Login to your account

Username *
Password *
Remember Me

Create an account

Fields marked with an asterisk (*) are required.
Name *
Username *
Password *
Verify password *
Email *
Verify email *
Captcha *
Reload Captcha
Kazım Şensaltık

Kazım Şensaltık

Geleceğimiz olan nesilleri kendi ellerimizle fesada uğratıyoruz. Bugün bilimin ilerlemesi bu konuların uzmanları aile ve çocuk gelişimi hakkında bize şu gerçekleri söylüyor: Çocuk anne karnında iken kişilik ve karakter oluşumu başlıyor. İslam fıtratı üzere rahme düşen çocuk, buradan başlıyor yüklenmeye. Anne rahminden 18’li yaşlara kadar gelişen bir birey, çocuklar. Bunu geliştiren yüklemeleri yapan biz ebeveynleri, aile ve çevresi olarak bilirleriz. Bugün topluma baktığımızda bireyselleşen insanımız bunu modern yaşam biçimi olarak niteliyor. Büyük aileden küçük ailelere, buradan bireysel yaşama veya anne ayrı baba ayrı ailelere evriliyoruz. Tek yaşamayan aileler, çekirdek aile dediğimiz yaşam biçimini tercih ediyor. Bunu oluşturmak için çevresini kendisinden uzaklaştırıyor, anne- baba gibi büyükleri evden ayırıyor. Bütün bunları yapan insanımız sonra çocuklara bakma ve yetiştirme işlerinde “ben yetişemiyorum, ben köle miyim, bunlara bir bakıcı tutun” demeye başlıyor. Oysa büyük ailede işler paylaşılır, herkes işin bir ucundan tutardı. Bugün işin içinden çıkamayan çekirdek ailelerimiz soluğu psikolog ve psikiyatrilerde alıyor. Kendi ellerimizle yaptıklarımız karşımıza sonuç olarak geliyor, bugün karşımızda duran sorunlar dün kendi ellerimizle yaptıklarımızın sonucudur, bunu böyle bilmek zorundayız. Eğer geçmişte yaptıklarımız bugünü hazırladı diyerek bakmaz isek bugün karşılaştığımız sonucun geriye dönük muhasebesini yapmamış oluruz. Bunlar bu toplumun her ferdinde olan bir problem, buna bizim mahallede dâhil yani bu toplumun kendini İslam’a nispet edenleri de.

Bu toplumun kendini İslam’a nispet edenleri, toplumu kökünden dinamit koyarak fesada çanak tuttular. Dönüp arkamıza baktığımızda bunları net olarak göreceksiniz, bu toplumun kendini İslam’a nispet eden cemaat liderleri kanaat önderleri, hocaları, Allah’ın kendilerine veli tayin ettiği eşlerine itaat etmeleri hükmünü bakın nasıl fetvalarla yok saydılar. Kocasına itaat etmek yerine, hocasına itaat eden kadınlar yetiştirdik. Kadınlarımız Allah’ın hükmünü tevil ediyorlar amma hocalarının fetvalarını hiç tevil eden gördünüz mü? Oysa kocasına veya eşine itaat etmesini Allah istiyor bu kendilerini yaradan rabbin emri yani ibadet olur yapılınca. Tıpkı namaz oruç ve diğer ibadetler gibi. Bizim Müslüman kadınlarımız hiç düşünmez mi hocalarına itaat da böyle ibadet midir diye sorgulamaları gerekmez mi? Bu örneklemeleri yazının ilerleyen bölümünde açmış olacağız, söylemek istediğimiz şu şikâyet ettiğimiz kadın kalıbını ve erkek kalıbını biz dolduruyoruz, kendi ellerimizle yaptığımız yanlışlara sonra dönüp isyan ediyoruz. Bu toplumun Müslümanları evlerinde ailelerinde bile bütünlük oluşturamamış, her fert kendi hayatını daha konforlu nasıl yaşar bunun derdinde. Oysa Allah’ın kitabına tabi olduğunuzda karşınıza kocaman bir toplum inşası çıkıyor. Aileden başlayıp hayatı beraber inşa eden sonlara da, sıkıntılar da, varlık da, hayatın her alanında muazzam bir paylaşım modeli sunuyor önümüze. Kitaba özde değil sözde tabi olursak sonuç bu oluyor.

Allah insanı iki cinsten yarattı, bir dişi bir erkekten, yaradılış olarak bir dişi, bir erkek olarak var edildik. Bütün varlıklar böyle yaratılmış desek yanlış olmaz. Unutmayalım yaradılış böyle bizim kitaba tabi olanlarımızın hiç düşünmediği alan şurası! Kişilerin karakter ve kişilik oluşumunu sonradan eğitilerek oluşturur. Bu oluşumda anne-baba çevre, yaşadığı toplum bu kişiliği oluşturur. Şöyle bir tabirim var yanlış bir tanımsa konunun uzmanları düzeltir. Şahsen okuduğum Kur’an ve onu yaşayarak insanlığa örnek olan Peygamber’i, bana şu tanımı yaptırıyor; insan erkek ve dişi olarak yaratıldı, bizim kadın dediğimiz kimliği kişiliği biz eğiterek yüklüyoruz. Bu yüklemeyi erkek dediğimiz kişilik içinde böyledir, toplumdan topluma, yöreden yöreye erkek dediğimiz varlığın karakteri ve kişiliği farklı oluyor. Bu bize yaratılan bu iki varlığı biz toplum olarak eğiterek, yüklemeler yaparak yapıyoruz. “Her doğan, İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, Cenâiz 92; Ebû Dâvut, Sünne 17; Tirmizî, Kader 5. Allah resulünün bu hadisini birde böyle okursak aslında ne anlatmak istediğini anlardık. Bu hadisi okurken sevap kazanmak yerine Allah resulü kendi toplumunda, onlara şu mesajı veriyordu. Eğer Allah’ın emrettiği toplumu inşa etmezseniz, sizin çocuklarınız da bu toplum da olduğu gibi çevresinden etkilenir ve onlara benzer. Bu çocukları sıfırdan fıtratına uygun yüklemezseniz onları işte bu çevre yükler ve onlara benzerler. Dönüp bir çevrenize bakın kime benziyoruz, bizi kim inşa etti. İşin garip tarafı bu toplumun Müslümanları bu yanlışları yapıyorlar, okullarımız, medreselerimiz, kurslarımız inşa etmek için değil tersine topluma entegre etmek üzerine işlev görüyor. Eğer inşa eden olsaydık fıtrata uygun yüklemeler yapar ve bu nesillere bu yüklediklerimizi yaşayacak bir çevre, toplum inşa etmiş olmamız gerekirdi ki böyle toplumu oluşturan bir mahalle bir şehir maalesef yok.

Bu yazımız da geleceğimiz olan gençleri ve aileleri irdelemeye gayret edeceğiz, tabi bizim bakış açımız Müslüman, mütedeyyin insanlar gözüyle olacak. Sistem, diğer adıyla devlet çocuklarımızı 6-7- li yaşlarda eğitim dedikleri çarkın içine alıyor, 25’li yaşlara kadar eğittiğini iddia ediyor. Bizler eğittiğini kabul edelim ki eğitim nedir onu bilmemiz gerekiyor. Öncelikle şu tespiti yapalım, sistem çocuk veya genç 25’li yaşlara kadar bana sorun çıkarmasın diye bir sistem kurmuş, bu sistemin adı eğitim. Sistem asıl amacını tespit ettikten sonra gelelim kendi konumuza. Eğitim derken eğer mühürlü bir kâğıt edinmek ise temel amaç bu kişinin sonu demektir. Şu tespiti yapalım burada bizim toplumda kutsal diploma anlayışı çok yaygın, hem de imandan, dinden, Kur’an’dan bile daha kutsal. Neden böyle diyeceksiniz çevrenize bakın yaklaşık 20 yılını bu tür bir belge için gözünü kırpmadan yapan yok mu? İşin tuhaf tarafı bu çarkın içinde bunları, Müslümanların yapıyor olmaları. Hayatını inşa etmekle kişilik ve karakter inşa etmesi gereken çocuklarımız maalesef hayatının 20 yılını bir diplomaya veriyor. O diplomayı kazanmak için nelerinden vazgeçmiyor ki? Dininden Ahlaktan, doğruluk, dürüstlük, temel insani değerlerden vazgeçiyor. O diplomayı elde etmek için vazgeçmeyeceği değeri yok desek yanlış olmaz. Nelerden vazgeçtiklerini sizler kendi ailenize ve çevrenize bakın kendiniz sıralayın.

Aile çocuk okuyor diye her türlü desteği veriyor, devlet destekliyor, ucuz ulaşım ücretsiz, kitap, lisans okuyanlara ücret vb. birçok alanda destekleniyor. Bunlar yapılanlar, peki bunlar bir insanı inşa eder mi, dönüp bakalım? Tabir yerindeyse bedava yaşayan, hiçbir emek ortaya koymayan, ailesi kendisinin hizmetçisi konumunda bir nesil yetişiyor. Kendi ailesini kendine hizmet eden nesil bir sonraki aşamada çalıştığı iş yerinde herkes kendine hizmet edecek oluyor. Evlendiğinde kendine hizmet edecek eşler arayan, deli kanlılarımız, kızlarımız oluyor. Para kazanmak için kestirmeden, yorulmadan, alın teri dökmeden nasıl para kazanırım hesabı yapan bir nesil.

Bugün toplumda hemen herkes; dindarı, seküleri, laiki, sosyalisti herkes toplum bu kadar neden bozuldu diye soruyor. İşte cevap yukarda yazdıklarımda bugün 30’lu yaşlara gelmiş evlilik yapmamış, evliliği düşünmeyen yığınlar, 20’li yaşlara gelmiş evde yan gelip yatan, çalışmayan yığınlar var bu toplumda. 20-25’li yaşlara kadar eli bir işe dokunmamış, eline bir alet almamış kendi masraflarını karşılamak için bile tek kuruş kazanmamış yığınlar. “Çocuğunuz ne yapıyor” sorusuna “okuyor ve tatillerde evde yatıyor” cevabı veren yığınlar, anne- babalar, nesillerine farkında olmadan ihanet ediyorlar. Geleceklerini kendilerinin inşa etmesi için fırsat vermeyen ebeveynler, nesillerine iyilik değil kötülük yapıyorlar. İşte bugün şikâyet ettiğimiz, toplumu bunlar oluşturuyor, bunlar gökten zembille inmedi biz ebeveynler yaptık.

Gelin geçmişe gidelim; 80li 90’lı yılarda çocuklar okul zamanı okula gider, tatil günlerinde mutlaka bir iş yapardı. Kırsalda olanlar çobanlık, tarım vb. alanlarda ailelerle beraber çalışırdı. Kentlerde yaşayanlar ya bir tamircide çırak, bir elektrik atölyesinde çırak, bir mobilya üretim atölyesinde çırak, bunları yapamayanlar ise ayakkabı boyar veya su, simit satardı. Bu yazdıklarım bugün 50’li yaşlarda olanların çocukluklarını gözlerinin önünden geçirmiştir, biraz maziye gitmiş olduk. Üniversite okuyanlarda böyleydi, tatillerde çalışır okul döneminde masraflarını kendisi karşılamaya çabalardı. Onarın yaşadığı zorluklar, onları inşa etti hem kendilerini yetiştirdiler hem hayatlarını inşa ettiler. Amma nesillerini aynı sıkıntıları çekmesinler diyerek heba ettiler. “Ben yaşamadım kızım yaşasın”, “ben yaşamadım oğlum yaşasın”, “ben zorluk çektim çocuğum çekmesin” anlayışı, nesillerine bedavacılığı ve ben merkezli bir nesil yetiştirdik. Üreten yok, usta yok, meslek yok, elindeki tek meziyet oturup babasının ölümünden sonra kendisine miras olarak ne kalacak onu hesaplıyorlar. Babam hem bizi yetiştirdi hem bunları yaptı, ben bunlara daha ne katarım, nasıl babamı geçerim hesabı yapan pek bulunmaz.

İşte bugün evinde oturup Suriyelilere kızanlar, Afganlılara kızanlar, milliyetçilik ırkçılık yapanlar işte bunlar. “Onlar çalışıyor biz çalışamıyoruz, onlar bizden alıp ülkelerine götürüyorlar diyenler” işte tamda bunlar, bu bedava hayat yaşayanlar. Oysa bu üretim bantlarında katılsalardı, meslek edinselerdi, yabancılar değil bu üretimleri onlar yürütüyor olacaktı.

Dikkat edin imkân bulan hemen yurt dışına gitmeyi planlıyor. Daha çok kazanacağını düşünerek böyle düşünüyor. Amma şunu hiç düşünmüyor; benim ülkemden daha çok para verip beni çalıştırmak isteyen ülkeler çalıştıracak insan bulamıyor, ondan beni istiyor. Yani geçmişte bugün benim yaptığımı onlar yıllar önce yapmışlar, evlenmemiş, çocuk yapmamış, yıllarca benim gibi bekâr yaşamışlar, yapanlarda ancak 1-2 çocuk yapmış işte düştüğü durum ortada, beni bizim toplumdan çalışacak insan topluyorlar.

Amerika’da ücretsiz üniversite yok, devlet okuyacak öğrenciye kredi veriyor, mezun olan öğrenci diyelim doktor oldu. Mezun olduktan sonra devlete olan borcunu ödemek için yılarca devlete çalışmak zorunda kalıyor. Diplomayı alıp ülkeyi terk eden pek yoktur o toplumda.

Bizim sistem yâda devlet, bedava okutuyor, hatta karşılıksız para veriyor, çalışmaya ihtiyaç duymadan okuyor mezun oluyor. Üretim bantlarında yer almadan diplomayı alıyor ve elin yurt dışı kendi ülkesinde doktor bulunamıyor. Oysa onu okutan, o paraları ona veren devlet o ülkenin halkından topladığı vergilerle veriyor, bu aslında borç olmalı, adı borç değilse bile bu halka topluma borcu var önce onu ödemeli. Bedava okuyan öğrenci, bedava kazanç peşine düşüyor, şirket kuruyor, vatandaşı dolandırıyor. Banka kuruyor vatandaşı dolandırıyor, saadet zinciri kuruyor vatandaşı dolandırıyor. Bu toplum tarihinde hiç bu kadar üçkâğıtçı dolandırıcı olduğu vaki olmamıştır. Bugün 50’li yaşlarda ve daha üstü yaşlarda olanlar, üretim bantlarında çalıştılar, okuyan-okumayan baba, oğul, çoluk, çocuk hep beraber çalışır ne varsa beraber yaparlardı. Bu nesil evlendikten sonra kendi hayatını kurar aileyle kazandığını aileye, anne babaya bırakır kendi hayatını inşa ederdi. Hatta aileye destek olmaya devam ederlerdi, anne baba yaşlanınca evlerinde veya yanlarına alıp bakarlardı. Çünkü beraber emek vermişler, anne-babalık dışında birde emek beraberliği vardı.

Bugün bedava yaşayan nesiller bedava hayat peşinde koşuyorlar. Daha az çalışıp daha çok kazanmak derdindeler. Kimi babalarının malının üstüne konmuş onlara bakmıyor, kimileri kendilerinden önce büyüklerinin yapıp ettiklerinin üzerine konuyor, kendisi bende bir şey yapayım demiyor. İşte bu nesilleri bizler yaptık, bedava hayat yaşamaya alıştırdık.  Tüik’in istatistiklerine göre Türkiye de son 10 yılda yalnız yaşayanların sayısı % 77,2 artmış. Bu bize nereye gittiğimize nereye, doğru savrulduğumuzu gösteriyor. Toplum olarak şu ayetin tehdidi, kapsamına girdiğimizi gösteriyor “……Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.” (İsra, 23)

19 yaşında İstanbul’u feth eden Fatih’i anlatır, 30’lu yaşlara gelmiş eline iş değmemiş, değenler olsa da kendi masrafını bile karşılayamamış nesiller. Hz Peygamber’in nasıl zengin iken, dağıtıp fakir olduğunu anlamazlar. Hz. Peygamber’in “şu vadi hoşuna mı gitti” diyerek sorduğu kişinin “evet” cevabına “vadi ve içindekiler senindir”, anlayışını anlamazlar. Hz. Ebu Bekir’e “evine ne bıraktın” diye soran Hz. Peygamber’e “Allah ve resulünü” sözünü anlayamazlar. Çünkü bunları bu çocuklara anlatanlar, anlattıklarını kendiler yapmıyor ki karşısındaki çocuk da, bunları kendisine anlatana benziyor doğal olarak. Bütün bunları artık toplum ve özellikle Müslümanlar olarak düşünüp öze dönmeye başlamalıyız. Artık şunu düşünmek zorundayız; bir efendi bile görevini yapmayan köleye yemek vermiyorsa. Birileri, size karşılıksız, bedava 25 yılınızı çalıyorsa, bunun bir nedeni vardır. Bu nedeni bu toplumun Müslümanları bugün düştükleri durumun nedeni olduğunu iyi hesaplamalılar. Toplumun çoğunluğunu Müslüman olduğunu söyleyenler oluşturur. Müslümanların, çocukları eğitmek için en pahalı okulları oluşturdukları bizim halimize bir örnek olarak karşımızda duruyor. Bunun tersi olmak zorunda değil miydi? Namaz, oruç, zekât vb. ibadetler kadar bu nesilleri yetiştirmek de ibadet değil midir? Şahsen ibadetten daha ileri olduğunu düşünüyorum, çünkü ibadet edecek nesli yetiştiren okullar ibadetten önce gelir. Allah bu toplumun Müslümanlarına feraset, basiret versin, Rabbim bizlere rahmet eylesin. Âmin.

Bu yazımızda peygamber öncesi Mekke toplumunu anlamaya çalışacağız ve toplumlar üzerinde oluşan psikolojik algıyı anlatmaya çalışacağız. Hz. İbrahim’den gelen bir İslam anlayışı ve zamanla tahrif edilen bir peygamberi mesaj var o toplumda. O toplum, Allah’a inanıyor, tahrifattan kaynaklı putları Allah’a ortak koşuyorlar. Hac var, namaz, zekât veya yardımlaşma var o toplumda. O toplum Allah’a şirk koşuyor, putları Allah’a yaklaşma aracı yapıyorlardı. Böyle bir toplum kendi içlerinde bir yönetim sistemi kurmuşlardı. Bugünün kapitalist sömürü sitemine çok benzer bir yönetim. Halkı sömüren, kutsalları gelir kapısına dönüştüren bir sömürü sistemi. Peki halk neden bu sisteme isyan etmiyordu?

Algı yönetimi, toplum psikolojisi diyelim. Sesi gür çıkanların toplumu dönüştürdüğü bir hakikat. Şöyle kendinizi o çağda hayal edin. Mekke’de Dar'un- nedve yönetimi, hacılara ikram ve onara hizmet eden. onların ibadetlerine karışmayan yönetimin olduğu bir toplum. Bu yönetim tarzından Allah’ın razı olduğunu algısı oluşmuş olamaz mı? Mekke’de Kâbe var ve burası Allah’ın evi olarak biliniyor, Allah’ın burayı koruduğu kutsal bir yer olduğu toplum tarafından biliniyor. Yemen’den onu yıkmak için gelen Fil ordusunu duyan Mekkeliler şehri terk ediyorlar. Abdulmutalib’i sözcü seçip Ebrehe'ye gönderiyorlar ve tek istekleri var oda kendilerine ait olan develeri istiyorlar. Ebrehe bunu duyunca: “Ben sizin kutsal Kâbe’nizi yıkmaya geliyorum siz develerin peşindesiniz diyor”. Abdulmutalib’in cevabı bize o toplumun algısını gösteriyor. “Biz develerin sahibiyiz onları istiyoruz, Kâbe’nin sahibi var onu o korur diyor”. Bu cevap bize o zamanki Mekke toplumunun algısını anlatıyor. O toplumda Allah’ın evi Kâbe ve buranın korunan bir yer olması anlayışını oluşturuyor. Öyle ki bu algı zamanla inanca dönüşüyor toplum Fil vakasını yaşadıktan sonra artık buranın korunan bir yer olduğu anlayışı iyice pekişiyor. Bu algıyı yöneten Dar'un- nedve yönetimi ne yaparsa doğru olarak görülmeye başlanıyor. Artık toplum Mekke’deki yönetim şeklinden Allah’ın razı olduğu anlayışı yerleşmeye başlıyor. Çünkü Allah razı olmasa tıpkı Fil ordusu gibi buradaki yanlışları ve yanlış yapanları da helak eder cezalandırır anlayışı yerleşmiş olması kaçınılmaz olur. Fil ordusunu helak eden Allah elbet kendi kutsal evinde put olmasını istemezse bunu yapanları helak eder. Buranın yönetim şeklinden razı olmasa bunu da değiştirir anlayışı oluşmaz mı?

Bugün yaşadığımız toplum da bunların oluştuğunu rahatlıkla görüyoruz. Kısacası toplumu manipülasyon ve alığı yönetimiyle istediğiniz gibi yönlendirebilirsiniz. Eğer toplumu yönlendiren Ebu'l Hakem ise işte İslam öncesi Mekke toplumu. Yok, eğer toplumu yönlendiren Muhammed (s.a.s.) ve Allah’ın vahyi ise karşınızda Medine ve asrısaadet. Bunların farklı fraksiyonlarını bugün kendi toplumlarımız da gözlemliyoruz. Bu toplum psikolojisi ve toplum algısını bugün Gazze özelinde görmekteyiz. Daha düne kadar terörist olarak dünyaya tanıtılan Hamas’ın bugün dünya toplumlarında nasıl mazlum halkın savunucusu pozisyonuna geldiğini görüyoruz ve yine düne kadar soykırım mağduru durumunda ki İsrail’e bugün dünya toplumunda nasıl soykırım yaptığı algısının oluştuğunu gördüğümüz gibi o dönem de buna benzer toplum algısı olması kuvvet ihtimal dâhilindedir.

Geçmiş toplumların Âlimleri kendi toplumları için verdiği fetva ve geliştirdiği çözümlemeler bugün bu toplum da din haline gelmedi mi dersiniz? Örneğin bir âlimin içtihatları bir mezhep haline gelmedi mi? Bu mezhep dinin ta kendisi olarak toplumda algılanmadı mı? Bugün bizim toplumda 4 hak mezhep olduğu inancı nerden geliyor? Çünkü bu dört ekol takipçisi çok olmuş kendinden sonra takipçileri bunu sürdürmüşler kalabalık ve çok olanın toplum algısı oluşturduğu kaçınılmaz oluyor.  Bir başka örnek takipçisi çok olan hocaların görüşleri toplumda daha çok kabul görmüyor mu? O zamanın Mekke’sinde de bundan farklı bir durum yoktu desek yanlış söylemiş olmayız.

Mekke toplumu kendi değerleri çerçevesinde tutarlıydı. Kendi inandığı değerlere bağlı bunların tersini getirenleri toplum olarak linç ediyordu. Mekke toplumu Ebu'l Hakem künyesine layık gördükleri bir değer üretmişti. Ebu'l Hakem künyesi o toplumun inançları içerisinde tutarlıydı, oluşan toplum algısı ve psikolojisi bu künyeye layık birini üretebilmişti. O toplumda ahlak olarak gıpta edilen iki kişilik çıkıyor karşımıza. Biri Ebu'l Hakem denilen kişi diğeri de yetim Muhammed vardı. Ebu'l Hakem elitlerin seçkinlerin Ebu'l Hakem’i, Muhammed mustaz’af mazlum halkın ve elitlerin de güvendiği bir ahlaki değerdi. Ebu'l Hakem yanlış yapar amma Muhammed asla diyebiliyorlardı. Ebu'l Hakem ve çevresi en değerli varlıklarını Muhammed’e emanet edebiliyordu. Peki, kimdi bu Ebu'l Hakem! İslam geldikten sonra Müslümanlar onu cehaletin babası olarak tanıyacak. Bu kişi Ebu Cehil olarak tanınacaktır. Hz. Peygamber’e vahiy geldiğinde Mekkeliler şu cümleyi kuruyorlardı “eğer peygamberlik gelecek biri varsa oda Ebu'l Hakem olmalıydı” diyorlar. Ebu'l Hakem’i Muhammed’e inen vahiy Ebu Cehil olarak niteleyecektir. Yukarda o dönemin toplum psikolojisi ve oluşan algıyı anlattık bu toplumda ahlaki değerleri en üst düzeyde yaşayan bir kişilik var karşımızda Muhammed (s.a.s.). Bu ahlaki değerler hem toplumda karşılık buluyor hem de Allah bu değerler üzerine vahyi indirip bu toplumu inşa ediyor. Muhammed ile Ebu'l Hakem arasında en temel farkın bu ahlaki düzlem olduğu hakikatidir.

O toplumu Allah bu ahlaki değerler üzerinden, peygamber göndererek inşa ediyor. Diğer bir tabirle bu ahlaki değer o toplumun algısını ve o zamana kadar oluşan psikolojisini değiştiriyor. Allah bize peygamberi üzerinden bir evrensel mesaj gönderiyor 1400 yıl öncesinden. Eğer bir toplu mu dönüştürmek istiyorsanız buna soyunanlar tıpkı Muhammed (s.a.s.) gibi ahlaklı olmalı bu ahlak onu o toplum da emin kişi olarak tanıtmalı, dostu düşmanı ondan emin olmalı. İşte bu ahlaki erdemi oluşturan toplumlar ve kişiler toplumu dönüştürecektir. Unutmayalım o zamanın toplumu bile vahyin ineceği kişilerin ahlaklı emin kişiler olduğunu söylüyorlar. Ebu'l Hakem için söyledikleri bunun kanıtı olarak karşımızda duruyor. Burada şu soruyu soralım bizim toplumun kendini İslam’a nispet edenleri Ebu’l Hakem kadar güvenir olmuşlar mı? Toplum nezdinde.

Peki, bugün yaşadığımız toplumda tıpkı Mekke gibi şirkin, tuğyanın, zulmün hüküm sürdüğü bir toplum değil mi? Hatta şunu iddialı olarak söyleye biliriz; onlardan çok daha kötü bir toplum var karşımızda. Bütün peygamberlerin kendi toplumlarında mücadele ettikleri yanlışlar, tuğyanlar, sanki bu toplumda toparlanıp karşımıza geliyor. Sanki bu toplum Kur’an’ı okumuş, geçmiş kavimlerin tuğyanlarını almış, bir araya toplayıp bu toplumda yaşantı haline getirmiş. Tek eksik var oda bu tuğyanlarla mücadele edecek peygamber varisleri. Ahlak öyle bir şey ki Allah’ın nezdinde o olmasa olmaz diyeceğimiz bir tasavvur. Kelimeyi şahadet getiren kişi önce bu ahlaki değerleri benimsemeli, bütün hayatını bu değerler üzerine inşa eder. İbadetler bu ahlakın üzerinde yapılınca bir değer ifade eder. Ahlaksız ibadet olmaz. Allah her şeyi bir ahlak üzere yaratmıştır desek yanlış olmaz. Namazın bir ahlakı olduğu gibi zekâtın, orucun, her şeyin bir ahlakı var. Peki ya bunları yapan insanın bir ahlakı yok mu? Şöyle soralım Müslümanın bir ahlakı yok mu? Elbette var. Hz. Aişe annemize soruyorlar Resulullahı’ın ahlakı neydi “onun ahlakı Kur’an’dı” buyuruyor. Peki, bu toplumun kendini Müslüman olarak niteleyen, kendine örnek olarak aldığını söylediği Resulullah’ın ahlakından nasibi olan var mı? Bugün bu toplum da her hangi bir Müslüman için “bunun ahlakı nedir” diye sorulduğunda; “onun ahlakı Kur’an’dır” diyeni duyan var mı? Sıradan kendini İslam’a nispet edeni birisini kenara koyalım, bu toplumda cemaat liderleri hocalar için, “bunun ahlakı nedir” diye sorsak; “onun ahlakı Kur’an’dır” diyen çıkar mı?

Bütün bunlardan yola çıkarak şunları söylemek mümkündür. Muhammed kendi toplumunda üstün bir ahlaka sahipti. Toplum onu kendi toplum değerleri içinde El-emin olarak tanırdı. Allah kendi toplumunda bu üstün ahlaka sahip kişiyi vahiyle destekliyor bir toplum inşa ediyor. Onun ahlakı zaten vardı. Olan güzel ahlakı vahiyi rehber edinerek İslam ahlakını oluşturdu desek yanlış olmaz. Bugün bu toplum eğer gerçekten bir dönüşüm yaşayacaksa işte bu emin kişiler ve üstün ahlak sahipleri eliyle olacaktır. Ahlak olmayınca bugünkü halimiz oluşuyor; ne siyasi ahlakımız var ne ilmi ahlakımız var ne toplum ahlakımız var ve Kur’an ahlakımız var. Bunların olmadığı toplumlarda kişilerin hegemonyası oluyor. Tıpkı o dönemin Mekke’sinde olduğu gibi, herkes ahlak değerlerini kendisi belirler, herkesin ahlakı başka başka olur. Bunların içinden bir Allah’ın ve O’nun resulünün istediği ahlakı kuşanan bir nesil veya topluluk olmalı. Allah’ın kitabında buyurduğu gibi ”De ki: “Ey Ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin: Yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin.” Eğer yine yüz çevirirlerse, “Şahit olun ki biz Müslümanlarız” deyin” 8Âl-i İmrân, 64)

Bugün yaşadığımız toplumda insanların adaletten kaçtığı gibi o toplumda da durum farklı değildi. Soyluların korunduğu, mazlumların mahkûm edildiği bir adalet anlayışı vardı. Böyle bir topluma inen vahiy hele birde güvenilen emin olarak bilinen biri üzerinden gelince toplum da var olan algılar değişiyor, artık bu üstün ahlak sahibi kişinin ne dediğine bakıyor toplum. Bu ahlaklı kişi soylu biri suç işleyince ona bu Mekke’nin saygın kişilerinden biri dediklerinde “kızım Fatıma bile olsa Allah’ın hükmünü eksiksiz uygular elini keserim” buyuracak. İşte böyle üstün ahlaka sahip birinin getirdiği hukuka insanlar koşarak geliyor. Ahlaktan yoksun hukuklar, kişileri menfaatine güçlülerin lehine işliyor. Hukukun da bir ahlakı var, ahlakı olmayandan adalet sudur etmez. Ahlakı Kur’an olanın dostu vekili Muhammed (s.a.s.) dir. Ahlakı Kur’an olmayanın dostu yardımcısı şeytan ve Ebu Cehillerdir.

Muhammed’in (s.a.v.) ve vahyin yönlendirdiği toplum, Medine’de evlerini, mallarını, imkânlarını paylaşan bir toplum oluşturuyor. Peygamber’in ve vahyin oluşturduğu bu toplumdan bugüne kalan sadece sosyal medyada cömertçe paylaşım yapmak olmuş. Bunun dışında övünecek pek bir şeyimiz yok gibi maalesef.

Kur’an nüzul sırasına bakıldığında ilk inen ayetlerden ve surelerden birinci Alak suresinden sonra inen ikinci süre “Kalem Suresi” olduğu rivayet edilir. Bu süre ve ihtivası bizlere çok büyük dersler veriyor, Hz. Peygamber örnekliğiyle Allah bu kitaba tabi olanlara bir yol öğretiyor adeta! Dikkat edin ilk gündeme gelen geçmiş kavimlerin kıssası bu surede karşımıza çıkıyor. Mekke’yi düşünün, tuğyanın alıp başını gittiği bir toplum düşünün. Yoldan sapan bu topluma ilk uyarı ve geçmiş kavimlerin yanlışları bahçe sahipleri üzerinden veriliyor.

“Şüphesiz biz, vaktiyle "bahçe sahipleri “ne belâ verdiğimiz gibi, onlara (Mekkeli inkârcılara) da belâ verdik. Hani o bahçe sahipleri, sabah erkenden (fakirler gelmeden) bahçenin ürünlerini devşirmeye yemin etmişlerdi.” (Kalem-17) bu ayet ve kendisinden önce gelen ayetler bir toplum tasavvuru sunuyor. Mekke toplumunu düşündüğünüz de bu ayetin önemi çok ama çok büyük olduğunu göreceksiniz. Mekke yöneticileri yani Daru’n-Nedve yönetimi ve onlarla beraber olan yönetici ve sermaye sahipleri, toplumu sömürüyor köleleştirip kendilerine hizmet ettiriyor. Sadece gariben halka değil o bölgeye gelen tüccarların da mallarını gasp ediyorlardı, bunu Hilfü’l Fudul müessesinin kurulmasından anlıyoruz. Allah böyle bir topluma Hz. Musa (a.s.) kıssası değil Hz. Yusuf (a.s.) kıssası değil ve Kur’an’da geçen diğer kıssalar değil özellikle bahçe sahipleri kıssasını anlatıyor.

O dönemin Mekke yöneticileri zengin her şeyin sahibi kendileri olduklarını söylüyorlar. Kendilerinin Taif’te böyle yazlık bağları ve bahçeleri vardı, tabir yerindeyse Taif onların yazlıkları bağları ve bahçeleri keyif yerleriydi. Allah Peygamber’i üzerinden karşılarında ki topluma bir mesaj veriyor. Bu mesaj aslında Mekke toplumuna mustaz’af gariban, halkına veriliyordu. Siz bu bahçe sahiplerini güçlü kuvvetli sanıyorsunuz bakın geçmişte bunlar gibi olan bir halk vardı ve onlar nasıl bir akıbete uğradılar. Ey bahçe sahipleri olan elitler bakın geçmişte sizin de bildiğiniz bahçe sahipleri vardı Allah onlara ne yaptı görün ve ibret alın diyordu. Allah daha vahyin başında peygamberi üzerinden tolumu uyarıyor, bu uyarı bir anlamda tehdit o toplumun elitlerine ve yöneticilerine yapılıyor. Toplumun yöneticilerine gelen tehdit halk nazarında ilgi görüyor, toplum ’un dikkatleri buraya yöneliyordu. Allah toplum psikolojisi yönetimini peygamberi üzerinden sunuyor. Kendilerini sömüren bu sistemden başka bir sistemin olmadığını düşünen yığınlar, olsa da bundan farklı olmaz diye düşünüyordu. Çünkü oranın halkı geçmişte fil vakası yaşanması Kâbe’nin burada olması Allah burayı koruyor algısının toplumda yerleşmiş olması kaçınılmaz. Allah buranın böyle yönetilmesini istiyor, yoksa bunları da fil ordusu gibi helak ederdi algısı yerleşmiş olması kaçınılmaz bir algı ve psikoloji oluşturur.

Bugün yaşadığımız toplum da Kur’an’a verilen kutsiyet algısına benzer bir algının yerleşmiş olması olasıdır. Bizim toplum da kitabı kutsal kabul eder ona saygı duyar, evlerinde yüksek köşelere asar, içinde ne olduğunu pek önemsemez. Tıpkı Mekkelilerin sevap kazanmak için Kâbe’yi tavaf etmeleri gibi, bizim toplumda kitabı sevap kazanmak için okur.  Surede gelen bu ayetler tesadüfi değil özellikle seçilmiş ve muhatabın karşısındaki topluma iletmesi istenmiştir. Hedef toplumun bahçe sahipleri olsa da, asıl mesaj toplumun mazlum yığınlarınaydı. Allah bu sömürü sistemini reddediyor peygamberi üzerinden topluma iletiyor. Kendilerini çepeçevre kuşatan sömürü, soygun düzenine, kölelik düzenine karşı uyanma mesajıydı. O dönemde yaşayan toplum bu mesajı almış Allah’ın vahyine kulak kabartmış kendileri için ne söylediğine ve ne önerdiğine bakmaya başlamışlar. Bu yöneliş kulak kesilme sonrasında gelecek ayetlerin toplum nezdinde bir karşılık bulmasına zemin hazırlıyordu. Allah peygamberi üzerinden bir strateji uyguluyordu. Bugün biz bu kitabın muhatapları bu stratejiyi iyi okumalıyız çünkü başarı ve çözümün yolu bu stratejide olduğunu düşünüyorum.

Bu ayet üzerinden gelin kendi toplumumuzu değerlendirelim. Bizim yaşadığımız toplum tıpkı Mekke deki gibi kendini dine nispet ediyor. O dönemin insanın bir kısmı kendini hanifliğe, geri kalan çoğunluk İbrahim’in dinine nispet ediyordu. Bu toplumun insanı kendini Müslümanlığa nispet ediyor. İkisi de Allah’ın gönderdiği peygamberlerin öğretisi. Biri Hz. İbrahim’den gelen haniflik, bu topluma gelen Hz. Muhammed (s.a.s.)’in getirdiği İslam dini. Bugün bu toplumda bahçe sahipleri kimler biraz buralara bakalım.

Bugünün bahçe sahipleri devlet kurumları olabilir mi? Mekke ile özdeştirdiğimizde yönetim erkine ve kurumlarına geliyor bu tehdit. Bugünde toplumu tıpkı Mekke’de olduğu gibi sömüren devlet kurumları yok mudur? Örneğin: merkez bankası, vergi daireleri, sgk, esnaf odaları, sanayi odaları,  bunlar vatandaşı borçlandırmıyor mu? Bunların bahçelerine vatandaş girebiliyor mu? Bu bahçelerde çalışan vatandaşlar, bahçe sahipleri için birer köle değil midir? Kendilerine hizmet eden koydukları kuralları hiç sorgulamadan yerine getiren köleler. Dikkat edin Mekke’de Allah toplumu sorgulatıyor, bahçe sahipleri kıssası üzerinden. Bir başka örnek belediyecilik olarak söyleye biliriz buralara seçilenler sizce bahçe sahiplerine benzemiyor mu? Vatandaşın arsasına evine imar planları yaparak çökmüyorlar mı? Seçim zamanları cömert, mütevazı, iş başına geldikten sonra bahçe sahibi olmuyorlar mı?  Mekkeli Daru’n-Nedve yöneticilerinden ne farkları var. Sizce seçilen yöneticiler Hz. Peygamber’e mi benziyor yoksa Velid bin Muğire’ye mi?  işte biz eğer bu kitaba tabi isek bahçe sahiplerini buralarda arayacağız. Oysa bizim toplumun hocaları cemaat ve kanaat önderlerinin çoğu üç beş kuruş imkânı olan Müslümanları uyarıyorlar dikkat edin bahçe sahipleri gibi olmayın diye. Oysa bahçe sahipleri vahyin gelişine bakarsak Müslümanlar değildi Mekkeli elitlerdi. Bugün bizim toplumda bahçe sahipleri Milletvekilleri, Belediye Başkanları, vali, Hâkimler, Savcılar gibi milletin malını kendine bahçe yapanlar değil midir? Yaşadığımız toplumda bu yönetim sistemi vatandaş lehine hangi yasaları yapmış, yapılan yasalar bu yönetim sistemine yeni bahçeler oluşturmuyor mu? Yönetenler bahçenin sahibi vatandaşlar onlara hizmet eden köleler pozisyonunda değiller mi?

Bahçe sahiplerini bu toplum iyi analiz etmeli yönetim ve yargı vb. gibi kurumlar sizce hangi bahçe sahibini kuruyor kolluyor. Dikkat edin Allah resulü bu ayetleri okurken kendisine kulak kesilen bir toplum vardı. Bu toplum kendilerini sömüren bu sistem üzerinden kendilerine bahçeler inşa eden bir topluma söylüyor.

Yaşadığımız toplumdan bir örnek yazayım oturduğum semtte gecekondular arasında belediye bir cami yaptı. Bu cami dışardan baktığınızda muazzam lüks ve güzel. Anlayış şu evine ekmek götüremeyen gariban vatandaş lüks camide ibadet etsin anlayışı. Sizce bu anlayış Allah resulünün ve onun bize yaşayarak bıraktığı kitabın neresine benziyor veya uyuyor. Bırakın Mekke’yi, Medine’de yapılan ilk mescidi gözünüzün önüne getrin ve değerlendirin. Aslında lüks cami yerine o bölgede yaşayan mazlum halkın ihtiyaçlarına harcansa daha doğru olmaz mı? Bu lüks özelliği bahçe sahiplerinin özelliği değil midir? Kendisine Müslüman ismini vermiş yaşantısı, hayatı yaşama biçimi tamamen bahçe sahipleri gibi, toplum bu özellikleri kendisinde bulunduran insanlara Müslüman diyor. Daha vahyin ilk başlarında Allah toplumdaki yanlışları bu kıssayla gündeme getirip iman sahipleriyle bahçe sahiplerini birbirinden ayırıyor. Bu toplum ise bahçe sahiplerini asıl iman etmiş Müslümanlar olarak görüyor.

İnen bu sureyi bir daha okumanızı ve Allah resulünün hayatını göz önünde tutarak değerlendirmenizi tavsiye ediyorum. Sureyi buraya yazmadım konuyu uzatmamak adına sizden ricam kalem suresini baştan sona okuyun. Sonra oturup düşünün neden Allah daha vahyin ilk yıllarında başka kıssaları değil de bu kıssayı o toplumun gündemine getiriyor üzerinde biraz tevekkül edin. Hz. Peygamber’i gözünüzün önüne getirin bu toplumu ve o dönemdeki toplumu değerlendirin bahçe sahiplerini tespit etmeye çalışın.  Şunu kaçırmayın bu sure indiğinde yer Mekke, muhatap Mekke’nin bahçe sahipleri yani Müslümanlar değil. Tabi biz Müslümanlarda bize düşen payı alalım, iyi bir muhasebe yapalım.

 Allah bizleri bu bahçe sahipleri gibi olmaktan muhafaza etsin.

Yaşadığımız toplumda yeni bir gündem var; seçim. Yeniden bir seçim yapacak yaşadığımız toplum. Kendi yerel yöneticilerini seçecek, diğer adıyla belediye yönetimlerini, muhtarlarını seçecekler. Bu seçim kimden yana olacak, toplum seçim yaparken temel kıstas ne olacak dersiniz? Örneğin seçime giren adaylar ne vaat ediyor. Bu toplum kendini Allah’ın kitabına nispet eden, kendini Müslüman olarak tanımlayan bir toplum olmasına rağmen yaptığı seçimde, Allah’ın rızasını gözetiyor mu dersiniz? Bu adaylar; namaz, oruç, zekât, hac, gibi konularda Allah’ın emirlerini dikkate aldıklarını söylüyor. Peki, gerçekten böyle mi, neyi ve ne için seçiyoruz? İnsan dediğimiz varlık zaten yaşamı boyunca hep seçim yapar, diğer bir deyimle hayat tercihlerden ibaret desek yanlış söylemiş olmayız. Yaradan iradeyi kuluna bırakmış kul hayatını tercih ederek yaşar. Ya hakkın razı olduğu tercihler veya kendi hevâ ve hevesinin tercihi, ikisini de tercihte özgür bırakılmış.

Ey insan! Neyi seçiyorsun kendine, yönetici mi? Seçtiğin yöneticinden beklentin ne, gerçekten sen mi seçiyorsun yoksa birilerinin belirlediği seçeneklerden birini mi tercih ediyorsun? Gelin yaşadığımız toplumda seçtiklerimize bir bakalım. Seçen biz olduğumuza göre bizim adımıza yöneticilik yapıyorlar, bizim hakkımızı hukukumuzu korumakla görevliler en temel görevleri bunlar olmalı. Peki, gerçek böyle mi?

Bir muhtar seçiyorsunuz, herkes aday olabiliyor, buraya kadar normal fakat seçildikten sonra kendini seçen insanların hakkını hukukunu savunup koruyan bir muhtar tanıyan var mı?

Bir belediye yöneticisi seçiyor toplumun mazlum yığınları, önlerine konulan isimlerden birini seçiyor zorunda bırakılıyor fakat kendini istediği seçimi yapmış olarak görüyor. Seçilen belediye başkanları veya yöneticileri hiç sorumlu olduğu halkın lehine çabalayan bir başkan tanıyor musunuz? Seçilene kadar projeler, vaatler, kendisine oy verecek insanların sözcüsü olacaklarını, onların haklarını, hukuklarını savunacaklarını söylüyorlar. Seçildikten sonra gerçekten böylemi oluyor gelin biraz irdeleyelim. Belediye imar planları yapar, yapılan bu planlar hiç mazlum yığınların lehine olmaz. Hep birilerinin zenginleşmesi, birilerinin istediği alanlarda özel planlar yapar. Toplumu sömürmek üzerine kurulu düzen,  yaşadığınız mahallelere bakın caddenin bir tarafı gökdelenlerle dolu diğer tarafında ise gariban insanlar yaşar. Bırakın gökdeleni gece kondular, üç-beş katlı binalar. Kentsel dönüşüm sloganları atılıyor tamamen sömürü, tamamen gariban vatandaşın malına mülküne yasal yollarla çökme yolları.

Gariban vatandaş parasını verip aldığı arsayı her gelen başkan farklı bir imar planı yaparak gasp etmeye çabalar. Zengine yüksek imar, garibana yatay mimari, örneğin yaşadığınız semtlere bakın şehrin en değerli yerlerinde gökdelenler yapılıyor, birileri köşeyi dönüyor. Gariban vatandaşın evini dönüştürmek istediğinde “imar planları böyle” diyerek evini elinden almanın yasal yolları bunlar. Size birkaç örnek yazayım; Kadıköy Fikirtepe’de dönüşüm yapıldı, iyi bakın orada ne kadar çok katlı gök delenler yapıldı. Hiç yatay mimari falan yok, Ümraniye’nin tam göbeğinde konut projeleri yapılıyor sanayinin yanı başında gökdelenler yükseliyor. Hemen yanı başında gariban vatandaşın eski yapıları yatay mimari deyip elindeki daireyi bile alıyorlar. Seçiyoruz! Kendimizi sömürecek yöneticiler seçiyoruz. Seçildikleri yerlerin sorunlarını çözmek yerine garibanın malına çökme derdinde yöneticiler seçiyoruz.

Mazlum garibana yatay mimari imar planı, zengin varlıklı yandaşlara dikey mimari gökdelenler. Hani seçtiklerimiz bizim adımıza karar verecekti, bizim hakkımızı hukukumuzu gözetecekti? Seçildiği yerin insanlarına karşı eşit olduğunu söylüyorlar. Bu eşitlik neden semtten semte, yerden yere farklı imar planları olarak karşımıza çıkıyor? Daha burada bile adil ve eşit olmadıklarını gösteriyor. Unutmayın bütün bunları oy verip seçtiklerimiz yapıyorlar. Peki, bütün bu yapılanlardan Allah razımı dersiniz, bırakın Allah’ın razı olmasını o bölgede yaşayan vicdanlı halk bile razı değil.  Seçim zamanı Muhammed kılığına girip destek isteyenler, seçimden sonra Ebu Leheb gibi yönetiyorlar. Biraz güncel olduğu için bir örnek yazacağım, İsrail’e kızıp lanetleyenler, toplumlarını İsrailliler gibi yönetiyorlar. Onlarda mazlumların mallarına yasalar çıkararak çöküyorlar, bizim yöneticilerimiz de imar planlarıyla kendi gariban vatandaşının malına çöküyorlar. İsrail’i tasvip etmek gibi olmasın, İsrailliler en azından düşman olarak gördükleri Filistinlilerin mallarına çöküyorlar, bizim yöneticilerimiz kendisini seçenlerin, kendi vatandaşlarının mallarına çöküyorlar. Bir arsa alıyorsunuz 300m2, konut imarlı belediyeye gidip bakıyorsunuz doğru, buraya ev yapmak istediğinizde belediye geliyor buraya %50 sine bina yapabilirsin diyor. Neden dediğinizde “imar böyle, yeşil alan otopark yol payı” deyip arsanızın yarısına el koyuyor. Oysa bu arsayı satarken bunları yapsa, satan 300 değil 150 m2 olarak satacak, alanda ona göre para ödeyecek. Belediye bunları yaparken el koyduğu yarısının bedelini bile ödemiyor. İsraillilerde Filistinlilerin mallarına böyle çökmüyor mu dersiniz yorumu size bırakıyorum.

Siz bu seçimleri hayatınıza genelleyin, hepimizin hayatında seçimler var. Ya haktan yana veya şeytandan yana. Ya aklımızı kullanmıyoruz veya aklımızı birilerine kiraya verdik. Düşünün kendinize yönetici seçiyorsunuz, seçtiğiniz yönetici bulunduğunuz ilin, ilçenin nüfus sayısına göre maaş alıyor. Ne kadar kalabalık şehir o kadar yüksek maaş, yetmez size hizmet etsin diye seçilen belediyeleri gezin araştırın seçildiği şehirde yaşayan kaç tane garibanın çocuğu buralarda işe alınmış. Eğer varsa da emin olun çöpçü falandır. Çünkü oralara layık görülür. Buraları parselleyen genelde yöneticilerin yakınları, yandaşları oluyor.

Bu toplum kendini İslam’a nispet ediyor, kendilerini Müslüman olarak tanımlıyor, yukarda yazdıklarımız inandıkları İslam’ın neresinde var? Eğer varsa biz bilmiyorsak birileri çıkıp bize de anlatsın, bizde öğrenelim. Allah’ın kitabını, O’nun Peygamberini bilen, tanıyan, okuyan azıcık vicdan sahibi, bunların Allah’ın dinine, peygamberlerine en hafif tabirle iftiradır. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki bu toplum ne inandığı dini, ne Peygamberi, nede Allah’ı gereği gibi tanımıyor. Allah’ı unutanları Allah böyle zelil eder. Eğer biz kitabi hakkıyla okuyor olsaydık, bu düzenin tamamen firavunların sistemi olduğunu kaynağından öğrenirdik. Çünkü yukarda yazdıklarım, onların özellikleri, halkını sömüren onlardı. Halkın malına kanunlar, imar planları yaparak çöker, sonrada bu mazlum halkı kendine köle ederlerdi. Gariban vatandaşın verdiği vergilerle maaş alanlar yaptıkları işlerde bir değil bin düşünmeli tüyü bitmemiş yetimin hakkı olduğunu bilmeli. Çünkü iman ettiklerini söyledikleri din bunu emrediyor.

Allah’ın Peygamberlerine bakın, onların toplumlarına bakın ve onların mücadele ettikleri yönetimlere bakın hepsi yaşadığımız toplumda yaşanıyor. Tuhaf olanı, bu toplum kendini Müslüman olarak tanımlar. Hiçbir peygamber yoktur ki bu toplumda yaşananlarla mücadele etmemiş olsun. Peygamberlerin mücadele edip yanlıştır dediği ne varsa bu toplumda var bu toplum buna rağmen kendini Müslüman olarak tanımlıyor. Allah’ın kitabını okuyan şunları görecektir; Faiz, hırsızlık, sömürü, şirk, ahlaksızlık, zina, eşcinsellik, iftira, adam kayırma, rüşvet, yalan söyleme, vb. sorunlarla mücadele etmiş, toplumu hakka doğruya davet etmişler. Farkında mısınız? Allah’ın peygamberlerinin mücadele ettiği ne varsa bu toplumda var ve bu toplum kendini Müslüman olarak tanımlıyor.

Bu toplumun insanları, seçtikleri insanlara; “madem Müslümansınız neden onun Peygamberine benzemiyorsunuz. Madem Müslümansınız neden yukarda yazdıklarımız sizde var. Neden ümmeti olmakla övündüğünüz Peygambere benzemiyorsunuz?  Madem bu kadar önemli değerli sizlerin hayatınızda ve yönetim anlayışınızda bunun örnekliği neden yok.  Ya söylediğiniz sözler yalan yâda toplumu kandırmak için bunları söylüyorsunuz” diye soramıyorlar?

Medine’de Müslümanlar; Hz. Peygamberin vefatından sonra yönetici seçtiler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) seçildiğinde söyledikleri; Hz. Ebû Bekir Allâh’a hamd-u sena ettikten sonra şöyle buyurdu: “Ben sizin en hayırlınız olmadığım halde sizin başınıza halife seçildim. Ancak
Kur’ân nazil olmuş, Hz. Peygamber (s.a.v.) dinin hükümlerini açıklamıştır. Sizin en zayıfınız, hakkı alınıncaya kadar benim yanımda kuvvetlidir. Ey insanlar! Ben ancak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardımcı olun. Eğer sırat-ı müstakimden kayarsam beni düzeltiniz. Ben bu sözümü söyler, hem kendim için hem de sizler için Allâh’ın affını talep ederim.”

Halife olduğunda irad ettiği bir başka hutbesi ise şu şekilde nakledilmiştir: ”Hz. Peygamber (s.a.v.)’in irtihâlinin ertesi günü Hz.Ebû Bekir (r.a.) kalkıp Allâh’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Ben de sizin gibi bir insanım. Bilmiyorum, belki Hz. Peygamber (s..v.)’in yapabildiği işleri bana da teklif edeceksiniz. Halbuki Allâh’u Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i âlemlerden üstün kılmış ve onu afetlerden korumuştu. Ben ise ancak Hz. Muhammed(s.a.v.)’e tabi olan birisiyim. Hz. Peygamber (s.a.v.) vefât ederken, hiç kimsenin, onun üzerinde bir çöp darbesi kadar bile hakkı yoktu. Benimse, bir şeytanım vardır. Zaman zaman bana galebe çalar. Ey insanlar! Siz, ne zaman biteceğini bilmediğiniz bir ömür süresinde sabah ve akşamlarınızı geçiriyorsunuz. Eğer bu süreyi sâlih amellerle geçirebilirseniz, bunu yapın. Ecel gelmeden, elinizdeki fırsat kaçmadan, sâlih amel yapmakta acele ediniz. Çünkü ecelini unutan, amelini başkasına bırakan kimseler vardır. Sakın onlar gibi olmayın. Çok acele edin. Çünkü arkanızdan gelen ve size yetişmek isteyen bir şey vardır ki, o da çok hızlı gelen ecelinizdir. Ölümden korkun. Yaşayanlara değil, öldükten sonra arkada bırakacakları güzel şeylere gıpta edin.” (Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, 3.c., 175-178.s.)

Hz. Ömer Müslümanlara yönetici seçilince buna benzer sözler söyler. Dört halife bu ve benzeri sözler söylerler, Müslümanlara. Bunları şunun için yazdım; Allah’ın kitabına tabi olduğunu söyleyenler onun Resûlünü örnek aldıklarını söyleyenler, ondan sonra gelen dört halife, Müslümanların yöneticileri nasıl iktidara gelmiş ve onları nasıl yönetmişler önümüzde duruyor.  Kaynaklarda bırakın Müslümanı gayr-i Müslim bile olsa hakkının gasp edildiğini söyleyen tek bir kişi bile bulamasınız. Buradan yola çıkarak şunları söylüyoruz Müslüman, kendinden emin olunan kişidir. İster yönetici olsun ister yönetilen, kimseye haksızlık yapmaz, kimsenin hakkını gasp etmez. Çünkü şunu çok iyi bilir o bir dinin temsilcisidir, toplumuna örnektir, insanlar ona bakarak inandığı dini değerlendirirler. Kendisinin yaptığı yanlışlar Allah’ın temiz dinine mal edilir. Böyle büyük bir fecaatin müsebbibi olmamak için çabalar.

Bugün Müslümanların en büyük sorunu, Allah’ın dinini kendi çıkarlarına basamak yapan yöneticilerdir. Onlara bakanlar “işte sizin İslam diye anlattığınız dine inanan Müslümanlar bunlar, bakın bizden daha berbat durumdalar. Biz onlardan daha adil veya daha iyiyiz” diyorlar. Bunu söyletenler Allah’ın din-i mubin’ini bu duruma düşüren yöneticilerdir. Şu soruyu bütün yöneticiler kendilerine sorsun! Allah’ın bizim için indirdiği ve O’nun Peygamberinin yaşayarak örnek olduğu İslam dininin bizlerden istemiş olduğu insanlara ne kadar benziyoruz?  Bu soruyu bu toplumun muhtarından, belediyesine, milletvekiline kadar eğer kendinizi Müslüman olarak tanımlıyorsanız, Allah’ın kitabına, Resulüne, onun halifelerine ve tayin ettiği valilerine benziyor muyuz, diye sorması gerekmez mi? İnsanı yoktan var eden Allah, yarattığı varlığın dünya imtihanını başarması için gönderdiği kitap ve peygamberleriyle yol gösteriyor. Biz insanlığa düşen onun gösterdiği yolda yürümek olmalı. Tecrübelerle sabittir ki beşerin yasaları insanlığın felaketi olmuştur.

Hz. Peygamber’in hayatını yani siretini anlatan kaynaklarımız bize şöyle bilgiler veriyor. Mekke’den Medine’ye hicretinden sonra, Medine’de su kuyuları var ve bunlar oranın Yahudileri eliyle işletiliyor. Medine halkına suyu tekelleştirmiş, istedikleri parayla satıyorlardı. Bunu gören Hz. Peygamber “bu zulümdür!” deyip Müslümanlardan burayı satın almalarını istiyor. Hz. Osman, Rûme Kuyu’sunu satın almak ister. Sahibi tamamını satmaya yanaşmayınca yarı hissesini alarak kuyuyu nöbetleşe kullanmak üzere onunla anlaşma yapar. Daha sonra ortağı kendi hissesini de satmak isteyince tamamını alır ve Müslümanların kullanımına sunar. Bu vaka, kaynaklarımızda anlatılırken şu ifadelere rastlıyoruz. Bu kuyunun yarısını satın alan Hz. Osman (r.a.) nöbetleşe kullandıkları haklarında şöyle bir uygulama yapıyor. Kendi sırası geldiğinde, suyu ücretsiz veya çok cüzi bir ücret karşılığında dağıtıyor, insanlar yani Medine halkı, Hz. Osman (r.a.)’a sırası geldiğinde kuyudan su alıyor, diğer ortağın ücretli olduğu günlerde kimse su almıyor. Bunu gören Yahudi ortak geri kalanını da satmaya karar veriyor Hz. Osman (r.a.) geri kalan kısmını çok cüzi bir rakama satın alıyor ve halkın hizmetine sunuyor. Buna benzer birçok uygulama görüyoruz Hz. Peygamber’in hayatında. Müslümanların aleyhine tekelleşen alanlar da ya satın alarak veya muadili olacak uygulamalar yapıyor. Kendi toplumunu ve çevre toplumları diğer tanımıyla o günün dünyasını iyi okuyor ve buna uygun adımlar atıyor. Gündemi ve yerleşik statükoyu Müslümanlar lehine değiştiriyor. Hz. Peygamber’in hayatında yaptığı hemen hemen bütün uygulamalar stratejik ve yarınları inşa etme temeline dayanıyor.

Bugün kendini Hz. Peygambere ve onun getirip yaşayarak insanlığa bıraktığı İslam dinine nispet edenler gerçekten bu dini gereği gibi anlamışlar mı? Yoksa sevap kazanmak amacıyla okuyup geçmiş mi. Buraları biraz inceleyelim bu yönde okumalar yapalım. Konuyu biraz günümüze getirelim genelleyelim. Bugün 21. Yüzyılda Gazze de yaşananlar üzerinden konumuzu yorumlayalım. Hz. Peygamber’in Medine’sinde Rume kuyusu bugün nereye tekâmül ediyor. Bugün Rume kuyusu kanaatimce sosyal medya veya dünyaya ulaşan haber ajansları olsa gerek. Bugün Müslümanlardan daha çok bu sosyal medya ağları mazlum Gazze’nin sesini dünya halklarına ulaştırdı desek yanlış olmaz herhalde. Şu soruyu tüm Müslümanlar kendilerine sorsunlar, eski ismi Twitter, yeni ismiyle X platformunu Elon Musk satın almamış olsaydı ne olurdu? Bir başka soru şu, bu X platformu diğer ağlar gibi tek taraflı olsaydı, mazlum Gazze halkına sansür uygulasaydı durum ne olurdu? İddialı bir söz söyleyeceğim bütün Müslümanların çabaları sizce X platformunun 10 da biri kadar dünyada etki uyandırdı mı dersiniz? Cevaplarını siz değerli okuyucularımıza bırakmış olalım.

Bugünün Rume kuyusunu merak ediyorsak işte dönüp buralara bakacağız. Youtube Müslümanların içeriklerini sildi veya kısıtlama getirdi. Benim şahit olduğum birçok kanalı sorgusuz sualsiz direk kapattı. Fecabook ve buna bağlı Meta platformu zaten Filistin yanlısı paylaşımları sileceğini ilan etmişti. Dünyadaki Reuters, BBC, Fox ve bunun gibi dünya genelinde yayın yapan tüm kanallar İsrail yanlısı haberler yaparak Müslümanlara sansür uyguladılar. Bir algı yönetimi yapılıyordu dünya haklarına bir hakikat nasıl saptırılarak anlatılır şahit olduk. Müslümanlar açısından Al Jazeera ve TRT Word dışında adil özgür doğru haber yapan yoktu desek yeridir.

Bütün bunlardan sonra gelelim bu günün Rume kuyusuna, eğer Peygamber dönemindeki Medine’yi iyi okumuş olsaydılar, bugünü iyi anlamış öngörmüş ve düşmana karşı hazırlıklarını yapmış olurlardı. Twitter yapamıyorlarsa satın almış Müslümanların hizmetine sunmuş olurlardı. Meta’ yı yapamıyorlarsa satın alıp Müslümanların ve dünya halklarının hizmetine sunmuş olurlardı. Dünya çapında yayın yapan ajanslar kuramıyorlarsa bile var olanları satın alıp Müslümanların lehine kullana bilirlerdi. Bugün net olarak görüyoruz Müslümanlar yatmış uyumuş ama karşımızdaki düşman tersine bugünlere çok iyi hazırlanmışlar. Oysa Allah’ın kitabını okuyan, onun peygamberlerini bilen tanıyan Müslümanlar bir adım önde olmaları gerekmiyor muydu? Çünkü bütün bunlar Allah’ın kitabında Müslümanlara haber veriliyor. Örneğin Hz. Yusuf (a.s.) kıssasını okuyan Müslümanlar Yusuf (a.s.) ın rüya tabirine takılıp kalmasaydı, aslında geçmişte yaşadıkları babasından aldığı vahiy gerçekleriyle geleceği okuma yeteneği olduğunu öne çıkarıp bunun peşine düşseydik bugün durumumuz çok başka olurdu.

Hz. Musa (a.s.) kıssasını okuyan Müslümanlar sihirbazların yenilmesini Musa (a.s.)ın asasının nasıl onları yok ettiği mucizesine takılmayıp, aslında bunun bir algı yönetimi sihirbazlar insanları aldatıyor otoriteye itaat etmelerini sağlıyor. Bunların yaptığı algı oyunu hakikat geldiğinde nasıl yok olduğunu görüp insanlarımızı bu algı operasyonlarına karşı eğitip inşa etmiş olsaydık durumumuz ne olurdu.

Bakın bugün İsrail’in yaptıkları teker teker ortalığa saçılıyor. Kendi insanlarını HAMAS’lı diye tarayıp öldürdüğünü kendileri itiraf etmek zorunda kaldı. Eğer HAMAS esir aldıklarını almasaydı onları da öldürmüş olurdu. Meşhur "Hannibal Protokolü” bunu araştırın ne demek istediğimizi anlamış oluruz.

Müslümanlar olarak hep oyuna geliyoruz akıl alır gibi değil. Hem Allah’ın kitabına tabi olacağız hem düşmanın oyunlarına geleceğiz nasıl oluyor demeyin maalesef halimiz bu. Dikkat edin 7 Ekimde savaş başlıyor ABD hemen ertesinde biz savaştan sonraki günü planlıyoruz diyor. Biz yani Müslümanlar tüm enerjilerini savaşı durdurmak için harcıyor oysa düşman savaştan sonra ki günü planlıyor. Oysa kitaba tabi olan Müslüman hem savaşı hem ertesi günü hem sonrasında ki yüz yılı planlıyor olmalıydı. Hz. Peygamber daha Mekke’de iken bir avuç Müslümana Bizans yıkılacak, Sasani’ler yıkılacak buraları Müslümanlar yönetecek diyordu böyle peygamberin böyle ümmeti olur mu varın siz düşünün.

Burada şöyle bir tespit yapalım biraz sert olacak ama hakikat bu maalesef. Eğer Filistin sorunu çözülürse bu toplumun Müslümanlarının ellerinden çok büyük bir propaganda malzemesi alınmış olacak. Tıpkı geçmişte Müslümanları ayakta tutan başörtüsü sorunu gibi, O dönemde bu hakkı elde etmek için ne mücadeleler verildi, biri çıkıp bunu çözdü ve Müslümanların kaleleri fethedildi. Yaklaşık 70 yıldır bu toplumun Müslümanlarını diri tutan tam uykuya daldıklarında yeniden uyandıran Filistin sorunu. O günden bu güne bu toplumun Müslümanları kendi cemaat ve fırkalarının reklamını bu olaylar üzerinden yapıyordu. Eğer kendi reklamı yerine, gerçekten iş yapıyor olsaydılar bugün yukarda yazdığımız unsurları inşa etmiş düşmanı tek kurşun atmadan yenmiş olurdu. Örneğin zenginleşen Müslümanlar paralarını yukarda yazdığımız bugünün gerçekleri olan sosyal ağları satın alıp Müslümanların hizmetine sunsaydılar. Etkin TV kanalları ajanslar inşa etmiş olsaydılar tüm dünyaya hakikatleri anlatmış olurlardı. Bu toplumun Müslümanları istisnalar dışında kendi cemaat ve hizip çıkarı dışında hiçbir iş yapmadılar. Zenginleşen Müslüman cemaatler ticaret haneler market zincirleri vb. yerler açıyor. Düşmanının mallarını satıyor cemaat çevresine boykot yapın diyor. Boykotu halk yapacağına bu marketler yapsalar Müslümanlar da bu yerlerden gönül rahatlığıyla alışveriş yapsalar daha etkili olmaz mı? Bu toplumun din işler diyanet bile boykot başlatıyor ama başındaki yetkililer milyonluk düşman arabalarına biniyor.  Ufak bir boykot meselesinde bile işi vatandaşın sırtına yık sen kazancına kazanç kat. Bunu yapanlar Medine’de Rume kuyusunu işleten yahu diden ne farkı var. Kuyuyu satıl alması gerekenler kuyuyu işletene benzemişler.

Bütün bu yaşananlardan ders çıkran var mı? Diye sorsanız şahsen, pek böyle düşünen yok görünüyor. Zulmeden Yahudi’ye kızanlarımız dönüp baktığımızda yaşam biçimi dünya tasavvuru olarak onlardan hiçbir eksik kalır yanı yok. Düşman, zalim diye kızdıklarımıza benziyoruz ya farkında değiliz yâda onlara zalim deyip vicdanımızı rahatlatıyoruz. Unuttuğumuz hakikat şu ki biz Allah’ın kitabına tabi olanların onlara kızma hakkımız yok tersine onları hakikate davet etmekle yükümlüyüz. Okuduğumuz kitap “firavuna git ona yumuşak söz söyle buyuruyor” biz kitabın muhatapları bunların vuku bulacağını biliyor olmalıydık ve buna göre hazırlıklı olmalıydık. Bu zulümlerin yaşanmaması için Allah’ın “onlara karşı güç toplayın” hitabını anlamış ve yapmış olmalıydık. Onlara karşı güç toplamış olsaydık bugün Gazze deki mazlumlar katliama uğramazdılar. Bütün dünya Müslümanları şu hakikati asla unutmasınlar bugün Gazze de ölen mazlumların hesapları bu kitaba tabi olanlardan sorulacaktır hesap gününde. Allah’ın kitabına tabi olanlar, o kitabın kendilerinden istediklerini yapmış olsaydılar emin olun Gazze’deki mazlumlara kimse el uzatamazdı, zulmedemezdi. Allah kitabına tabi olanlara yeryüzünü inşa etme görevi vermiş, Allah’ın verdiği görevi kitabın muhatapları çoktan unutmuşlar.

Hz. Peygamberin Risaleti döneminde Mekke de kabilecilik vardı. O dönemi okuyan herkes bunu açık olarak görecekler. Ficar savaşları, erdemliler hareketi ve bu hareketle beraber olan kabileler, yeminliler hareketi ve bu hareketle beraber olan kabileler. O kabileleri Allah’ın kitabı bir araya getirdi İslam ümmetini inşa etti. Bugün aynı kitabı okuyanlar o kitaptan önceki dönemdeki kabilelere benziyorlar. Ulus devletler, bugünün kabilelileri olarak düşünün. Bizler kitaba tabi olmaya başlarsak Allah’ın bizlerden istediklerini yaparsak bu işler düzelecek. Kabilemizin çıkarını Allah’ın önüne geçirmekten vazgeçersek emin olan Allah yardım edecek. Bütün dünya Müslümanları olarak gelin hep beraber kendi ulus devletimizi, ırkımızı, kabilemizi, her neyimiz varsa Allah’ın önüne geçirmeyelim. Allah’ın hükmü hepimizin çıkarlarının önünde olsun bakın o zaman nasıl bir sistem kuruluyor. Bugün mazlum olanlar o sistemde izzet sahibi mazlumun umudu oluyor görmüş oluruz. Kanaatimce Müslümanlar Kur’an’ı sevap kazanmak için okuyorlar kitaptaki helal haramları öğrenmek için okuyorlar. Kısaca kitaba bilgi edinmek için yaklaşıyorlar bu da bize şunu hatırlatıyor. Eğer çok bilen kazanacaksa bugün Allah’ın en çok razı olduğu molla Google’dır demek lazım. Yarın en çok bilen yapay zeka olacak, o zaman cenneti kazanan bunlar mı olacak!!!!! Bu örnek üzerinde en çok düşünmesi gerekenler bu toplumun hocaları, âlimleri, olması gerekiyor. Bu toplumda Müslümanların otoritesi yoksa birinci derecede sorumluluk bu ünvanı taşıyanlar üzerindedir.

 Bu toplumun Müslüman yardım kuruluşlarına bir örnek sunmuş olalım. Bizim toplumda yardım kuruluşları yetimi doyurma, giyindirme, ihtiyaç sahibini besleme derdinde doğru mu doğru. Oysa Gazze ye iyi bakın oradaki Müslümanlar oranın yetimlerini doyurmadılar, eğittiler füze yapacak beceriye, tünel yapacak mühendislik beceriye, demir kubbeyi hackleyecek yeteneğe sahip siber güvenlikçiler yaptılar. Bizim toplumda bu kadar yardım kuruluşu var kaç tanesi böyle yetenekli yetim yetiştirdi. Onlarda yetim ayetlerini okudu bizim toplumdakilerde aynı ayetleri okuyor, hangisi doğru okumuş oturup düşünelim. Allah hangisinden razı olur oturup düşünmek lazım. 

Gazze den bu topluma muazzam dersler, ibretler geliyor okumasını bilen olursa tabi. Bir avuç yetim Allah’ın kitabını okumuş ve gereğini yapmış karşısındaki düşman ne kadar güçlü olursa olsun onu alaşağı etmenin yolunu yöntemini kurgulamış. Eğer düşmana ABD ve batı yardıma koşmasaydı bu bir avuç mümin, alaşağı edecekti hem de kısa bir süre içinde. Onların hiç konforlu yatakları, lüks evleri, her istediğini alacakları imkânları olmadı. Onlar abluka altında yaşarken bu imkânsızlıkları iman ettikleri Allah’ın izni ve yardımıyla zafere dönüştürdüler. Abluka altında mühendis yetiştirdiler, füzeler yaptılar, mimarlar yetiştirip tüneller inşa ettiler, kıt imkânlarda siber güvenlikçiler yetiştirdiler düşmanın sistemlerini hacklediler. Kendi bölgelerinin süper gücünü yok edecek imkâna kavuştular.

Peki ya bu toplumun Müslümanları ne yaptılar. Bolluk içinde lüks yaşam içinde neyi başardılar diye dönüp kendimize sormamız lazım. Onlar Allah’ı razı etmekle meşgul iken biz hangi lüks halıyı alacağız hangi lüks arabayı alacağız, hangi siteden lüks daire alacağız derdinde idik. Yarın Allah’ın huzurunda toplandığımızda hesap vereceğiz emin olun o yetimler kazanacak bu toplumun Müslümanları kaybedecek. Kazanmak isteyen Müslümanlar dönün Gazze ye bakın birde kendinize bakın, eğer Allah’ın kitabını biliyorsanız utanın yüzünüz kızarsın. Yapmanız gerekenleri yapmadığınız için utanın, imkânsızlıklar içinde yaptıkları başarılara bakın, bütün imkânlar ellerinizdeyken hiçbir şey yapmadığınızdan utanın. Öyle bir hale geldik ki utancı bile nasıl kazanca çeviririz hesabındayız. Allah sonumuzu hayır eylesin. Rabbini razı etmiş onun bizlerden istediği yurdu inşa etmiş müminler olarak canlarımızı al ey rabbim. Bizi kurtuluş yurduna kavuşanlardan eyle. Âmin.

Hatırlayalım! Hemen hepimizin okuyup ezberlediği bir Çanakkale Destanı yazar bizim tarih kaynaklarımız. Düşman birleşmiş top yekûn olarak askeriyle, uçaklarıyla, savaş gemileriyle elinde ne varsa top yekûn gelip dayanmış Çanakkale boğazına. Karşınızda adeta bir bileşmiş milletler koalisyonu siz ise tek başınıza karşı koyuyorsunuz. Onlar bütün gücüyle farklı milletlerden olsalar da bizim arkamızda Müslüman topluluklar var. Gezin Çanakkale şehitliklerini görün; Gazze’li ve nice faklı coğrafyalardan gelerek orada mücadele eden mücahitlerin mezarlarını.

Bugün, 21. Yüzyılda, bütün batı ve müttefikleri ve batılıların müttefiki olan Müslüman ülkeler silah ve teknoloji güçleriyle toplanmışlar Gazze’nin başına. Dikkat edin Gazze de düşmana karşı duran sadece Gazze’liler. Şu an Siyonist kâfirlerle savaşırken yanların başka milletlerden olan din kardeşleri maalesef yok. İleriki yıllarda Gazze şehitlerin anıtları yapılsa, orayı gezenler Çanakkale’ye hiç benzemediğini görecekler.

Yeni bir Bosna hikâyesi yazılıyor Gazze’de, yeni bir Türkiye hikâyesi yazılıyor Gazze’de. Eğer Osmanlı devleti İngiliz ve müttefiklerinin sunduğu şartları kabul etseydi, Çanakkale hiç yaşanmazdı. Osmanlı’nın kabul etmediği şartları daha doğrusu Osmanlı halkının onaylamayacağı şartları gördüklerinde toplanıp geldiler. O şartları kabul etmeyenleri savaş meydanlarında yok ettiler ve arkalarında kalanlarla ise oturup anlaştılar. Sunulan şartları kabul edilince, gelenler, geldikleri gibi geri gittiler. Osmanlıyla savaş için Osmanlının içindeki müttefiklerini belirlemişler ve onların önlerini açmışlar ve onlarda yapmaları gerekenleri harfiyen yapmışlardır. Batının istediği şartları oluşmuş ve batılılar, kendilerinden sonra kendilerine hizmet edecek bu zümreler halktan tepki almasın diye savaşı kaybetmiş izlenimi verip yenilgiyi kabullenmişler. Geri de kalan halk, savaş kazanmış, sanki zafer elde etmiş sevinciyle yapılanları hemen hiç görmemişler. Kurtuluş savaşında Samsuna giden vapur, bugün Ramallah’a doğru yola çıkmış görünüyor.

Çanakkale de oynanan oyunu gereği gibi okuyamayan zihinler, bugün Gazze de oynanan oyunu da okuyamayacaklar. Okuyanlar da çıkarları gereği görmezden gelecekler. Çünkü artık her şey ayan beyan ortada durmaktadır. Batılılar ve İsrail kaybediyorlar. Evrensel değerleri, batıyı batı yapan ne kadar değer varsa şuan hepsi ayaklar altında. Kaybediyorlar amma Ramallah’a doğru yola çıkan vapur Gazze de direnen, kurtuluş için savaşan insanların yok edilmesi üzerine kurulacak devletin şeklini belirliyor. Tarih tekerrür ediyor. Kişiler farklı lakin senaryo aynı. İtiraz eden halkı yok et, geride kalanlara zafer kazanmış görüntüsü oluşturarak istediğin sistemi kur! Biz bu oyunu Çanakkale’den hatırlıyoruz. O dönemin âlimleri, mollaları, cemaat ve kanaat önderleri, İslâmî hassasiyeti olan halk Çanakkale’ye cihada koştular. Kimileri şehit oldu kimileri gazi ama topluma yön verenler bu savaş sebebiyle ortadan kaldırıldı. Yepyeni bir ulus devlet kuruldu. Bugün aynı vapurlar yola çıktılar, bakalım tarih tekerrür edecek mi?

Bu senaryonun bir benzerini Bosna’da yakın tarihte yaşadık. Sırplara yol veren Batı ve Nato Boşnaklara soykırım yaptırdı, hem de Nato koruması altında ki Boşnaklara yaptırdılar bu katliamı. Kimsenin sesi çıkmadı, bunu gören Müslümanlar toplanıp Bosna’ya cihat etmek ve din kardeşlerini korumak için gittiler. Bunu kısmen başardılar da. Dünyada ki vicdan sahibi insanlık tepki gösterdi. Bu tepkilere dayanamayan Batılılar yol verdikleri Sırpları ikna ederek masaya oturttular. Neticede bugün ki Bosna kuruldu, Sırplarla savaşanlar ne için savaştılar ve sonra elde ettikleri ne oldu? Müslümanlar Sırplarla savaşmak için koştular, savaştılar ve sonunda başardılar. Unuttuğumuz bir hakikat vardı; oda, o toplumda İslâmî kimlikleriyle bulunan insanların soykırım yapılarak yok edildiği gerçeği. Geride klanlar demokratik ve seküler bir yapı oluşturdular.

Bugün, bu oyunun bir benzeri Gazze de oynanıyor. Mümin ve muvahhit olanlar soykırım yapılarak yok edilecek, geride kalanlarla demokratik bir yapı kuracaklar. Bu işin önderliğini batı Şeria’da, Ramallah’ta yaşayan Mahmut Abbas’a vermişler görünüyor. Abd diş işleri bakanına, İsrail’e gittiğinde: “Ben bir Yahudi olarak geldim, ABD diş işleri bakanı olarak değil” diyen kişiye, Mahmut Abbas’ın Ramallah’ta bir ev satalım veya verelim teklifi boşuna değildi. Tıpkı Çanakkale de vapura binenler bugünde Ramallah’ta vapura binmişler pazarlıklar yapıyorlar. Kazanan kim kaybeden kim? Kazanan her zamanki gibi batılılar, kaybeden Müslümanlar olacak gibi görünüyor. Dün Rusya ile savaşan Ukrayna’ya her türlü yardımı yapan Müslüman ülkeler, bugün din kardeşlerine bir bardak su bile İsrail’in ve Batılıların izni olmadan veremiyorlar. Ukrayna başkanı kendi topraklarını işgal eden Rusya’ya karşı kendisini destekleyenlerin doğru iş yaptıklarını ifade ederken konu Filistin olunca “terörle savaşta kural olmaz” diyor. Bu nasıl bir insanlık anlayışı varın siz düşünün. Bu sözü söyleyen kişiye destek verilecek lakin kendi toprakları işgal edilmiş Filistin’e destek verilmeyecek. Ukrayna toprağı işgal edilince yanlış diyeceğiz, Filistin toprağı işgal edilince terör diyeceğiz. Bu sözü söyleyen kişi ise toprakları işgal edilmiş biri olacak! “Allah kimseyi aklından mahrum bırakmasın” demekten başka bir şey gelmiyor insanın aklına.

Sözün özü Müslümanlar gafletten uyanamayacak gibi görünüyor. Daha geçen gün ABD eski başkanı Trump, doğru olup olmadığını bilmediğimiz bir açıklamasında; “Biz İran’ın komutanını (Kasım Süleymanî’yi) İran’ın bilgisi dâhilinde öldürdük” diyor. “Sonra, bizi aradılar bizim bir onurumuz var intikam almamız lazım dediler” diyor ve söyle devam ediyor: “Sizin şu üslerinize saldıracağız, 18 tane füze atacağız, tedbir alın” dediler. Biz de: “Tabi, yapın dedik ve tedbir aldık. Onlar izin verdiğimiz zamanda saldırı düzenlediler” diyor. Eğer bu anlatılanlar doğruysa oturun düşünün; Abd’ye “büyük şeytan” diyen, İsrail’e “şeytan” diyen bir ülkenin, Abd ile nasıl birlikte hareket ettiğini düşünün.  Şeytanla işbirliği yapan, günün sonunda şeytan olur.

Müslümanlar artık Kur’an’ın yurdunu inşa etmek için yola koyulmaları gerekmektedir. Arıtık Resûlullah’ın örnekliğiyle hakikatleri görmek, dünyayı okuyan nesiller yetiştirme vaktidir. Artık gettolardan, kurslardan, derneklerden, vakıflardan dışarı çıkma vaktidir. Hamaset değil hakikat peşinde olma vaktidir. Öncelikli görevimiz ne pahasına olursa olsun Gazze’miz düşmemelidir. Savaş yıllar sürse bile burayı desteklemeliyiz. İlk kazanımı buradan elde etmeye başlamalıyız. Kendini Allah’ın kitabına tâbi görenler; “Gazze’yi, Bedir Kuyuları” olarak görmelidirler. Çünkü Bedir Kuyuları ile Gazze’de yaşananlar hemen hemen aynı şeyler. Hatırlayın Bedir Savaşının sebebi, güç sahiplerinin ticaret yolarının güvenliğiydi. Bugün Gazze’ye üşüşenler aynı amacın peşindeler, oradan çıkacak gaz ve petrolün peşindeler. G-20 zirvesinde ilan edilen ticaret yolları bu işin tam göbeğinde. Meseleye Hamas ile İsrail savaşı diye değil, Müslümanların var oluşu mücadelesi olarak bakmalıyız. Üzerimizdeki ölü toprağını atmanın tam da zamanıdır. Kalkıp yeniden dirilme vaktidir. Unutmayın bu din, yaşayanlar içindir, ölüler için değil. Şimdi tam da üzerimizdeki ölü toprağı atma zamanıdır. Tüm İslam âleminin “yeniden bismillah” deyip yeni baştan ayaklanma ve ayakta durma vaktidir.

Allah bizleri bu şuurla hareket eden mü’minlerden eylesin. Âmin.

Tarih tekerrür ediyor, kişiler farklı olsa da olaylar aynı. Kendi döneminin süper gücü Ebrehe Yemen’den fillerden oluşan ordusuyla Kâbe’nin kapısına dayanıyor. Ebrehe’nin geldiğini duyan Mekkeliler dağlara, çöllere kaçışıyorlar. Ebrehe Mekke’ye yürürken yolda Abdulmuttalib’e ait olan develere de el koyuyor. Abdulmuttalip Ebrehe’nin karşısına çıkıyor ve kendisine ait olan develerinin kendisine teslim edilmesini istiyor. Bunu duyan Ebrehe şaşkınlık içinde: “Ben senin kutsal evini yıkmaya geldim sen develerini istiyorsun” diyor. Abdulmuttalip: “O Allah’ın evidir onu O korur, ben develerin sahibiyim ve onları istiyorum” diyor. O günkü Mekkeli kabileler, bugünkü Müslüman devletler gibiydiler. Burada Abdulmuttalibi eleştirmiyoruz, aksine o dönemin tasavvurunu sunuyoruz. O dönemin Mekke’sinde kabileler vardı, bugün onların farklı versiyonu olan ulus devletler var.

Bunun bir farklı versiyonunu; Hz. Musa (a.s.) döneminde yaşanıyor. Hz. Musa (a.s.) İsrailoğulları’nı Firavun’un zulmünden kurtarmak için Kızıl Deniz’in kıyısına getiriyor. Firavun ve ordusunun onları takip ettiği bir durumda Allah Kızın Deniz’i yararak onların karşıya geçmemelerini sağlıyor ve Firavun ve askerlerini de denizde boğuyor. Demem o ki; Kızıl deniz yarılıyor İsrailoğulları denizi geçiyor ve bununla da kalmıyor gittikleri yerde Allah onları rızıklandırıyor. Onlar ise bir süre sonra Hz. Musa’ya (a.s.): “Bize yerin bitirdiklerini getir ey Musa! diyorlar. “Hz. Musa: Haydi şu kapıdan Mısır’a girelim orda sizin istedikleriniz var” diyor. Onlar ise: “Onlar ordayken biz oraya girmeyiz, sen ve Rabbin gidin savaşın” diyorlar. Olaylar benzer kişiler ise farklı, tarih tekerrür ediyor. Bugünde çok farklı değil. Aynı kitaba, aynı Peygamber’e, tâbi olanlar Gazzelilere adeta: “Siz savaşın, biz onlar ordayken gelemeyiz” diyorlar. Gazze üzerinden olayları bu pencereden yorumlayalım. Dünyanın süper gücü, yani fil ordusu dayanmış Mescid-i Aksa ve çevresine. Bombalıyor, yakıyor, yıkıyor, katliamlar yapıyor, aradaki tek fark; bugün karşısında duranlar İsrailoğulları değil. Ya hürriyet ya da onurlu ölüm diyen bir nesil var.

Dikkat edin, Ebrehe geldiğinde kaçışan insanlar, bugünde aynı durumda; yine korku, yine vehm hastalığı. Bugünün Abdulmuttalibleri biraz daha fazla, hatta devletlerde bu şekilde diyebiliriz. Kaldırın kafanızı ve çevrenize bakın! Fil ordusu yani ABD, müttefikiyle beraber bir avuç Müslümanı yok etmek istiyorlar. Çevrelerindeki kardeşleri, diğer adıyla din kardeşleri olan devletler, bu fil ordusunun sahibiyle başlıyorlar pazarlığa. Herkesin kendi çıkarları var ve bunlar her şeyden daha önemli, tıpkı Abdulmuttalibin develeri gibi. Gazze halkına adeta; “siz savaşın, hatta ölün biz size gönülden destek veriyoruz, senin yanındayız fil ordusunun sahibiyle pazarlılar yapıyoruz” diyorlar. “Bir yandan sizi destekliyor, bir yandan kendi develerimizi kurtarmaya çabalıyoruz” diyorlar. Gazze’nin din kardeşleri sokaklarda, meydanlarda, toplanıyor Gazze’yi selamlıyorlar.

Birde “sen ve rabbin gidin savaşın” diyenlerin tarafından bakalım. O gün peygamberlerine “sen ve rabbin gidin savaşın” diyen insanlar, bugün de aynı yerdeler sadece isimleri, unvanları, farklı değil mi dersiniz? İsrail’e, koşarak yardıma gelen müttefikleri, dikkat edin ibadet hanelerde, meydanlarda: “Ey Musa’nın ve bizim rabbimiz! Sen Gazzelileri kahru perişan et mi” diyorlar? Bizim durumumuzu özetleyen bir manzara, Allah kitab-ı keriminde “Onlarla savaşın ki Allah, ellerinizle onları azaplandırsın, aşağılatsın onları, onlara karşı yardım etsin size ve inanan topluluğun göğüslerini ferahlatsın.” (Tevbe-14.) buyuruyor. Biz; “Ey Rabbim! Sen git onlara yardım et” diyoruz.

Allah, kitabın muhataplarını görevlendiriyor, kitabın muhatapları, Allah’ı görevlendiriyor (haşa), düşündüğümüzde işin buraya vardığını anlayacağız. Tabi bu hükümler güç sahipleri için, müstezaflar için değil elbet. Müslümanların yöneticileri, bu güç sahipleri midir, değil midir, orasını ilim ehli söylesin. Allah’ın; “düşmanlarınıza karşı güç toplayın” hükmünü okuyan bu günün Müslümanları, kendilerine güç toplamaya başlamış, gücü Allah için mi toplayacaktık, yoksa kendimiz için mi? Eğer gücü Allah için toplasaydık, bugün zafer elde etmiş, Rahmânın yardımına muhatap olmuş izzetli, bir topluluk olurduk. Yok, eğer izzet elimizden gitmiş ise, demek ki gücü Allah için değil, kendimiz için toplamışız. Çünkü Allah vadinden dönmez.

Müslümanlara, dikkatli baktığınızda şunları görmekteyiz: Katledilen, öldürülen insanların tok ölmelerini temin etmekten başka bir şey yaptıkları yok. Gazze’ye yardım cümlesi, sadece orada ölen insanlar, aç mı yoksa tok mu ölsünler anlayışından ibaret. Yardım denilince, bütün Müslüman âlemi para, erzak, ilaç, vb. yardımlar peşindeler. Gazze’ye yardım denilince tüm İslam âlemi elinde olan silahı, askeri ve insanî ne varsa, “haydi ordular Gazze’ye” deseydi, zafer kimin olurdu dersiniz?  Müslümanların oluşturduğu devletler, iyi okuduğunuz zaman aynen şuna benziyor. Büyük uluslararası şirketler gibiler, temel anlayışları kendi çıkarları, menfaatleri. Bu ülkelerin kendileri birer şirket, vatandaşları müşteri mertebesinde, şirket ne sunarsa, o hakikattir. İyi okuyun ve düşünün, hakikat bu değil mi dersiniz?

Bir avuç Müslüman, kendi topraklarını korumak ve halkına daha rahat bir yaşam sunmak için çabalamaktadır. Onlar düşmanları gibi olmadılar, esir aldıkları düşmanlarına zulüm etmediler, inancı ne olursa olsun insan, olduklarını bilerek insan muamelesi yaptılar. Allah onlara her iki dünyada da rahmet ve zafer nasip eylesin. Düşmanları kendi akrabalarını, hapsedip işkenceler yaparken, onlar düşmanlarına benzemediler. Düşmanları, engelli ve hasta demeyip tekerlekli sandalyede olanları bile hapsedip zulmediyorlar. Onlar esir aldıkları yaşlı, ihtiyaç sahibi, kadın ve çocukları, misafir gibi ağırladılar. İlk fırsatta ailelerine, evlerine dönmelerini temin ettiler. İşte Allah ve O’nun Resûlü’nün yiğitleri! Allah sizden razı olsun! Onlar Gazze’de bir avuç Müslüman, din kardeşleri bile yardımlarına koşmadı, kendilerinden esir düşen kardeşlerini düşmanları, çırılçıplak soyundurup işkence ediyorlar. Ölülerine bile işkence eden düşmanına benzemediler. Onlar, “Allah’ın Kitabı’nda bize nasıl davranmamız gerektiğini bildiriyor ise, biz öyle davranacağız” dediler. Daha düne kadar insan hakları, hak, hukuk, savaş hukuku, temel insan hakları, evrensel hukuk normları diyenler, bakın vahşetin yanında saf tuttular. Rusya, Ukrayna savaşında bir yılda öldürülmüş çocuk sayısından fazlasını, bir haftada öldürdüler. Rusya’yı “savaş sucu” işledi diyerek yargılayanlar, bugün bu vahşet karşısında sus pus olmuş, yetmemiş vahşeti yapanların yanında yer almışlar.

Artık Ebrehelerin sistemi çöküyor. Adaleti, hakkı, hukuku inşa edecek Muhammed (s.a.s.)’in varisleri neredeler? Firavunların sistemi çöküyor, insanlığı inşa edecek Musa (a.s.)’lar neredeler? Yüz yılardır insanlığa, aydınlığı temel insan haklarını, uygar bir dünya diyerek oluşturdukları kuralları, hemen “helvadan put” misali yiyen, kana susamış vampirler, tıpkı Mekkeli müşrikler gibi. “Allah sabredenlerle beraberdir”, buyuruyor Rabbimiz. Biz sabrı oturup beklemek olarak algıladık, oysa sabır aslında, direniştir, isyan etmektir, haksızlığa ve tüm hukuksuzluklar.

Yeni bir dünya düzeni kuruluyor! Müslümanların oluşturduğu ülkeler, kendi ulus çıkarları peşinde koşuyor. Kurulacak bu yeni dizenin Müslümanların eliyle kurulması şarttır. Artık İslam âlemi, nebevî bir yol inşa etmeli. Kur’an’ın ışığında, Hz. Peygamber’in rehberliğinde, bütün dünya insanlığına umut olmalılar. Yeni bir düzen kurmalılar; adalet, temel insan hakları, hak, hukuk, insanca bir yaşam için. Bu düzen, kimseyi ötekileştirmeyen, dini, ırkı, inancı sorgulanmayan mazlumun hamisi, zâlimin hasmı olan bir düzen olmalı. Güçlünün yanında saf tutan değil güçlüye karşı mazlumun yanında saf tutan bir düzen kurulmalı. Gelinen noktada Müslümanlar bu fırsatı tepmemeliler, ayağımıza gelen bu fırsatı insanlık için adil ve yaşanır bir dünya inşa etmek için neyimiz varsa ortaya koyma vaktidir, deyip top yekûn seferber olmalılar.

Artık dünya, Ebrehelerden, Firavunlardan, Karunlardan, Nemrutlardan, Samirilerden, kurtulmalı. Bunun yolu bellidir. Okuduğumuz ve muhatabı olduğumuz kitabımız bize bu konuda rehberlik ediyor. Artık yeter! İbrahimler, Musalar, Yusuflar, Muhammedler olma vaktidir. Firavunlara dur diyen, Musa’ydı. Nemruda dur diyen İbrahim’idi. Tüm İslam âlemi ve tüm yazarçizer aydınlarımız topyekûn yola koyulmalıdırlar. Batının uyduruk kurallarının, nasıl safsata olduğunu, tüm dünyaya haykırma vaktidir. Batı yıkılıyor kendini var eden değerlerini yok ediyor, işte burada biz Müslümanlara görev düşüyor. Müslüman ülkelere, yönetimlere ve toplumlara. Mekke toplumu fil vakıasını yaşadıktan sonra artık hiçbir şeyin, eskisi gibi olmayacağını anlamıştı. Ama neyi nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı. İşte Hz. Peygamberin bundan sonra gelip insanlığa yol göstermesi olacaktı. Fil vakıası bir dönemi kapatıp yeni bir dönem açmıştı Mekke toplumunda. desek yanlış olmaz. Bugünde durum çok farklı değil. Bugün doğru okuma, doğru yol ve yöntemler ortay koyma vaktidir.

Müslümanlar olarak bu günden dönüp tarihe baktığımızda şunu ifade etmemiz gerekir ki ya tarih okuması yapamıyoruz veya okuyoruz fakat ders çıkaramıyoruz. Tarih, ders çıkarmak ve yarınları inşâ etmek için okunur. Geçmiş, bizler için tecrübe ve hafızadır. Eğer bugün yarınları öngörebiliyorsak, dünden edindiğimiz tecrübeler sebebiyledir. Bir yazarın güzel bir tespitini burada aktarayım: “Tarih bizler için değerli ve gereklidir lakin eğer tarih okurken tarihte yapılmış, uygulanmış bir modeli aynı şekliyle alıp bulunduğumuz çağa bire bir kopyalarsak, şunu yapmış oluruz: Tarihin ve geleceğin hakkını yemiş, gelecek nesilleri tahrip etmiş oluruz” diyordu. Filistinli Müslümanların imtihanı, geçmiş nesilleri ve tarihi iyi okuyamadıkları için bugün karşılarında İsrail var. Eğer birinci dünya savaşında ve sonrasında Müslümanlar geçmiş tarihleri iyi okuyabilselerdi bugün bu fitne olmayacaktı diye biliriz. Eğer Müslümanlar, Kur’an’ı gerçekten okuyup anlasaydı emin olun bugün Filistin coğrafyasında İsrail olmazdı. Bırakın Kur’an’ı geçmiş tarihi iyi okuyabilselerdi yine bugün bu coğrafyada İsrail olmazdı.

Bugün Filistin de yaşananlar geleceğimize ışık tutuyor, tâbi okuyabiliyorsak. Şunu iddialı olarak söylüyorum: Eğer Müslümanlar Filistin konusunda gerçekten dertlenip geçmişi okuyup geleceği inşâ ediyor olsa idiler, bugün karşımızda duran sorun emin olun olmayacaktı. Müslümanlar olarak yaklaşık 80-90 yıldır hiçbir şey yapmamışız; oturduğumuz yerden hamaset ve edebiyat yapmak dışında. Sorun İsrail’de değil, sorun bizde. Biz şapkayı önümüze koyup öz eleştiri yapmak ve nasuh bir tövbe yapmalıyız.

Size birkaç örnek yazayım: Allah (c.c.) kitab-ı kerîminde bize bunları zaten haber vermektedir. “Ey Müslümanlar! Ey Allah’ın vahyine tâbi olanlar! Yeryüzünü siz imar ve inşâ edeceksiniz” buyuruyor. Allah bunu peygamberler eliyle yapmadı mı diyeceğiz? Hz. Peygamber Mekke’de 40’lı yaşlara kadar yaşadı ve o toplumun bir ferdi idi. Amma onlar gibi hiçbir zaman olmadı. Sürekli düşünüyor, yanlışlara isyan ediyor, toplumu ve çevreyi okuyor, “nasıl düzeltirim” diye yanıp tutuşuyordu desek yanlış söylemiş olmayız. İşte o toplumun emin kişisi, yol ararken Allah kendisine yol gösteriyor ve vahiy indiriyor. Sonra bütün coğrafyanın kaderi nasıl değişiyor, övünerek anlatıyoruz. Cahiliyeden, zülüm den, “asr-ı saadet” dediğimiz toplumu inşa ediyor. Hem de birkaç yıllık bir sürede, doğru mu? Evet, doğru! Öyleyse, demek ki mümkün! Eğer biz kitabı doğru okur isek. Eğer biz Müslümanlar olarak Peygamber’in misyonunu üslenmiş olsaydık, insanlık bize koşar, bizde hayat bulurdu. Eğer bugün insanlık bizden kaçıyorsa şunu bilelim ki biz, hem Peygamber’in misyonuna hem de Allah’ın mesajına ihanet etmiş oluruz! Eğer kitaba uysaydık, tıpkı Hz. Peygamber’de olduğu gibi insanlık bize koşar, bizde hayat bulurdu. Eğer iş tersinden işliyorsa vay halimize demektir.

Eğer biz Müslümanlar slogan atarak edebiyat yapmak yerine gerçekten kitabı okusaydık, bugün Filistin meselesi olmazdı. Size kendi toplumumuzdan bir örnek yazayım: Bir parti 20 yılda toplumu nasıl dönüştürdü bunu yaşayarak görüyoruz. 80-90 yılda tüm dünya Müslümanları bir avuç İsrail’i ne yapardı bir düşünün. Nerden tutarsanız tutun elinizde kalıyor. Bu kadar yarınları öngöremeyen, bu kadar ferasetsiz ve basiretsiz davranışın sonucu önümüzde duruyor. İlginçtir hâlâ aynı şeyleri yapmaya devam ediyoruz. Size çok basit birkaç örnek yazayım: Eğer Müslümanların 1940’larda, o günden bugünü inşâ edecek öngörüleri olsaydı, şunları yapmış olmaları gerekirdi. Düşünün dünyanın her yerinde yayılmış adil, dürüst, ilkeli yayınlar yapan haber kanalları kurmuş olaydılar, yine aynı çapta sosyal ağlar oluştursaydılar, bugün medya gücünü ellerinde tutuyor olsaydılar sizce İsrail olur muydu? Müslümanlar paralarını kaynaklarını bu alanlarda kullansaydılar bugün nasıl bir dünya olurdu?  ABD’de medya Müslümanların kontrolünde olsaydı sizce savaş gemileri kim için geliyor olurdu. Bu güçlerin bir seçim kazanmak için kimin yanında kimin propagandasını üslenirdiler?

Allah biz Müslümanlara Filistin üzerinden dersler veriyor ama biz lisedeki haylaz öğrenci modundayız, dersi nasıl kaynatırız, nasıl kopya çekip de sınavı geçeriz derdindeyiz. Allah bizlere Bosna’da ders verdi gereği gibi anlamadık, Çeçenistan’da ders verdi ne yazık ki onu da anlamadık, Keşmir’de ders verdi onu da anlamadık ve hâlâ anmamakta ayak diretiyoruz. Biz gücümüzü yanlış yerlerde kullanmaya, yanlış işler yaparak doğru sonuçlar bekliyoruz. Size ilginç bir benzetme yapayım: İsrailoğulları gibi hareket ediyor, Muhammedî bir kazanım bekliyoruz. Müslümanlar kendi ulus devlet çıkarlarını aşamadılar. Buralarda yaşayan Müslümanlarda bu devletlerin bir benzeri oldular. Bu toplumlarda yaşayan Müslümanlar, kendi cemaatlerini ve cemaat çıkarlarını aşamadılar. Ümmeti kendi ülkesi olarak tarif eden ulus devlet aklı, cemaatlere ümmeti kendi cemaati olarak tanımlatmaya başladı. Yeni kavramlar oluşmaya başladı; ulus devlet ümmeti ve ulus cemaat ümmeti, farkında mısınız, hicret ediyoruz. Müslüman ümmeti olmaktan ulus ümmetine, ulus ümmeti olmaktan cemaat ümmetine doğru bir hicret yaşıyor, Müslümanlar. Hicreti anlatanlar buraları neden görmüyor akıl alır gibi değil.

Büyük resmi okuyamayan Müslümanlar resimdeki küçük karelere takılıyor kalıyor. Rahmetli Ahmed Kalkan hocamız şu cümleyi kurardı “Müslümanlar toplanıp tükürse İsrail’i sel alır götürür” bu kadar sayımız fazla ve kalabalığız. Bu tabirimi hoş görün; biz Müslümanların durumu, koyun sürüsüne benziyor. İsrail çobanı önünde binlerce, hatta milyarlarca koyun gibiyiz, maalesef. Durumuzu daha iyi anlatmak için bu cümleyi yazmak durumunda kaldım. Şahsen şu düşüncedeyim; Filistinli halk dünya Müslümanlarından yiyecek, para, tıbbi yardım, insanî yardım beklemiyor, çok daha nitelikli yardım bekliyor. Haklı davalarını dünya kamuoyuna duyurmalarını bekliyorlar. “Siz bizi, dünyaya doğru anlatın, dünya insanlarına İsrail’in zulmünü ulaştırın, bu konuda kamuoyu oluşturun biz gerisini başarırız.” Şahsen Müslümanlar bunları şimdiye kadar yapsaydı Filistinli Müslanlar çoktan zafer elde ederlerdi. Eğer etkili bir şekilde dünya halkları üzerinde kamuoyu oluşturabilseydik emin olun bu züllümler, ölümler kesinlikle olmazdı. Belki de bugün şunu konuşuyordu dünya kamuoyu; Filistin’e baskı yapın, İsraillilere baskıları azaltsın konusunu konuşuluyor olurlardı. İnşaAllah Müslümanlar doğru işler yaparak bir gün bu söylediğim olacaktır amma önce biz Müslümanların doğru işler yapması gerekmektedir.

Müslümanlar artık şunları terk etmeliler: Oturduğu yerden kınamayı, yattığı yerden dua göndermeyi değil fiili dua etmeliler. Toplanıp protestolar yapıp kendini rahatlatmayı, oturduğu yerden edebiyat yapmayı, artık bırakmalılar. Şunu unutmayalım; bunları yapanlar kendilerini hesaptan kurtaracağını sananlar yanıldığını anladığında çok geç kalınmış olacak. Bunları yaptığında görevini yerine getirdiğini düşünenlere Kur’an’ın anlattığı şu kıssayı tavsiye ediyorum okusunlar; “Ama onlar yine “Ey Musa!” dediler. “Ötekiler orada oldukça, biz o topraklara asla girmeyeceğiz. Şu halde sen ve Rabbin gidin, birlikte savaşın, biz burada oturup kalacağız.” (Maide 24) Yukarıda ifade ettiğimiz gibi hareket edenler bu ayetin muhatabı olmazlar mı oturup düşünmek gerekiyor. Unutmayın bu ayetler bu kitabın muhataplarına inmiştir ve bundan hesaba çekileceğiz. O halde yapılması gerekenleri yapmaya başlamalı Müslümanlar, bu çağın gerektirdiklerini yapmalılar. Dünya halklarına hakkı ve hakikati ulaştırmalılar. Bunun için gerekli tüm mecraları oluşturmalılar. Artık şunu anlamak zorundayız. Sesi gür çıkanın sayısının önemi yok, önemli olan dünyaya sesini mesajını ulaştırman. İşte o zaman Allah’ın yardımı gelip sizi kuşatacak. Filistin’i doğru okumak istiyorsak buradan yola çıkarak eksiklerimizi, yanlışlarımızı tespit edip düzeltme yoluna gitmek zorundayız. Allah Filistin üzerinden tüm Müslümanlara mesaj veriyor; “eğer gereğini yapmaz iseniz yarın sizi bu akıbet bekliyor olacak diyor”, bu dünyada ve birde bunun ahireti var.

Sözün özü eğer bugün başlamaz isek, yarın aynı akıbet bizleri bekliyor. Yarın aynı akıbete uğramamak için bugünden doğru okumaları yapıp yarınları doğru inşâ etmeye başlamak şarttır.

Hani hepimiz slogan olarak söylüyoruz bir çırpıda; “Mülk Allah’ın’dır” deyiveriyoruz. Eğer Müslümanlar olarak gerçekten böyle düşünüyorsak ve buna iman etmiş isek, şunu yapmış olmamız gerekmez miydi? Dünyadaki Müslüman ülkeler bir araya gelmeli ve Filistin ile anlaşsaydılar. Her ülke Filistin’de bir mahalle veya kasaba kursaydı. Bu kurulan yerlere kendi vatandaşlarını yelleştirseydi, sizce nasıl bir manzara olurdu. Örneğin kimi ülke sanayi siteleri, kimi ülke enerji, kimi ülke sağlık sektörü yani hastaneler, kimi ülke turizm alanında faaliyet gösterseydi sizce nasıl olurdu? Müslümanlar tatil yapmayı seviyor, bu toplumda. Örneğin Gazze sahiliyle çok meşhur bir yer, bizim ülke anlaşmayla burayı kiralasaydı ve Müslümanlara yazlık kışlık fark etmez burada tatil yapmalarını sağlasaydı sizce ne olurdu. Bunları şundan yazdım; hani Müslümanlar tek bir ümmet olduğunu iddia ediyorlar ya, buda ispatı olurdu. Madem tek bir ümmetiz, o zaman bunları yapmak çok daha kolay ve mümkün demektir.

Yapmamız gereken Kur’an’ın biz muhataplarından yani Müslümanlardan istediği yurdu inşa etmek olmalı. Tüm dünya Müslümanları aynı kitaba, aynı vahye muhataplar ve hepsi de aynı amaca hizmet ediyor olmalılar. Allah’ın kendilerinden istediği Peygamber’in örnekliğiyle oluşturduğu yurdu inşa etmek. Allah’ın mülkünde Allah’ın istediği yurdu oluşturmak… Tüm dünya Müslümanları aynı yurdun vatandaşları olunca, bir hayal edin nasıl muazzam bir düzen oluşur.

Bunları şunun için yazdım artık edebiyat değil yapılması gerekenleri yapmak zamanı çoktan gelmiştir. Bunu Filistin’de yapamayanlar diğer coğrafyalarda yapmalılar. Yarın aynı akıbeti yaşamamak için.

Feminizm ideolojisinin bizim toplumda karşımıza gelen bir sonuç olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bir olgunun meydana gelmesinde birtakım sebepler vardır. Sebepler sonucu doğurur, sonuca ulaştıran sebepleri bilmemiz gerekmektedir. Feminizm dediğimiz olgu da bu toplumun bir gerçeği maalesef. Müslüman veya gayr-i müslim fark etmeksizin herkesin bir problemi. Biz Müslümanlar olarak en azından bu akımın oluşmasına etki eden sebepleri iyi analiz etmek zorundayız. Geçmişten günümüze yapılan yanlış uygulamaları bilmeliyiz. Eğitimi vb. ne varsa yapılan yanlışlar, onları bulup düzeltmek zorundayız. Şunu tekrar altını çizerek söylüyorum, bugün karşımıza gelen bu olgu, bir sonuçtur. Peki, biz Müslümanları da etkileyecek kadar derin olan bu olgu hangi hususlardan kaynaklandı, biraz buralara bakmak gerekmektedir.

Feminizm; bir hak arama, kadının toplumda daha özgür ve her anlamda erkekle eşit olması anlayışını savunan bir ideolojidir. Kanaatimce biz toplum olarak bu ideolojiyi ya anlamadık veya yanlış anladık. Çünkü meselenin hep şurasına takıldık kaldık: Kadın erkekle eşit olamaz, fizyolojik olarak farklı yaratılmışlardır; sözgelimi erkek güçlü kadın ise güçsüz olarak yaratılmışlardır yönüyle anladık ve anlatmaya çabaladık. Oysa konu hiçte böyle değil, biz, perdenin arkasını göremedik veya görmek istemedik. Onların eşitlik denilirken söylenmek istedikleri şey aslında şuydu: Allah’ın koymuş olduğu kadın erkek haklarına itiraz ediyoruz, miras hukukuna itiraz ediyoruz diyorlardı aslında. Geçmişimize dönüp baktığınızda karşınıza çıkan bu sonucu oluşturan ipuçlarını görmemiz söz konusudur. Aslında itiraz, Allah’ın koyduğu hukuka ediliyordu. Bunun müsebbibi yine sözüm ona kendini İslam’a nispet eden, Müslüman olduğunu söyleyen insanların kendileridir. Bu sözü söylerken çok düşündüm acaba yanlış anlaşılabilir miyim diye! Ama hakikati ortaya koymak gerekmektedir. Bizim toplumda, kabul et sekte etme sekte yaygın olarak şöyle bir uygulama vardır: Babalar, genel de kız çocuklarını evlattan saymaz, kimi anne-baba, hayattayken mallarını erkek çocuklarına devrederler. Anne-baba ölünce veraset çıkarılır, kızlar, doğal olarak babanın neyi varsa ortak olurlar. Fakat genelde erkek kardeşler kızlardan tapuları düzeltmek, üzerlerine almak için vekâlet alırlar. Bu vekâletle babadan kalan ne varsa erkek çocukların üzerine geçer. Kızlar, “zaten evlenerek gitmişlerdir, onların hakkını kocaları versin” anlayışı. Bunu yapanlar, bu toplumun kendini Müslüman olarak niteleyen insanları. Yanlış anlamayın gayr-i müslim veya laik kesime mensup insanlar değil. Sormak gerekmiyor mu sizce de; Allah’ın miras hukuku vardı, hem de bütün ayrıntılarıyla emredilen, Müslümanların uygulamakla mükellef tutulduğu, Allah’ın hukuku nerde kaldı? Eğer gerçekten Müslümansak ve Kur’an’a tabi olduğumuzu iddia ediyorsak nerede kaldı Allah’ın bizlerden istediği miras hukuku? İşte Müslüman kızlarımız, kadınlarımız feminist oluyorsa biraz da yapılan bu yanlışlara dönüp bakmamız gerekmektedir.

Yine, bu toplumda bazı kesimler tarafından uygulanan berdellerimiz vardı ve daha düne kadar uygulanmaktaydı ve belki de halen de uygulanmakta olan berdel adlı geleneğimiz! Bilmeyenler için söylemiş olalım berdel: İki ailenin, kızlarını değiş tokuş usulüyle evlendirmeleri için kullanılan bir isimlendirmedir. Yine başlık paralarımız vardı ve kızlarımızı nerdeyse bir mal gibi bedel biçip sattığımızı unuttuk galiba. Hatta “süt hakkı” olarak isimlendirilen ve annenin kızına bebekken verdiği sütün karşılığı olarak evlendiğinde damat beyden ücretini talep ettiği uygulamalarımız vardı. Daha nelerimiz var, nelerimiz..! Konumuz bu olmadığı için buraya daha fazla yazmayalım. Merak edenler kendileri biraz araştırsın! İşte feminizm ideolojisinin nedenlerini merak ediyorsak dönüp buralara bakmamız gerekir diye düşünüyorum. Şunu da söylemeden geçmeyelim: Bütün bunları yapan insanlar, kız alıp verirken: “Allah’ın emri ve Peygamber’in kavli” diye söze başlıyorlar. Hatırlatmak gerekir yapılan bu uygulamaların hangisi Allah’ın emri, hangileri Peygamber’in sünnetidir diye!

Konumuza dönersek, kızlardan gönüllü olarak, babalarından kalan mirası erkek kardeşlerine devretmelerini istemek nasıl bir ahlaktır. Bu yapanların insanlık namına ve İslâmî ahlâk olarak geldikleri noktanın neresi olduğunu varın siz düşünün! Bu ve bunun gibi yanlışları çok rahat bir şekilde yapan insanımız yan tarafta da yetimlere yönelik yardım faaliyeti yapmakta ve yapılması gerektiğini söylemektedir. Peki, kızlarına bunu yapan anne ve babanın veya babaları ölünce kız kardeşlerine bu muameleleri reva gören erkek kardeşlerin; yarın bu kızlarının kocaları öldüğünde ve çocukları yetim kaldığında bu insanlar yetim malı yemiş olmazlar mı dersiniz? Buradan yola çıkarak bu toplumda yetim malı yemeyen kaç tane gerçek kendisini İslâm müntesip gören Müslüman bulursunuz, oturun kendiniz hesaplayın! Bütün bunları düşündüğünüz de bu şekilde hareket eden bir kimsenin yetime yardım faaliyeti yapması riyakârlık değil de nedir? Bunu sadece bir örnek olsun diye yazdım. Bence Feminizmin nedenlerini buralarda aramak gerekmiyor diye düşünüyorum.  Namaz, oruç, hac; bunlar ibadet ve Allah emretmiş güzel, ya yukarda yazdığımız miras hukukunu kim emretti ki, onu uygulamayı ibadet saymıyoruz?  Eğer ibadet saymıyorsak:  “Siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz. Sizden bunu yapanların cezası dünyada rezillik ve ahirette de elim bir azaptır.” (Bakara, 85)” ayetinin hükmünün muhatabı olmaz mıyız?

Özgürlük dedik, hak arama dedik, temel ayakları bunlar. Eşitlik üzerine bina edilen bir ideoloji peki gerçekten böyle mi? Söz gelimi bu ideolojinin mensupları tarafından kadının evinde eşine çay yapması kölelik olarak görülürken iş yerinde patronuna kahve yapması ise asla bu şekilde değerlendirilmemektedir. Buraları iyi okumalıyız! Bu ideoloji masum bir anlayışa hizmet etmemekte aksine bir projeye hizmet ediyor. Şahsi kanaatim okur ki İslam’da, kadın, özel bir konuma sahiptir, dokunulmaz ve koruma altındadır. Allah onu, kıyafetiyle/örtüsüyle toplumda farklı ve özel bir konuma koymuş, bekçiliğini de erkeklere vermiştir. Her kadının, aslında özel koruması var desek yanlış söylemiş olamayız. Bakın bugün devlet koruma adı altında kadına şiddet uygulanmasın diye bir koruma veriyor. Bunu Allah zaten vermiştir, uygulamasını bilen olursa tabi. Dediğim gibi bu bir proje ve bu projeyi İslâm düşmanları kendilerini Müslüman olarak addeden inanları kullanarak hayata geçiriyorlar. İslâm’a göre dokunulmaz bir konuda olan kadını dışarı çıkarıp topluma cinsel bir obje olarak sunma projesidir. “Evinden çık, iş hayatına atıl ve ekonomik özgürlüğüne dolayısıyla da kendi özgürlüğüne kavuş” sloganıyla bunu yapmaktadırlar. Ben bunun adını şöyle koyuyorum: “Erişilebilir kadın ol, özgür olan sensin”. Yanlış anlamayın, “erişilen” derken hemcinslerinin eriştiği değil, erkeklerin rahatlıkla eriştiği kadın ol, özgür ol, hikâye bu. Bunu bu toplumun sözüm ona Müslümanları maalesef okuyamadı ve bu tuzağa kolay düştüler. Bugün sözüm ona o Müslümanların evlerinde feminist ama namazlı, örtülü, kadınlar ve kızlar var. İster kabul edin ister etmeyin hakikat bu. Bu toplum olarak bizim dini anlama konusunda sınıfta kaldığımızı da gösteren bir gösterge aslında. Çünkü biz dini, ibadetler/ritüeller dini olarak anladık ve gelecek nesillerimize böyle aktardık. İşin daha vahim olan tarafı ise bazı Müslüman hocalar(!) liderler(!) bu akımın etkisinde kalmış, propagandasını yapıyorlar. Bu durumun ya farkında değiller veya “yapacak bir şey yok, uydum konjonktüre” diyorlar.

Biz bütün bunların sebeplerinin Allah’ın insanlık için seçtiği dinin insanlar tarafından anlayarak okunmamasından ve tatbik edilmemesinden kaynaklandığını düşünüyoruz. Maalesef toplum olarak biz dinin kutsal kitabını sadece okuduk geçtik, onu okuyarak sevap almak için ona yöneldik. Eğer okuduğumuzu düşünüp hayatımıza aktarsaydık bugün karşımızda çok farklı bir manzara olacaktı. Dini, nesillerimize ibadetler rütüeli olarak değil bir hayat ve toplum nizamı olarak anlatsaydık ve anlattıklarımızı önce Müslümanlar olarak bizler yaşasaydık, bugün başka şeyler konuşuyor olacaktık. Dini kendi menfaatlerimize yontmayı bırakıp “Allah ne diyor” kısmına odaklansaydık emin olun bu toplum bambaşka yerde olurdu. Müslümanlar kendi evlerinde, ailelerinde, yukarda yazdığım örnekte olduğu gibi Allah’ın dinini hâkim kılıp uygulasaydı bugün toplum, biz Müslümanları örnek ve umut olarak görürdü. Yine oluşturulan tüm cemaatlerde, derneklerde, vakıflarda eğer Allah’ın toplum için koyduğu ölçüleri temel alsaydı, bunun topluma yönelik bir etkisi olurdu ve manzara şu anki gibi olmazdı. Olsa bile buralarda Allah’ın hükmü uygulanır, bazı kesimler tarafından Müslümanlar töhmet altında bırakılmaz ve bu toplum Müslümanlardan emin olur ve yarınlar için onlardan umut bekliyor olurdu. Eğer bu toplumda kendilerini İslâm’a nispet eden Müslümanları ölçüyü Allah’ın ölçüleri olarak koysaydı ne feminizm ne başka izimler kök salabilirdi bu coğrafyada. Bu konuyla alakalı yukarı da yazdığım sadece bir örnektir. Siz bunu hayatın her alanına götürün ve ne büyük fecaatler yapılmış sizlerde göreceksiniz. Menfaatimize uysun diye yeri gelmiş hadis, yeri gelmiş içtihat, yeri gelmiş cumhurun ittifakı, deyip Allah’ın hukukunu nasıl görmezden gelmişiz. Birde bunları Allah rızası için yapmışız, vay ki ne vay.

Yukarda yazdığım örneği göz önünde tutalım ve konuyu Allah’ın Resûlünün yaşadığı zaman dilimine götürelim. Cahiliyede uygulanan bir örnek olmaksızın İslâmî dönemde Müslümanlar tarafından haksızlığa uğratılan ve böyle bir sebepten dolayı Allah Resûlüne gelen ve hakkının verilmediğini söyleyen bir kadın duydunuz mu veya kaynaklardan okudunuz mu? Ben duymadım, okumadım. Varda ben okumadıysam bu benim cehaletim olsun! Eğer olduysa da Hz. Peygamber eksiksiz bu kişinin hakkını teslim etmiştir, aksi düşünülemez. Çünkü o kendisine inen kitaba yani vahye tabiydi. Kitabın ölçüleri önümüzde duruyor. Hz. Ömer’e hutbede: “Allah’ın bize verdiği hakkı Ömer mi alıyor” diye itiraz eden kadını anlatır övünürüz. Hz. Ömer kadına: “Ben devlet başkanıyım, kuralları ben koyarım" mı diyor yoksa istiğfar edip kadına: “Sen hakkı söyledin “mi diyor?

"Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. (...) Ey Ehl-i Beyt Allah sizden kötülüğü gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor." (Ahzab Suresi 33.) Bu ve benzeri ayetleri okuduk ve neticede kadınları evlere koyduk. Peki, soru şu: Bu ve benzeri ayetlerde “kadınları evlere koyun, haklarını vermeyin” mi diyor Allah (a.c.), böyle mi anlıyoruz? Bazı uygulamalara bakılırsa böyle anlamışız. Dini sadece ibadet olarak görmüş, aslında dini toplumun yönetim biçimi olmaktan çıkarmışız. Bunu yapınca zaten kadını kestirmeden evine hapseder, adamdan saymayız. Kız babaları iyi düşünün, Hz. Ömer İslamlaşmadan önce kendi kızını diri diri toprağa gömdüğü söylenir. Böyle bir adam İslamlaşıyor ve neticede halife Ömer oluyor. Cuma hutbesinde söylediği yanlış olunca bir kadın kalkıyor itiraz ediyor. İyi düşünün? Daha dün en azından bazısı için ve eğer rivayette doğruysa yaşama hakkı yok dediği kadını, bugün “Allah sana doğruyu söyletti” deyip özür beyan ediyor.

Peki, kadınları evlere kapattık diyelim. Hz. Peygamberin savaş alanlarında, gazvelerinde yanında olan kadınları nereye koyacağız? Hadi “o peygamberdi, imtiyazlıydı” diyelim. Cuma hutbesinde Hz. Ömer’e itiraz eden kadını nereye koyalım, hem de Cuma namazında. Hz. Aişe annemizin Cemel savaşındaki konumunu nereye koyacağız. Dini Allah Resûlünden öğrenmiş, Kur’an’ı en iyi bilen kadını nereye koyacağız. Eğer yukarıdaki ayetteki hüküm her ne olursa oluşun “evden çıkmayın” ise Aişe annemiz bu hükmü yok mu saydı haşa. Hz. Ömer ile aramızdaki farkı merak ediyor musunuz? O Allah’ın hukukunu, her şeyin hatta kendi canının bile önünde tuttu. Biz ise Allah’ın hukukunu kendi menfaatlerimiz için bir araç haline getirdik. Kendimize menfaat sağlamak için zorda kaldığımızda Allah’ın hükmünü kaldırıp bir kenara koyduk. Bu ayet açık olarak söylüyor ki:  Eski cahiliye kadınları gibi olmayın, eğer onlar gibi olacaksanız evlerinizde oturmanız daha hayırlıdır. Allah Resûlünü ve halifeler dönemini bir kenara bırakalım. Ondan sonraki dönemlerde neden neden feminizm yoktu. Böyle bir akım neden günümüze kadar Müslümanların hakim olduğu coğrafyalarda ortaya çıkmadı? Kadın konusunda Allah’ın hükmünü veya önerdiği tasavvuru Müslümanlar iyi anlamış ve bazı hatalar yapılsa da uygulamaya çalışmışlardır.

Şapkayı önümüze koyup gerçekten bir muhasebe yapmak şarttır. Cumhuriyet tarihinden bu yana bu toplumda kendilerini İslâm’a nispet eden sözüm ona Müslümanlar kadına hiç bir şey veremedi. Toplumu yetiştiren kadınlar cahil bırakıldı, yetmedi birde Allah’ın verdiği haklar, fetvalarla elinden alındı. Oysa Müslümanlar Müslüman nesilleri yetiştirecek kadınları yetiştirecek eğitim kurumları oluşturmalıydı. Onlar için okullar, iş alanları ve üniversiteler kurmalıydı. Bu ülkede İslâm’ın uygun gördüğü bir okul, bir üniversite oluşturmak imkânsız. Sistem buna asla izin vermezdi, Eyvallah! Lakin okullardan bağımsız olarak evlerden veya oluşturulan gayr-i resmi yerlerde neden kızlarımız eğitilmedi ve yetiştirilmedi? Maalesef bunu yapmayan bu toplumun insanları bugün mazlumu oynuyorlar. Örnek aldığınız Peygamber bile Mekke’de onca zorluğa rağmen Müslümanları Erkam’ın evinde eğitiyordu. Biz bu kadar mı çaresiz kaldık? Diğer tabirle, zillete razı olduk? Neslinizi siz yetiştirmeseniz, yetiştirenler evinize, ailenize feministler yetiştirir. Sizler adil mümin olamayınca sizden görece olarak daha adil olan feminizm adalet umudu olur, kadınlarınız ve kızlarınızın için.

Bugün akp’yi ayakta tutan, muhafazakâr Müslümanların kadınlarıdır desek yanlış olmaz. Bizler kadınlarımıza Allah’ın verdiği hakları veremezsek birileri çıkar göreceli de olsa onlara bazı haklar verir ve onları kendi saflarına çekerler. Bunlar, kazanım olunca kadınlar bunları kaybetmemek için gerekirse ailelerinden, çocuklarından, evliliklerinden bile vazgeçebilirler. Önümüzdeki somut bir örnek olan Feminizm ideolojisi bunun en görünen örneğidir, tabi okumasını bilen için.

Bundan önce yazdığım bir makalede Hz. Yusuf’u istismar edenleri kısaca anlatmıştım. Bu yazımız da Hz. Yusuf’u anlatanların neden Yusuf olamadıklarını anlatmaya gayret edeceğim inşallah.

Allah, Hz. Yusuf (a.s.), Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Muhammed (s.a.s.) örneklikleri üzerinden biz Müslümanlara bir yol ve metot sunuyor. Bu üç peygamberi özellikle yazıyorum.

Kur’an’ı açın ve iyice araştırın bir de bunların mücadelelerine bir bakın size çok şey anlatıyor olacaklar. Bu peygamberlerin öne çıkan özelliğinin ise düşmanlarının sarayların da büyüyüp yetişmeleri olduğunu hemen fark edeceksiniz. Hz. Musa Firavun’un sarayın da, Hz. Yusuf Mısır’da devlet işleriyle görevli olan Aziz’in yanında yetişmiştir. Hz. Muhammet (s.a.s) ise daha küçük yaşlardayken Daru’n-Nedve’ye gidebilen ayrıcalıklı insanlardan birisidir. Hz. Peygamber çocukken, yetim olması hasebiyle özel bir ilgi görüyordu. Dedesi Daru’n-Nedve’ye gittiğinde onu da yanın da götürürdü. Bu yüzden Daru’n-Nedve’yi iyi biliyordu.

Dikkat edin! Düşmanlarının sistemlerini içinde yetişerek o sistemleri çok iyi bilen, üstün zekâ sahibi ve üstün cesaret sahibi kişilerden Allah peygamber seçiyor. Size tavsiyem Hz. Peygamberi geleneğimizde ki anlatılardan bağımsız Kur’an bütünlüğünde okuyarak onu bir beşer olarak değerlendirin. Onun dünyaya teşriflerinde meydana geldiği söylenen harikulade olaylar vb. anlatımlar onun beşer yönünü perdelemek için yapılmış maalesef. Oysa onun, içinde bulunduğu toplumu ne kadar mükemmel okuduğunu ve analiz yeteneğine sahip olduğunu öne çıkarmamız gerekiyordu.

O, sadece Mekke’yi değil çevresin de yaşananları iyi okuyor ve yorumluyordu. Bizan’sı, Sasanileri ve çevresinde yaşananları çok iyi okuyor ona göre adımlar atıyordu. Bunu Hz. Musa’da (a.s.) Yusuf’da (a.s.) ve Hz. İbrahim’de (a.s.) aynısını görüyoruz. Biz Mekkelilerin Hz. Peygambere söylediklerini ona inananlar olarak kendimiz yaptık. Onlar, Hz. Peygamber için şöyle diyorlardı: “Allah eğer bir peygamber gönderecekse o bir melek olmalıydı?”. Biz Kur’an muhatapları olan Müslümanlar, peygamberleri, birer melek statüsüne büründürdük. İnsanlara; sanki onlar akletmez, Allah onların her davranışına karışıyor veya yönlendiriyor olarak anlattık. Oysa Kur’an; onlar “birer beşerdir” diyor yani sizler gibi iradesi elinde olan birer insandır diyor. İşte biz bu peygamberlerin beşer yönlerini sildik ve onlara birer melek statüsü verdik. Olağan üstü işler yapan, mucizeler gösteren birer varlık haline getirdik. Bütün bunlardan dolayıdır ki bizim toplumumuzda hocaların, âlimlerin en makbul olanları, keramet sahibi olduğu kabul edilen kimseler olmaktadırlar.

Bütün bu değerlendirmelerden sonra gelelim bunları güncellemeye. Bizim toplum da gelenekten gelen bu anlayışa sahip ve önümüzde hoca olarak duran cemaat liderlerimiz bu yanlış anlayışı sıkı sıkıya sahipleniyorlar. Çevrelerinde bulunan insanlara bunları anlatıyorlar; acaba neden?

Ben bu konuda, bu tutumu sergileyen liderlerin kapasitelerinin anlatacakları peygambere yetmediği için kendi konumlarını muhafaza etme derdinde olduklarını düşünüyorum. Böyle değilse; Kur’an’ı okumuş, hafız olmuş, Arapça dil bilgisine sahip; tabir yerindeyse yalamış-yutmuş insanların, bunları en azından bizim gördüğümüz kadarını görmemeleri imkânsızdır. Kimileri gerçekten görmemiş, kimileri gördüyse de konumunu kaybetmemek adına anlatmamış. Bu yüzden Yusuf’u anlatanlar, Yusuf olamadılar diyorum. Bu yüzden Hz. Peygamberi anlatanlar. Muhammed olamadılar diyorum.

Yukarda isimlerini verdiğim peygamberlerin hayatlarını okuduğunuzda size bir mücadele örneği sunuyorlar. Bu örneklik bir yönüyle şöyledir; içinde yetiştikleri toplumu biliyor, yetmiyor, nerede ne yapacaklarını çok iyi biliyorlar. İçinde bulundukları sistemin eksiklerini, kusurlarını çok iyi tahlil etmişler. Karşılarında bulunan güç sahiplerine öyle hamleler yapıyorlar ki tabir yerindeyse nefeslerini kesiyorlar. Çünkü sistemin içinde yetiştiler ve nasıl alaşağı edeceklerini çok iyi biliyorlar.

Gelelim bizim mahalleye, yani topluma! Bizim toplum da Müslümanlar genelde geleneğin peşinden koşarlar. Bu peygamberlerin mücadele örnekliklerini anlatırlar çevrelerine ve bunu da bir ibadet sanırlar. Bunu, kitabı anladık ve yaşadık olarak görürler. Oysa o anlattıkları peygamberler, vahyi okudular ve kendi toplumlarında gereğini yaptılar. Bu yüzden şu sözü iddialı olarak söylüyorum: Allah peygamberlerini kendi toplumlarından seçerken en zeki insanlardan seçti. Bu bize bir örneklik gösteriyor olmalı, bir mesaj var bu durumda. Sanki Allah Müslümanlara bunları anlatırken şunu söylüyor: “Cemaat liderleriniz, hocalarınız peygamberlerin varisleridir. Onları içinizden en zeki kişilerden seçin” diyor. Zekilik, sizin hafız olmanız, mükemmel kıraat makamlarıyla Kur’an-ı kumanız değildir. Eğer bu şekilde anlıyorsak ilk inen ayeti hatırlayalım: “Oku yaradan rabbin adıyla oku” diyordu. Peygamber: “Ben okuma bilmem” diyor. Kaynaklarımız bize Muhammed’in ümmî olduğunu söylüyor (yani okuma yazma bilmeyen). Peki, okuma yazma bilmeyen bir kişi nasıl ve neyi okuyacak? İşte bizim temel sorunumuz burası. Daru’n-Nedve’de ne olup bittiğinden haberdar, müşriklerin sistemini çok iyi bilen bir kişidir Muhammed (s.a.s.). İşte ona: “Bu bildiklerini Allah adına oku, Allah’ın vahyini Mekke’ye, kendi toplumuna götür, sen toplumu ve çevreni iyi bilen birisisin, bu bilgini Allah için kullan” diyordu aslında. “İçinde yaşadığın toplumda edindiğin tecrübeyle toplumdaki yanlışları iyi görüyorsun, bunları Allah’ın vahyiyle yeniden inşa et” diyordu.

Kur’an’ın bize anlattığı bu peygamberlerin kıssalarına, emin olun ki sağ elle yemek yemeğe verdiğimiz değeri veya hassasiyeti gösterseydik bugün çok farklı bir durumda olurduk.

Müslümanların Kur’an Kurslarında Medreselerinde misvağa ve sağ el ile yemeğe verdiğimiz önemi bunları anlamaya verseydik bir düşünün neler olurdu. Kur’an’ı belden yukarda taşıma, abdestsiz dokunmama hassasiyetini onun bize anlattığı peygamber kıssalarını okurken üzerinde uzun uzun düşünmeye ve bizlere verdiği mesajları almaya verseydik bugün durumumuz ne olurdu acaba, oturup bir düşünelim. Gerçi bunları öğrencilerine anlatacak, onların ufuklarını bu şekilde açacak kaç tane âlim veya hocamız var orası da ayrı bir konu.

Bugün Müslümanlar şunu yapmak zorundalar: Dünyayı toplumu ve çevresini iyi okuyan ve analiz eden, yarınlar için Müslümanlara ufuklar açacak olan liderlere ihtiyacı vardır. Bu kapasitede olan insanları yetiştirmek zorundayız. Kafamızı kumdan çıkarıp, yaşadığımız çağın gereklerine ve gerçekliğine uygun yollar ve yöntemler üretmek zorundayız. Şöyle düşünün; Hz. Peygamber Mekke’de: “Atam İbrahim zaten topluma Allah’ın vahyini getirmiş, bende ona tabi olayım, olsun bitsin” mi dedi? Yoksa atası İbrahim’in getirdiği tevhit mesajının ortadan kaldırılmasına isyan eden, buradan çıkış için yolları arayan, bu yanlışları gördüğünde Hira’ya çekilip günlerce tefekkür eden Muhammed’i nereye koyacağız. Zaten nuzül sırasına göre inen ayetleri incelersek karşımıza oku, tefekkür et, anla ve tebliğ et gibi ilâhî emirler çıkacak karşımıza. Yani okuduğun ayetleri topluma bakarak tefekkür et mesajı çıkar ve insanlara hakikati duyur. Yanlışlardan uzaklaştır, hakikatlere yönlendir. Bugün bizim toplumda hocalara güven kalmadıysa, bunun sebebi din değil hocaların kendileridir. Çünkü onlar peygamber gibi kitaba uymakla mükellef idiler oysa onlar kitabı kendilerine uydurdular.

Bu toplumda dikkat edilirse “hacıdan, hocadan korkun” diye bir tabir kullanılır. Bunun altı tamamen de boş değil, laf olsun diye söylenmemiştir bu söz.

Bizim Müslümanların okullarından, kurslarından dünya gerçeklerini okuyan, dünya siyasetini kavrayan, güncel dünya ve toplum analizleri yapacak kaç tane siyasetçi veya davetçi yetiştirdi. Bizim davetçilerimiz; çevrelerini ötekileştiren, toplumu tekfir edenlerden ibaret. Çünkü peygamberi anlayamamış, kitabı ve kitabın verdiği mesajları anlayacak, yorumlayacak kapasite yok veya kimse buraları önemsemiyor. Topluma, kitabı okumak değil asıl olan okuduğun kitabın mesajlarını iyi anlayıp topluma çözüm götürecek insanlar lazımdır. Mekkeliler de İsrailoğulları da kendilerine vahyi okuyan değil, okudukları vahiyle topluma çözümler götüren kişiler gördüler karşılarında.

Bizler artık uçan, mucizeler gösteren peygamber anlayışından kurtulup onların beşer yönlerini inceleme ve okuma yoluna düşmeliyiz. Size bir örnek yazayım: Hudeybiye anlaşmasını hemen her Müslüman iyi bilir. Acaba Hz. Peygamber Medine’de o yıl, neden haydi umreye gidiyoruz dedi? Müslümanları neden o yıl ve o ayda Mekke yollarına çıkardı? Bu bir vahiy miydi, yani Allah böyle bir ayet mi indirdi yoksa kendi inisiyatifi miydi? Size ilginç bilgiler vereyim: O ayda, o dönemin iki süper gücü olan Bizans ve Sasaniler arasında Ninova’da savaş hazırlıkları vardı. Hz. Peygamber tamda bu savaşın başlamasını öngördü ve yola çıktı. Hudeybiye’de bir ay kaldı. Mekkelilerle müzakereler yaptı vb. İşte tamda o zaman Bizans ile Sasaniler arasında savaş vardı. Hudeybiye anlaşmasını bu savaşı ve sonrasını düşünerek yaptı. Yani anladığım odur ki büyük olasılıkla Hudeybiye anlaşmasını kendi inisiyatifiyle yaptı. Bunu Hz. Ömer’in ve sahabenin anlaşmaya karşı çıkışlarından anlıyoruz. Hz. Peygamber o gününün hesaplarını değil, yarınların hesaplarını yapıyordu. Hesap doğruydu, geri dönüş yolunda bu anlaşmanın doğruluğunu tescilleyen Fetih sûresi nazil oluyordu. Bu şekilde olayları ferasetle yöneten böyle peygamberin bizler gibi ümmeti olur mu varın onu da siz düşünün.  Bugün onun varisleri olduğu iddiasıyla toplumların önünde duranlar, günlük hesaplar peşindeler.

Dün nasıl Yusuf’a (a.s.) devlet teslim edildiyse bugün de bu toplumda kendilerini İslâm’a nispet eden insanlara da aynı imkân verildi. Tek fark bugünün Müslümanları! Yusuf (a.s.) kadar kaliteli değillerdi. Tarih tekerrür ederek karşımıza çıkıyor. Kişiler farklı, olaylar aynı. Yusuf olamayan bugünün Müslümanı, onu kendi menfaatine yontuyor. Tarih boyunca okuduğumuz kaynaklar, bütün zalimlerin çıkmaza düştüklerinde bir kurtarıcı aradıklarını yazar. Sistemi çöken melik, kurtuluşu Hz. Yusuf’ta bulur ve devleti kendisine teslim eder. Bugün de çok farklı değil. İçinde yaşadığımız sistem çıkmaza girince kendini ikame etmek için Müslümanlara kucak açar. Tek fark, bu toplum, Yusuf (a.s.) kalitesinde Müslüman yetiştiremiyor.

Bu toplumun Müslümanları, kendine kucak açan sisteme entegre oluyor, kendilerine menfaat alanları sağlıyorlar. Sistemin istediği de zaten buydu. Kendine entegre olacak, menfaatler elde edecek sonra bu menfaatleri kaybetmemek uğruna sistemin savunucusu olacak kimseler arıyorlardı. Oysa okuduğumuz Kitap, örnek aldığımız Peygamberler, Mekkelilerin bu tür tekliflerini ellerinin tersiyle ittiler. Sözüm ona bazı Müslümanlar Hz. Yusuf’u siyasi alanda kendine örnek aldığını söylüyorlar. Oysa Yusuf (a.s.), teslim aldığı sisteme entegre olmadı. Onu istediği gibi yönetti ve diğer adıyla sistemi İslâmî bir sisteme dönüştürdü. Toplumu dönüştüren Yusuf’tan, topluma entegre olan ümmete evrildik.

Hz. Peygamber de aynı mücadeleyi verdi yaşadığı toplumda. Şirki, tuğyanı görüyor, atası İbrahim’in tevhit mesajının silinmesine tabir yerindeyse isyan ediyordu. Onun bu arayışları, kendini toplumdan uzaklaştırıp Hira’ya sığınıp günlerce burada kalmasına sebep oluyordu. Bu inzivaların amacı dinlenmek, tatil yapmak, nefsini tezkiye etmeye yönelik değil; “bu gidişatı nasıl düzeltirim, insanları bu sapkınlıktan nasıl kurtarırım” amacına matuftu. Çözüm yolları arıyordu. Bu arayış onu, Cebrail’in “oku” emriyle Allah’ın vahyine muhatap kılacaktı, yani ona rahmanın yardımı gelecekti. Bu arayış peygamberliğin ilk yıllarında bile devam ediyordu. Çıkış yolları arıyor, panayırlara gidiyor olmuyor, Müslümanları dedesinin müttefiki olan Habeşistan kralı Necaşi’ye gönderiyordu. Bunlarla yetinmiyor Mekke’yi terk edip Taife gidiyor, buradan istediği çıkış yolunu bulamıyordu. Bu çıkışı netice vermediğinde dedesinin Mekke’de eski müttefiki olan Adiy b. Hatim’in korumasın da Mekke’ye geri geliyordu. Dikkat edin; Mekke’nin tüm baskısına rağmen topluma entegre olmuyor, mevcut düzeni reddediyordu. Bugün sözde onun takipçilerine baktığımızda bırakın reddetmeyi, girdikleri sistemin birer paçası haline geliyorlar. Hz. Peygamber, bütün bu zorluklara rağmen yarınları öngörebiliyor, bir avuç Müslümana; Mekke’nin, Bizans’ın ve Sasani’lerin yıkılacağını ve Müslümanların buraları yöneteceğini haber veriyordu. Eğer bulunduğunuz çağı okuyabiliyorsanız sadece bugünü değil, yarınları inşa edecek bir tasavvur sunarsınız topluma, tıpkı Hz. Peygamber gibi. Artık Müslümanlar nitelikli insanlar yetiştirmeli, yarınları bugünden inşa etmeliler. Kur’an’ın istediği yurdu inşa etme azmini göstermeliler. Bu yurdu kendileri inşa edemeseler de gelecek nesillere, bunun için gerekli fikri ufku, usûl ve yöntemleri miras olarak bırakmalılar. Hz. Peygamber, Kur’an’ın kendisinden istediği toplumu ve yurdu inşa etti ve kıyamete kadar ümmetine miras olarak bıraktı. Şimdi ümmetin işi daha kolay. Bu yurdu onun örnekliğiyle inşa etmeliler. Tabi önce böyle bir derdi olmalı ümmetin.

Ümmeti olmakla övündüğümüz peygamberin engin bilgisine, dünyayı okuyan eşsiz tefekkürüne ve üstün analiz yeteneğine hiç dönüp bakmadık. Böyle bir peygamberin sadece adıyla övünmekten öteye geçemedik. Bugün eğer zillet içindeysek bu bizim Kur’an’ı ve onun bize örnek olarak sunduğu peygamberi anlayamadığımızdan dolayıdır. Onun yetiştirdiği insanlar dünya siyasetine yön veriyorlardı. Onun yetiştirdiği nesiller onun önderliğinde kendi dönemlerinde bile hep gündem belirleyen, attıkları her adımda kendilerinden söz ettiren bir nesil oldular. İyi okuyun! Onun her yaptığı, kendi toplumunda gündemin ilk sırasındaydı. Sunduğu çözümler, halk nazarında kabul görüyordu.

Peki, bugün onun ümmeti olmakla övünen Müslümanlar ne yapıyor dersiniz! Yaptıklarıyla ona benzeyen bir cemaat veya topluluk var mı dersiniz? Kısacası bugün kendini onun ümmeti olarak görenler maalesef ona hiç benzemiyorlar. Âlimlerimiz ve cemaat liderlerimizin hepsi kendi cemaatlerinin çıkarlarından öteye geçemediler. Tıpkı Mekkelilerin kabile taassubu gibi bizimde cemaat taassubumuz oluverdi. Oysa şu hadisi sürekli okur fakat hiç düşünmeyiz: “Abdullah b. Amr (r.a.)'tan rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.v.) Fetih günü Mekke'de halka hi­tabetti. ''Haberiniz olsun! Mal veya kandan, câhiliyye devrinde anılıp zikredilen tüm övünme vesilesi olan şeyler ayaklarımın altındadır. (Kaldırılmıştır.) Sadece Hacılara su vermek (sikâyetu'l-Hac) ve Kâbe hizmeti (Sidânetû'l-Beyt) bundan müstesnadır. Haberiniz olsun! Şüphesiz, kamçı ve sopa ile olan amde benze­yen hata ile öldürmenin diyeti yüz devedir. Bunlardan kırkının karın­larında yavruları olacak.” İyi düşünün! Bugün cemaatlerimizin durumu eski kabilecilik taassubuna benzemiyor mu dersiniz?! Yorumu size bırakıyorum.

Bugün Müslümanlar, şikâyet ettikleri her alanda maalesef dünyayı iyi okuyamadılar. Bugün dünyaya fikirlerini, davetlerini ulaştırmak için kullandıkları tüm platformları maalesef düşmanları yönetiyor. Kendi fikirlerini yayıyorlar fakat Müslümanların içeriklerini kısıtlıyorlar. Sosyal ağların kötülüğünü sürekli anlatırız amma alternatif hiçbir çözüm sunmayız. TV kanallarından şikâyet ederiz fakat koskoca ümmet olarak dünyaya yayılmış bir TV kanalı kurup yönetemeyiz. Peki, neden; çünkü “onu kurup yönetecek benim cemaatim olmalı, bundan başkasına destek olmam, eğer destek olacaksam onu ben yönetmeliyim” anlayışı hemen herkeste hâkim bir düşüncede ondan. Peki, peygamber olsaydı bunumu yapardı. Veya yarın Müslümanların liderlerine: “Neden yapmadınız” diye hesap sorsa ne cevap verecekler merak ediyorum.

Konuyu uzatmadan şöyle bağlayalım: Bugün Müslümanlar, eski yöntemleri taklit ederek yeni hiçbir iş yapamazlar. Peygamberleri iyi okuyun! Hiç biri diğerinin taklitçisi olmamış, her peygamber kendi toplumuna ve yaşadığı çağa uygun yöntemlerle topluma mesaj götürmüşler. Bugün bizlerde bilim çağında olduğumuzun farkında olarak bilim ve teknoloji çağının gereksinimlerini iyi okuyup ilâhî vahyin kılavuzluğunda ve peygamberlerin örnekliğinde toplumlara bu çağa uygun bir tasavvur oluşturmalıyız. Bu çağın insanına hitap ettiğimizi unutmayalım ve biz bu çağda imtihan oluyoruz ve yarın Allah’a hesabı da bu toplumla olan mücadelemizle vereceğiz. Eskiler kendi toplumlarıyla imtihan oldular ve rablerine yürüdüler. Bizlerde bu çağda imtihan oluyoruz ve yarın rabbimizin huzuruna gideceğiz. Yarınları inşa etme derdiyle yaşamak amel defterleri sağdan verilenlerden olmak duasıyla.