kur’an’dan alırlar. Ne peşlerine gelenlerden, ne de yukarılarda olduğu zannedilen ve olağanüstü şahsiyet olarak düşünülen kimselerden.

Bilindiği gibi İslâm’da ruhbanlık ve özel bir sınıf statüsü yoktur. Herkes Allah’ın önünde eşittir ve herkes Rabbine kulluk yapmakla yükümlüdür. Kimsenin Allah katında bir imtiyazı (ayrıcalığı) yoktur. Üstünlük, derece ve sevap kazanma ölçüsü yalnızca takvâdır. Kimin takvâlı olduğunu da yalnızca Allah bilir. Allah’ı râzı etmeye çalışan kullara Allah’ın pek çok yardım ettiğini, onlara çok hayırlar verdiğini, görünen ve görünmeyen nimetlerle desteklediğini, mü’min topluluklarla çeşitli yardımları ulaştırdığını Kur’an haber vermektedir. Mü’minler zaten kerem sahibi insanlardır; Allah dilerse onlara daha fazla kerâmette bulunabilir. 

Kerâmet, velî olmanın şartı değildir. Allah dilediği kuluna dilediği nimeti değişik şekillerde ulaştırır. Tekrar edelim ki, velî olmanın, yani ‘evliyâullah’tan olmanın şartı iman ve takvâdır. Velî olmak evliyâ sayılmak için başka törenlere, şartlara, uzun boylu açıklamalara, tarîkat silsilelerine, başkaları tarafından verilecek ünvanlara ihtiyaç yoktur. Kur’an, kimin velî olduğunu açık açık anlatmaktadır. (12)

 

Tasavvuf Etkisiyle Velî ve Evliyâ Kavramlarında Anlam Kayması

Müslümanım diyenlerce tahrif edilen Kur’an kavramlarından biri, “velî” kavramıdır.   Kur’an ve sünnetteki gerçek mânası yönüyle bu kavramın içi boşaltılarak tevhidî konumundan soyutlanıp velâyet, ayrıcalıklı bir sınıfa nisbet edilmiştir. Yaşadığımız toplumda, “tevhid”e zarar vermeye müsâit vesîle, şefaat ve velî anlayışları vardır. Eğer nefsimizi ve çevremizi Kur’an’ın gözlüğüyle görmeye çalışırsak, yanlışlıkların önüne geçebiliriz. Tasavvufun etkisiyle, geleneksel anlamda velî (veya evliyâ); benliğini Allah'ta yok etmek sûretiyle birtakım üstün vasıflar kazanarak, hârikulâde şeyler gösterebilen büyük insan anlamında kullanılmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek Allah adına kâinatın idaresini düzenlemeye yetkili kişiler olarak algılanmaktadır.

Hicretin ilk asrında başlayan zühd ve takvâ anlayışı, giderek tasavvufî bir şekle bürünmüş ve 9. yüzyıldan sonra ise geniş ve renkli bir tefekkür meydana getirmiştir. Velî kavramının, Türkler'in İslâm'a girişinden sonra, İslâm öncesi dinlerinden taşıdıkları Şamanizm, Budizm, Zerdüştlük, Mazdeizm, Maniheizm ve Hıristiyanlık gibi inançların tesiriyle ıstılahlaştığı görülmektedir. Öyle ki, Allah'a yakın olduğu kabul edilen, velî diye vasfedilen bu kişilerin fevkalâde kuvvet ve kudretlerle mücehhez olduğuna ve herhangi bir konuda -sağ veya ölü iken- yardımlarının söz konusu olacağına inanılmaktadır. Böyle bir anlayış, velînin takdis olmasıyla sonuçlanmaktadır. Yukarıdaki anlamıyla müslümanlar arasında yaygınlaşan bu velî kavramının menşe' itibarıyla İslâmiyet'le ilişkisi olmadığı söylenir. Aynen hıristiyanlıktaki saint/aziz kültü gibi, müslümanlar arasında yaygınlaşan bu velî kelimesinin İslâm'dan önceki putperest kültürlerle yakın alâkası olduğu ifade edilir. (Bkz. E. A. Westermarck, İslâm Medeniyetinde Puta Tapma Devrinden Artakalan İtikatlar, Ankara, s. 11, 19-20; Haksöz, sayı: 11 (Şubat 92), s.14)

Eski Türk şamanları incelendiğinde bunların Türk velî tipine çok benzediği anlaşılır. Gelecekten haber veren, hava şartlarını değiştiren, felâketleri önleyen, yahut bunları düşmanlarına musallat eden, hastaları iyileştiren, göğe çıkıp uçabilen, ateşte yanmayan, yani bu özelliklere sahip olduklarına inanılan Türk şamanları bu hüviyetleriyle âdetâ İslâm sonrası eserlerde velî veya evliyâ olarak tanındı. Şamanist Türkler, şamanların hârikulâde insanlar olduklarına, ruhlar ve gizli güçler ile ilişki kurup onlara istediklerini yaptırabildiklerine inanırlardı. Türklerin velî telakkisinin oluşmasında eski atalar kültürünün de önemi vardır. Ata öldükten sonra onun ruhunun üstün birtakım güçleri olduğuna inanılır ve ondan şefaat beklenir. Bu üstün rûhânî güçlerle donanmış insan tipinin müslümanlıktaki velî tipiyle ilgi kurulmasında güçlük çekilmedi. Kur'ân-ı Kerim'deki çeşitli mûcizeler gösteren peygamberlerin şahsiyetini kendi din adamlığıyla benzeştirdiler. Velî ve evliyâ kültürünün oluşmasına sebep olan unsurlar şunlardır: a) Eski Türk inançları, b) Budizm ve Şamanizm, c) İslâm öncesi kültür, d) Kitab-ı Mukaddes kaynaklı inançlar, d) İslâm (Kur'an ve hadisler)'ın yanlış yorumu.

10-12. asırlarda İslâmiyet, Orta Asya'da yayılırken tekkelerin çoğu eski Budist manastırlarının yerine, yahut yakınlarına yapılıyor, zamanla manastırdaki azize ait menkıbeler, yerli halkla ilişkiler kurmada kolaylık olması için İslâmî bir hüviyete dönüştürülüyordu. Bu usûl, hem Anadolu'da, hem de Rumeli'de tatbik edildi. Meselâ, Hacı Bektaş'ın Sulucakarahöyük'te kurduğu tekke, burada yaşayan Hıristiyanların takdis ettiği Saint Charalambus'a ait kilise ve kültürü İslâmî bir havaya büründürüldü. Bu örnekler çoğaltılabilir. Bu velî veya evliyâların neler yaptıklarını Abdurrahman Câmî'ye ait, tasavvuf kitaplarının meşhurlarından olan eseri Nefehâtü'l-Üns min Hazerâti'l-Kuds isimli eserden takip edelim: 1) Yoğu var etmek, varı yok etmek, 2) Gizli şeyleri açığa çıkarmak, açıkta olanları gizlemek, 3) Ölüyü diriltmek, diriyi öldürmek, 4) Duâyı gerçekleştirmek, 5) Gıyâben söylenenleri işitmek, 6) Gaybden ve gelecekten haber vermek, 7) Su üzerinde yürümek, mekân aşmak, 8) Aynı anda muhtelif yerlerde görünmek, 9) Hayvan, bitki veya cansız maddelerin tesbih ettiklerini duymak, 10) Havada dolaşmak, 11) Vahşi hayvanları emrine almak.

Yukarıda sayılan özelliklere uygun, tarihte ve günümüzde var sayılan velîlere örnekler veren külliyât bir hayli yaygındır. Örnek olarak; Hacı Ubeydullah Ahrar denilen şahıs Semerkant'ta otururken, aynı anda İstanbul'u fetheden Fâtih'in ordusuna yardım eder şeklindeki olay, bütün klasik kaynaklarda çok rahat bir şekilde anlatılır (İrfan Gündüz, Osmanlılar'da Devlet-Tekke Münâsebetleri, Sehâ Neşriyat, s. 43-44). Bazıları da "insanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yerlere yağardı. (Mehmed Zâhid Kotku, Ehl-i Sünnet Akaidi, Sehâ Neşriyat, s. 7).         

Bazıları da Allah ile konuşabiliyor, hatta O’nu da emri altına alıyor: “Hak Teâlâ dedi: ‘Yâ Cüneyd, ben seninim, sen benimsin. Şimdiye değin sen benim dediğimi tutardım; şimdiden sonra ben senin dediğini tutarım.” (Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ, Erkam Y. s. 158). Bir başkası: “Evliyâdan bazıları vardır ki, sâdık mürîde vefâtından sonra, hayattayken olduğundan daha fazla menfaat eriştirir. İsterse o velî, kabrinde meyyit olsun. Kabrindeyken müridini yetiştirir. Müridin kabrinden onun sesini işitir. Nitekim Ebu’l-Hasan Hırkani, Beyazıd Bestami’den bu şekilde feyz almıştır. (Es-Seyyid Abdülhakim Arvasî, Râbıta-i Şerife, Büyük Doğu Y. s. 19). Bazıları işi daha da ileri götürerek; “Allah beni över, ben de onu. O bana kulluk eder, ben de O’na. Bir halde O’nu ikrar eder ve eşyadaki çokluk ve değişikliği görünce inkâr ederim.” (Muhyiddin-i Arabî, Fusûsu’l-Hikem, M.E.B. Y. s. 48)

Velî (veya şeyh) ile sohbetin usûlü: “Evvelâ mümkün ise gusl ile, olmazsa taze bir abdestle iki rekât namaz kılmak, anlayamadığı bir şey varsa, onu kendi kusuruna haml etmek, hiçbir sûrette şeyhin kavl, fiil ve ahvâline kat’iyyen itiraz etmemek, şeyhin kelâmını hakdır diye itikad etmek... Sohbet bitince çok oturmayıp hemen kalkıp izin istemek ve ellerini dizlerini öpüp geri geri gitmek...” (M. Zâhid Kotku, Tasavvufî Ahlâk, c. 1, s. 90). “Allahu Teâlâ’nın ism-i zâhirleri o kadar çok tecelli etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü, hatta nisâ (kadınlar) şeklinde, onların organları halinde ayrı ayrı zâhir oldu. Bu tâifeye o kadar bağlandım ki, nasıl bildireyim, kendimi tutamıyordum. Onların şeklindeki zuhur başka hiçbir şeyde yoktu.” (İmam-ı Rabbâni, Mektubat Tercümesi, 1. Mektup, Sönmez Neşriyat, s. 6)

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Allah adına, din adına bu anlatılanların İslâm’la bir ilgisi olmadığı halde, bu eserlerin Kur’an rehberliğinde yeniden okunması ve yeniden değerlendirilmesi gerekir.

Yukarıda görüldüğü gibi, Kur’an-ı Kerim’e göre, gerçek velî Allah’tır, Birçok âyette Allah’ın mü’minlerin velîsi ve yardımcısı olduğunu görmekteyiz (2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68; 7/A’râf, 155; 9/Tevbe, 116). Yine Kur’an, Allah’tan başka velî edinmeyi yasaklar “Onların Allah’ın dışında kendilerine yardım edecek velîleri yoktur.” (42/Şûrâ, 46). “Yoksa O’nun dışında birtakım velîler mi edindiler? İşte Allah, velî olan O’dur. Ölü olanları da diriltir. Her şeye güç yetiren O’dur.” (42/Şûrâ, 9) “Haberin olsun, hâlis (katıksız) olan din, yalnızca Allah’ındır. O’ndan başka velîler edinenler (şöyle derler): ‘Biz bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.’ Hiç şüphesiz Allah kendi aralarında ihtilâf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı kâfir olan kimseyi hidâyete eriştirmez.” (39/Zümer, 3)

Kur’an, insan vasfı olarak velî konusunda da mü’minlerin birbirlerinin velîleri olduğunu belirtir. “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velîleridirler; iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah'a ve rasûlüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır.” (9/Tevbe, 71) “İyi bilin ki Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar Allah'a iman etmiş ve muttakî olmuşlardır.” (10/Yûnus, 62-63) Allah’ın dostları olduğu gibi, şeytanın da dostları vardır. “Şeytanları inanmayanların evliyâsı kıldık.” (7/A’râf, 27). Takvânın özelliklerini de Kur’an, özellikle Bakara, 3-5 ve 177. âyetlerde açıklar. Bu âyetlere göre takvâ, iman ve sâlih amellerdir. İslâm’ın yaşanması ve hayata geçirilmesidir. Kur’an’ın, Rasûlün hayatıyla örnek davranışlar haline, yaşayan Kur’an haline gelmesidir. Mü’min ve müslüman olmanın yolu, velî olmanın yolu, Kur’an ve sünnete uygun yaşamaktan geçer. Kur’an, takvâ sahibi olmamızı istiyor. Hatta daha da ileri giderek, gerçek mü’minlerin, takvâ sahiplerine önderler olmasını öneriyor. Bu da yaşanan hayata yön verip İslâm’a uygun bir şekilde örneklik yapmakla mümkündür. Allah’ın dostlarının kerâmeti, ihsânı ve takvâsı; Kur’an’ı, yaşanan bir hayat haline getirmesidir. Bazılarının anladığı gibi, kâinata tasarrufta bulunma, duâlara icâbet etme, öldüklerinde geri kalanları mezardan idare etme, mezarları üzerinde kubbeler inşâ edilme şeklinde değlidir.

Kur’an, Hz. Peygamberimiz’e şöyle buyurur: “De ki: ‘Ben kendime Allah’ın dilediğinden başka ne bir yarar, ne de bir zarar verme gücüne sahibim. Eğer gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde ederdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben sadece iman edenler için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” (7/A’râf, 195) Yine Kur’an’da insanların kalplerine tasarrufta bulunmak, hakka meyletmeyen kimselerin kalplerine imanı yerleştirmek ve buna benzer hususlarda peygamberlere bile yetki verilmediği (27/Neml, 80; 35/Fâtır, 22-24) halde, birtakım insanlara takvâ adına Kur’an dışı ilâhî sıfatlar vermek, İslâm’ı bilmemek veya bile bile düşmanlık etmek demektir. Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerin bile sahip olduğu bütün kudret, azamet, üstünlük ve şerefin Allah'a itaat edip tamamıyla O’nun hükümlerini uygulamada olduğunu belirtir.              

Hz. Peygamber, Kur’an’dan yüzçevirir, Allah’ın kelâmını değiştirmeye kalkar ve kendi sözlerini ona ilâve edecek olursa; onun başkası üzerinde hiçbir üstünlüğe sahip olamayacağı açıklanır. “Sana gelen ilimden sonra, eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, andolsun ki Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur.” (2/Bakara, 120). “De ki: ‘Onu kendi tarafımdan değiştirmek benim için imkânsızdır. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azâbından korkarım.” (10/Yûnus, 15). Kur’an’da açıklanan bu tür âyetlerin hepsi, Rasûlullah’ın herhangi bir muhâlefeti, sapması veya âyetleri gizlemesinden korkulduğu için indirilmemiştir. Bu âyetlerin indirilmesinden maksat, insanlara, peygamberin Allah'a olan yakınlığının  sebebinin peygamberin -hâşâ- Allah ile bazı ortak sıfatlara sahip olması veya akrabalık -hıristiyanlıktaki oğul anlayışı gibi- bağı olmadığını göstermektir. Böylece, peygamberin özelliğinin, uyarıcı, müjdeleyici olması ve Allah’ın hükümlerine kayıtsız şartsız bağlanması olduğu açıklanmaktadır.

Velî olmak, eşyanın tabiatını tersine döndürmek sûretiyle değil; bilakis eşyanın tabiatı gereğince, sünnetullahın açığa çıkması, fıtratın gelişmesi ve Allah’ın râzı edilmesiyle mümkün olmaktadır. Allah katında yalnızca takvâ ile insanlar birbirlerinden ileride olabilmektedirler. Bu da, azâbından korunmak ve rızâsını kazanmakla mümkündür. Kim Allah'a, O’nun bildirdiği gibi inanır ve sâlih amel işlerse, işte kurtulanlar yanız bunlar olacaklardır. Peygamberlerin hepsi, Allah’ın velî kullarıdır. Onlar Allah’ı râzı etmişler, tevhidi hayatlarında uygulamışlar ve en güzel şâhitler olmuşlardır. Mü’minler de Allah’ın velî kullarıdır. Allah, iman eden ve sâlih amel işleyen kullarını velî/dost edinmektedir. Velînin büyüklüğü buraya kadardır. Müslümanlar da ayrıca, birbirinin velîsidirler. Birbirine yardım eden, bağışlayan, malından yediren, koruyan, kollayan insanlardır. Muhâcir ve esârın birbirlerini velî kabul etmeleri ve uygulamaları ile elimizdeki sağlam bilgiler, bizler için örnek teşkil etmektedir.

İslâm akaidinde, bazı dinî çevrelerde bilinen anlamda kişilere kutsallık izâfe edilerek, hatta onları insanlık vasıflarının da üzerine çıkarmak gibi hayâlî ve mitolojik tipler icat etmek anlayışına yer yoktur. Kur’an’da net bir şekilde açıklanan “evliyâ”nın diğer insanlardan farkı; beşer tabiatının üzerine çıkması, fevkalâdelikler göstermesi veya günahları bağışlaması değil; tevhidî bir inanca sahip olması, münkerden kaçınması ve ma’rûfu emretmesi, her türlü şirke, zulme, haksızlığa karşı tavır sahibi olmasıdır. (13)    

Velî/ermiş kabul edilen rûhânîler hakkında birçok menkabeler yazılmıştır. Bu kişilerin hayat öyküleri ve onlara mal edilen olağanüstülükler dikkat ve ibretle incelenmeye değer. Bu mitolojik hikâyeler, velî kabul edilenlerle ilgili inanış biçiminin eksenini oluşturmaktadır. Bu hikâyelerde insanüstü özellikler o kadar astronomiktir ki Allah'ın kitabı ve Rasûl'ün sünnetiyle aydınlanmış aklı başında hiçbir mü'min, bunların gerçekliğini kabul edemez. Çünkü evliyâlık, ermişlik denen inanış kadar, sünnetullahı (Allah'ın evrendeki değişmez kanunlarını) kökünden inkâr eden, Allah'ın kâinat üzerindeki sınırsız egemenliğini yok sayan ve O'na açıkça kafa tutan başka bir inanış biçimi hemen hemen yoktur. Herhangi bir halifenin, kendi şeyhi hakkında rivâyet edilen bu mitolojileri hiçbir zaman yalanlamamış olması, tarîkat liderleri hakkında ciddî bir ahlâk sorununun varlığını ortaya koymaktadır. Gerçekten de hemen hiçbir şeyh, kendisini mezun etmiş olan mürşidinin göklere çıkarılmasına şimdiye kadar itiraz etmemiştir.

Aslında menkabe geleneği, yabancı kaynaklıdır. Özellikle şamanlıktaki "kam" kültünün, budizmdeki "arhanı" kültünün ve hıristiyanlıktaki "azizler" kültünün etkisi altında peydahlanan velîlik/ermişlik inancına bağlı olarak bu gelenek yerleşmiş ve zamanla kurumlaşmıştır.

Tasavvuftaki Evliyâ Nasıl Bir Kişiliktir? Tasavvuftaki anlayışa göre bazı yüce ruhlu insanlar, keskin bir sezgiye, olağanüstü ve gizemli güçlere sahiptir. Bu kişilere, her dinin mistik toplulukları tarafından verilen bazı sıfatlar vardır. Evliyâ, aziz, saint, surp, ermiş gibi. Kalabalıkların çok büyük saygı ve bağlılık gösterdiği bu şahısların, çilehâne, manastır, savmia ve stupa gibi özel ve kutsal sayılan mekânlarda seyr u sülûk, mücâhede, çile, riyâzet ve yoga gibi her dine göre çeşitli adlar altında mistik egzersizler yaparak günahlarından arındığına ve bir ruh temizliğine kavuştuğuna inanılır. Bunlar artık himmet, bereket ve tasarruf sahibidirler. Allah adına, kâinat ve tabiat olaylarını yönetirler (!)

Evliyâ denilen bu insanlar hakkındaki inanışlardan bazıları şöyledir: Bunlar günahsız, yüce ve yanılmaz şahsiyetlerdir; kutsal birer kişiliğe sahiptirler. Gizliyi ve özellikle gönüllerden geçenleri bilirler. Duâları makbuldür; ne dilerlerse Allah o dileği yerine getirir. Aynı anda birkaç yerde bulunabilirler. En uzak mesâfeleri en kısa bir zamanda katederler. İslâm ordularının (veya bugünkü ordunun) ön saflarında düşmana karşı çarpışır ve zafer sağlarlar... Bu inanç çerçevesinde şartlandırılmış duygusal insanlar, evliyâ diye niteledikleri kişilerin, böylesine olağanüstü güçlerine kendilerini inandırmış, onların hayalleri zorlayan mitolojik hikâyelerini kaleme almışlardır. Tarih boyunca bu konuda "menâkıbnâme" adı altında yazılan kerâmet hikâyeleri, ciltler dolusu birikim oluşturmuştur. (Bunların bazıları, filmlere konu olmuş, "İhlâs"lı müridlerce menkabeler senaryolaşmıştır.)

Her zâtın velîlik derecesi, ona mal edilen menkabelerle ölçülmeye başlanmıştır. Mürîd, üstünlük, olağanüstülük, yücelik ve kerâmet olarak mürşidi için tasavvur edebileceği her meziyet ve olayın, eylemsel biçimde yaşanmış ve gerçekleşmiş olduğundan asla kuşkulanmaz. Ondan sonra da bunları, hayâlinin enginliği ve dilinin zenginliği oranında anlatmaya ve yaymaya başlar. İşte menkabeler böyle oluşmuştur.

Hayatta olduğu sürece "Efendi Hazretleri", "Efendi Baba", "Efendi" unvânı verilen bu zatların her konuştuğunda hikmetler aranır, her sözü sayfalar dolusu yorumlara konu olur, attığı her adımdan, yaptığı her hareketten, göz atmasından, nazar etmesinden, gülümsemesinden, ya da hapşırmasından bile türlü anlamlar çıkarılır. Meselâ, bir kaza mı oldu, "Efendi Hazretleri bunu işaret buyurmuştu", yağmur mu yağdı, "Efendi Hazretleri biraz önce duâ etmişti", çevrelerinde sevilmeyen birinin başına bir belâ mı geldi, "Efendi onu çarptı" vs. Öldükten sonra üzerine saltanatlı bir türbe inşâ edilir; mezarının üzerine süslü bir sanduka kurulur; adı, hayat tarzı, sözleri ve ona ait hemen her şey kurumlaşır ve kutsallaşır.

Halbuki İslâm'da böyle bir evliyâ telâkkisi yoktur ve olamaz. Nitekim ilk zâhidler olarak bilinen Hasan el-Basrî, Süfyan es-Sevrî, Abdullah bin el-Mübârek, Fudayl bin İyad, Şakıyk-ı Belhî, Ma'rûf el-Kerhî, Ebû Süleyman ed-Dârânî, Bişr el-Hafî, Seriyy es-Sakatî, Hâris el-Muhâsibî ve Sehl bin Abdullah et-Tüsterî gibi şahsiyetlere, yaşadıkları çağda böyle bir kişilik mal edilmemiştir. Velî kavramı, müslümanların ilk üç kuşağı tarafından tamamen Kur'an'ın tanımladığı şekilde benimsenmiştir.    

Bazılarının tebliğ adına gündeme getirdikleri dinin merkezini şekiller ve hayâller cümbüşü süsler. Din onlar için âyindir, tesbihtir, sarıktır, takkedir, cübbedir, kavuktur, sakaldır, çarşaftır, türbedir, tekkedir, mezar taşlarıdır, kıssa ve menkabelerdir. Bulutlar üstünde uçuşan pembe kanatlı evliyâlardır. Halk açısından da din, yine şekilcilik ve teferruatın merkezde olduğu bir anlayış ve yaşayıştır. Halka göre de İslâm, büyük kubbeli dev câmilerdir, kandildir, mevlittir, ilâhîdir, ezgidir, mehter marşıdır, fetih kutlama törenleridir, festir, kılıçtır, tuğradır, bid’attır, hurâfedir... İslâm’ın, esas olarak Kur’an ve Sünnet’ten ibaret olduğu, dolayısıyla bu iki kaynağın, hayata geçirilmesiyle ancak İslâm’dan söz edilebileceği, hemen hiç kimsenin ilgisini çekmemektedir. Onun için eğer kutsallaştırılmış eşya ve kavramlar hakkında en ufak bir olumsuz düşünceniz varsa dindar kabul edilen toplumun ölçülerine göre belki müslüman bile sayılmazsınız, en azından sapıksınız.

Bilindiği gibi, İslâm’ın temeli imandır ve imanın da ağırlık merkezi Allah Teâlâ’ya Kur’an’da bize kendini tanıttığı sıfatlarıyla inanmaktır. Bu inancın özü ise, kâinatın yaratıcısı, yöneticisi, yönlendiricisi ve düzenleyicisi olarak Yüce Allah’ın bir, eşsiz, benzersiz, ortaksız, vekilsiz, başlangıçsız, sonsuz ve ölümsüz olduğu; ezelden ebede her şeyi bildiği, gördüğü, duyduğu ve her şeye egemen olduğudur. Tevhîdin en kısa özeti budur ve bununla birlikte Allah Teâlâ’nın sonsuz ve sınırsız egemenliği üzerinde hiçbir kimsenin ve herhangi bir gücün hiçbir halde asla etkili olamayacağıdır. Dolayısıyla, yaratığın sebep olduğu herhangi bir etki, yalnızca Allah tarafından yönetilen kâinat düzeninin, birbirine bağlı disiplinleri ve kuralları çerçevesinde ancak meydana gelebilir. Gerçek bu iken, tarihin akışı içinde ve çeşitli etkenler altında zamanla “ermişlik” diye bir inanç peydahlanmış, böylece “evliyâ” diye -sözde- üstün güçlere sahip bazı kimselerin, Allah adına kâinat olaylarına yön verebileceklerine inanılmaya başlanmıştır. Bütün bu anlayışlar, Kur’an ve sahih sünnet çerçevesi içinde sorgulanmalı, inançlardan şirk kalıntıları temizlenmeli, velî kavramı da, diğer İslâmî kavramlar gibi, Kur’an’la sağlaması yapılarak i’tidal içinde yeniden değerlendirilmelidir. Müslümanım diyenlerin kendilerini, inanç ve amelleriyle elden geçirmesi, sağlam teraziyle tartması gerekmektedir. (14)

 Bilindiği gibi, “Velî” Allah’ın isimlerinden biridir. Allah kendisinin velî olduğunu söylemektedir; yani koruyucu, kollayıcı, dost, yardımcı, yakın, sahip, efendi mânâsında. Veliyyullah olarak kullanıldığında ise Allah’ın dinini koruyucu, O’nun dininin yardımcısı, O’nun dostu, O’nu sahip ve efendi edinen, yani özetle Allah’ı râzı eden kimse demektir. Bu durumdaki kimseyi Allah yakın edinmekte, O’nu sevmekte, O’ndan râzı olmaktadır. Kullarının arasında Allah'a yakınlığı ile mümtâz bir mevkii bulunmaktadır veliyyullahın. Bu seçkinlik, o kişinin Kur’an’ı ahlâk edişinin doğal bir sonucu olarak güzel ahlâkı sebebiyle insanlar tarafından sevilmek, beğenilmek, imrenilmek halidir. Allah’ın ona yardımı, sünnetullahı, eşyanın tabiatını tersine döndürmek sûretiyle değil; bilakis eşyanın tabiatı gereğince onun işlerinin kolay olmasının, başarıya ulaşmasının gerçekleşmesidir.

Bir müslümanın, diğer müslümanların velîsi olduğuna gelince, mesele hiç de halkın anladığı gibi değildir. Zira, âyetlerde geçen “velî” kelimesi, birbirinin yardımcısı, birbirine hak yolunda yardım eden, malından yediren, birbirini bağışlayan, bir vücudun parçaları arasındaki uyum gibi uyum içinde ve aynı vücudun sağlığını korumaya yönelik bir birliktelik kastedilmektedir. Muhâcir ve Ensâr’ın Hz. Peygamber’i velî olarak kabullenmeleri, birbirlerinin velîsi olduklarıyla ilgili uygulamalar, karşılıklı tavırları, sözleri ve Peygamber’in de onları velî/dost edinmesiyle ilgili bilgiler, bu velîliğin boyutlarını gösterir. Bu gerçek velîlerin hiç biri gaybı bilmediği gibi, hiç birinin gezdiği yerlere bereket yağdırdıklarına, kızgınlık duyduklarının ölümünü isteyip öldürdüklerine, onları çarptıklarına veya taş yaptıklarına, denizin üzerinde yürüdüklerine, kuru ağacı yeşerttiklerine ve benzeri kerâmetlerine rastlamamaktayız. O kadar rastlamamaktayız ki, Hz. Hamza, Uhud Harbinde kendisini öldürmek için fırsat kollayan ve en çok on-onbeş adım ötesinde bulunan eli mızraklı Vahşi’nin varlığından habersizdir. Hz. Ömer, iki adım gerisinde, safta namaza durarak kendisini öldürmek için hazırlanan ve hançerleyerek bunu gerçekleştiren Firuz isimli Ebû Lü’lü künyeli Zerdüştî kölenin niyetinden (kalbinden geçenden) habersizdi. Hz. Ali, kendisini öldürmek için aylardır plan kuran ve anlaştığı arkadaşlarıyla kararlarının bir parçası olarak kendisini öldürmek için namaz kıldığı câmide bulunan ve onu hançerleyerek emelinin gerçekleşmesini sağlayan Abdurrahman İbn Mülcem’in yanına kadar sokulan varlığından habersiz idi.

Rasûlullah (s.a.s.)’ın kendilerine İslâm’ı öğretmeleri için gönderilmesini istedikleri tebliğcileri tuzak kurarak yolda öldürenlerin niyetlerinden habersiz olduğu tarihî bir vâkıa olarak karşımızda durmaktadır. Peygamber’in ve Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) gibi özellikle ileri gelen sahâbenin, Muhâcirlerin ve Ensârın, âyetlerle sâbit bulunduğu üzere yaptıkları amellerden ötürü Allah’ın dostluğunu kazandıklarını biliyoruz. Velâyetlerinden emin olduğumuz bu insanların hiç birinin uçtuğu, su üzerinde yürüdüğü, gaybı bildiği ile ilgili sahih mâlûmâta sahip değiliz. Müslümanlık lâfla değil; iman ve yaşayışla isbat edilir. Nasıl ki Rasûlullah, amelleriyle, örnek yaşayışıyla (33/Ahzâb, 21) İslâm’ı bize öğretmiştur. Rasûlullah’ın Uhud’da dişi kırılır, bu velîlere bir şey olmaz; Rasûlullah gaybı bilmez, bu velîler bilir. Rasûlullah ölüleri (meselâ amcası Hz. Hamza’yı, oğlu İbrahim’i) diriltemez, bu velîler diriltir. Rasûlullah kılıçla, kalkanla savaşır, bu velîler üfürükleriyle savaşır... (15)

“O’nun berisinden çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.” (7/A’râf, 197) “Belki kendilerine yardımları dokunur diye Allah’ın berisinden ilâhlar/tanrılar edindiler. Ama onların yardıma güçleri yetmez. Oysa ki kendileri onlar için hazır askerdirler.” (36/Yâsin, 74-75) “De ki, Allah’ın berisinden çağırdıklarınıza bakın bakalım. Gösterin bana, yeryüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı bulunuyor? Eğer doğru iseniz, bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir Kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Allah’ın yakınından kendisine kıyâmete kadar cevap veremeyecek olanı yardıma çağırandan daha sapık kim olabilir? Oysa ki bunlar onların çağrısından habersizdirler.” (46/Ahkaf, 4-5) “Şunu bilin ki, göklerde kim varsa ve yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. Allah’ın dûnundan/yakınından birtakım ortaklar çağıranlar neyin peşindedirler? Bunların peşine takıldığı belli bir kuruntudan başka bir şey değildir. Onlarınkisi sadece saçmalamadır.” (10/Yûnus, 66)  

Bu âyetlerde geçen “dûne” kelimesine, çoğu mealde “başka, gayrı” anlamı verilmektedir. Bu mânâ, “dûne” kelimesinin anlamlarından biridir. Ama bu kelimenin asıl anlamı, “fevka”nın zıddı, yani en üst mertebeden beri, ondan aşağıca demektir. Bir şey, öbüründen biraz aşağıda olunca, bunu ifade için “dûne” kelimesi kullanılır. Buna göre, âyetlerde geçen “min dûnilâllâh”,  yani “Allah’ın dûnundan” ifadesi, Allah’ın en yakınından, yani berisinden demek olur. Zaten Allah’tan başka velîlere tutananlar, hep onların Allah'a çok yakın olduğuna inanmışlardır.

Tasavvufî anlamda velî olmak için aranan şartların başında kerâmet gelmektedir. Hemen bütün tasavvuf kitaplarında velîliğin alâmetlerinden sayılan kerâmet, yani velîlerin izhar edebileceği birtakım hârikulâde olaylar dolayısıyla velîliğin, peygamberliğe benzer bir statü kazandığı dikkat çeker. Mevcut olan bu paralellik, daha 9. yüzyılda, peygamberlerin sonuncusu olması sebebiyle Hz. Muhammed (s.a.s.) için kullanılan “Hâtemu’l-Enbiyâ” terimine benzer bir “Hâtemu’l-Evliyâ” (Velîlerin mührü/sonuncusu) kavramının doğmasına sebep olmuştur.

Burada, bir de velîler arasındaki mertebeler silsilesinden bahsetmek gerekir. Velâyet kavramı, 9. yüzyılda kendi içinde bir mertebelenmeye tâbi tutulmuştur. Şüphesiz velî telâkkisindeki gelişmelerden kaynaklanan bu duruma göre velîler, bir piramid şeklinde muhtelif derecelere ayrılmışlardı. Bu piramidde en alt tabakadan başlayarak sayıları gittikçe azalmak üzere sırayla Recebiyyûn, Müfredûn, Asâib, Nukabâ, Nücebâ, Abdal, Efrâd, Evtâd, İmâmân yer alır ve tepede ise, hepsinin başı olan Kutb bulunur. Dolayısıyla Kutb, bir devirde yeryüzünde mevcut bütün velîlerin en büyüğü olup kâinat, onun otoritesi altında, zikredilen tabakaları oluşturan velîler tarafından yönetilir. Velî kavramındaki, Kur’an’daki anlamdan sapma ve gelişme, sonraki bazı mistik etkilerin, meselâ Yeni Eflâtunculuk’un ve Gnostisizm’in rolüne dikkat çekmek gerekir. Aynı etkilere mâruz kalan hıristiyan mistisizmindeki “saint (aziz)” telâkkisiyle, tasavvuftaki “velî” telâkkisi arasında benzer noktalar hayli fazladır. Meselâ, hıristiyan mistisizminde “saint”, “Allah adamı” ve “Allah dostu”dur. Genel mânâda da, bütün dürüst hıristiyanlar Allah dostudur. Fakat özel anlamda asıl Allah dostu olan, saint/aziz, yani bütün dünyevî zevk ve bağlardan kurtularak birtakım riyâzet ve mücâhede usûlleriyle kendini Allah'a adayan, Ona ulaşabilen hıristiyandır. Hıristiyan mistisizmindeki bu telâkki, tasavvuftaki “velâyet-i âmme” (bütün müslümanların genel mânâda velî olduğu) ve “velâyet-i hâssa”  (dar mânâsıyla tasavvuftaki velî) telâkkisini andırmaktadır. Ayrıca, tasavvufta olduğu gibi “saint” (aziz)in kerâmet (miracle) kavramıyla sıkı ilişkisi de dikkat çeker.

Velî telâkkisindeki bu farklı statünün, ilk zamanlarda İslâm ulemâsı muhitlerinde ve onlara bağlı halk çevrelerinde birden bire kabul görmeyip tepki ile karşılandığını biliyoruz. Özellikle sûfî çevrelerin bütün gayretlerine rağmen, peygamberlik ile velîlik arasındaki paralel noktalar şiddetle reddedilmiştir. Aynı şekilde mu’tezile mezhebi, birtakım üstün vasıflarla techiz edilmiş böyle bir insan telâkkisini, dinin esasına aykırı olduğu düşüncesiyle asla benimsememiştir. Fakat zamanla bu tepkilerin mutasavvıflar tarafından değerlendirilip hesaba katılması sonucu, uyuşma için gösterilen gayretler boşa çıkmadı. İlk tepkilerin giderek şiddetini kaybettiği ve hatta sünnîliğin, velîlik telâkkisini sadece benimsemekle kalmayıp savunduğu bile görüldü. Hiç şüphesiz bu değişmede İmam Gazzâlî (öl. 1111)’nin unutulmaz çabasının büyük rolü olmuştur. Artık günümüzde, halkın büyük çoğunluğu, tasavvufî anlamdaki velî telâkkisini kabul etmeyenleri, eksik (sapık) müslüman sayar; bazı çevrelerde ise bunlar müslüman bile kabul olunmaz.

Türklerin İslâmiyet’e girişinden sonra tasavvufun velî telâkkisi, Türk mutasavvıflarınca da aynen benimsenerek devam ettirilmiştir. Velînin peygambere denk tutulduğu ve onun gibi, söylediği her sözün mutlak kabul gördüğü sözkonusu olmuştur. (16)

Bu yazımızda yaşadığımız toplumu ülkeyi ve insanımızı biraz tahlil etmeye gayret edeceğiz. Adalet kavramını hangi çarpıklıklara kurban ettik. Bizlere hangi zulümleri hak diye yutturdular. Bugün bizler artık neleri hangi çarpıklıkları hak diye savunur olduk. Konuya şöyle başlasak yanlış olmaz diye düşünüyorum birazda güncel bir mesele olması hasebiyle. Kısa adı eyt emeklilikte yaşa takılanlar deniliyor. İsmi bile ne melen bir durum olduğunu anlatması bakımından manidar. Eyt hal olunca insanımız cennet kazanmış gibi sevindi. Oysa bu zaten kendi haklarıydı sevinecek bir durum yok. Şöyle düşünün malınıza birileri gelip el koydu ve siz geri almak için mücadele ettiniz ve aldınız burada yapacağınız sevinmek kutlama yapmak yerine sizden malınızı alanın haksız olduğunu kanıtlamış ve geri almışsınız hepsi bu. Gelelim emeklilik konusuna güncel olarak emeklilik yaşı 60- 65 olarak görünüyor. 20 yasında çalışmaya başlasanız 45 yıl çalışacaksınız emekli olmak ve maaş almak için. Tabi bu kadar yaşarsanız bunu hak etmiş olursunuz. Diyeceksiniz ki sağlık var hastane var sadece emeklilik değil. Bu ülkede zaten 65 yaşına gelen her insan yaşlılık maaşı bağlanıyor, bunlara sağlıkta ücretsiz oluyor. Neden 45 yıl pirim ödediniz diye sorsak var mı bir cevap kanaatimce yok.

Konuyu birde şöyle düşünün çalıştığınız ve bu kadar pirim ödediniz, kaç defa hastaneye gittiniz, sağlık sisteminden yararlanmak için. Tabi hastaneye randevu alabilirseniz gidersiniz ki buda bir mükâfat olmuş durumda. Hatta gitseniz bile birçok yolla para ödüyorsunuz katkı payları sigortanın karşılamadığı ilaçlar. Hani ücretsizdi! Demek ki değilmiş hatta oka dar pirime karşılık hastaneye gitmeniz 10-20 defayı bulmamıştır. Neden ödediniz ve neyi güvence altına aldınız oturun düşünün derim. Maaş almayı diyorsanız onu da 65 de bağlayacak sistem alacağınız maaş sizi geçindirecek asgari düzeyin çok altında o zaman neden ödüyorsunuz kimlere gidiyor bu paranız. Birde bu ödediğiniz paraları kendiniz toplasanız bir yatırım yapsanız en basiti bir daire alsanız onu yaşlandığınızda kiraya verseniz daha yüksek gelir elde etmez misiniz? İhtiyacınız oldu mülkiyeti sizin satıp parasını keyifle harcasanız daha karlı olmaz mı? Siz öldükten sonra arkanızda bıraktıklarınız bundan istifade eder size dua eder. Ama maaşınız siz ölünce sizinle ölüyor arkanızda kalanlara verilmiyor doğrumu. Bu nasıl bir ticaret mantığı akılla izah edilir gibi değil. Bu çarpıklığı bugün insanımız öyle bir savunur olmuş ki ibadet gibi görüyor hatta Allah’tan daha çok bunlara güveniyor ve bunlara kulluk ediyor.

Gelin çevremizi biraz inceleyelim bakalım bu kapitalist düzen bizi nasıl sömürüyor. Yaşadığınız şehirlerde özellikle büyük şehirlerde her şey paraya bağlanmış ben buna haraca bağlanan toplum diyorum. Hastaneye gidin arabanızı park etmek için para ödüyorsunuz oysa o hastanenin binası da otoparkı da sizin verginizle yapıldı. Yetmedi vergi birde sizin paranızla yapılana para ödeyerek kullanın deniliyor. Sokaklara bakın resmi belediye değnekçileri diğer adıyla resmi haraççılar. Sokakları çevirmiş elinde terminal yarım saat şu kadar bir saat bu kadar topluyor. Hiç itiraz eden isyan eden bir toplum yok çevremizde. Avm lere gidin alış veriş için yapılmış para harcamaya gidiyorsunuz yetmez birde arabanızı valeye vereceksiniz çünkü paranız çok verecek yer lazım onlarda size iyilik yapıyor ve alıyor.

Devletin hangi kurumuna giderseniz gidin yapacağınız her işlem için bir tarife karşılayacak sizi. Örneğin adliye binaları ve devletin vatandaşı için maaşını verdiği hâkim savcı vb. size hakkınızı aramanız için önce bir bedel ödeyin hakkınıza sonra bakarız. Bir boşanma işlemi yapacaksınız bunun için önce dava açın bir bedel ödeyin ki sizi boşayalım çünkü sizde para çok önce verin burası bir ticaret hane bedelsiz hiçbir işlem olmaz. Oysa boşanmak isteyen vatandaş zaten boşanmış tek resmiyetteki bağı ortadan kaldırmak onu da internet üzerinden bir başvuruyla sonuçlandırabilir bu kadar basit ama olmaz para ödemeniz lazım. Ben hiç ücreti karşılığında adalet verildiğini duymadım varsa da bu ticaret olur en iyi ücreti veren her zaman haklı olur. Olması da en doğal hakkıdır. Siz hiç İslam tarihinde ücretli kadılık veya hakkını arayan mazlumun bunun için şu kadar harç yatır öyle gel denildiğini duydunuz mu? Adalet bile tarifeye tabi bir toplum nasıl adalet bulur onu da oturun düşünün.

Devlet istihdam diyor girişimci diyor gidin ufak bir dükkân açın esnaflık yapın bakın neler çıkacak karşınıza. Önce vergi dairesi sonra belediye ruhsat meselesi, esnaf sicil kaydı, yetmez esnaf odası kaydı ve aidatları. Bunlar birde yasayla düzenleniyor zorunlu bunun bağ kuru vesaire hiç konuşmayalım. Nereye dönseniz sizi esir alan bir sömürü düzeni. Hele esnaf odaları akıllara zarar bir durum o kadar aidat topluyorlar ne yaptıkları belli değil o aidatı ödeyen ne için ödediğini bile bilmiyor resmen haraç kesiliyor. Çok ilginçtir hiç kimse buna itiraz bile etmiyor işte Allah’ın adalet temsilcisi Müslüman bile bunları kanıksamış durumda.

Kalkın nüfus müdürlüğüne gidin devletin zorunlu tuttuğu kimlik kartı bile parayla vatandaşa satılıyor. Pasaport, ehliyet, hadi bunlar lüks diyelim yeni doğan çocuk için kimlik bile parayla satılıyor. Bir tapu dairesine gidin evinizi veya arazinizi çocuğunuza bedelsiz devredin bakın bakalım ne çıkıyor karşınıza. Alım satım hadi anlaşılır bir durum ticaret var vergilendirilmeli diyelim bedelsiz devir bile parasız yapılmaz. Bir araba alıyorsunuz bir tanede devlete alıyorsunuz haraçsız olmaz. Yetti mi yetmez arabayı alın her yıl vergisini ödeyin yetmez benzin alın ondanda litrede %80 devlete verin yetmez yolu kullanıyorsunuz onunda parasını ödeyin. Bu nasıl bir sömürü sistemi oturun düşünün.

Arsanız var kendi evinizi yapacaksınız diyelim öyle olmaz önce belediyeye gidin izin alın buraya kadar normal. Siz misiniz ev yapmak isteyen önce arsanızın hepsine yapamazsınız yarısını bize bırakın diyor imarda, neden deseniz yeşil alan için yarısını gasp etti. Tek kuruş para vermeden, yetmez yapım izni için şu kadar para ödeyin makbuzu getirin diyor. Ev yapmak istediniz hem arsanızın yarısından oldunuz hem de para ödemek zorunda kaldınız oysa size belediye destek olmalı değil miydi? O benim vatandaşım ev yapıyor size destek için bunları bunları yapıyorum başka bir ihtiyacınız var mı demesi gerekmez miydi? Yetmedi evi bütün bu zorluklara rağmen yaptınız olmaz gelin size iskân verelim yoksa burayı ev saymayız elektrik su vermeyiz. Bunu da şu kadar bedeli var onu da ödeyin gelin verelim. Ondan sonra haraç devam yıllık emlak vergisi çevre temizlik vergisi say say bitmez. Bütün bunlar için bu vatandaş nerden kazanıyor bu paraları her halde 3-5 kişi çalışıyor diyeceğim oda değil. Bir arkadaşım anlattı evim var çatısını yükselteceğim yanlarda payım yok su giderleri çatının içinde kanalizasyona bağlı aslında yasak ben bunu düzelteyim çatıyı yükseltip gider oluşturayım istedim diyor. Belediyeye söyledim gelip baktılar bunu yapman için 100bin lira ödemen lazım dediler yav niye ne parası siz mi yapacaksınız çatıyı dedim yok izin için dosya açacağız bu kadar tutar dediler. Buyurun bunu bilen biri izah etsin bu haraç değil nedir.

Bu ülkede öyle bir sömürü düzeni kurulmuş ki insanımız oturup düşünecek zaman bulamıyor. Zaten amaçta bu düşünmeyin çalışın ödeyin eğer düşünürseniz bu düzeni kabul etmezsiniz isyan edersiniz diyorlar. Zaten düşünmenin kötü bir şey olduğunu insanımıza çoktan yutturmuşlar. Çünkü akıl hastanesinin bahçesine düşünen adam heykeli dikmişler. Neden mi çünkü düşünmek kötüdür sakın düşünmeyin düşünenler buraya geliyor diyorlar. Haklılarda bu kadar sömürüyü zulmü düşünen insan ya isyan eder yâda elinden bir şey gelmediği için aklından olur. Yukarda çeşitlerini saymakla bitiremediğimiz sömürü çeşitlerine siz istediğiniz kadar ekleme yapın. Konu anlaşılmıştır diyerek burada bırakalım.

Gariplik şurada bunlar insanımıza birer hak olarak veriliyor ve insanımız bunları elde edinilmiş hak olarak görüyor. Yetmiyor birde savunuculuğunu yapıyor celladına âşık mahkûm hesabı. Diyeceksiniz ki bu biz Müslümanları ilgilendirmez neden bunları yazdın. Şöyle izah edeyim ilgilendirir hem de belki de hesabı verilemeyecek kadar önemli vebal var. Artık Müslümanım diyen insanımızda bunları kanıksadı bunların sömürü çarklarına girdi buradan kendini kurtaramıyor. Allah’a kul olması gerekirken bu düzenin istemese de kulu haline geliyor. Çevrenize bakın bunları göreceksiniz selam verene karşılık verirken düşünüyor bana selem verdi acaba ne isteyecek diye düşünür oldu insanımız. Gelen telefonda tanıdığı biriyse acaba neden arıyor bir şey mi isteyecek diye korkarak açıyor telefonu. Oysa Müslümana yakışan davranış şu olması gerekirdi inşallah beni rabbime yaklaştıracak bir amel yapmam için vesile olur diyerek yaklaşmalıydı. Yukarda yazdığımız sistem bir insan modeli oluşturuyor. Bu model artık Müslümanım diyen insanımızı bile kendine benzetti. Hocalarımız cemaat kuruyor oysa cemaat hoca tarafından kurulmaz var olan cemaat içinde öne geçen bir fert birey seçer kimse öne geçmek ve bu mesuliyetin altına girmek istemez. Bizim anlattığımız modelde tersi işler bir birey çıkar bir cemaat kurar doğal olarak lideri de kendisi olur. Tıpkı bu düzende bir siyasi parti kurmak onun lideri olmak gibi. Bizim tarihimizde toplumun veya toplulukların önünde durmak yönetici olmak hep istenilmeyen bir unvan olmuştur Raşit halifeler buna örnektir. Geldiğimiz noktada iş tersten işler olmuş nedeni işte bu sömürü düzeni kendi Müslüman modelini oluşturuyor. Tehlikeye dikkat bu sistem kendi toplum modelini oluşturuyor buna Müslümanlar da dâhil oluyor. Oysa Müslümanın toplum modeli var ve buna davet etmesi gerekiyor toplumu. Kurtuluşa çağırması gereken Müslüman kendisi davete muhtaç hale geliyor.  Kur’an okuyan Kur’an’a vakıf olan iyi bilir ki bu din dünyevileşmeyi hep yerer, diğer anlamıyla kötüler, çünkü dünyevileşme içinde olanlar hep arkasından saptıkları anlatılır. Bizim Müslümanımız dünyada rahatını artırmak için gece gündüz demeden çalışır aslında kendi helakını hazırlıyor ya farkında değil veya böyle istiyor. Yukarda yazdıklarıma Kur’an’dan bir yığın delil yazabilirdim konuyu uzatmamak adına gerek duymadım. Kur’an kendi düşüncelerimize delil arama yeri veya mecrası değil aksine teslim olunması gereken hak nizamdır.

İslam kaynaklarını incelediğinizde karşınıza şu çıkmaktadır. İnsan yaşamını temin etme ve sürdürme anlamında her şeyin insan denilen varlığın faydasına sunulmuş bir nizam. İslam dini kişiyi onurlu bir varlık olarak görür ve onun onurlu yaşamı için her yönden onun hayatını kolaylaştıran bir sistem, bir yaşam biçimi inşa eder. Batıl insan yapımı sistemler vatandaşını müşteri olarak görür ve onu sömürmek onun üzerinden menfaat elde etmek üzerine kurulur. Sömürülmek istemeyen onurlu insan olmak istiyorsak Allah’ın insanlığa sunduğu eşsiz düzeni inşa etmek zorundayız buda Müslümanlara verilmiş bir görev ve sorumluluk.

Yakın Dönem İslami Dâvet Önderleri Seminerleri: Takiyuddin En Nebhânî Hayatı ve Mücadelesi | Dr. Abdurrahim Şen I Kur'an Nesli İlim Merkezi

 

Düşünerek (tefekkür) söylenen her söz elekten geçmiş elmas taneleri gibidir. Düşünmek (tefekkür) henüz yasaklanmadı,  tefekkür etmek için hâlâ ne durursun?

Müslümanlar tefekkürü ertelediği için, batı ve bâtıl dizginleri ele aldı ve bizim yerimize düşünüyor, üretiyor, fitne ve fesat saçıyor.

Toplumu yani avamı nasıl soyarım, nasıl koyunlaştırırım, bize hizmet edecek satılmışları nasıl oluştururum diye şer kafayla düşünmüşler ve şer üretmişlerdir.

Dünya sahnesinde maalesef Müslümanlar yok, toplum her taraftan zulmün pençesinde inim inim inliyor ve çıkış yolu bulamıyor.

Müslümanlar örnek ve adil olma liyâkatini kaybetti. Yani örnek olacak, adil şahsiyet olma vasfını yitirdiler; çünkü Kur’an'ı (mehcur) terkedilmiş olarak bıraktılar.

Her bir Müslüman fert aslında örnek şahsiyettir. Kur'an üzerinden tefekkür çok önemlidir. Müteşâbih olmayan her ayet üzerinden birçok şeyler başarabilirdik. Toplumun her ferdine açık tebliğ ve güveni oluşturmak, kendi aralarında kardeşlik hukûkunu te’sis etmek ve adaletten asla taviz vermemek asıl gayemiz olmalıydı.

Toplum örnek alacak şahsiyetler arıyor, Müslümanlar ise kendini arıyor. Böyle olunca insanlık her yönde zulmün pençesinde.

Örnek olmak için İslam devletini aradık ama; ailemizi, kendimizi, komşumuzu İslam'ın ahlâkıyla ahlaklandıramadık. İslam devletini evde oluşturamadık. Sokaklar, caddeler nasıl İslam olsun? Sürekli strateji hatası yapıyoruz.

Resül (sas) mekkeyi sabırla işledi, topluma tepeden inmedi sürekli olarak İslam’ın güzel ahlâkıyla tebliğ ve terbiye etti. Emin kişiliğine müşrikler bile laf edemedi. Kalpleri fethetti, öldürmedi; çirkin sözlerle dövmedi, sertlik uygulamadı. KUR'AN mesajıyla diriltti. Daha sonra yürek fethi ile Medine İslam Devleti doğdu. Medine İslam devleti sabırla işlenen KUR'AN mesajıyla yani; Hak edilerek, Hak ederek bir muştuyla geldi.

KUR'AN bizden düşünerek, aklederek bir yol çizmemizi ister. Yeryüzünün yaratılışını düşünmek, insanın yaratılışı, birçok nimetin yaratılışı, karanın ve denizin nimetleri insana sunulması, birçok hayvanın ibretle yaratılması, örnek: arı, inek, örümcek, deve, sinek, vs. Bu hayvanlar üzerinde düşünmek bile çok güzel malzeme verir. Düşünceyi hayata taşımak yani uygulamak gerek. Müslüman hilm sahibidir.

KUR'AN bizlere akledecek, düşünecek birçok ayeti sunmuştur. Bizler ise teferruatlarda boğulduk, sanki bataklığa girmiş gibi çırpındıkça daha da battık. Üretmeyince kafire, zalime karşı güç kaybettik. Birbirimizi tekfir etmek için yarıştık ve enerjimizin bir çoğunu kaybettik. Sonra Müslümanı ara ki bulabilesin. Buradan yani çukurdan bir an önce çıkmalı ve önümüze bakmalı ve tevbe ile yeniden hayata ve inşâ’ya yönelmeli.

Tefekkür için güzel vakitler gece vakti, veya yarısı, seher vakitleri… İnsanların uykuda olduğu vakit. Biz, Müslümanlar Kur'an'ın ağır mesajını kuşanmalı, uyumuş olan bu insanlığı vahiyle uyandırmalı…

"Acaba diyorum dünyaya imtihan için geldiğimizi unuttukta! Dünyayı çok mu sevdik?" Ahiret hayatını çok mu uzak gördük? Söylemlerimiz Müslümanca da, ya eylemlerimiz?..

İnsanlık kendini arıyor, Müslümanlar ise kendinde değil, kendini arıyor. Suçu başka yerde aramak yerine, kendi suçlarımızı niye hiç görmek istemeyiz? Sistemi, toplumu, kişileri suçlamak kolay. Acaba bunların zalimleşmesine biz mi ön ayak olduk diye öz eleştiri yaptık mı?

Bir türlü bizdeki potansiyeli göremiyoruz. Yerin altındaki elmas işe yaramaz, yeryüzüne çıkarsa işe yarar. Müslüman yerin altındaki elmas gibidir. Değerini kaybetmez.

"Çık artık uyuduğun yetmedi mi! Uyumak için gelmedin! Uyandırmak için geldin ey Müslüman! Dünya ve içindekiler sana muhtaç!.."

Bu yazımızda evlilik kavramına farklı bir pencereden bakmaya gayret edeceğiz. Evlilik nedir, bizim toplumda nasıl algılanır, biraz buraları irdeleyeceğiz.  Gelin önce evli kelimesi ne anlamlara geliyor ona bakalım.

Evli: birinci anlamı bir erkek ile bir kadının nikâh akti ile bir araya gelmesi. İkinci anlamı: Evi, olan demek, yani bir veya birden çok konutu olan anlamlarına geliyor. Kelimeden de anlaşılacağı üzere farklı anlamları var. Bizim evlilik dediğimiz toplumda yaygın kullanılan, iki karşı cinsin nikâh ile aile kurmaları. İslam dini buna nikâh diyor. Biraz bu kelimenin bilinçli kullanıldığını düşünüyorum çünkü kadınlar ve erkekler ev, buna benzer mülkler elde etmek için nikâhlanıyor. Evsiz bir kadın evi olan bir erkekle nikâhlanıyor evin sahibi oluyor. Evsiz bir erkek evi olan bir kadınla nikâhlanıyor evi oluyor. Bu kavram aslında iki karşı cinsin nikâh bağıyla bir araya gelip birlikte yaşayacakları bir mekânı temsil ediyor. Bugün bizim toplumda bu da bir yozlaşma yaşıyor kendi öz anlamından kopmuş durumda. Artık ev içinde olması gereken mahremiyetler sokaklara park bahçelere taşınmış. Artık evlilikler sokaklarda parklarda yaşanıyor. Diyeceksiniz ki Müslümanları ilgilendiren bir durum yok. Nasıl olmasın bizim çocuklarımız ya bu işin içinde veya bu işin yapılanların seyircisi pozisyonunda oluyor ne yazık ki bunlar hakikatler.

Doğru soru nikâhlı mısın olması gerekiyor. Soru şöyle nikâhlı bekârlar olur mu demeyin. Toplumda kullanıldığı adıyla evli bekârlar olur mu demeyin. Aslında Allah evliliğin ne olduğunu kitabında bizlere haber veriyor. “Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır. (Rum suresi.21. ayet)”. “Kadınlarınız sizin için nesil yetiştiren tarlalarınızdır. Tarlanıza nasıl isterseniz öylece varın. Önceden iyi davranışlarla kendinizi cinsel ilişkiye hazırlayın. Yolunuzu Allah ve kitabıyla bulun ve bilin ki, O'na mutlaka kavuşacaksınız. Ey peygamber! Bu gerçekleri inananlara müjdele (Bakara 223 ayet).”

Yukarda verdiğimiz iki ayet mealinden de anlaşılacağı üzere İslam iki karşı cinsi nikâh bağıyla bir araya getiriyor adına aile diyor. Nikâhlanmada temel amaç birliktelik ve onlardan dünyaya gelecek nesiller. Bundan da önemlisi şehvi arzularını isteklerini helal yoldan tatmin etmek. Evliliğin temeli cinselliktir desek abartmış olmayız. “Evleniniz, çoğalınız; ben kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar ederim.” (Abdurrezzâk, Musannef, 6/173; Kenzü’l-Ummâl, 16/276)

 İnsanın yaradılışı ve karşı iki cinsten olması Allah’ın yaratışındaki asıl amacı göstermesi bakımından önem arz ediyor. Erkek veya kadın fark etmeksizin bir araya gelmeleri nikâh ile birbirine bağlanmalarının temelinde cinsel arzu ve isteklerini helal yoldan tatmini hedefler. Yarattığı varlığı en iyi tanıyan yaradan ihtiyaçlarına da çözümler sunmuştur. Aşırılıkları sapkınlıkları ortadan kaldırıp her iki cinsinde haklarını teminat altın almıştır. Soru şu madem yaradan bunları emretmiş neden sapkınlıklar bitmiyor. İnsan dediğimiz varlık varoluşundan bu yana hep rabbinin emirlerini hiçe saymış inancını tahrif etmiş. Rabbi kullarına merhamet edip tahrif olan dinini düzeltmek için Peygamberler göndermiş yanlışları düzeltmiş. Son Peygamber de bunu yapmış ve vahyi kitabı insanlığa bırakmış. Bizim insanımız kitabı bozamamış amma içindeki kavramları alıp kendi isteklerine göre tahrif etmiş. Bunlardan biride nikâh veya evlilik kavramı olmuş. İki karşı cinsin birbirinde sükûna ermeleri gerekirken, iki karşı cinsin birbirine üstünlük sağlama alanına dönüşmüş. Asıl olan mutlu olmak huzura ermek iken senin hakkın benim hakkım savaşına dönüşmüş. Sen üstünsün ben üstünüm mücadelesine dönüşen evlilikler. Bunları yapan aileler bu mücadele aileleri yıkıyor. Arada ezilen bu mücadelenin arasında kalan çocuklar, aileler bunların mağdurları oluyor.

 Nikâh bir sözleşme Allah’ın kitabına tabi olanlara önerdiği yapmalarını emrettiği bir sözleşme. Nikâh yapan taraflar peşinen şunu kabul etmiş olurlar “ben senin istek ve arzularını(cinsel beklentilerini) bu sözleşmeyle Allah’ın helal haram sınırları içinde kabul ediyorum” demektir. Peki, nikâh yapan çiftler böyle mi düşünüyor dersiniz. Bizim toplumda evlilik bile doğru dürüst anlaşılmamış asıl mahiyetinden uzaklaşmış.

 Evlilik duygu ile yapılır manevi bir şeydir maddi bir şey değil duygular üzerine kurulu bir beraberlik. Sevgi (aşk) dediğimiz maddi bir şey değil tamamen manevi duygular bunlar olmadan evlilik olmaz. Kadınımız bu manevi duyguyu bile istismar etmiş bunu bile kendine menfaat sağlama alanına çevirmiş. Erkeklerimiz bu manevi duyguyu karşısındakini kandırmak için kullanmaktan çekinmemiş. Erkeklerimiz bu manevi alana değer biçip alıp satmaya başlamış. Anne babalar bu manevi duygu üzerinden rant devşirir olmuş. Kızlarına nikâh karşılığında bedel biçer olmuşlar. Başlık paraları, süt hakkı, altınlar ev vb. Bunu yapanlara tavsiyem Hz. Peygamberin ilk evliliğine dönüp baksınlar oda bir nikâhtı, hem de İslam dini ortada yok iken cahiliye döneminde yapılmış bir nikâh. Peki, anne ve babalarımız bunu yaptı da, kızlarımız ne yaptı, diye sorsak ne çıkıyor karşımıza. Kızlarımız ve erkeklerimiz evlilikte en temel görevleri, eşlerinin cinsel isteklerini yerine getirmek iken bakın ne olmuş. Asıl amaçlarını çoktan unutmuş mal kavgası çıkar ve menfaat mücadelesine düşmüş çoktan, asıl amaç ortadan kalkmış. Eşinin meşru isteklerini bile menfaat sahasına dönüştürmüş. Eşinin evlilikten elde ettiği en temel beklentileri (cinsel beklentileri) bile artık pazarlık konusu olmuş menfaat elde etme alanına dönüşmüş. Evlilik yaparken bunların bu işin yani evliliğin temeli olduğunu, nikâhı bunlara koşulsuz evet demek için yapıyor isek, evlilik Allah’ın emri idiyse, karşılığını eşinizden değil Allah’tan beklemeniz gerekmez mi. Bunu ibadet bilinciyle yapıyorsak neden namaz, oruç, vb. ibadetlerin karşılığını Allah’tan bekliyoruz da bunun karşılığını eşimizden bekliyoruz. Oysa Allah onun için yapılanlara 1’e 10 vereceğini vaat ediyor (En’am suresi 160 ayet) hangi akılla ticaretimizi ucuza yapıyoruz. Peki, bunları söyleyen Müslüman olduğunu iddia ediyor, Allah’ın kitabı Resulün sünneti önümüz de hiç bunlardan bahsetmiyor demek ki yeni bir vahiy gelmiş biz bilmiyoruz.

Bütün bunlar ele alındığında toplumumuzda yeni kavramlar türemeye başlıyor. Nikâhlı diğer adıyla evli bakarlar. İnsanımız adım evli olsun gerisi teferruat diyor, çünkü evliliğin bedeli var bunu ödemek istemiyor. Çevrenizde duymuşsunuzdur evli ama müsaittim diyenleri. Nasıl oluyor hem evli hem müsait galiba işlerini bitirmiş, eh artık keyfime bakma zamanı öylemi. Kabul etsek de etmesek de toplumumuzda evli ama bekâr yaşayan yığınlar var. Bunların sebeplerini iyi analiz edip çözümler getirmek zorundayız. Allah’ın dinine tabi olanların böyle bir lüksleri olamaz ya gerçekten evlidirler veya değildirler. Nikâhı kendilerine kalkan veya keyfinin oyuncağı yapma hakkı hiç kimsede yoktur.

Evliliğin gereklerini yapmıyorsan yapman gereken boşanma hukukunu işletmek karşındakine zulüm etmemendir. Buda yine gelip ailelere dayanıyor anne babalara çocuklarımızın dünya hayatında zengin olmalarını düşündüğümüz kadar bu taraflarını da düşünsek bunlar olmayacak. Evliliğin mahiyetini kızlarımıza ve erkek çocuklarımıza öğretsek karşımızda bu manzara olmayacak. Fransa’ya İsviçre’ye gâvur diyen Müslüman kızımız boşanma hukuku olunca ben medeni hukuka bakarım hakkımı söke söke alırım diyor. Evlenirken Allah’ın emri, Peygamberin kavli, ile başlıyor boşanırken Allah ne diyor kimse bakmıyor medeni hukuk diye bitiyor. Yeni evlilik modelleri çıkıyor karşımıza kızlarımız zengin bir erkek bulup evlenmek istiyor tek kriter var zengin olması neden mi çünkü zaten birkaç yıl sonra boşanacak ondan aldığı mal onu ömür boyu yaşatacak. Anlaşmalı evlilikler, buna benzer birçok evlilik türü türemeye başladı. Yeni evliliklere çarpıcı bir örnek sokaklarda, parklarda evlilik olur mu demeyin artık evlerde aile bireyleriyle bir aradayken ayıp olan hatta mahrem olan yatak odaları sokaklara parklara kuruluyor. Bunu yapanları çevirin sorun herkesten çok Müslüman olduğunu söyleyecek. Bunu yapan bizim insanlarımız. Peki, bu helal mi aman kim takar helal haramı ben bu dünyada keyfime bakarım anlayışı. Müdahale edin yanlış deyin bir de üstüne dayak yersiniz.

Toplumda yozlaşma o kadar zıvanadan çıkmış ki kadın erkek aralarında pek fark kalmamış. Toplumda erkekler üzerinde öyle bir baskı kuruluyor ki artık erkekler bile kadınlaşmaya başlamış. Kızlarımız ben evimde erkek isterim diyor, bana sahip çıksın adam gibi erkek olsun, diyen kadınlarımız kız gibi erkek yetiştirir olmuş. Bu toplumu bir yerlere götürme projesi, lut kavminin de Allah’u âlem böyle yaparak sapkınlığa düştü. Bizim toplumda da artık lut kavmi sapkınlıkları yaygınlaşıyor. Neden mi dersiniz kadın yaradılış amacını unutunca kendi alanını terk edince yerini bu sapkınlıklar alıyor. Dokunulmaz kutsal kadın figürü temel ihtiyacını helal yoldan tatmin edemeyen insanları bu sapkınlıklara götürüyor. Bizim toplumda erkekleşen kadın kadınlaşan erkek karakterleri yaygınlaşmaya başladı.

Evlerimizde artık çok evlilikler var. Yadırgamayın aynen böyle kimi kadın telefonuyla kimi kadın tv programlarıyla kimi kadınımız evdeki eşyasıyla evli. Kimi kadınımız çok sevdiği komşusuyla veya evlendiği halde bir türlü ayrılamadığı anne babasıyla yani ailesiyle. Artık evlenecek genç arkadaşlar kuma oluyor. Çünkü zaten telefonuyla sosyal medyasıyla evli, bunun üstüne evlilik yapıyor gençlerimiz. Erkeklerimiz bundan farklımı dersiniz onlarda geri kalmaz kimi erkek telefonuyla kimi arabasıyla kimi parasıyla kimi vazgeçemediği kahvehane alışkanlığıyla kimi erkeğimiz tuttuğu takımıyla evli eşini bunlara kuma alıyor maalesef.

Bir başka garabet çay yapmayı bile ben senin hizmetçin miyim diyerek aşağılayan kadınlarımız çalıştıkları yerlerde patrona çay götürünce yanında kahvede ister misin diyor. Evinde hizmet etmeyi aşağılıyor iş yerinde övüyor. Kendisi hizmetçin miyim diye tepki verdiği hizmetçiliği kendi ev işlerine yine bir kadın hizmetçi bulu veriyor. Ee nasıl oluyor bu kötüydü hemcinsine neden layık görüyorsun diye sorsan söyleyecek pek elle tutulur sözü yok. İşte bu mantık üretiyor evli bekârları. Bunları evinde eşine yaparken çocuklar bunları örnek alarak büyüyor. Anne babadan aileden gördüklerini evlendiğinde kendisi de harfiyen uyguluyor. Tuhaflık bunları ben Müslümanım Allah’ın emir ve yasaklarına tabiyim diyen Müslümanlar yapıyor. Buraları tedavi etmedikçe ne evli bekârlar ne evli müsaitler biter. Ne Allah’ın razı olduğu evlilikler olur ne de boşanmaların sonu gelir.

Bu konu da söyleyecek çok şey var bu konuya kafa yoran psikologlar, psikiyatriler, bu alanın uzamları çok şey söylüyor. Bizim insanımız okumuyor okusa bile yapmak işine gelmiyor. Neyime lazımlık almış başını gidiyor. Kur’an’ı kendine psikolog edinemeyen onun koyduğu kuralları dinlemeyenin varacağı nokta buralar oluyor. Unutmayalım insanı yoktan var eden yaradan yarattığı varlığı en iyi tanıyandır. O yarattığı varlığın sınırlarını en iyi bilendir. Bu yüzden onların mutlu ve huzurlu bir hayat sürmeleri için bu kuralları vaz etmiş yarattığı varlığa insanlığa merhamet etmiş, ne yazık ki insan haddi aşarak onun ölçülerini kendi heva ve isteklerine göre değiştirmiş kendi hela kını sonunu hazırlamış. Çözüm yine Kur’an da ona teslim olmakta onu kendi düşüncemize delil bulma malzemesi yapmaktan vaz geçip ona teslim olmadıkça bunlar hep olacak. Okuduğunuz Kur’an da zaten bunları haber veriyor.

Birde bu konu bağlamında madalyonun öteki yüzü var. Yukarda yazdıklarımız yalnız kadın üzerinden örnekler verdik bunun birde erkek tarafı var. Bu konuları iki taraflı olarak değerlendirin çünkü bu iki taraflı bir mesele.

Birazda madalyonun öbür yüzüne bakalım, dediğimiz gibi bu çok yönlü bir sorun bunda kültürün, örfün, ailenin, inancın etki ettiği bir alan. Bunları yetişme tarzımızı belirliyor şu hadisi böyle okumamak gerekir diye düşünüyorum. “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi yahut Hristiyan veya Mecusi yapar…” [Buhari, Tefsir, (Rum) 2; Müslim, Kader, 22]. Bu hadisi okuduğumuzda yaşadığımız toplum insanı etkiliyor ve değiştiriyor diye düşünmekte fayda var. Erkekler toplum da her yönüyle var olan taraf. Yukarda yazdıklarımız tabi ki erkeklerle ilgilide problemlerimiz var sütten çıkmış ak kaşık değil. Erkelerimiz dini inandığı değerleri bilmediği için evli bekâr kadınlar üretiyor. Çevrenizde çok duymuşsunuzdur, kadın evli eşi ayda yılda bir iki defa eve uğruyor, hiç bunun hukuku düşünülmüyor. Bu kadın neden evlendi diye bakılmıyor sanki bunların istek ve arzuları yokmuş gibi vurdumduymaz bir anlayış. Bir kadın düşünün evli çocuğu var, yetmiyor bir de çalışıyor bu kadın nasıl zaman bulsun eşinin ve kendi istek ve arzularını yerine getirsin. Buna bir başka örnek erkeğimiz evleniyor sonra yurt dışına gidiyor kadın burada kendisi yurtdışında çalışıyor zenginde, yılda bir iki geliyor eşinin yanına evliyim diye övünüyor. Bu kadının hakkı hukuku yok mu olsa da kimsenin umurunda değil çünkü onun arzu ve istekleri çoktan yok unutulmuş. Evli bekâr kadınlarımız buralardan çıkıyor. Erkeğimiz erkelik olarak isteksiz veya iktidarsız ama evleniyor bunu evlendiği kızcağızdan saklıyor. Ee nasıl evlilik diye sormak gerekmez mi bu evliliğin bu kızımıza verdiği haklarını kim verecek yâda kim savunacak. Yukarıda da yazdığımız gibi biz Allah’ın evlilik dediği kavramın içini kendi isteğimize göre değiştirdik. Konuyu fazla uzatmamak adına bu yazımızı tamamlamış olacağız amacımız bir tarafı yâda cinsiyeti kötülemek değil aksine haklarını teslim etmek bu bozulmanın çözümünün yolunu tarif etmek. Biz bunun çözümünün Allah’ın kitabında resulün sünnetinde olduğunu söylüyoruz. Çözüm yaradılış amacımıza dönmek. Şu sözü hep söylerim, Allah iki insanı iki karşı cins olarak yaratmış. Dişilik ve erkeklik doğuştan geliyor buna müdahale etme gibi bir durumumuz yok. Yalnız bu iki cins kendi özelliklerini karakterlerini sonradan alıyor. Yani kadın dişi olarak doğar ama kadınlık dediğimiz kişiliği sonradan eğiterek oluşturur. Bu erkek içinde aynı değişen bir şey yok biz nasıl yetişiyorsak ailemizi de öyle kuruyoruz. İnşallah faydalı olmuşuzdur, çözümler buralarda yatıyor. Bu yazımızı samimi bir dil kullanarak yazdık okuyan herkes kendinden bir şeyler bulmasını düşünerek yazdık. Şu gerçeği her zaman bileceğiz her tercih bir vazgeçiştir. Her vazgeçiş yeni bir kabul demektir. Örneğin: Evliliği tercih ettiysek bekârlıktan vaz geçtik demektir. Evlilikten vaz geçtiysek boşanma hukukunu kabul ettik demektir. Hayat böyle işler tercihler ve vazgeçişler üzerine kuruludur iman etme, dinden çıkmada böyledir. Cennetten vaz geçen, cehennemi tercih etmiş olur ortası yok. 

Rabbim kendini hakkıyla tanıyan ve kendisine layık bir hayat sürmeyi rızasına mazhar olarak ölmeyi tüm Müslümanlara nasip etsin.

Doğu Türkistan; acıların memleketi!

Duymadı insanlık sesimi, duyuramadım, sesimi kıstılar!

Evlere hapsettiler, kapıları zincirlediler!

Taşları bağladılar, köpekleri saldılar!

İçerde yandım, sessiz çığlıklarla!

Arş-ı âlâda duydular, yazıldı defterlere!

Hadi insanlık duymadı; sende mi duymadın "Ey Müslüman!"

Sessiz çığlığımı Allah duydu ya! Hamdolsun!

 

Arakan; ümmetin mazlum coğrafyası!

Ey Budistler! İnandığın tanrından hiç mi merhameti öğrenmedin!

Hadi öğrenmedin, Müslümandan komşulukta mı görmedin!

Yaktın, yıktın, kovdun, ebedi mi kalacaksın o topraklarda!

Kovarsın tabi ki; şeytan ordusu yanında,

Sonsuz hayatta bulacak mısın rahatlığı ha! Bulacak mısın..?

Arakan’lı Müslüman kardeşim! Sessiz çığlığını duydu Rahmân olan Allah!

 

Afganistan! Aç sırtlanların saldırdığı mazlum ülkem!

Rus zalimi barınamadı, karşısında ümmetin yiğitlerinin!

Zalimler bir bir yıkılıyorlar fakat biz bir türlü bir olamıyoruz!

Rahat bırakmazlar; Corclar girer bu topraklara!

Yağma, yıkım, talan, ölüm her yanda!

Ümmet bir olunca; yıkılacak zalim düzenler!

Yıktılar coğrafyamı; şimdi ne elim kaldı, ne de ayağım.

Hamdolsun ki sessiz çığlığımı Allah duydu!

 

Irak; yakın olan şehir niye uzakta?

Emperyalist ordu saldırdı; biz bakakaldık!

Tarumar etti zalimler; ne tarih bıraktılar, nede ülkenin zenginliğini!

Ne evin haremi kaldı, nede ahlakı!

Yukarıdan yakıcı ve misket bombayı bırakırken zalimler, ölen yine bendim!

Müslümanlar; Şia-Sünni diye bölünürken, zalimler alkışladı!

Felluce’de, Basra’da, Kerkük’de, Bağdat'da ölen hep bendim!

Fatma bacının feryadı yükselirken arşa, yine sessiz kaldı çığlıklar!

 

Suriye; kendi ülkesinin zalimi kana susamış, dış zalimler boş durur mu hiç!

Göç etti halk, yerleri şimdi viran halde!

Kuş uçmaz, kervan geçmez oldu!

Varil bombalarıyla yok edildi insanlık!

Oralar artık açlık, sefalet ve işkenceler şehri oldu!

Kimyasal gazlarla uyutuldu halk, uyanmamak üzere!

Çocuklar bir dilim ekmek bulamadı, ölüce cennette doyacak!

Sessiz çığlıkları duyan Allah'a hamdolsun!

 

Yemen; dış zalimlerden daha zalim oldu, Müslüman dediklerimiz!

Yanıbaşında ki petrol zengini ülkeler, görmedi bu sefaleti!

Emperyalist zalimlerin zalim olduğunu anladık da, bizden dediklerimiz de zalim çıktı!

Ey Müslüman dediğimiz ülkelerin yöneticileri! Açlıkla ölen insanları görmezseniz,

Mahşer günü nasıl hesap vereceksiniz!

O çocukların feryadı açlıktan çıkmadı!

Sessiz çığlıkla öldüler bilir misin!

 

Bilmem ki hangi ülkemden bahsedeyim?

Yetim kalmış çocukları mı, yoksa çocuksuz üşüyen anneler mi?

"Söyle ey mazlum coğrafyam, ne çok sessiz çığlıkların var!

Vahiysiz kalan insanlar; zalimleştikçe zalimleştiler!

Merhametin yerini menfaat, infakın yerini cimrilik alırsa; hepsini ölü say!

Zombi gibi nesil, dünyayı ve içindekilerini fesada uğrattı!

"Diril ey insanlık, vahiyle diril!"

"Gör artık, duy artık, sessiz çığlıkları!

© 2022 Kur'an Yurdu aittir tüm hakları. Düzenleme webhizmetlerim