Eylül 26, 2022

Login to your account

Username *
Password *
Remember Me

Create an account

Fields marked with an asterisk (*) are required.
Name *
Username *
Password *
Verify password *
Email *
Verify email *
Captcha *
Reload Captcha
Kazım Şensaltık

Kazım Şensaltık

Allah (c.c.)’nun Hz. Muhammed (s.a.v)’i elçilikle görevlendirdiği yer, Mekke... Zihinlerimizi yoklayalım, ilk emir: “Oku yaradan rabbin adıyla oku” diye başlıyor. İlk inen âyetler ve sûrelere bakıyoruz. Habeşistan’a hicret tarihine kadar inen âyetler ve sûreler önümüzde duruyor. İsimlerini sayıp dökmeye pek ihtiyaç yok. Peki, neden ilk 6 yılı göz önüne alıyoruz, diyebilirsiniz. Şöyle ki; bu dönem içinde yaşanan olaylar, ilk Müslümanlara yapılan baskılar kaynaklarda bize anlatılıyor. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Allah (c.c.) peygamberi üzerinden bir mesaj ulaştırıyor muhataplarına. (Burası çok önemli, bu mesajın doğru kişi, doğru zaman ve doğru yerde ulaşmasını murad ediyor.) Bu mesajı duyan kulak kabartıyor, dinliyor, çıkarına gelmeyen, önemsemiyor, arkasını dönüp gidiyor. Birde önemseyen taraf var. İşte bizim konumuz da tam bu taraf olacak. O dönemde Hz. Peygamber, (s.a.v.)  mesajı ulaştırdığı Mekkeli insanların bir kısmı bu mesaja kulak kabartıyor ve icabet ediyor. Peyderpey inen âyetler, bu 6. yıl içinde bu toplumda bir karşılık buluyor. Bu mesaja karşılık veren insanlar inen bu âyetler ile bir mesaj alıyor, bir şey anlıyorlar. İşte bu mesaj neydi? Diye soracağız ve cevap vermeye gayret edeceğiz.

Bu altı yıl içinde inen sınırlı vahyin inşa ettiği bir grup oluştu. Bu grup, Allah’ın kendilerinden ne istediğini anlamaya çalıştılar. İşte bunu anlamak için o insanlara kulak veriyoruz. Câfer bin Ebû Tâlib, Habeşistan’a hicret ediyor. Bir grup Müslümanla beraber Habeş’e vardıklarında Mekkeli yöneticiler bir elçi gönderiyor. Habeş kralından, Müslümanların kendilerine iade edilmesini talep ediyorlar. İşte o güne kadar inen vahyin ona tabi olanlara verdiği bir mesaj var. Biz bu mesajı onların dilinden dinleyelim: Müslümanlar adına sözü Câfer b. Ebû Tâlib aldı. Peygamber Efendimizin amcasının oğlu olan Câfer, ilk Müslümanlardandı. O, kardeşi Ali'den on yaş büyük olup yirmi beş yaşlarındaydı. Allah yolunda baskı ve çilelere maruz kalmış, inancını yaşayabilmek için hanımı Esma binti Umeys ile Habeşistan’a hicret etmişti. Câfer, Habeşistan kralı Necaşi’nin sorusuna muhteşem bir cevap verdi:

“Ey hükümdar!  Biz cahiliye zihniyetine sahip bir kavimdik. Ağaçtan ve taştan yapılmış putlara tapar, leşlerin etlerini yer, kız çocuklarını diri diri toprağa gömer, insanlık dışı bütün kötülükleri yapardık. Akrabalarımızla ilgilenmez, komşu hakkı tanımazdık. Kuvvetli olanlarımız zayıflarımızı ezer, zenginlerimiz fakirlerin sırtından geçinirdi. Hak hukuk nedir bilinmezdi.” 

“Biz bu halde iken Allah(c.c.), bizim içimizden asil ve soylu, doğru, güvenilir, iffetli olarak bildiğimiz birini bize peygamber olarak gönderdi. O bizi; bir olan Allah'a inanmaya ve yalnızca O’na ibadet etmeye çağırdı. Atalarımızdan miras kalan putlara tapmaktan bizleri menetti. Doğru söylemeyi, emanete riâyet etmeyi, akrabalarla iyi geçinmeyi, komşuları gözetmeyi emretti. Bütün kötülük ve günahları, kan dökmeyi, yalancı şahitlik yapmayı, yetim malı yemeyi ve namuslu kadınlara iftira etmeyi ise yasakladı.”

 İşte o dönem içinde inen âyetler ve bu âyetlerin muhataplarının bunlardan aldığı mesaj Câferi’n dilinden dökülüyordu. Nedir bu mesajlar:

1- İlk mesaj tevhid, tek olan ilaha ibadet, adı ne olursa olsun tüm yaratıcı yerine koyduklarımızdan uzaklaşmak. Bunlar; hevâ, arzu ve isteklerimiz olabilir, malımız, paramız, yöneticilerimiz, eşimiz, soyumuz veya çok güvendiğimiz emeklilik sigortalarımız vb. şeyler olabilir. Her neyse hayatımızın merkezine koyarak kendilerine kul ve köle olduğumuz hepsinden uzaklaşmayı emrediyor. Bu mesajı ileten kişinin olmazsa olmazı asil, soylu, doğru, güvenilir, iffetli olarak bildiğimiz biri. Yani geçmişinde kul hakkı, insanlara zulüm, haksız yere mala çökme, hak hukuk tanımama vb. şeyler olmayan biri bu mesajı getirmeli ki toplumda karşılık bulsun. Bu bizim ülkemizdeki hoca, cemaat lideri, dâvetçi, yazar konumunda olanlara çok ama çok önemli bir mesaj.

2- Doğru söylemek, ne olursa olsun (kendi aleyhimize olabilir) yalan söylememek. Allah (c.c.), yalanı bütün toplumu ifsad eden çok ağır bir ahlâki problem olarak görüyor ve bundan kesinlikle uzak durmayı emrediyor. Bu yönüyle Mekke toplumuna benzeyen nelerimiz var bir bakalım. Maalesef öyle bir hal almıştır ki artık fıkıh kitaplarımızın “hileyi şer’iye” diye bölümleri vardır. Hayatımız yalan, hile, aldatma, çıkar üzerine kurulu. “Yok, öyle değil” deyin, tabi söylediğinize siz bile inanmayacaksınız. Biri yalan mı dedi; Nerden çıkardın bunu bizim yaşadığımız toplumda Müslümanlar asla yalan söylemez mi diyoruz? Yoksa çıkarımıza uymadığı zaman birkaç kişide yalanımıza şahit bulmakta da zorlanmıyoruz. Allah’ın dini hakkında bile ne yalanlar söylemiyoruz ki! Şöyle bir deyim kullanır toplumda; “Doğru çizmelerini giyerken yalan bütün dünyayı dolaşır” diye. Yalan ve iftirayı meslek haline getiren ve günaha düşkün olan herkesin vay haline! (Câsiye Sûresi, 7)

3- Emanete riayet etmeyi emretti diyor. Bu vahye kulak veren insanlar bir başka mesaj alıyorlar; emanetlere riayet… Bunu Hz. Peygamberin hicretinde de görüyoruz. Emanete riayet olmazsa olmaz. Çok ama çok önemli bir konu olarak düşünüyorlar. Öyle de bugün bizim yanımızda bulunan hiç aklımıza gelmeyen emanetlere riayet etmek... Bu ülkenin ve bu çağın insanına tavsiyem Câfer’e kulak kabartın. Size dinden anladığını anlatıyor. Bakın daha ortada Kur’an yok. Unutmayalım kitabın tamamı yok. Ama ilk inen âyetler ve onlardan çıkardıkları temel mesaj çok önemli. Çünkü hatalı bir çıkarım olsa Allah ve onun resulü düzeltirdi. Ama yapmadı demek ki mesaj doğru alınmış. Bugünün Müslümanları kendine emanet edilen mala çöküyor, kendi malı görüyor, “Yok mu daha?” diyor. Haydi! çıkın, “Yok böyle bir şey!” deyin, cemaatlerde, vakıflarda, toplumun içinde “Ye babam ye. Ne hesap soran var, ne hak hukuk diyen var.” İşte bunlara tavsiyem, dönüp Câfer’e kulak versinler. Kendilerine emanet olarak bırakılan Müslümanların paralarını, mallarını, emeklerini, bakın bakalım bu Müslümanım diyenler hak sahiplerine teslim ediyor mu? Yoksa üzerinde sefa mı sürüyor? Siz cevaplayın. “Miras hukuku mu? O da ne? Kimin aklına gelir böyle bir şey? Yok, canım nerden çıkardın?” demeyin. Dönün çevrenize bakın, güçlünün güçsüzün hakkını nasıl gasp ettiğini. Ne entrikalar çevirdiğini zaten görüyorsunuz. Daha sayamayacağımız neler var neler, amaç hâsıl olmuştur, emanet konusunda.

4- Akrabayla komşuyla iyi geçinmeyi emretti diyor Câfer (r.a.). Evet, ilk muhatap ilk mesajlara devam ediyor. Akrabalar, komşular ve en nihayetinde topluma, çevrenize iyilik edin diyor. Bu mesajı almış bu insanlar. Muhatapları müşrik bile olsa iyilik yapın mesajını almışlar inen vahiyden. Peki, bu vahiy, neden bizde bu mesajları bırakmıyor dersiniz? Ya da biz bunları hallettik, artık Medine’deyiz ahkâma tabiyiz öyle mi? Peki, ahkâm kime uygulanır? Mekke de bu mesajları alan topluma uygulanır. Böyle bir toplum yoksa ahkâmın uygulanması nasıl olacak? Evet, biz ilk muhataplara ilk vahye kulak vermeliyiz. Onlar inen vahiyden bir mesaj aldılar ve muhataplarına bunu ilettiler. Bu mesajın ulaştığı muhatap, “Kral” bile olsa dinledi ve karşı çıkmadı. Bir de bize bakalım isterseniz, Kur’anı okuyup anne babayı, akrabaları, komşuları müşrik ilan etmiyor muyuz? Kâfir ilan etmiyor muyuz? Elimizde imkân olsa kafalarını kesmekten geri durmayız her halde. Ee, nasıl olacak bu? Câfer (r.a)’de. bu mesajı okudu ama kimsenin kafasını kesmekten falan bahsetmiyor. Acaba yanlış mı anladı bu mesajı? İmkânsız, o zaman biz mesajı yanlış anlıyoruz. Komşularımıza dönüp bakalım, binamızda kaç komşumuz bir yere giderken anahtarını bize bırakabilir diye kendimizi hesaba çekelim isterseniz. Ne kadarımız “benim komşum bana bırakır” diyebiliyoruz? Bakın; Hz. Peygambere müşrikler kasalarını emanet etmişti hatırlayın. Biz onun ümmeti, bu kitabın muhataplarıyız ve biz bu mesajları hiç görmüyoruz. Sadece slogan olarak ağzımızdan dökülüyor hayatımızda karşılığı yok denecek kadar az tek tük örnek var.

5- Bütün kötülükleri yasakladı diyor. Aslında şöyle söylüyor Kur’an diliyle; Kişiye, sisteme, grubun çıkarına hizmet eden her şeyden yalnız Allah c.c. kulluk etmeye çağırdı. Çünkü Allah kulları için kötülük dilemez, kötülüğü kullar, insanlar kendi elleriyle yaparlar. İşte bizi bu insanların kendi elleriyle yaptığı kötülüklerden uzaklaştırdı diyor.

6- Kan dökmeyi yasakladı diyor. Yani temel insan hakkı, yaşama hakkı bu evrensel bir mesaj, okumasını bilene tabi. Müslümanım deyip üç beş kuruş için eşini, ailesini gözünü kırpmadan öldürenler, bu mesaja iyi bakmalı.

7- Yetim malı yemeyi yasakladı diyor! Câfer (r.a) ilk muhatap, ilk vahiyle inşa olmuş ve bu vahiy den aldığı temel mesajlar; yetim malı yememek, yetimi koruyup gözetmek. Bugün bir de bu ülkenin insanına bakalım. Çevremize bakalım, bu mesaj ulaşmış mı bu topluma acaba? Pek ulaşmış görülmüyor bu mesaj. Var, ama toplumda karşılığı ne kadar var? Onu siz hesaplayın.

Namuslu kadına veya erkeğe iftira etmeyi yasakladı diyor. Çok yakın geldi değil mi? Çevremizde çıkarı için kimler kimlere ne iftiralar atıyor, tutmasa da tozu kalır. Çevremizde yaşanan, ayyuka çıkan olaylar, İstanbul sözleşmesini çağrıştırıyor mu size de? (bilemem ama iyi düşünmenizi istirham ediyorum.) İlk vahiy, ilk âyetler, bu vahye muhatap ilk insanlar ve aldıkları mesajlar. Kendilerine ulaşan vahyi okuyup çıkardıkları mesajlar… Yukarda yazdıklarımız, vahyin ilk muhataplarının kendilerine ulaşan vahiy’den ne anladıklarını bize göstermesi açısından önemli. İlk muhataplar okudular, anladılar, karşılarındaki muhataba anladıklarıyla mesajı ulaştırdılar. İşte Câfer (r.a)’in gözüyle nasıl okunur ve hangi mesajlar çıkar? Bu okumada önümüzde duruyor. Ben âcizane kendi anladıklarımı aktarmaya gayret ettim. Elbet çok daha kaliteli araştırma yapıp mükemmel analizler yapılabilir. Aslında sözün özünü teşkil eden şurası ki, ilk muhataplar, okudu, mesajı aldı ve yaşadılar. Kendilerini bununla inşa ettiler. Bugün, Müslümanım iddiasında olanlar kendi düşüncesine, kendi cemaatine, kendi yorumuna delil bulmak için okuyor. İşin püf noktası; delil bulmak için değil, okuyup amel etmek için okunmalı. Rabbinin kendinden ne istediğini merak eden ve bu vahye ulaşıp okuyan insanımız, işte bu ilk muhatapları göz önünde tutarak okumalı ve kendilerini inşa etmeleri çok ama çok önemli. “Okudum, mesajı aldım” deyip itaat mi? Yoksa “Yok şöyle de bir durum var” deyip bocalamak mı? Sözü şöyle bir soruyla tamamlasak yanlış olmaz sanırım; bugün vahye muhatap olduğunu söyleyen kaç Müslüman karşısına gelen muhatabına Câfer (r.a.) anladığı gibi okuduğunu anladı? Okuduğundan aynı mesajı çıkardığını ve muhatabına bu mesajı ulaştırdığını söyleyebilir? Rabbim okuyup hakikate tabi olan salih kullarından eylesin. Rabbim hakkı hak bilerek yaşamayı onun rızasını kazanarak huzuruna varmayı nasip etsin. Âmin.

 Kazım Şensaltık

Editör-Mizanpaj: Umeyr Şensaltık Hazretleri (K.S)

Kıl beni ey Rabbim! Öyle bir kıl ki melekler tutsun elimden, insanlık emin olsun dilimden. Kıl beni ey Rabbim! Kıl ki dirileyim yeniden, inşa olayım, kalkayım, sıyrılayım küllerimden. Kıl beni ey Rabbim! Beni benliğimden alıp götür sonsuz rahmetine. Beni kendine kul kıl ey Rabbim!

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Ey bağışlaması bol olan Rab! Beni de sevdiğin kullarından kılmaz mısın? Sen esirgeyen ve bağışlayansın, bu aciz kulunun tut elinden, çıkar aydınlığa, günahlarını bağışla, rahmetine kavuştur. Kıl beni ey Rabbim! Senin hak dediğine muhafız kıl. Senin kitabına asker kıl. Ey kalpleri evirip çeviren! Benimde kalbimi senin sevdiklerini sevmeye, buğz ettiklerine buğz etmeye çevir. Kıl beni ey Rabbim! Senin resûllerine, kitabında andıklarına ve dostlarına varis kıl.

Ey yerlerin ve göklerin Rabbi! Sen her şeye kâdir olansın, beni yaratılmışlara değil, yalnız kendine kul kıl. Kıl ki rahmetine mazhar olayım. Ey göğüslerde saklı olanı bilen, benimde gönlümde sakladığımı bilensin. Eğer gönlümde olandan razı değilsen, onları gönlümden sil, razı olduklarınla gönlümü doldur. İnşa et beni ey Rabbim! Kendinle ve rahmet ettiğin Peygamberlerinle beraber kıl beni. Kıl beni ey Rabbim! Rahmetinle kuşat, azametinle inşa et beni; etki sana kul olayım. İnşa et beni Rabbim! Et ki senin yoluna ulaşayım, senin yeryüzündeki askerin olayım. Ben acizim, sen galipsin ey Galip olan Rabbim! Beni kendinden başkasına muhtaç eyleme. Ben senin kulunum, sen kulunu kendinden başkasına ihtiyaç duydurmazsın acziyetimi ve darlığımı sadece sana arz ediyorum, biliyorum ki bana senden başka yardım edecek yok.

Kıl beni Rabbim! Hz. Musa (a.s.) gibi firavunların karşısında hakkı haykıran ve yalnız sana güvenen kullarından kıl. Kıl beni ey Rabbim! Hz. İsa’ın (a.s.): “Yok mu bana yardım edecek” dediğinde; “Biziz senin yardımcıların” diyenlerden kıl. Hani Mekke’de: “Muhammedi (s.a.s) nasıl bilirdiniz” diye sorulduğunda: “Biz onu doğru sözlü, emin birisi bilirdik” diyorlardı. Ey Rabbim! Bizi de o emin olanlardan kıl. Ey Rabbim! Müşrikler haykırarak: “Kimdir bugün size yardım edecek” dediklerinde: “Allah Azze ve Celle” diyenlerle beraber kıl. Ey Rabbim! Hani Hz. Lokman (a.s.): “Ey oğulcuğum” diyerek başlayan öğütleri vardı, işte beni de o öğütleri alanlardan kıl. Ey Rabbim! Hz. Süleyman (a.s.)’a verdiğin saltanatı ve gücü kendisine sorulduğunda: Bu âlemlerin Rabbinin kudretidir” diyordu ya, beni de o imana ulaşan kullarından kıl. Kıl beni ey Rabbim! Yoluna ram olanlardan kıl. Vahyine muhatap olup iman edenlerden kıl. “Benim ölümüm yaşamım yalnız âlemlerin Rabbi Allah içindir” diyenlerden kıl. Senin razı olduklarından, rahmetine ve mağfiretine duçar olanlardan kıl. Ey Rabbim! Bizleri şımarıp azanlardan, senin yolunun üstünde durup saptıranlardan emin eyle. Ey Rabbim! Aldatıcıların aldatmasından, yalancının şerrinden, senin adını kullanıp saptırıcıların şerrinden bizi emin ve muhafaza eyle. Ey azamet sahibi! Bizi, senin nurunu söndürmek isteyenlere karşı muhafız kıl. Ey Rabbim! Sen kitabında neyi Murad ettiysen, onu anlama hikmeti ver bizlere. O muradını yerine getiren kullarından kıl. Ey rabbimiz! Bizleri Kur’an’ı yurt edinen, vahyinle inşa olan kullarından kıl. Ey rabbimiz yeryüzünü selamet yurduna dönüştürme gücü ver bizlere. Senin nurunun tamamlanması için yoluna ram olan kullarından kıl. Âmin.

Kıl beni ey Rabbim! Öyle bir kıl ki melekler tutsun elimden, insanlık emin olsun dilimden. Kıl beni ey Rabbim! Kıl ki dirileyim yeniden, inşa olayım, kalkayım, sıyrılayım küllerimden. Kıl beni ey Rabbim! Beni benliğimden alıp götür sonsuz rahmetine. Beni kendine kul kıl ey Rabbim!

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Ey bağışlaması bol olan Rab! Beni de sevdiğin kullarından kılmaz mısın? Sen esirgeyen ve bağışlayansın, bu aciz kulunun tut elinden, çıkar aydınlığa, günahlarını bağışla, rahmetine kavuştur. Kıl beni ey Rabbim! Senin hak dediğine muhafız kıl. Senin kitabına asker kıl. Ey kalpleri evirip çeviren! Benimde kalbimi senin sevdiklerini sevmeye, buğz ettiklerine buğz etmeye çevir. Kıl beni ey Rabbim! Senin resûllerine, kitabında andıklarına ve dostlarına varis kıl.

Ey yerlerin ve göklerin Rabbi! Sen her şeye kâdir olansın, beni yaratılmışlara değil, yalnız kendine kul kıl. Kıl ki rahmetine mazhar olayım. Ey göğüslerde saklı olanı bilen, benimde gönlümde sakladığımı bilensin. Eğer gönlümde olandan razı değilsen, onları gönlümden sil, razı olduklarınla gönlümü doldur. İnşa et beni ey Rabbim! Kendinle ve rahmet ettiğin Peygamberlerinle beraber kıl beni. Kıl beni ey Rabbim! Rahmetinle kuşat, azametinle inşa et beni; etki sana kul olayım. İnşa et beni Rabbim! Et ki senin yoluna ulaşayım, senin yeryüzündeki askerin olayım. Ben acizim, sen galipsin ey Galip olan Rabbim! Beni kendinden başkasına muhtaç eyleme. Ben senin kulunum, sen kulunu kendinden başkasına ihtiyaç duydurmazsın acziyetimi ve darlığımı sadece sana arz ediyorum, biliyorum ki bana senden başka yardım edecek yok.

Kıl beni Rabbim! Hz. Musa (a.s.) gibi firavunların karşısında hakkı haykıran ve yalnız sana güvenen kullarından kıl. Kıl beni ey Rabbim! Hz. İsa’ın (a.s.): “Yok mu bana yardım edecek” dediğinde; “Biziz senin yardımcıların” diyenlerden kıl. Hani Mekke’de: “Muhammedi (s.a.s) nasıl bilirdiniz” diye sorulduğunda: “Biz onu doğru sözlü, emin birisi bilirdik” diyorlardı. Ey Rabbim! Bizi de o emin olanlardan kıl. Ey Rabbim! Müşrikler haykırarak: “Kimdir bugün size yardım edecek” dediklerinde: “Allah Azze ve Celle” diyenlerle beraber kıl. Ey Rabbim! Hani Hz. Lokman (a.s.): “Ey oğulcuğum” diyerek başlayan öğütleri vardı, işte beni de o öğütleri alanlardan kıl. Ey Rabbim! Hz. Süleyman (a.s.)’a verdiğin saltanatı ve gücü kendisine sorulduğunda: Bu âlemlerin Rabbinin kudretidir” diyordu ya, beni de o imana ulaşan kullarından kıl. Kıl beni ey Rabbim! Yoluna ram olanlardan kıl. Vahyine muhatap olup iman edenlerden kıl. “Benim ölümüm yaşamım yalnız âlemlerin Rabbi Allah içindir” diyenlerden kıl. Senin razı olduklarından, rahmetine ve mağfiretine duçar olanlardan kıl. Ey Rabbim! Bizleri şımarıp azanlardan, senin yolunun üstünde durup saptıranlardan emin eyle. Ey Rabbim! Aldatıcıların aldatmasından, yalancının şerrinden, senin adını kullanıp saptırıcıların şerrinden bizi emin ve muhafaza eyle. Ey azamet sahibi! Bizi, senin nurunu söndürmek isteyenlere karşı muhafız kıl. Ey Rabbim! Sen kitabında neyi Murad ettiysen, onu anlama hikmeti ver bizlere. O muradını yerine getiren kullarından kıl. Ey rabbimiz! Bizleri Kur’an’ı yurt edinen, vahyinle inşa olan kullarından kıl. Ey rabbimiz yeryüzünü selamet yurduna dönüştürme gücü ver bizlere. Senin nurunun tamamlanması için yoluna ram olan kullarından kıl. Âmin.

                                 BİRİ EĞİTİMMİ DEDİ HANİ NERDE!

Yeni bir eğitim öğretim yılı yaklaşıyor. Herkeste her aile de bir ne yapacağım telaşı, okul seçme, öğretmen arama telaşı almış başını gidiyor. Biz bu yazımızda Müslümanları ve Müslüman olduklarını iddia eden çevreleri biraz irdelemeye gayret edeceğiz. Tabi öncelikle şikâyet ettiğimiz ülkenin eğitim sistemini ve okullarını biraz gözden geçirelim. İlkokul, ortaokul, lise vs. hepsine baktığımızda fiziki olarak bu okullar (yani devlet okulları) birçok imkânı barındırıyor. Spor salonları, kütüphaneler, sanat atölyeleri, bilişim sınıfları gayet güzel binalar, geniş bahçeleriyle karşımızda duruyor. Bu binalar ve imkânlar çocuklarımızı eğitmeye yetmiyor. Bir türlü istenilen başarı elde edilemiyor. Birçok nedeni olabilir ama biz Müslüman bakış açısıyla baktığımızda olması da imkânsız görünüyor. Çünkü bu imkânlar var ama insanın manevi tarafı yok. Yani Allah; din, iman, ahlak ve bunun benzeri birçok boşluk mevcut. Bütün bu eksiklerin ve olumsuzlukların olduğu sistemden başka bir şey beklenmez…  Gelelim Müslüman cepheye; yani bizim okul Kur’an kurslarımıza, eğitim kurumlarımıza, dernek, vakıf vs. Buralarda da aynı sorunu ve hatta daha fazlasını görüyoruz, başarısızlık... Bir türlü istenilen kalite yakalanamıyor, istenilen başarı elde edilemiyor. “Peki, neden?” diye sorsak, her kurumun kendini savunacak birçok nedeni olduğunu görebilir veya duyabiliriz. Ama biz, biraz buralara iğne batıracağız. Konuşulmayan arkada dönen asıl sebeplere değineceğiz. Kur’an kurslarımız; Biraz buralara bakalım, ne durumdayız? Ve nelerden şikâyetçiyiz? Benim bu konularda epey tecrübeli olduğum söylenebilir. İşin içinden geliyorum, yani konun mutfağından. Ben hoca Âlim falan değilim! Bunu baştan belirteyim. Sadece bu konuları dert edinmiş biriyim. Bende bırakalım gitsin deyip kenara çekilebilirdim. Ama dedim ya ‘dertliyim!’ Heba olan emekler, yok olan nesillere, kaybolan değerlere bakınca dertlenmeyen Müslüman olmamalı. Elbaşından belirteyim ki yapacağımız eleştiriler tahliller işini en güzel şekilde yapan kurumları bağlamamalı onları en baştan takdir ediyoruz haklarını teslim ediyoruz. Bu yazdıklarımızdan buralarda hiçbir şey mi yok diye bir algı oluşmasın. Elbette var ama yetersiz eksik önem sıralamasında çok gerilerde. Kurslarımızın hali ne yazık ki içler acısı. Ama gerçek bu ki; eğitim vermek, insan yetiştirmek yerine daha başka işler yapar olmuşlar! Vitrine Kur’an kursunu koyuyoruz, arkasında neler olmuyor ki... Kur’an kursu diye çocuklarımızı gönderiyoruz, (hele bir de yatılıysa daha kötü) gidin bakın bunların olmadığını söyleyin. Yatılı kurslarımız maalesef kapalı cezaevinden beter durumda. Çünkü ceza evlerinin sosyal imkânları var. Kurslarımızda hiç biri yok maalesef. Düşünelim 14-15 yaşlarında delikanlımızı gönderdiğimiz Kur’an kursunda ne spor salonu, ne sanat atölyesi, ne oyun alanı, ne de bilişim sınıfı ve buna benzer imkânlar mevcut değil. Peki, burası kurs mu? Okul mu? Cezaevi mi? Yoksa göçmen kampı mı? Siz cevap verin. (Acaba aileler yaramaz çocuğu veya kendine zaman ayırmak için mi çocuklarını gönderiyor buralara diye sormaktan alamıyor insan kendini.)  “Böyle bir yerden 4-5 yıl eğitim alan çocuk buradan çıkınca ne oluyor?” diyebilirsiniz. (Bu kadar sabredip dayanabilirse tabi) ne oluyor buradan çıkan insanımıza iyi bakalım. Genelde kendisini buraya gönderene düşman oluyor veya Allah’ın dinine hasım oluyor (tabi genel olarak söylüyorum istisnalar kaideyi bozmaz.) Bu hasımlık, dilde olmasa da maalesef yaşantısında, hayata bakışında, nerden baksanız kendini gösteriyor. Peki neden? Neden o kadar çok anlatmakla bitmez kurslarımız işin vitrini olmuş? Arkada eğitime dair nerdeyse ezber- slogan dışında çok bir şey yok. Kurs, yapıya-cemaate para toplama aracı olmuş! Müslümanların yumuşak karnı bu, para başka türlü alınmıyor. Böyle söylüyordu bir kurs yöneticisi. Yatılı Kur’an kursu olunca istemese de yok diyemiyor, çıkarıp veriyor istediğimiz kişiler. Bir de gidin bu kurslarda İslami eğitim veren hocalara bakın! İddia ediyorum gidin işin uzmanı bir Müslüman bulun. Ona 10 soru tefsir usulünden, 10 soru hadis usulünden, 10 soru akait ilminden, 10 soru fıkıh usulünden hazırlatın ve burada hocalık yapan hocalara sorun. Yüzde doksanı sınıfta kalır. İşte bizim çocuklarımızı yetiştiren hocalarımız! Çok cesur hocalarımız! Gidin bakın, araştırın çoğunda eğitici (yani öğretmenlik diploması bile yoktur bırakın dini ilimleri Türkçe eğitim diploması bile yoktur.) İşte bizim çocuklarımızı emanet ettiğimiz kurslar, okullar bunlar. Ne yazık ki hakikat bu! Bu konuları dert edinmiş Müslüman kardeşlerimiz kendileri gidip araştırsın baksın, bu yazdığım manzara çıkacak karşısına. (Tabi istisnalar elbet vardır biz geneli analiz ediyoruz.) İşte böyle kurslarda okuyan genç, delikanlı hapisten kurtuluyor yaş olmuş 19-20 hayata atılıyor, meslek yok, iş yok, imkân yok, evlenecek o da imkânsız, atıyor kendini toplumun içine Allah ne verdiyse. Yok, olup gidiyor… Selin önünde ki çer çöp misali! Kızlarımız; bu yaşta ki kızlarımız da aynı. Kapalı ceza evi… Okul ya da Kur’an kursu mezunu olunca atıyor kendini hayatın içine. Sosyalleşemediği, her şeyini içine attığı, hayallerini süsleyen mezuniyet geldiği zaman kim tutabilir kızımızı! Tabi Müslüman, örtülü, tesettürlü, “artık yaşım da geldi” deyip evlenecek. Delikanlımız, hoca bir kız bulduğu için heyecanla evliliği bekliyor, Evlendikten birkaç yıl sonra,” yok yanlış yaptım!” deyip ver elini mahkeme veya hocalara. Nedeni çok açık değil mi? Siz okul-kurs diye tıkarsanız binaya, sonra kurs bitince o da yaşamak istediklerini tabi ki evlenip eşinden isteyecek. Başka çıkış yolu bilen varsa buyursun söylesin. Böyle bir sistemde başka çıkış yolu yok. İş bize düşüyor, anne babalara düşüyor. İlkokul öğretmenini önemsediğimiz kadar önemsesek gittiği yeri ve onu eğiten hocaları sonuçlar değişecek. Kurslarda her türlü imkânı arasak istesek buralara imkân para aktaran insanlar çocukların eğitimi için harcansın ben denetleyeceğim dese o paralar bu çocukların eğitimine ve sosyal imkânlarına harcanır. Cemaat bu paraları üyelerini otellerde 3-5 günlük tatillere götürmez, götüremez! Bu imkânları oradaki çocuklara harcar. Biz Müslümanlar iddia ediyorum gittiğimiz tatil yerini ve oradaki imkânları önemsediğimiz kadar önemsesek geleceğimiz olan çocuğumuzun gittiği okulu kursu işler değişecek.  Keşke bu konuda yanılmış olsak ama hakikat ortada duruyor. Müslümanların hassasiyet için kurduğu resmi okullar da biraz böyle. “Şunu yapma, buna yapma, okul kapatılır” endişeleriyle törpülenen çocuklar özgüveni kalmayan edilgen insan olarak yetiştiriyor. Ama hakkını verelim Kur’an kurslarından çok daha kaliteli imkânlar veriyorlar. Öğrencilerine kıyasımız Kur’an kurslarıyla tabi. Eğitim temelden başlıyor. doğru eğitim, doğru yer, doğru ekipman ve doğru kişiler tarafından verilince amaç hâsıl oluyor. Bu bilgilerden sonra kurslarımızın dernek vs. Yerlerimizin neden başaramadığını biraz irdeledik. Gelin buralara biraz öz eleştiri yaparak iğneleyelim. Neler oluyor bu kurumlarda? Eğitimde başarısız isek demek ki başarılı olduğumuz başka yerler alanlar var. Çünkü kapanmıyor bu kurslar kurumlar. Nerelerde başarılıyız? Kursu vitrine koyup insanları sömürme konusunda başarılıyız. Allah adına bir şeyler yapmaktan çok kendi cemaat dernek veya şahısların çıkarlarını önemsiyoruz. Adımızı eğitim koyuyoruz ama ne müfredatımız da nede kurumumuz da eğitime dair hiçbir şey koymamakta başarılıyız. Allah için olması gereken eğitim de maalesef derneğimiz cemaatimiz için adam toplama alanına çevirmekte başarılıyız. İnsanlara topluma Allah’ın mesajını götürmek yerine, kendi cemaat dernek veya şahsımızın mesajını götürmekte gerçekten başarılıyız! Kendi cemaatimiz, düşüncemiz için Kur’an kurslarını dernek vs. kullanmaktan daha vahimi Allah’ın dinini araçsallaştırmakta mükemmel düzeyde başarılıyız. Kurumlarımız insanımızı Allah’a ve resulüne çağırmaktansa kendi cemaatimize çağırma, cemaatimizi dinin kendisi olarak görmekte gerçekten elimize su bile dökülmeyecek kadar başarılıyız! Allah’ın pak temiz dinini kendi kapitalist kafamızla kirletme konusunda başarılıyız! Daha sayamayacağımız neler var neler başarılı olduğumuz tarafta amaç anlaşılmıştır deyip kısa keselim. İşte başaramadığımız doğru. Başarmak istiyorsak ki (ben şahsen kimsenin böyle bir derdi yok diye bilirim.) Gerçekten dertliysek yapmak istiyorsak, Allah’ın dinini insanımıza götürmek istiyorsak, işte yukarda yazdığımız ve yazamadığımız bu yanlışlardan kurtulmak olmazsa olmazdır diye düşünüyorum. Burada herkese iş düşüyor kursu açana, orda eğitim verene, çocuğunu gönderen veliden, oralara para aktaran insanımıza kadar herkes ödevini hakkıyla yapsa işte birçok şey düzelecek. Bu Kur’an kurslarına çocuğunu gönderenlere tavsiyem: O kursları kuran, açan yöneticilere bakın. Kaç tanesi kendi çocuğunu buraya yani kendi kursuna gönderiyor? Varsa gönderen (ki ben pek olamadığını düşünüyorum) oradan mezun olan çocuğun hayatına bir bakın. Size ne yaptığınızı gösterecek ipuçları veriyor olacak. Müslüman zenginlerimiz Afrika’daki açları doyurmayı, su kuyularını düşündüğü veya oralardan beklediği sevabı kendi ülkesinde ki nesilleri yetiştirmek için harcasa eminim bu işler böyle olmayacak.  Tabi bunlar yapılmasın demiyoruz. Öncelikler fıkhı dediğimiz bir; bir kavramımız var bizim çoktan unuttuğumuz. Yukarda yazdıklarımız kimseyi veya herhangi bir kurumu töhmet altında bırakmak değil, tamamen bir tahlil-analiz amaçlıdır. Kimsenin hakkını, vebalini almak gibi bir derdimiz niyetimiz kesinlikle yok olmaz da! Amacımız yanlışların hataların görülüp düzeltilmesi yarın Allah’ın huzurunda “bize bu yanlışları kimse hatırlatmadı farkında değildik” dememeniz ve bizimde üstümüze düşen mesuliyetten kurtulmaktır. Rabbim yanlışa yanlış deme erdemine sahip olma feraseti basireti nasip etsin hepimize. Âmin.  Yukarıda yaptığımız eleştiriler baki kalmak şartıyla gelelim ne yapabiliriz tarafına. Bu konuda önce bir özeleştiri yapıp şu sorulara cevap bulmalıyız. Biz cemaat olarak üyelerimizi müşterimi görüyoruz yoksa iş ortağım? Realitede bütün cemaatler çevresinde ki kitleyi tanımlarken potansiyel müşteri algısı ve düşüncesiyle yola çıkar. Bu algı ve düşünceden kurtulmak şarttır. Kurs okul vs. buralardaki yöneticiler buraları kurarken oluşan talebe veya öngördükleri müşterilere ulaşmak için mi kuruyor? Görünen realite buralar kurulurken hedef müşteriler oluyor ki bu yanlış. Buralar en mükemmel dinin en mükemmel hizmet alanları olmalı. Bu dinin müntesipleri buralara gelmeli kullanmalı öğrenmeli gittiği yerlerde buralarda öğrendiklerini ulaştığı kitlelere ulaştırmalı. Ama böyle olmuyor benim cemaatim benim din algım en doğruyu bilende zaten benim oluyor. Kurs değil eğitim kurumu değil müşteri toplayan ticaret haneye dönüyor. Öz eleştiri yapalım bir ticaret erbabının malını pazarlamak için ne kadar reklam yaptığını ürününü kaliteli olması için net tür belgelendirmeler yaptıklarını bir düşünün. Müşterisine en kaliteli ürünü ulaştırmak amacıyla yapıyor bunları. Biz okul kurs işletiyoruz ürün değil insan yetiştiriyoruz. Bunlardan yüz kat daha fazla düşünmeliyiz. Yüz düşünüp bir yapmalıyız çünkü biz birde Allah adına yapıyoruz yaptıklarımızı. Biz şuralardan işe başlamalıyız önce zihinlerimizi Allah ve onun Resulüne yönlendirmeliyiz. Tek amacımız olmalı Allah’ın razı olacağı onun dinine en güzel şekilde örneklik yapacak nesiller yetiştirmek. Bu amaca hizmet eden kurs okul vb. yerlerimiz önce en güzel şekilde kurulmalı bina yer ve fiziki şartlar orayı kullanacak insanların tüm ihtiyaçlarına uygun olmalı. İşe binalarımızdan bulundukları yerlerden başlamalıyız kısaca fiziki şartlardan. Sonra buraları kullanacak buralarda eğitim alacak insanlarımızı göz önüne alıp onlara uygun müfredat oluşturmak olmalı. Sonra bu müfredatı insanımıza öğretecek eğiticilerimize bakmalıyız. Bunlar bu müfredatı uygulayacak beceri eğitim ve deneyime sahip mi değil mi? Bunların hepsinden önemli olan engin bir zihne yarınları öngören bir basirete nesil yetiştirecek ferasete sahip bir zihne ihtiyaç var. Biraz Hz. Peygamberin okullarına baktığınız zaman her şey anlaşılıyor. Onun okulları halka açıktı kapalı ceza evi değildi giriş çıkışların yasak olduğu göçmen kampı hiç değildi. Unutmayalım ki en güzel eğitim örnek olunarak yapılan eğitimdir. Çocuğa yap deyip kendisinin yapmadığı veya yanlış deyip kendisinin yaptığı bu nasıl olacak oturup bir düşünün. Kurs, okul vb. yerlerimiz ümmete birey yetiştirme yerleri olarak düşünülmeli böyle hareket edilmeli. Bizde ümmet diye bir olgu kalmamış ümmette cemaatimiz İslam’da bizim ta kendimiz olmuş. Bu söyleyeceğim çok tuhaf gelebilir yine de dikkatinize sunmak isterim. Peygamberleri gözünüzün önüne getirin onları Allah eğitti ve Risalet verdi doğrumu? Evet, doğru peki hepsinin farklı farklı meslekleri vardı buda doğrumu evet Kur’an öyle haber veriyor. Sanki yukarıda yaptığımız eleştirilerin cevapları buralarda olabilir mi? Allah’u Alem.

 Muharremi doğru anlamak için önce Hüseyin olmak gerekir. Hüseyin demek, adalet demektir. Hüseyin demek, kıyam demektir. Zulme başkaldırmak demektir.

İslâm’ın, Hz. Peygamber Efendimizden başlayan ilâhî sistemini ilk uygulayıcısından, Allah Resûlünden öğrenen, İslâm’ın gerçek hayata insanı inşa etme yöntemini en iyi bilen birisiydi Hz. Hüseyin.

Peygamber Efendimizle başlayan vahyin insanı ve hayatı inşa ettiği sistemi; Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (r.anhum) kadar, en güzel şekilde uygulanmıştır. Âdaleti, yani Allah’ın yeryüzünde uygulansın diye insanlık için gönderdiği ilkeleri uyguladılar en azından bunun için tüm gayretleriyle çabaladılar, Allah hepsinden razı olsun.

Hz. Ali döneminde, Peygamberimizden sonra en güzel şekilde sürdürülen İslâm’ın siyasal sisteminden rahatsız olan birileri çıktı. Benim adamım, benim çıkarım, benim istediğim diyen birileri, kendi çıkarlarını ümmetin çıkarının önüne geçirdi. Buna itiraz eden başta güzide sahabeler de olmak üzere tüm vahyin şahitlerini dinlemedi, hatta onları düşman ilen ettiler bu kimseler.

İşte Hz. Hüseyin’i anlamak istiyorsak, onun, kendi döneminde neye ve niçin itiraz ettiğini iyi bilmek zorundayız. Çünkü tarih, ders çıkarmak için yazılır, masal olsun diye değil. Hz. Hüseyin ve Kerbela, bize çok şeyler anlatmaktadır. Müslüman bireylere, Müslümanların önünde duran hoca, âlim, kanaat önderi vb. unvanları olan herkese bir mesaj gönderiyor Kerbela’dan.

Müslüman bireylere: “Sakın dininizi satmayın, araştırın, öğrenin, gerçek kaynağı olan vahiyle kendinizi inşa edin, Allah Resûlünün sahih sünnetine bakın ve kendinizi bunlarla inşa edin” diyor. Sakın hocalarınızı, âlimlerinizi, dinde hüccet ve dinin tek sahibi yapmayın diyor, tüm gür sesiyle haykırarak Kerbela’dan.

Hocalara, cemaat önderlerine haykırıyor; “sakın bilginizi, Allah ve resulünün önüne geçirmeyin, kendinizi masum görmeyin, çevrenizde toplanan insanları sömürmeyin, onların üzerinden menfaat sağlamayın” diye haykırıyor Kerbela’dan. “Sakın insanlarla ilişkilerinizde adaletten şaşmayın; bu aileniz, akrabanız, kendinizin aleyhine bile olsa hiçbir insanın hakkını yemeyin, gasp etmeyin. Hak sahibi bir gayr-i müslim bile olsa, ona hakkını mutlaka tam olarak verin.  Çünkü dedem olan Allah Rasûlü’de bunu yaptı; Allah da bunu emretti; bende bunu gerçekleştirmek için Kerbele’dayım” diyor Hz. Hüseyin (r.a.). “Ey Müslümanlar! Sakın adalet terazisini yanlış ölçmeyin. Ey cemaat önderleri! Cemaatinizde veya çevrenizde bulunan kimselerin sakın hakkını gasp etmeyin, bunu sakın ha sakın, Allah ve Resûlü adına hiç mi hiç yapmayın” diye haykırıyor, Hz. Hüseyin Kerbela çölünden.

Hz. Hüseyin’in itirazı adaletsizliğe, adam kayırmacılığa, ümmetin malını kendi malı olarak görme haksızlığına, vahyi bırakıp saltanat peşinde olanaydı. Bu durum sadece o günde kalmadı, o gün yaptığı bu itirazı bugünü inşa edenlerin dikkatine sunmuştu. Bir anlamda: “Dikkat edin, yarında; Muaviyeler, Yezitler olacak, ey Müslümanlar, dikkat edin!” diyerek uyarıda bulunuyordu bizlere. Heyhat gel gör ki, onun bu itirazını, uyarısını, dinlemeyen Müslümanların oluşturduğu bazı cemaat hocaları veya önderleri, bugün bile saltanatları uğruna harcamadığı Müslüman kalmadı. “Yapma hoca, yanlış yapıyorsun” dediğinde, bırak bu uyarıları dinlemeyi seni linç etmeye, hatta aforoz ederek seni dinin dışına atıyorlar. Yezidler, bunu, mertçe yaptılar fakat bunlar onlar kadar da mert olamadılar. Kürsülerden, salonlardan, makalelerden ahkam kesmek değildir Hüseyin’i anlamak. Onun insanlığa mesajı: âdaletin; hakkı hak sahibine teslim etmek olduğunu bir fiil uygulayarak iletmekti.

Sözde İslâmî kimi cemaatler; kendi görüşünü benimsemeyeni Müslüman saymaz, kimi cemaatker; okulunu kendine adam yetiştirme fabrikası yapmış, kimi cemaatler; kendi derneğinin, vakfının, mescidinin maddi imkânlarını ancak kendi düşüncesine dâvet için kullanmanın olmazsa olmaz şartı haline getirmiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür, fakat bu kadarla konunun yeterli miktarda anlaşıldığını düşünüyorum.

Sözün özü Hz. Hüseyin’i anlamak; onun itiraz ettiklerine itiraz etmekle olur. Kendi canı pahasına Allah’ın dâvasını her şeyin önünde tutmakla olur. Gelin Ey Allah’ın kulları! Tek olan Allah’a kul olmaya, Allah’ın davasını tüm çıkarlarımızın önünde tutmaya, hakkın ve âdaletin yanında saf tutmaya, dâvet ediyordu Hz. Hüseyin. Bu dâvete icabet etmekle Hüseyin olunur veya Yezid’in değil de Hüseyin’in safında yer alınır.

Hz. Hüseyin isteseydi Mekke’de, Medine’de mal-mülk, zenginlik, istediği her şey önüne gelirdi, rahatlık içinde yaşardı. Eğer mal-mülk adına; “ben şunu istiyorum” deseydi, hangi Müslüman bundan geri durur, verilebilecek her şeyini ona vermekten kaçınırdı? Ama hiç o taraflarda tarağı olmadı. O, Peygamberin torunuydu, bundan daha büyük bir rütbe veya makam var mıdır bir Müslüman için. Düşünün, o, hiç bu unvanını kendi dünyevî faydası için kullandığını duydunuz mu? Hüseyin olmak ve onu anlamak, gece yarıları, karanlıkta, ihtiyaç sahibini bulup gizlice kapılarına çuval taşımak ve onları doyurmak için hamallık yapmakla olunur.

Bugün sözde İslâmî olma iddiasında bulunan cemaatlerin önünde duran şahıslara bir bakın, lüks arabalarda, lüks dairelerde, bir eli yağda diğeri balda olduğu hâlde yaşıyor, bu durum kendilerine yeterli gelmiyor yine de “yok mu”, diyorlar. İşte bu şahıslar kürsülerden, tv. kanallarından Hz. Hüseyni anlatıyorlar İslâm ümmetine. Müslümanların, cemaatlere verdikleri zekâtları, infakları, kendi menfaatleri için de kullanıyor, yan gelip yatıyorlar. “Bu yaptığınız yanlıştır” dediğinizde; “Efendim bunun delili şu ayettir, Hz. Peygamberin şu hadisidir" diye başlıyorlar ahkâm kesmeye. Hiç sormaz mısınız kendilerine? Hz. Hüseyin de bu ayetleri okudu, ne işi vardı Kerbela çölünde, evinde yan gelip yatsaydı ya. Demek ki asıl olan, yaptığına delil aramak değil, Allah’ın ve Resûlünün amasız, fakatsız neferi olmaktı, yegane doğru.

Biz Müslümanlar için asıl delil, Allah’ın kitabı, Rasûlünün bu dini yaşayarak bizlere bıraktığı örnekliğidir. Vahyin inşa ettiği bu örneklik apaçık bir şekilde aramızda bulunduğu hâlde bugün bunların hiç birini istisnalar dışında şu cemaat liderlerinde, kanaat önderlerinde görmüyoruz. Burada yazdıklarımız genel bir değerlendirmedir tabi ki. İstisna diyeceğimiz kadar azda olsa hocalar, kanaat ve cemaat önderleri vardır ve biz bunları takdir ediyoruz. Kimsenin vebalini almak, kimseye hakaret etmek, kimsenin itibarını toplum nezdinde zedelemek değildir amacımız. Bunları gündeme getirmekteki tek amacımız; uyarı yapmak, yarın Allah’ın huzuruna vardığımızda bu kimselere hüccetin ikame edilmiş olması ve kendimiz açısından da uyarı görevimizi yetine getirmediğimizden dolayı Allah’ın kınamasıyla karşı karşıya kalmamamız içindir.

İşte Muharremi, Hz. Hüseyin’i ve Kerbela’yı doğru bir şekilde anlamak istiyorsak, önce gündeme getirdiğimi konuyla ilgili Allah ondan razı olsun, Hz. Hüseyin’nin amacının ve mesajının, ne olduğunu doru bir bakış açısıyla bakıp, o mesajı doğru bir şekilde anlamakla mümkün olduğunu unutmamalıyız. Ve salam dua ile kalın.

© 2022 Kur'an Yurdu aittir tüm hakları. Düzenleme webhizmetlerim