Kazım Şensaltık

Kazım Şensaltık

“Milâdî 530 yılı civarında Mekke’de doğdu. Babası Mugīre, Kureyş içerisinde zenginliği ve cömertliğiyle tanınırdı. Onun kabiledeki mevkii dolayısıyla çocuklarına Benî Mugīre denilmiş ve Mugīrî nisbesiyle anılmışlardır. Bunlar şan, şeref, şöhret ve zenginlik bakımından ayrı bir zümre teşkil ediyordu. Resûl-i Ekrem’in babaannesi Fâtıma bint Amr b. Âiz, Mahzûmoğulları’na mensup olduğu için dayıları adına Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’ı kurban etmesini engelleyenler arasında Mugīre de vardı. Velîd annesi Sahrâ’ya nisbetle İbnü’s-Sahrâ diye de anılır.

Velîd; aklı, dirayeti, güzel konuşması, gelişmiş şiir zevki, çocuklarının fazlalığı ve zenginliğiyle de Kureyş içerisinde temayüz etmişti. Onun Mekke ile Tâif arasındaki sulanabilen bahçelerinde yıl boyunca meyve ve sebze yetiştirilirdi. Ticaretle de uğraşan Velîd’in aynı zamanda demirci olduğu zikredilir (İbn Kuteybe, s. 575).

Velîd, Hâşimoğulları ile rekabet etmek için hac zamanı Mina’da büyük bir ateş yaktırır ve hacılara yemek ikram ederdi. Velîd’in kendisiyle tartışılmasına izin vermediği, bedevîlerin onu methederken 12.000 dinardan fazla serveti bulunduğunu söyledikleri kaydedilir (Süheylî, III, 80).

Onun Kureyş nezdindeki itibarını gösteren iki olaya işaret etmek gerekir. Bunlardan biri, Kureyş’in reisi Abdülmuttalib’in vefatı üzerine kendisiyle birlikte kabileden üç kişinin onun yerini almak istediğini göstermek için Kâbe’nin avlusuna oturmasıdır (diğer ikisi Ebû Tâlib ile Abdullah b. Cüd‘ân idi; Ya‘kūbî, II, 10).

İkincisi Hz. Muhammed’in Hacerülesved’i yerine koyanlar arasında yer aldığı, Kâbe’nin yıkılıp yeniden yapılması esnasında Kureyşliler’in Kâbe’yi yıkmaktan çekinmesi üzerine Velîd’in mâbedin duvarına çıkıp, “Biz ancak iyilik ve hayır istiyoruz” diyerek kendi kabilesine düşen kısımdan bir bölümü yıkmasıdır. Kureyşliler, ancak onun başına bir felâket gelip gelmeyeceğini bir süre bekledikten sonra yıkım işine başlayabildi (İbn Hişâm, I, 195). Yine Kâbe’nin yapımı için para toplanırken Velîd, Mekkeliler’den helâl kazançlarından sarfetmelerini, ribâ ve zulümle elde edilen paraları bu işe karıştırmamalarını istedi. Diğer taraftan her yıl değiştirilen Kâbe örtüsünü bir yıl kendisinin, bir yıl diğer Kureyş liderlerinin değiştirmesinden dolayı “Idlü Kureyş” (Kureyş’in dengi) unvanını taşıyor ve Yemen’den getirttiği kumaşla bu örtüyü değiştiriyordu (Ezrakī, I, 251-252; Belâzürî, I, 133). Kaynaklarda bir hırsızın elini kesmesi, ilk defa kasâme usulüne başvurması gibi icraatlarından dolayı “hükkâmü’l-Arab”dan kabul edilir (İbn Habîb, el-Muḥabber, s. 132, 337-338; el-Münemmaḳ, s. 368; Belâzürî, I, 133). Ayrıca Velîd, kendisi şarap içmediği gibi aile fertlerine de içmeyi yasaklayan ve Kâbe’ye girerken pabuçlarını çıkaran ilk kişidir (İbn Habîb, el-Muḥabber, s. 335-337; İbn Kuteybe, s. 551-552). Kureyşliler ona “vahîd” (tek), “kurretü ayni Kureyş” (Kureyş’in göz bebeği) ve “seyyidî” (efendimiz) gibi sıfatlar vermişti.

Velîd b. Mugīre, Hz. Peygamber’in davetini kabul etmedi ve kendisine şiddetle karşı çıktı. Kibir, bencillik ve ihtirası yüzünden şirk ile ruhu kirlenip tabiatı bozulduğundan Kur’ân-ı Kerîm için sihir dedi, Kur’an’ın hasmı ve Resûl-i Ekrem’in rakibi oldu. Putperestliğin hâmisi Ebû Cehil’e akıl hocalığı yaptı. Kendisinin, “Nasıl olur, ben Kureyş kabilesinin büyüğü ve başkanı olduğum halde bir kenara bırakılayım da Muhammed’e vahiy gelsin! Nasıl olur, Ebû Mes‘ûd Amr b. Umeyr es-Sekafî kabilesinin reisi de bir yana bırakılsın!” şeklindeki sözlerine Kur’an’da şöyle cevap verilir:

“Gerçeğin bilgisi gelince, ‘Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz. Bu Kur’an şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!’ dediler. Rabbinin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık ...” (ez-Zuhruf 43/30-31; ayrıca bk. el-En‘âm 6/123-124; İbn Hişâm, I, 361; Taberî, XXV, 39-41).

Velîd, Kureyşliler’in Resûlullah’a karşı düşmanca faaliyetlerine aktif biçimde katıldı. Hz. Peygamber’in amcası Ebû Tâlib’e üç defa başvuran Kureyş heyetinde o da yer aldı. Üçüncü gidişlerinde Velîd yanına genç ve yakışıklı oğlu Umâre’yi de aldı. Heyettekiler, Ebû Tâlib’den, Hz. Muhammed’in yerine bu genci alıp öldürülmek üzere yeğenini kendilerine teslim etmesini istediler. Ebû Tâlib bu teklifi şiddetle reddetti (İbn Hişâm, I, 266-268; Umâre için bk. Süheylî, III, 252-255; Fayda, s. 81-84). İbn Habîb, Kureyş kabilesine mensup sekiz zındık arasında Velîd’i de zikreder ve bunların sapık düşüncelerini Hîreli bir Hristiyan’dan öğrendiklerini yazar (el-Muḥabber, s. 337). Câhiliye devri şiirini ve Arap dilinin inceliklerini çok iyi bilen Velîd, hac mevsiminde Mekke’ye gelecek kişilere söylenmek üzere Kureyşliler’in Muhammed hakkında bir fikir etrafında toplanmalarını istemişti. Kendi görüşünün oluşması için günlerce düşündü; Kureyşliler’in ileri sürdüğü kâhin, deli, şair gibi nitelemelerin doğru olmadığının hemen anlaşılacağını belirttikten sonra, “En iyisi onun evlâdı babadan, kardeşi kardeşten, karıyı kocadan, kişiyi ailesinden ayıran bir büyücü olduğunu söyleyelim” dedi. Bu iddialar üzerine şu âyetler nâzil oldu:

“Yarattığım o kişiyi tek başına bana bırak; geniş bir servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisine nimetleri serdikçe serdiğim, arkasından daha fazla vermemi bekleyen kişiyi. Hayır, umduğu gibi olmayacak. Çünkü o bizim âyetlerimize karşı inatla direnmektedir. Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim. Zira o düşündü taşındı, ölçtü biçti. Kahrolsun, ne biçim ölçme biçme bu! Ardından yine kahrolsun, ne biçim ölçtü biçti! Sonra baktı, sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda arkasını dönüp gitti ve kibrine yenildi. ‘Bu’ dedi, ‘olsa olsa eskilerden nakledilmiş bir sihirdir; bu bildiğiniz insan sözünden başka bir şey değildir.’ Ben onu cehenneme sokacağım ...” (el-Müddessir 74/11-26). Müfessirler bu âyetlerin Velîd b. Mugīre hakkında nâzil olduğu hususunda ittifak etmiştir. Velîd’in de içinde bulunduğu Kur’an’la alay eden kimselerle (el-Hicr 15/94-96) ve onların ahlâkî zaaflarıyla ilgili (el-Kalem 68/10-16) âyetler de inmiştir. Bunun yanında Hümeze ve Kâfirûn sûrelerinin de Velîd b. Mugīre hakkında nâzil olduğuna dair rivayetler vardır. Onun İslâm’a karşı düşmanlığını gösteren en önemli husus, doğrudan kendisi veya kendisiyle birlikte diğer müşrikler hakkında 104 kadar âyetin inmesidir. Akkād, Velîd ile yeğeni Ebû Cehil’e dair nâzil olan âyetler kadar başka hiç kimse hakkında âyet inmediğine dikkat çekerek (İbn Hişâm, I, 270-272; Taberî, XXIX, 95-100) onun müşrikler arasındaki önemini vurgulamaktadır (el-ʿAbḳariyyât, s. 781-784). “İslam ansiklopedisi.

Yukarda kaynakların bize geniş biçimde aktardığı Mekke dönemi asillerinden biri Velid bin Miğure. Kendisi hakkında çokça rivayet günümüze kadar aktarılarak gelmiş. Kaynakların anlattığı Velid bin Muğire; dindar, akıllı, zengin, varlıklı biridir. Kendisini tanıtan en önemli olayın Kâbe’nin yapımı sırasında gösterdiği hassasiyettir. Kâbe’nin yıkılıp yeniden yapılmasının öncülüğünü yapan kişidir. Kâbe’nin yapımında haram kazanç, faiz, (riba) zülümle elde edilen kazancın vb. yolarla elde edilen kazançların konulmamasını şart koşmasıdır. Dikkat ettiniz mi daha Mekke cahiliye dönemi ve Allah’ın evinin inşası yapılacak haram kazancın buraya katılmasını istemiyor. Bu bir ahlak, kendi inandığı değerlere bağlılık, en hafif tabiriyle kendi çapında tutarlılığı göstermesi bakımından çok anlamlı bir duruşu gösteriyor. Tıpkı 21. Yüzyılda batılıların sahip olduğu ahlaki değerlere benzer bir durum arz ediyor. Bugün Allah’ın istediği, toplum ve temel insani değerler bakımından, kendini İslam’a nispet edenlerden daha tutarlı bir ahlaka sahip olmaları gibi batılıların.

Gelin bu tutumu kendi toplumumuza getirelim, bugün yaşadığımız toplumda camiler Allah’ın evi olarak tarif ediliyor. Bu Allah’ın evleri yapılırken Velid Bin Muğire'nin gösterdiği hassasiyeti gösteren kaç tane kendine Müslüman diyen var bu toplumda, kaç cami bu hassasiyetle yapıldı? Haramın, bulaşmadığı helal paralarla inşa edilen kaç tane cami bulabilirsiniz bu toplumda. Osmanlı dönemini ve öncesini ayrı tutarak söylüyorum. Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan ibadethanelerde Velid Bin Muğire’nin gösterdiği hassasiyeti göstererek inşa edilen kaç ibadethanemiz var?

Burası çok önemli, nedeni şu biz Kur’an okuyan, Allah’ın peygamberine tabi olduğumuzu söyleyen bir toplumuz. Kendimize ‘Müslüman’ diyoruz, biz Müslümanlar mı daha doğruyuz yoksa Velid Bin Muğire mi? Eğer onun kadar bu konularda hassas ve ahlaklı değil isek vay halimize! Neden mi, çünkü Allah Hz. Peygamber üzerinde ona müşrik diyecektir. Bu kadar üstün ahlak ve insani meziyetleri olan birine Allah müşrik diyorsa, bizim durumumuz ne olacak? Bir müşrik Allah için yapılan işte bu kadar hassas davranıyor ve yine müşrik oluyorsa, biz onun kadar hassas ve ahlaklı değilsek Allah bize ne diyecek, oturup düşünmek tefekkür etmek gerekiyor.

Velid Bin Muğire’yi müşrik yapan en temel vasfının şirk koşmasıydı, kendini ve atalarının inançlarına olan sadakati, bir de kendini müstağni görmesiydi. Zenginliği, varlıklı olması onu müstağni yapacaktı. Atalarından gelen inancı samimi olarak yaptığını düşünüyoruz itirazının buna olmadığını az çok anlıyoruz. Onun kabul etmediği Peygamberliğin kendisi gibi varlıklı ve soylu birine gelmemesiydi. Bu kibir onu müşrik olarak hayatını sonlandırmasına sebep olacaktı. Soru şu; bugün bizim toplumda Allah ile beraber ulu önderler, vb. inancıyla beraber Müslüman olduğunu söyleyenlerin durumu Velid Bin Muğire’nin durumuyla aynı değil mi? Allah’a ibadet için inşa edilen camilerin haram, faiz gibi paralarla yapanların durumu ne olacak? Allah pratikte yaşanan bu olayların bize ibret olması için haber veriyor. Biz bırakın ibret almayı onların fersah fersah beterlerini yapıyoruz, sonra dönüp mümin olduğumuzu söylüyoruz. Velid Bin Muğire de kendisinin Allah’ın razı olduğu kulu olarak tanımlıyordu. Öyle ki onun evini inşa ederken haram kazanç girmemesi için azami önem veriyordu. Ya biz bizde onun kadar hassas tartıyor muyuz Allah için yaptıklarımızı! Oysa biz, eğer mümin isek yaptığımız her iş ve pratik amel Allah içindir. Hem mümin olduğunu söyleyip hem de yaptığı hiçbir şeyin Allah’ın kitabına uymaması Velid’in yaptığıyla aynı kapıya çıkmaz mı?

Bakın Kâbe’nin inşasına haram kazanç bulaştırmayacak kadar hassas olan kişiyi Allah müşrik olarak adlandırıyor. Ya bizim toplumda Allah’ın evlerini yapanların bunlara hiç önem vermemelerini yarın Allah nasıl tanımlayacak dersiniz. Bugün bizim toplumun Velid’leri yok mu dersiniz! Velid Bin Muğire'ler ölmediler, asırlardır içimizde yaşıyorlar. Sadece biz onları göremeyecek kadar basiretsiz ve ferasetten mahrumuz. Velid bin Muğire’leri, kibriyle halkın arasında gezenlerin içinde arayın, yönetim kadrolarında arayın. Çünkü onlar yani çağdaş velidler her zaman yönetim kadrolarında yer alırlar. Allah’ın evini inşa ederken gösterdiği hassasiyeti, yaşadığı toplum için göstermiyordu. Mekke toplumunda kız çocukları diri diri gömülürken itiraz etmiyordu. Kölelik, sömürü halkı inim inim inletirken sesi soluğu çıkmıyordu Velid Bin Miğure’nin. Onun takipçileri bugün de aynılar. Toplumun sömürülmesi, insanların açlığa mahkûm edilmesi, hukukun güçlülerin hukuku olması aynı anlayışın günümüz tezahürü değil midir? Toplumda soyluların hırsızlık, yolsuzluk yapması, alkışlanıyor. Toplumun mübarek diyerek hürmet ettiği bir ayda insanları ibadete değil hırsızların safında durmaya davet edenler Velid Bin Muğire zihniyeti değil midir? Hatta ondan çok daha kötüdür çünkü Velid, kutsallarına bağlı biriydi. Bugün ise onun takipçileri kutsalı tanımıyor, cami duvarlarına bevlediyor, mübarek ayda toplum ibadetle meşgulken onlar toplumu ibadetten uzaklaştırıp kendilerine tabi olmaya çağırıyorlar. Velid Bin Muğire’ler ölmediler kılık değiştirdiler aramızda yaşıyorlar.

Mekke toplumu bir El-Emin çıkardı kendi içlerinden, bu emin kişi topluma hakikati gösterdi. Sahtekârların onlara yutturduğu yalancı, üçkâğıtçı adalet dağıtıcılarının, maskelerini düşürdü toplum nezdinde. Ya bizim toplum? Bizim toplumda sistem eminlerin çıkmasını asla istemez. Bunun olmaması için Müslümanları kullanır ve olur da buna dair bir iz belirirse haberimiz olsun ezelim çıbanı, büyüyüp başımıza bela olmasın der. Bu toplumda kendine Müslümanım diyenler veya İslam’a nispet edenler, el-Emin’in kendi cemaatlerinden olacağını düşünürler. “Eğer bir el-Emin gelecekse o bizim cemaatten olmalı çünkü ona en layık olan cemiyet bizim cemiyettir” derler. Tıpkı Mekke döneminde Velid’in söylediği gibi! Sahi hiç düşünüyor muyuz ne yaptığımızı? Ya da yaptıklarımızın kimlerin yaptıklarına benzediğini hiç düşünüyor muyuz?

Velid bin Muğire ile El-Emin’in arasındaki farkı nasıl bulacağız veya anlayacağız diyorsanız yine Mekke’ye gidelim. Kâbe yapılmış, inşaat bitmiş tek bir eksik kalmış oda, haceru’l esved taşı yerine yerleştirilmesi. Mekke’deki kabileler arasında anlaşmazlık çıkıyor. Anlaşmazlığın sebebi bu kutsal görevi herkes kendisinin yapması gerektiğini söylüyor. İşin içinden çıkamadıklarında içlerinden birisi şöyle bir teklifte bulunuyor: “Bir sonraki gün Mescidin şu kapısından içeri ilk giren kişi hakemlik yapsın, onun vereceği karara göre hareket edelim.” diyorlar”. Kapıdan içeri girenin Mekke’nin emin kişisi olduğunu gördüklerinde, işte bu işi yapmaya layık kişidir. O emin kişidir kimseye haksızlık yapmaz diyeceklerdi. Bu emin kişiye olay anlatılınca onlara battaniye benzeri bir bez getirmelerini ister taşı bezin üstüne koyar her kabileden bir kişinin bu bezin ucundan tutmasını ister. Yapılacak bu kutsal işe herkesi ortak edecekti. İşte bugün bizim toplumda benzeri olaylar olduğunda, kendilerine başvurulduğunda ister Müslüman olsun ister müşrik olsun kendisine haksızlık yapılmayacağını söyleyeceği kaç el eminimiz var?

Konuyu biraz daha özele indirgeyelim, bugün yaşadığımız toplumda Velid Bin Miğure’yi alıp hangisi olduğu fark etmeksizin bir cemaate, vâkıfa, ideolojiye, partiye (vb) topluluğa götürseniz, tanıştırsanız emin olun hemen herkes onu öldürmek isteyecektir. Sen benim Peygamber’ime nasıl bunları yaptın, sen Allah’ın diniyle nasıl savaştın diyerek üstüne hücum ederiz. Bunu yapanlara Velid bin Miğure benden ne farkınız var dese söyleyecek sözümüz var mı? Bana hücum ediyorsunuz ama çoğunuz bana benziyorsunuz der. Veya beni öldürmek isteyen varsa tek şartım var Muhammed’e (s.a.s.) benzeyen onun gibi olan varsa aranızda gelsin beni öldürsün dese sizce yaşar mı? Yoksa öyle biri çıkıp ben varım deyip onu öldürür mü? Herkes bu soruyu kendine sorsun ve vereceği cevapla ne olduğunu görmüş olsun?

Konuyu şöyle toparlayalım, kendi toplumunuza, kendi çevrenize bakın sonra oturup değerlendirin. Çevrenizde yığınlarca Velid Bin Miğureler göreceksiniz, el emin çevrenizde ve toplumunuzda olmadığını fark edeceksiniz. Allah el emini gönderdiği toplumda Velid Bin Miğure’lerle mücadele ediyordu. Allah ve onun elçisinin mücadele ettiği Velid bin Miğure’ler değilmiydi? Bugün kendini tırnak içinde Müslüman o alarak tanımlayan Hz. Peygamber’i kendine rehber edindiğini söyleyen toplumlarda Velid bin Miğurelere dönüşüm yaşanıyor. Bugün kendini İslam ülkesi veya toplumu olarak tanımlayan yerlerin yöneticileri Velid Bin Miğure’ye benziyorlar. Allah ve onun Peygamber’inin mücadele ettiği karakterler İslam toplumlarını yönetiyorlar. Velid bin Miğure’lerin yönettiği toplumlardan adalet, hak hukuk, beklemek beyhude bir bekleyişten başka bir şey değildir. İnsanlığın beklediği umut olmak istiyorsak bunlara karşı el eminleri inşa edip, insanlığı Allah’ın istediği kurtuluş ve adalet düzenine kavuşturmalıyız.

O üstün ahlaklı Allah’ın Peygamber’i Medine de ölüm döşeğindedir, Usame’nin ordusu sefere çıksın emrini veriyor. Sefer için yola çıkan ordunun komutanı daha toy bir delikanlı olan kölelikten azat edilen Usame’dir, Usame’nin emri altında Hz. Ebu Bekirler, Hz. Ömerler, Hz. Ali’ler, Hz. Osman’lar, Hz. Halit bin Velitler olacaktı. O kutlu nebi ölürken bile bize toplumu nasıl dönüştüreceğimizin ipuçlarını veriyordu. Mekke elitlerinin kibirli yöneticilerinden bir köleye itaat edecek bir nesil inşa etmişti, salat ve selem onun üzerine olsun. İşte bugün bize düşen bu ve benzeri olayları iyi okuyup onun modellediği Kur’an toplumunu inşa etmektir. Bugün bizim toplumda yöneticilik yapanların kaç tanesi sıradan bir insan olan ve Allah için yola çıkan delikanlılara itaat eder. Her cemiyet kendi özelinde bu soruların cevaplarını düşünsün.  Kur’an’ın mücadele ettikleriyle mücadele edecek, Kur’an’ın inşa ettiği nesillerden olma duasıyla.  

Yaşadığımız toplumda hemen herkesin şikâyet ettiği en temel değer (kavram) ahlaktır desek yanlış olmaz.

Toplumun her kesiminden insanlarımız yapılan haksızlıkları,  insanların nasıl ahlaksızlaştığını anlatıyorlar. Gelin önce cahiliyye ahlakına bakalım

 Câhiliyye Döneminde Ahlâk

 İslâm öncesinde Araplar’ın ahlâk anlayışı hakkındaki kaynaklar, câhiliyye şiiri ve atasözleriyle Kur’an ve Sünnet gibi İslâmî belgelerdir. Bu kaynaklardan edinilen bilgilere göre câhiliyye edebiyatında ahlâk kelimesine rastlanmamaktadır. Bu kelimenin tekili olan hulk ise nâdiren kullanılmıştır. Bir ölçüde iyi ahlâk mânasını ifade etmek üzere mürûe (mürüvvet) tabirine daha çok rastlanır. Ayrıca hayır, mâruf ve hak gibi ahlâkî muhteva taşıyan kavramlar yanında câhiliyye erdemlerini ifade etmek üzere şecaat, kerem, sehâ, cûd ve vefâ gibi çeşitli kavramlarla bunların zıtlarının kullanımı da oldukça yaygındı. Ancak bütün bu kavramlar yüksek ve cihanşümul bir ahlâk anlayışını ifade etmekten tamamen uzak olup dünyevî ve kabileci bir karakter taşımaktaydı.

Câhiliye Arabı ikinci hayata inanmadığı için (bk. el-En‘âm 6/29; Yâsîn 36/78; el-Câsiye 45/24) bu dünyanın zevk ve safasından olabildiğince faydalanmayı hayatın gayesi saymıştı. Kadın, aşk, şarap ve kabile savaşları câhiliyye şiirindeki temaların başında yer alır. O dönemin ünlü şairi Tarafe, Muʿallaḳa’sında, ebedîlikten söz edilemeyeceğine göre insan için yapılacak en iyi şeyin bütün varlığıyla hayatın zevklerini yaşamak olduğunu belirtirken câhiliyye döneminin bu hedonist ahlâkını dile getiriyordu (Zevzenî, s. 82).

Bu ahlâk telakkisinin sadık bir dili olan Züheyr’in Muʿallaḳa’sında geçen aşağıdaki beyitler câhiliyye erdemlerinin başında yer alan yiğitliğin ne anlama geldiğini göstermektedir:

 “O bir aslandır, pür-silâh, keçeleşmiş / Yeleleri; tırnakları kesilmemiş / Yiğittir: Zulme uğrayınca zalimce karşılık verir / Çarçabuk (...) Zulme uğramazsa kendisi zulme başlar” (...) / “Oymağını silâhıyla savunmayan kişi zillete uğratılır / Ve insanlara zulmetmeyen zulme mâruz kalır” (Zevzenî, s. 115).

Câhiliye döneminin bütün ahlâkî faziletlerinin arkasında kişinin veya kabilenin gururunu (fahr), şeref (mecd), öfke (gazap), kavmiyet (hamiyye) duygularını tatmin etme, asâlet, cömertlik ve yiğitlikle şöhret kazanma, saygı görme, insanlarda hem korku hem de hayranlık duygusu uyandırma arzusu yatmaktaydı. Esasen bu dönemin, fert ve kabile gururu, kibir ve serkeşlik nitelikleri dolayısıyla câhiliyye diye anıldığı Amr b. Külsûm’ün muallakasından açıkça anlaşılmaktadır (Zevzenî, s. 178).

Kur’an ve Sünnet’te Ahlâk

 İslâm dini, aşiret ruhunun rekabet ve küçümseme duygusuyla geçici hazlara düşkünlüğün doğurduğu kaba ve hoyrat geleneklerin karşısına insanın nefsini dizginlemesi, tabiatını öfke ve şiddetten koruması anlamına gelen hilim ve şefkati koydu; bu suretle insana o güne kadar kendi dışındaki varlıklara çevirdiği mücadele enerjisini kendi nefsinin kötü temayüllerine karşı yöneltmesini öğretti.

 I. Goldziher’in de belirttiği gibi (Le dogme et la loi de l’Islam, s. 4, 11) arap kabilelerinin hayat tarzları, örfleri ve uygulamaları üzerine bir toplum yapısı kurmak mümkün değildi. Onların koyu ve anlamsız putperestlikleri, yüksek bir ahlâkın kurulmasına başlı başına bir engel teşkil ediyordu. Bu sebeple Hz. Peygamber, bir olan Allah’a itaat temeline dayalı bir ahlâkî ve dinî birlik sağlama görevini üstlenmiş (bk. Âl-i İmrân 3/103); böylece kabile ve soy sop (hasep nesep) anlayışı yerine Allah’a saygı (takvâ), ferdî ve sosyal planda yücelmenin ve değer kazanmanın ölçüsü haline gelmiş; bu ölçüye uygun olarak İslâm’ın öğretileri, Allah’ın bütün yaratıklarına karşı merhametli olmayı, beşerî ilişkilerde dürüstlük ve güvenilirliği, karşılıksız sevgi ve fedakârlığı, samimiyet ve iyi niyeti, kötü eğilimlerin bastırılmasını ve daha birçok faziletleri ihtiva etmiş bulunmaktadır.

İslâm ahlâkının asıl kaynağı Kur’an ve onun ışığında oluşan sünnettir. Nitekim Hz. Âişe bir soru münasebetiyle Hz. Peygamber’in ahlâkının Kur’an ahlâkı olduğunu belirtmiştir (Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 139). Bu sebeple İslâm ahlâk düşüncesi Kur’an ve Sünnet’le başlar.

Kur’ân-ı Kerîm’de ahlâk kelimesi yer almamakla birlikte, biri “âdet ve gelenek”, diğeri de “ahlâk” mânasında olmak üzere iki yerde (eş-Şuarâ 26/137; el-Kalem 68/4) ahlâkın tekili olan huluk kelimesi geçmektedir. Ayrıca pek çok âyette yer alan amel teriminin alanı ahlâkî davranışları da içine alacak şekilde geniş tutulmuştur. Bunun yanında bir (birr), takvâ, hidâyet, sırât-ı müstakım, sıdk, amel-i sâlih, hayır, mâruf, ihsan, hasene ve istikamet gibi iyi ahlâklılık; ism, dalâl, fahşâ, münker, bağy, seyyie, hevâ, israf, fısk, fücûr, hatîe, zulüm gibi kötü ahlâklılık ile aynı veya yakın anlam ifade eden birçok terim vardır. Hadislerde ise bu terimler yanında ahlâk ve hulk kelimeleri de kullanılmıştır.

Bütün bu teknik tanımlamalardan sonra gelin konuyu biraz güncelleyelim.

Bizim toplumun yaşadığı ve şikâyet ettiği ahlak tam da şudur: Kur’an ahlakından uzaklaşıp cahiliyye ahlakına dönüşüm...

Toplumun genel ekseriyeti ve geçmiş müktesebatı İslam kaynaklıydı. Her ne kadar tahrif edilmiş olsa bile genel olarak böyleydi. Bugün yaşadığımız sorun da işte bu temel hakikattir. İslam ahlakından cahiliye ahlakına yönelişin sancılarını yaşıyor toplum.

Bir sanatkârın yaptığı sanat onun ahlakını yansıtır. İslam’ın tanımladığı ahlaka sahip bir sanatkârın yaptığı sanat veya iş,  en kaliteli ve yapılabilecek en güzel şekilde yapılmıştır. O sanatkâr kendi alanında bir değer oluşturmuştur. İşi olan, ihtiyacı olan ve bu sebeple usta arayan insanlar sorduğunda hemen isminin tavsiye edildiği kişidir o. Tıpkı Allah resulünün İslam öncesi sahip olduğu ahlak gibi.

 Hatırlayın Mekke dönemi ve Kâbe yapılıyor el birliğiyle... Hacer-ul Esved yerine konacak. Çok değerli bir iş.  Her kabile onu kendisinin yapması gerektiğine inanıyor. Anlaşmazlık çıkınca “şu kapıdan içeri ilk kim girerse o bu işi yapsın” diye karar alıyorlar. Kapıdan içeri Abdullah’ın oğlu Muhammed’in girdiğini gördüklerinde çok seviniyorlar. O emin kişidir bu işi yapmaya layıktır diyorlar. O emin kişi bu işi kendisi yapmak yerine herkesi ortak ediyordu yapılacak bu kutsal ve değerli işe. Bir battaniye içine koyuyordu taşı, her kabileden bir kişi battaniyeden tutuyordu beraber yerleştiriyorlardı. İşte cahiliyyede olmayan ahlak, bu yetim delikanlıda kendini gösteriyordu. Kendi alanında ehil ve güvenilir, sanatını en güzel ve en kaliteli şekilde icra ediyordu.

İşte bugün kaybettiğimiz ahlak tam da budur. Bu ahlâkı kuşanmak yerine bu ahlâkı terk ettik ve ediyoruz bunun bunalımını yaşıyoruz. Çok üzücüdür ki, bu toplumun kendine Müslüman diyenleri bu ahlakı kaybediyor.

Hemen her alanda bir işi yapan Müslüman ise o işini kaliteli, düzgün, hakkını vererek yapmaz diyor toplum. İş yaptıracak usta arıyorsa ve işini güvenerek teslim edeceği birini arıyorsa ona genelde gayri Müslim ustalar tavsiye edilir. İşçi olarak çalışmak isteyene toplum bir gayri Müslim’in yanında çalışmasını tavsiye ederler. O işçinin hakkını yemez bu konuda çok hassastır derler. Ticaret yapacak insanımız malını kime satması gerektiğini sorduğunda, aldığı cevap gayr-i müslim bir tüccarın adıdır. O ticaretinde dürüst, ödemelerinde emin, ticaret yaptığı kimseye zarar vermez diyorlar. Siz alın çoğaltın hayatın tüm alanlarında analiz yapın karşınıza gelecek üç aşağı beş yukarı bunlar olacak.

Peki, bu toplum kendini İslam’a nispet ediyor da neden kendi değerlerinden vazgeçiyor cahiliyye ahlakının değerlerine yöneliyor? Bu sorunun birçok sebebi vardır elbet, biz kendimize bakarak cevaplarsak bunun müsebbibi kendine Müslüman diyen ahlak yoksunları değil midir? Elbette kusurun büyüğü burada olduğu kesin, bize örnek ve model olarak gösterilen Hz. Peygamber’in Mekke toplumundaki ahlakını bile kuşanamadık. Oysa Allah “O'nda sizin için güzel bir örnek vardır”(Ahzab-21) buyuruyor. Bu örneklik peygamberlik yönüyle olmadığı açıktır o zaman beşer olarak bize örnek ve model gösteriliyor. Biraz daha netleştirelim yaşadığımız toplumda Hacer-ul esvedi yerleştirmek için kavgalar çıksa, kapıdan içeri giren de Müslüman bir hocamız olsa insanlar işte bu emin kişidir, o kimseye haksızlık yapmaz diyecek bir modelimiz var mı? Cevabı bile ürpertici gelecektir.

Daha Mekke döneminin başları ve inen sure sayısı iki elin parmak sayısı kadar. Habeşistan’a hicret eden Müslümanların sözcülüğünü yapan Câfer'in (r.a.)  Necaşi’ye söylediği sözleri araştırın ve okuyun. Karşınıza bizim toplumun aradıkları gelecek. Hazret-i Cafer; “Ey hükümdar! Biz, cahil bir millettik. Putlara tapardık. Lâşeleri yerdik. Her kötülüğü işlerdik. Akrabalarımızla münasebetlerimizi keserdik. Komşularımıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız, zayıf olanlarımızı ezerdi. Allâh’ü Teâlâ, bize, kendimizden soyunu-sopunu, doğruluğunu, eminliğini, iffet ve nezâhetini duyup bildiğimiz bir pey­gamber gönderinceye kadar biz bu durumda ve bu tutumda idik.” Konuşmanın kısa bir kesiti bizi anlatıyor değil mi? İşte bizim toplumun koşarak gittiği yer, tuhaf gelecektir amma hakikat, biz El Emin kişinin kuşanıp insanlığa bıraktığı ahlakı terk edip Mekke cahiliyyesinin ahlakına koşuyoruz.

Bugün yaşadığımız toplumda dinin direği ahlaktır demenin zamanı geldi geçiyor. Unutmayın Hz. Peygamber’in yaşadığı toplumda Salih kimseler vardı, bilge kişiler vardı, toplumda otorite olarak bilinen din adamları, müftüler vardı. Onlar inandıklarını evlerine, ibadet hanelerine kapanıp yaşarlardı. Ara sıra toplumun içine girer hakikatleri anlatırlardı, toplum dinler “doğru söylüyor der” teşekkür eder, hayatlarına kaldıkları yerden devam ederlerdi, bugün bizim toplumda olduğu gibi. O toplumun din adamları o kadar güçlüydü ki haram ayların yerlerini değiştirir, hac mevsimini ayarlarlardı. Toplum onların uygulamalarına itaat ederdi.

Bugün bizim toplumda da güçlü din adamları, cemaatler var. Bu hocaların dedikleri din olarak görülüyor. Onların belirlediği kurallar uygulanıyor, bu yüzden her cemaatin kendine özgü bir din anlayışı var. Çevrelerindeki insanlar bu hocaların anlayıp aktardığı anlayışı din olarak görüyorlar. Bu toplumda hemen her hocanın cemaatin söylediği bir hakikat var, “dinin direği namazdır” diyorlar.

Mekke toplumunun dininin direği neydi desem ne düşünürsünüz? Ben kendi kanaatimi söyleyeyim Mekke toplumunun dinin direği hac idi. Onların dininin temeli olmaz ise olmazı hac idi. Bu inanış ve olmaz ise olmaz onları müşrik hacılar yapacaktı, çünkü ahlakı çıkarmışlardı dinin temelinden. Bugün bizim toplumda aynı durumda değil mi? Hemen herkes “dinin direği namazdır” diyor. Bu direk olan namazı kılanlar her türlü ahlaksızlığı rahatlıkla yapabiliyorlar. Namazlı ahlaksızlar türemeye ve yayılmaya başladı bizim toplumda. Tıpkı Mekke toplumunda müşrik hacılar gibi bizim toplumu da namazlı ahlaksızlar oluşturuyor.

İşte Hz. Peygamber’i böyle okumamız gerekiyor, ahlaklı emin kişinin getirip yaşadığı ahlakı temele oturtup yeni bir toplum oluşturup, o toplumda gerçek Hacc’ı inşa etti. Toplumu müşrik hacılardan, ahlaklı, takvalı hacılara dönüştürdü. Bugün bizim toplum da buradan işe başlamalı namazlı üçkâğıtçılardan, emin, güvenilir, salih, takvalı namazlılar inşa etmeliler. Unuttuğumuz ve Kur’an’ın bize sürekli hatırlattığı ahlaki değerleri yeniden bismillah diyerek inşa etmeye başlamalıyız.

Allah yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaratmıştır, kâinat kendi yaradılış ahlakı üzere kusursuz işliyor. Bu kusursuzluğu bozan biz insanlarız. Bütün yaratılanların muazzam uyumuna, ahlakına bakıp biz de bu uyumun, ahengin tamamlayıcı parçası olmak zorundayız. Mekke döneminde Hz. Peygamber’in dininin direği namaz değildi, o dönemde dininin direğinin ahlak olduğunu okuyan her Müslüman bilir. Allah’ın razı olduğu ahlakı kuşanan toplumun dininin direği namaz olacaktı. Biz ahlaksız bir din ve o dinin namazını oluşturduk! Ya ne yaptığımızın farkında değiliz ya da Allah’ın azabına doğru coşkuyla koşarak gidiyoruz.

Yeniden Kur’an’ın insanlığa indiği mübarek bir aya kavuşuyoruz. Yine ramazan çaldı kapımızı. Geceleri uykumuzdan uyandırıp sahura çağıracak. İnsanlarımızın manevi duygularının kıpraştığı bir atmosfere bürüyecek. Sahurlar, iftarlar, dualar, ibadetler, teravihlere, çağırıyor toplumu, rablerinin mesajına yönlendiriyor.

Bizim toplumda her ramazan hatimler okunur, hatim yapma yarışları yapılır. Bizim toplumda ramazanlarda Kur’an’ı en güzel kıraat ile okuma yarışmaları yapılır. Yine ramazan TV ekranlarında kelli-felli hocalar, akademisyenler belirmeye başlar. Hepsi ramazanın bereketini anlata anlata bitiremezler; çünkü oruç tutuyorlar kurtuluş bekliyorlar. Bu TV ekranlarını dolduran hocalara bakın topluma anlattıklarının neredeyse hiç birini yapmıyorlar. Fakirliği öve öve bitiremezler amma kendileri varlık içinde yüzerler. Elde ettikleri bu varlıkları, paylaşma ve bereket ayı dedikleri ramazanda bile paylaşmazlar garip gurabayla.

Gelin toplum olarak bu ramazanda Kur’an okumayalım, bugüne kadar okuyup öğrendiklerimizi yaşayalım. Herkes Kur’an’dan öğrendiği kadarını hayatında yaşasın, kimimiz üç beş ayet, kimimiz üç beş sayfa, kimimiz hatim edip ezberlediğimiz kadarını pratiğe döküp yaşayalım. Bu yıl ramazan farklı olsun. Gelenekten sıyrılıp yepyeni bir gelenek oluşturalım. Allah’ın kitabından bildiğimizi hayatımıza aktarıp yaşam biçimi yapalım. Neleri biliyorsak, ne kadar infak etmemiz gerektiğini o kadar infak edelim, ibadet etmeyi öğrendiysek onu yapalım, ahlak öğrendiysek onu yaşayalım. Her fert kendi bildiğini hayatına aktarsın, pratikte yaşasın bakalım neler değişiyor, kendimizde ve çevremizde.

Yazının başlığını okuyanların “bu adam delirmiş galiba” dediğini duyar gibi oluyorum. Gelin ne demek istediğimi biraz açalım. Yazıyı anlayabilmek için, önce bir Mekke yolculuğu yapalım. 1440 yıl önce Mekke toplumu ateş çukuruna doğru yol alıyordu. Kendilerini yoktan var eden Allah’a ortaklar oluşturmuş, şirk koşuyorlardı. O toplumun içinde Abdullah’ın yetim oğlu Muhammed yaşıyordu. Bu yetim çocuk öyle üstün bir ahlaka sahip idi ki; onun adını duyan ona emin kişi diyordu. Hatta Mekke’nin önde gelenleri onunla iftihar ediyorlardı. Böyle üstün ahlaka sahip kişinin kendi kavimlerinden olduğu için övünüyorlardı. O ateş çukuruna giden toplumun kendisine el-emin künyesi verdikleri yetim Muhammed. O, öyle bir ahlaka sahip idi ki; düşmanları bile değerli emanetlerini ona teslim ederlerdi. Hatta bir gün onlara, size şu dağın arkasından bir ordu geliyor, sizi yok etmek istiyor desem bana inanır mısınız diyecek, onlar hiç tereddüt etmeden evet inanırız çünkü biz senin yalan söylediğine hiç şahit olmadık diyeceklerdi. Peki, dostlar ortada kitap yok, vahiy yok, bu yetim nereden bu güzel ahlakı kuşandı. Allah bu güzel ahlakın sahibini mesajını insanlığa ulaştırma görevi verecektir, yani bu üstün ahlakı taltif edecek, bir anlamda ödüllendirecektir. Unutmayın o Kur’an okumamıştı, hatim yapmamıştı, hele kıraat nedir hiç duymamıştı. Buraya kadar anlaşılmıştır kanaatindeyim.

Bugün bu topluma din anlatmaya ihtiyaç yok, toplum istediği bilgiyi rahatlıkla alabiliyor. İnternet portalları, yapay zekâ zaten bilgiyi veriyor topluma, tek eksik var o da bu bilgilerin pratik hayatta yaşanması. İşte bugün tek ihtiyacın bu bilgileri ete kemiğe büründüren el-emin vasfını üzerinde taşıyacak olan kişiler olduğunu düşünüyorum. İşte tamda bu yüzden gelin vahyin istediği emin kişilikleri modelleyelim, topluma güzel örneklikler sunalım. Toplumu dönüştürmek istiyorsak el-eminleri inşa etmek zorundayız. “Şu dağın arkasında hazırlanan düşman size saldıracak dediğinde” hiç tereddüt etmeden, “sen söylüyorsan doğrudur çünkü biz senin emin, güvenilir olduğunu biliyoruz” dedirtecek kişilikler inşa etmeye odaklanalım. İşte bu yüzden bu ramazanda Kur’an okumayalım bildiklerimizle toplum içinde yaşayalım.

Şimdi gelelim bu ramazanda Kur’an okumayalım meselesine, bu ramazanda her fert Kur’an’dan okuyup öğrendiğini yaşamaya çalışsın, sadece bir ay bunu yapsın ve bildiği kadarını yapsın. Örneğin: Okuduğu Kur’an’dan kul hakkını öğrenmiş ise, bunu yaşamına aktarsın, kimlerin hakkını yemiş ise onları bulup haklarını iade edip helallik alsın. Her fert kendi bildiğini hayatına aktarsın ve gereğini yerine getirsin.

Müslümanların birbirleriyle olan ilişkilerinde, mezheplerin mensuplarının birbirlerine karşı durumlarında, farklı gruplara mensup olan Müslümanların birbirleriyle ilişkilerinde Kur’an’ın belirlediği ahlakî durumları kuşanıp kuşanmadığımızı gözden geçirelim. Fikrini, zikrini beğenmediğimiz Müslümanlara karşı yüreğimizde taşıdığımız olumsuz duyguların Kur’an’da karşılığının ne olduğunu sorgulayalım. Tüm insanları bizim fikirlerimizi beğenmek zorunda gördüğümüz için bizim gibi düşünmeyenlere karşı geliştirdiğimiz dışlayıcı tavırlarımızın ne kadar islâmî olup olmadığını yeniden gözden geçirelim. Problem yaşadığımız kardeşlerimize karşı Kur’an’ın bizden istediği şekilde af yolunu tutarak yüreklerimizi onlara açıp açamadığımızı ilahî vahyin süzgecinde geçirelim ve durumuzu Kur’an’ın belirlediği bu ölçüler üzerinden yeniden sorgulayalım. Kur’an’ın ölçülerini belirlediği “Müslümanlar arasındaki ilişkilerle” ilgili kurallara ne kadar uyup uymadığımızın muhasebesini yapalım. Varsa buralarda eksikliklerimiz öncelikle buraları tamir ederek bu ramazanı değerlendirelim. Kur’an’ı kendimize referans aldığımızı yönündeki iddialarımızı öncelikler bu konulardaki Kur’an dışı yaklaşımlarımızdan arınarak ispat etmekle işe başlayalım. Biz duyarlı Müslümanlar olarak, Kur’an’ın bizden istediği -özellikle de birbirilerimizle ilişkilerimizdeki- zaaflarımızı ortadan kaldırmadan halktan, Kur’an’a göre bir hayat yaşamasını istemek ve beklemek yanlışlığının içine düşmeyelim. Bunları yazmamın sebebi iğneyi öncelikle kendimize batıralım sonra çuvaldızı başkalarına batırmamız gerektiği gerçeğinden dolayıdır.

Bu toplumun yöneticileri: aileden, mahalleye, mahalleden ilçeye, ilçeden ile ilden devlete kadar yöneticilik yapanlarımız. Bu ramazanda Kur’an okumasınlar hatimler yapmasınlar, yönetimi altında kimlerin haklarını hukuklarını ihlal etmişlerse onları ihya etmeye başlasınlar. Belediye yöneticileri kendi yönetimi altındaki kaç garibanın ihtiyacını hakkını görmezden gelmiş, kimlerin haklarını çiğnemiş, hangi garibanı yok saymış, hangi zengine kol kanat gelip garibanın sırtına binmiş bunların muhasebesini yapsın ve Allah’ın istediği gibi buraları yeniden düzenlemeye başlasın. İşte gerçekten Kur’an okumuş ve Allah’ı razı etmenin yolunu bulmuş olacağız. Aynı şeyleri illeri yönetenler yapsalar, aynı şeyleri ülkeyi yönetenler yapsalar sizce toplum nasıl olurdu? Bu oluşan topluma Allah rahmetiyle karşılık vermez miydi? Aile reisinin ahlakı bozuk, Allah’ın kitabını okuyor, amma hayatında Allah’ın kitabından hiçbir şey yok, çocuklarının Salih evlatlar olmasını bekliyor. İlçesinden iline, ilinden devletine, her kademedeki yönetici Allah’ın kitabını hatim ediyor, hayatlarında Allah’ın kitabından bir paye yok, cennetin sahipleri olduğunu söylüyorlar.

Bir düşünün her fert bu ramazanda Allah’ın kitabından öğrendiğini yaşıyor olsa, sizce toplum nasıl olurdu? Ev sahipleri kiracılarına nasıl davranırdı yâda Allah nasıl davranmaları gerektiğini söylüyor? Yöneticiler yönetimi altındakilere nasıl davranırdı, yâda okudukları Kur’an da Allah nasıl davranmalarını istiyor? Dostlar bugün bizim elimizde Kur’an gibi muazzam bir kitap var, eğer biz ona gerçekten değer veriyorsak onun indiği bu ayda onu iyi anlamalıyız. Yoksa koşarak ateşe gideriz ki toplum aynen böyle olmuş. Hz. Peygamberi düşünün Hira mağarasına çekilmiş kendisiyle baş başa, bir ses geliyor “oku” diyor. “Ben okuma bilmem” diyordu bu emin kişi. Yalan söylemiyordu, oku diyenin neyi okuması ve nasıl okuması gerektiğini bilmiyordu. Kitap yok, tefsir yok, fikir kitabı yok, doğru dürüst yazılmış bir şey yok. İlk emir oku! Bu emin kişi neyi okuyacak yâda nasıl okuyacak. Ben okuma bilmem cevabının arkasından, sen okumayı biliyorsun amma yanlış okuyorsun der gibi. “Yaratan rabbin adıyla oku” diyecekti Cebrail (a.s.) “Ey emin kişi! Sen çevreyi, hayatı, toplumu iyi okuyorsun, amma yanlış yerden okuyorsun; bildiklerini, gördüklerini, birde rabbin adıyla oku” diyordu.

Allah Azze ve Celle. Mekke toplumunda, daha kitabın 3-5 suresi inmiş bu inen ayetleri okuyanların nasıl değiştiklerini anlatıyor siyer tarihi. Çünkü onlar hatimler okumadılar, öğrendiklerini toplumda yaşam biçimi yaptılar. Onların yaşam biçimleri bir toplum oluşturdu, Allah o toplumdan razı oldu o toplumda Allah’tan razı oldular. Dostlar Allah’ın kitabını okuyun, Allah o kitapta karşınıza bir toplum modeli sunuyor, bu din bireylerin gönüllerine hapsedilecek bir din değil. Çünkü bu dinin örneği, modelleyicisi bir toplum inşa etti. Allah bu dinin müntesiplerinden bir toplum inşa etmelerini istiyor. Bugün her insan kendi fikrinin, her cemaat kendi düşünce yapısının ve anlayışını, her yapı kendisinin iktidar olmasını istiyor ve hedefinde bu var, buda gayet normaldir. Soru şu; Ya Allah’ın (fikrinin) iktidar olmasını isteyen var mı? İnsanları yoktan var eden onlara bu kadar nimetler sunan kullar, kendilerinin iktidar olmasını hedefliyor da Allah kendi mesajının (fikrinin) iktidar olmasını istemez mi?

Bütün bu söylediklerimizin amacı şuydu: Gelin bu ramazanda Kur’an’ı ezber yapmak için, hatim yapmak için okumayalım, onun emirlerini bizden istediklerini öğrendiğimiz kadarıyla yaşayalım. Okumak öğrenmek içindir, eğer okuduğumuzu anlamıyorsak neden okuyoruz, bugüne kadar okuduklarımızdan öğrendiklerimizi bir ay boyunca uygulayalım hayatımıza. Allah bizden bunu istiyor “Şüphesiz iman edip Salih ameller işleyenler için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur.” (Burûc Suresi 11.) Allah bizden iman etikten sonra öğrendiklerimizi hayatımızda amellere dökmemizi istiyor. Hatim için okuduğumuz kitap bizden amel etmemizi istiyor, biz ise sevap kazanmak için okuyoruz.

Dostlar Kur’an, iman edenlerden kendi hükümlerinin ve Allah’ın istediklerinin uygulandığı bir yurt istiyor, Müslümanlardan. Allah’ın kitabının uygulandığı yurdu inşa etmemizi istiyor, biz iman sahiplerinden. Bu toplum, bunun farkında bile değil. Allah, mesajını okuyan, okuduğunu hayatına aktaran kullarından eylesin bizleri! Allah’ın (fikrinin) mesajının iktidar olduğu yurtta buluşma duasıyla.

Bu yazıyı yazmak için çok düşündüm, vicdanım galip geldi ve yazmaya karar vedim. Bu yazıyı her Müslüman kendi özelinde değerlendirsini istirham ediyorum.

Yetim peygamberin, yetim ümmeti Gazze yetimleri.

Onları rableri yardımsız bırakmadı ve bırakmayacak.

Bedel ödeyip beşerî olarak yapmaları gereken her şeylerini yaptıktan sonra Allah’ın yardımı gelecek.

Gördüğümüz kadarıyla da, Allah’ın yardımına muhatap oluyorlar.

Ya biz Türkiye toplumunun kendine Müslüman, “muhafazakâr” diyenleri, biz ne yaptık.

Gazze kan ağlıyor deyip kürsülerde, meydanlarda, yalancı gözyaşları döktük.

Gazze dedik ciğerimiz yanıyor dedik, onlar aç iken biz tok kalamayız dedik,

Restoranlarda, kebabı, sofralarımızda kebapları götürürken canlı yayında izledik.

Onların yardıma ihtiyacı var dedik, yardım toplama kampanyaları düzenledik,

Toplumdan yardım toplayıp oraya ulaştırmaya çalıştık.

Cemaatlerimiz, sivil toplum kuruluşlarımız ve onların liderleri,

Bir yandan yardım topladı toplumdan bir yandan da!

Bu cemaat ve liderleri Gazze bu haldeyken kendilerini umre tatillerinde, zemzem tavırdan Kâbe manzaralı kahve yudumlamaktan alıkoyamadılar.

Gazze de insanlık ölüyor, Müslümanlar açlıktan ölüyor diye, camilerde hutbe okuyan, yardım talep eden cami imamlarımız, maaş promosyonlarını faizli bankalardan neden verilmediğini protesto ediyordu. Alacakları promosyonları acaba Gazze’ye mi gönderecektiler! Bu imamlara sorun Gazze için hiç toplanıp hepsi beraber protesto yapmışlar mı?

Protesto için meydanlara koşan İsrail’e bağırıp horozlanan cemiyetlerimizin ve onların yöneticilerinin miting yorgunluğunu mağazalarda, restoranlarda attığını izledik.

Gazze de çocuklar yiyecek bulamıyor dedik, kendi çocuklarımıza en kral yemekleri yedirdik.

Gazzeli çocuklar giyecek bulamıyor dedik, kendi çocuklarımıza en kral markalardan giydirdik.

Gazzeli kadınlar giyecek bulamıyor diyen kadınlarımız, meydanlarda giydikleri marka kıyafetleriyle defile yapıyordu.

Gazzeli çocuklar içecek süt bulamıyor dedik, kendi çocuklarımıza arı sütü içirmekten geri durmadık.

Gazzeli çocuklar eğitimden yoksun dedik, kendi çocuklarımızı özel kolejlerde okutmaktan geri durmadık.

Gazzeli Müslümanlar kıyafet bulamıyor dedik, meydanlara en pahalı marka kıyafetlerle onların yanında olduğumuzu haykırmaya koştuk.

Gazzeli kadınlar kıyafetini yıkayacak su bulamıyor dedik, kendi evimize bir çamaşır makinesi yetmez birde kurutma makinası lazım dedik.

Gazzeli Müslüman kardeşlerimiz içecek temiz su bulamıyor derken, kendimiz en kaliteli suyu tüketiyorduk.

Öyle bir haldeyiz ki neresinden tutsan elinizde kalıyor.

Gazzeli insanların evleri yıkıldı açıkta kaldılar derken, kendi evimizi kiraya verirken en pahalı fiyattan vermek için zengin kiracı aramaktan uzak duramadık.

Gazze de bizim toplumun insanları olsaydı kuzey yıkıldı, güneydeki evleri kiralamak için, ne bedeller biçerdik?

Olmaz demeyin bunu şubat depremlerinde yaşayarak tecrübe ettik. Binaları yıkılmış canları enkaz altında kalmış insanların cebinde kalan paralarına nasıl göz diktiğimizi izledik, cevrede kiraların kaç kat arttığını hepimiz yaşadık.

Birde tüccarlarımız var bizim, Gazze diye ağlayan, bunlar Gazze için ağlamıyordu aslında İsrail ile rahat ticaret yapamayacaklarına ağlıyorlardı.

 Bozulacak olan ticaretlerine ağlıyorlardı.

Bir yandan kahrolsun İsrail diyor, öbür yandan İsrail’e nasıl mal satarım diye yollar arıyorlardı.

Yardım kuruluşlarımız Müslümanların zekâtlarını hayır hasenatını toplayıp götüren kuruluşlarımız.

Gazze’ye yardım sokmak için İsrail dostu, onların izin verdiği tüccardan malı al faturayı göster tırın direk Gazze’ye gider, onların tüccarından almıyorsan sınır kapısında aylarca bekletiliyorsun.

Topladığımız yardım paralarını bile onların sisteminden geçirmeden kullanamıyorsun, para transferleri nasıl yapılıyor biraz araştırın isterseniz.

Kurulan düzen onlara çalışıyor, savaşıyla barışıyla ona kazandırıyor, vicdanlı insanların yardımları bile onlara kazandırıyor. Gazze’yi kurtarmak isteyen varsa buyursun işe buralardan başlasın. Böyle delikanlı var mıdır bilemiyorum.

Müslümanların kendi aralarında yaptıkları para transferlerinin gelirini buraya aktaracak bir sistemimiz bile yok.

Gazze için yanıp tutuşan insanımız hiç empati yaptı mı? Müslüman kardeşim bu haldeyken ben umrelerimi erteliyor, parasını Gazze’ye gönderiyorum diyen kaç Müslüman var bu toplumda?

Gazze bu haldeyken bindiği lüks arabaları en azından garaja çekip, kullanmaktan utanan kaç Müslüman var bu toplum da?

Gazze bu haldeyken en azından, evinin lüks eşyasını yenilemekten vaz geçen, bu ücretleri Gazze’ye gönderen kaç Müslümanız bu toplum da?

Gazze bu haldeyken çocuklar açlıktan ölüyorken, eğitim hakkından mahrum iken, bu toplumda kaç Müslüman çocuklarını kolejlerde okutmaktan hayâ edip vazgeçti, bu paraları kardeşlerine gönderen kaç Müslüman var bu toplum da?

Gazze de çocuklar ölüyor diyerek vicdan yapanlar, kendi çocuklarına doğum günü partileri, vermekten kaçınan kaç Müslüman var bu toplumda? Gazze’de yeni doğan çocuklar kuvözlerde ölüme terk edildiğini canlı yayında izleyip gözyaşı dökenlerimiz, kendi çocuklarını en lüks hastanelerde dünyaya getirmekten duydukları huzuru mutluluğu sosyal medya hesaplarımızdan paylaşmaktan geri duramadık.

Anadolu da bir kültür vardı, babalar toplum içinde çocuklarını sevmezdi, bunun sebebinin kurtuluş savaşında hemen her aileden bir yetimin olmasıydı. Bu yetimler babasızlığın ızdırabını yokluğunu hissetmesinler diye insanlar kendi çocuklarını sevmekten uzak dururdu. Sevgilerini içlerine atarlardı, evlerinde yalnızken severlerdi çocuklarını. Sahi Gazzeli bu kadar çocuk ölmüşken bu kadar yetim varken Suriye’de bu hassasiyeti gösteren kaç Müslüman kaldı bu toplumda!

Gazze de insanlar evsiz kaldığını canlı yayında izleyen bu toplumun Müslümanlarının kaç tanesi, yaşadığı lüks evlerini satıp sıradan bir eve taşındı. Artan parayı buraya gönderebilen kaç Müslüman duydunuz bu toplumda?

Oysa İsrail’i bu şekilde destekleyen dindaşlarını anlatıyoruz, onlar sadece mallarını ortaya koymuyorlar, dünyanın birçok ülkesinden savaşmak için gelen Siyonist olduğunu biliyoruz.

Biz yardım işini bile bu toplumda gariban dar gelirli insanımızdan topluyoruz, zenginlerimiz mallarının azalmasından korkuyorlar. Sizce bu işte bir tuhaflık yok mu? Oysa bizim kitabımız mülkün sahibi Allah’tır buyuruyor. Bizim toplumda atık mülkün sahibi gibi davranıyoruz!

Bütün bunları şöyle düşünün; Hz. Peygamber aramızda olsaydı yine aynı şekilde davranır mıydık?

Ya da Hz. Peygamber bugün bu toplumda yaşasaydı Gazze için neler yapardı, bizim yaptıklarımızı mı yapardı, yoksa bambaşka şeyler mi yapardı?

Kendi toplumunda “lime kuyusu”nu anlamayanlar, Hz. Osman olamayacaklarını, onu anlayamayacaklarını bilmeleri gerekiyor. Sahi Hz. Osman (r.a.) “lime kuyusu”nun yarısını satın alınca neden tüm halka ücretsiz yaptı. Allah’ın peygamberi bugüne, bizlere mesaj yolluyordu ta o zamandan, “sömürücülere karşı siz Müslümanlar işte böyle hareket ederseniz toplumu kimse sömüremez” diye haykırıyordu. Biz onu da anlayamadık.

Gazze’yi kurtarmak istiyorsak, önce kendi toplumumuzu kurtarmakla işe başlamamız gerekiyor. Eğer bugün Gazze’yi bize teslim etseler oraya dönük elle tutulur bir programımız var mı? Böyle bir planımızın olmadığını Suriye’de görüyoruz. Allah bize yeryüzünü inşa etmemizi emrediyor, biz ellerimizi açıp “Allah’ım sen onlara yardım et” diyoruz. Oysa Allah onlara sizin ellerinizle yardım edeceğini söylüyordu.

Kur’an’ın mükemmelliği ve her okuyuşta önümüze açtığı eşsiz tasavvuru her çağda, her topluma ışık tutan masajları. Beled suresini okuyunca, yaşadığım toplum üzerine indirince, karşımıza toplumsal hakikatler geliyor. Özellikle 11. Ayetten sonrasını bir daha okumanızı ve yaşadığınız toplum ile karşılaştırmanızı tavsiye ederim, göreceksiniz ki 1400 yıl öncenin Mekke’sinden bugün bizim toplumu önümüze sermiş diyeceksiniz. Bugün yaşadığımız toplumda Müslümanından, ehli kitabına, ateistinden, sosyalistine, toplumun her katmanından insanımızı tanımladığını göreceksiniz. Eğer kelime-i şahadet getirip Müslüman olmuş iseniz size yaşadığınız toplumda ödevler, görevler veriyor. Yok, iman etmemiş iseniz de yine size temel insani ve toplumsal ödevler, sorumluluklar sunduğunu göreceksiniz.

Sure adını belde olarak alıyor, yani biz muhataba şunu söylüyor; bu sureyi okuyorsanız yaşadığınız beldenize, şehrinize indirin, kendi beldeniz ve toplumunuz üzerinde değerlendirin. Surenin sunduğu görev ve temel ödevlerin kendi toplumunuza, beldenize indirin, bakın bakalım Allah’ın yarattığı kullarından istediği temel ödevlerinizi yapıyor musunuz yoksa isyan mı ediyorsunuz?

Bugün bu toplumun her ferdini kuşatan mal yığma hırsı, zenginlerin toplumu sömürme gayreti, bundan 1400 yıl öncesinin Mekke toplumunda da vardı. Allah peygamberi üzerinden o problemi düzelmesi için gönderdiği mesaj. Gelin ayetlerin meallerini yazarak başlayalım:

“Fakat insan, sarp yokuşu aşmak için bir gayrete soyunmadı. Sen o sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin? Bir köleyi veya esiri hürriyetine kavuşturmaktır. Yahut bir salgın açlık gününde yemek yedirmektir; Ya bir akraba olan yetîme, Veya toprağa uzanıp kalmış, hiçbir şeyi olmayan yoksula. Bir de iman etmek ve birbirlerine sabır ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır. Böyle yapanlar, amel defterleri sağlarından verilecek olan uğurlu ve mutlu kimselerdir.”

Dikkat ettiniz mi amel defteri sağından verilenlere gelen uyarıları. Bu ayetler Allah’ın rızasını arayan, kurtuluş ümidi besleyen insanların, diğer tanımıyla Müslümanların yapmaları gereken bir ahlaki tutumu sunuyor önümüze. Allah bizlere yani müminlere şöyle buyuruyor: Mal yığma, zenginleşmek sarp bir yokuşa benzetebilirsiniz veya kendi sarp yokuşlarınızı kendiniz tespit edin. Sonrasında bu yokuşa tırmananların nasıl kurtuluşa ulaşacağını da anlatıyor. Zenginliğin varlığın nasıl harcanması gerektiğini önümüze seriyor. Dikkat edin bu ayetlerde ve surenin tamamında kurtuluşa giden yolu sıralarken imanı ilk sırada söylemiyor. Birkaç kavramdan sonra söylüyor, yani bunları yapanlar iman etmiş olur veya iman sözünüzde ciddi iseniz önce bunları yapın diyor.

Bugün kendi yaşadığımız toplumun temel problemi mal toplamak, zenginleşmek yoksulu garibanı, itip kalkmak, adam yerine koymamak olmuş. İnsanlığınız/adamlığınız paranız/malınız kadar olmuş.

Bu ayetlerde anlatılanlar Müslümanları ilgilendiriyor, çünkü başta iman edin yok, demek ki iman etmiş bir topluluğa hitap ediyor. Biz Müslümanlar bu kitaba tabi isek ki öyleyiz, bizi ilgilendiriyor. O dönemin en büyük bedeli köle azat etmekti, ya bugünün en büyük bedeli nedir? Üç beş dairesi olan Müslümanın bunları ihtiyaç sahiplerine ücretsiz vermesi midir?

Birkaç kiracısı olanların kiracılarından çok uygun fiyatlar alması mıdır?

Birkaç işyeri dükkânı olan Müslümanların bunları ihtiyaç sahiplerine tahsis etme simidir?

Kendine ve ailesinin geçimini temin ettiğinden fazlasını ihtiyaç sahiplerine dağıtması mıdır?

Bugün bizim toplumda en büyük problem, yoksulun daha fazla yoksullaşması, zenginin daha çok zenginleşmesi değil midir? İşte bu ayetlerin indiği Mekke toplumu da böyleydi.

Bir yakınım kiralık ev arıyor, durumu orta halli belediyede çalışıyor, yani asgari ücretli değil, ev buluyor ev sahibiyle görüşüyor, ev sahibi istediği kirayı biraz indirmesini rica ediyor, okuyan çocukları olduğunu, tek kendisinin çalıştığını söylüyor. Ev sahibi ne dese beğenirsiniz: “Ben evi sana kiralamıyorum, başka yer bak diyor.” Neden vermediğini sorunca, verdiği cevap insanı utandıracak cinsten: “Ben senin çocuklarının hakkını yiyemem, sen çalışıyorsun bu çocukların rızkını temin ediyorsun, ben onların hakkını yiyemem diyor.” Dikkat ettiniz mi evimi vermem çünkü onların hakkını yerim diyor, bunu almayı doğru görmüyor. Oysa bunun doğru olmadığını bilen insan doğru olanı yapar, sen daha az ver der. Bunu diyemiyor evi vermiyor daha varlıklı birini bulup ona verecek, vicdanını rahatlatacak.

Bu ayetlerin inşa ettiği rahmet toplumundan, bu ayetleri okuyarak zalimleşen topluma everildik.

Oysa bu surede yokuşa tırmanan mal toplayan, zenginleşen müminin, bunu nasıl kullanması gerektiğini sunuyor önümüze. Bugün yaşadığımız toplumun sözüm ona Müslüman zenginlerin, holding sahiplerinin, gayr-i menkul zenginlerinin ellerindeki imkânları Müslümanların, yoksulların, yetimlerin kullanımına sunsalar sizce kiralar bu kadar artar mıydı? Oysa bizim Müslümanımız bile daha fazla nasıl kazanırım derdinde. Oysa bu sure Müslümanlara iman yokuşuna talip iseniz, bu yokuşa tırmandığınızda bunun inişinin kurtuluşa olmasını isteyenlere yol gösteriyor.

Bu ayetleri okuyan Mekke toplumundaki müminler yokuşa talip oldular, yokuşun cennete inmesi için gerekeni yaptılar. Onların inşa ettiği toplum, adil bir toplum oldu, onların yöneticileri mazlumun hakkını zalimden alıncaya kadar zalimin hasmı olduklarını haykırdılar. Onların yetiştirdiği nesillerin yaşadığı topluma, “asr-ı saadet” diyor insanlık. Onlardan asr-ı saadeti devralan bu çağın Müslümanı asr-ı saadeti zulüm asrına dönüştürdüler. Çıkarlar menfaatler, toplumun her katmanının olmaz ise olmazı olmuş.

Tabiki toplumda bu sarp yokuşa tırmanıp bu ayetleri kendine rehber edinen muvahhitler var, onlar yokuşun inişinde cennet kapısına iniyorlar inşallah. Bunlar toplumda çok az, aslında tersi olması gerekiyordu.

Allah Müslümanlardan zengin olmalarını murad eder, onlar zenginleşince işte yukarda sıralanan vasıfları yaparlar. Toplumun mazlumlarına gariplerine, yetimlerine sahip çıkarlar, zalimlerin onları sömürmesine izin vermezler. 80’li 90’lı yılarda Anadolu’nun köylerinde temel ihtiyaç malları bedelsiz dağıtılırdı. Tereyağından sebzesine, süt ürünlerinden tahılına kadar para ile satan çok azdı, bu yüzden ucuzdu. Bugün bunlar astronomik fiyatlara satılıyor, köye biri geldiğinde köylüler müşteri geldi gözüyle bakıyorlar. Eskiden köye gelen oldu mu herkes elinde olanı ikram etmek için yarışırdı. Artık ikram etmek için değil malını satmak için yarışıyoruz.

Daha düne kadar eleştirdiğimiz nice konuları kendimiz yapar olduk. Sahi hiç düşündünüz mü, Mekke döneminde eleştirip reddettiği, hangi konuyu sonradan kendisi yaptı, Hz. Peygamber. Onun kendi toplumuna sunduğu güzel ahlak, hiçbir dönemde değişmedi, insanlığa müminin temel ahlakını öğretiyordu. Bugün onun ümmeti olduğunu iddia eden bizlerin değerleri menfaatlerimize kadar, menfaatimize uymadığı yerde bütün değerlerimizi unutuveriyoruz.

Oysa Allah yarattığı kullarından iman ettiğini iddia edenlerden bedel istiyor, benim size verdiğim malları nasıl kullanmanız gerektiğini söylüyor. Biz eğer iman iddiamızda ciddi isek yaratıcımız olan Rabbe ve onun sunduğu toplumsal sorumluluğu yapmakla olur ispatı. Sorumluluk sadece namaz kılmak, oruç tutmak gibi bireysel ibadetlerden ibaret olmadığını haykırıyor bizlere. İman ettiğiniz din toplumsal yaşam modelidir, bu modelin fakiri, yoksulu, yetimi olduğu gibi varlıklısı da olacak işte varlıklı varlığını kurtuluş, rabbinin rızasına ulaşmak için kendi toplumunda, bu dezavantajlı kesimlere adil bir şekilde dağıtmasıyla olacağını söylüyor desek yanlış olamaz.

Bu sureyi kendi beldenize indirin bakın bakalım, ayetlerin muhatapları kimler olacak! İstanbullu kendi beldesine, Diyarbakırlı kendi beldesine, Urfalı kendi beldesine, Trabzonlu kendi beldesine, indirsin okusun ve toplumda ayetlerin muhataplarını arasın. Bu ayetlerin muhatapları ister Müslüman olsun, ister yönetici olsun, ister tüccar olsun tehdit onlara olduğunu bilmeleri gerekiyor. Bizim insanımız bu ayetleri Mekke döneminde yaşayan peygambere karşı çıkan müşrikler olduğunu düşünüyor. Yani oraya hapsettik, bugüne getiremedik. Oysa doğru okuma her toplum kendi beldesine indirsin ve gereğini yapsın bakın bakalım toplum nasıl değişiyor. Tabi bunun için Allah’ın dininin bireysel den çok toplumsal bir yaşam modeli olduğunu kabullenmekle mümkün. Bugün yaşadığımız toplumda kendine Müslüman diyenler bile bireyselleşiyor. Toplumsallaşmak cem olmak yerine, bireyselleşmeyi model olarak sunuluyor topluma. İslam toplumunu kendi cemaatimizden ibaret görmekte bunun başka bir problemli yanı. Biz anlaya bildiğimiz kadarıyla anlatmaya gayret ettik, daha akademik ve ilmi yönleriyle incelemek toplumun önüne sunmak âlimlerin görevi olduğunu söylemiş olalım.

 Yaşadığımız toplumda Müslümanlar olarak şu hakikati unutmuş görünüyoruz. Allah bu ayetleri topluma iletmekle görevlendirdiği peygamber, bu ayetleri kendi toplumunun yöneticilerine okuyordu. Mücadelesinin temelinde bu yönetici kesim vardı, onların hangi dine mensup olduğuna bakmadan mazlumun yanında duruyor bu yöneticilerle mücadele ediyordu. Bugün toplumu aldıkları kararlarla, çıkardıkları kanunlarla sömüren yöneticilere karşı kimsenin sesi çıkmıyor.

Eğer bu ayetleri okuduğunuz beldede mazlumlar sömürülüyorsa bu ve benzeri ayetleri onlara götürmek bu beldelerin Müslümanların âlimlerine liderlerine düşmüyor mu? Yoksa onlar kendilerini Peygamber varisleri olarak görmüyorlar mı? Eğer görüyorlarsa buyursunlar varisi oldukları Peygamber’in hayata dokunan sünnetini yapsınlar. Tesbih çekme sünnetinden bedel isteyen sünnetleri yapmaya davet ediyoruz. Kendi beldelerinde yöneticilik yapan belediye yöneticilerine yaptıkları imar rantlarıyla mazlumların haklarını gasp ettiklerini haykırsınlar, mazlumların haklarını savunduklarını beldelerindeki yöneticilere haykırsınlar. En azından buralardan başlamalıyız. Tabi bu hakikatleri beldelerindeki yöneticilere, götürenler en azından varisi oldukları peygamber kadar emin kişilikler olmalılar. Toplum onların kendi haklarını eksiksiz teslim edeceğinden emin olurlar. Böyle kaç Müslümanız yaşadığımız beldelerde, bunu da oturup düşünmemiz gerekiyor. İnşallah beldenin eminleri bol olanlardanızdır.

Allah’ın mesajını okuyup, kendi beldesine indirip gereğini yapan, müminlerden olmamız duasıyla.

Bu yazımızda devrim yapanları ve devrim edebiyatı yapanları anlatmaya çalışacağız. Yaşadığımız toplum da insanlarımız devrim yapanları izliyor, birde devrim edebiyatı yapanları gözlemliyor. Geçmişten günümüze devrim yapanlar önce toplumu, bu gelecek olan düzene hazırladılar. Biz Müslümanlar bunları kitabımız Kur’an’dan okuyoruz, peygamberler birer devrimcidir bu anlamda. Gönderildikleri toplumları dönüştürmek ile görevlendirdiler, kimileri başarılı oldu kimileri başaramadı, kimileri canlarını bu uğurda feda ettiler. Hz. Musa (a.s.) Firavunu devirecek, Hz. İbrahim Nemrut’u devirecek, Hz. Yusuf (a.s.) Mısır yönetimini devirecek. Hz. peygamber (s.a.s.) Mekke site devletini devirecektir. İnsanlık tarihi kadar eski bir kavram devrim, kimi toplumlar devrim yaptı, kimi toplumlar devrim edebiyatı yaptılar. Asıl sorgulanması gereken kim, kime karşı devrim yaptığı. Tarih ve Kur’an bize öğretiyor ki insanlar haddi aşıp rablerine karşı devrim yapanlarla doludur. Devrimi kimileri bir topluluk için tasarlar yapar. Kimileri bütün dünyayı hedefler, yapacağı devrimde, kimileri büyük düşünür, kimileri küçük düşünür. Kimileri büyük toplumları parçalamak için devrimler yapar.

Hz. Peygamber Mekke ve Ortadoğu bölgesine yepyeni bir davet getirir, bu davetinde sadece Mekke’yi değil bütün dünyayı hedefliyordu. Bunun için gerekli kadroları oluşturuyor, bir yandan toplumu dönüşüme hazırlıyordu. Yönetim şeklinden sosyal hayata kadar toplumun her yönünü planlıyordu. Yaşadığı toplumda yanlışları, tuğyanları görüyor, bunlara itiraz ediyordu, gücü yetmese de içinde fırtınalar kopuyordu. Hak, hukuk, adalet, insana insan gibi yaşama hakkı verme, hür özgür bir toplum inşa etmek istiyordu. Bu yüzden kendi toplumu ona “el-emin” güvenilir kişi künyesi veriyordu. Allah bu toplumun ümit bağladığı emin kişiye rahmetiyle yetişiyor, vahiy ile yol gösteriyordu. Kendinden sonra asırlar boyu sürecek bir toplum inşa ediyordu. Öyle bir devrim ki insanlık onun inşa ettiği toplum için hala “asr-ı saadet” diyor. Dünyayı değiştiren devrim büyük düşünen aklın toplumu dönüştürmesi rabbinin yardımıyla sonuç veriyordu.

Kendinden asırlar sonra bu büyük devrimin izlerini silmek ve yerine yepyeni bir devrim projesi planlıyorlardı. Tarım toplumunda bu devrimi silmek çok mümkün değildi, bunun için sanayi diye yepyeni bir çağ inşa ediliyordu. Sanayi devrimi tarım toplumunun bütün değerlerini geride bırakması, geride kalan toplum olarak anlatılacaktır. Yeni gelen sanayi dedikleri sistem ilerici, yaşanan çağın devrimi olacaktır. Müslümanlar bu çağın gelişini kendi dönemlerinde okuyamadılar, gerekli alt yapıları kuramadılar, toplumlarını bu gelen çağa adapte edemediler. Bu çağı iyi okuyan İslam düşmanları kendilerini yenilikçi olarak tanıtacaktı bütün dünyaya. Oysa yeni dedikleri birçok şeyini Müslümanlardan çalmışlardı. Çağı inşa etmek için yola koyulanlar, bu sefer Müslümanlara karşı, İslam düşmanları olacaktır. Fırsatı yakaladılar konjonktürü oluşturdular propaganda gücünü ele geçirdiler, Müslümanları sindirdiler, kendilerini ilerici, çağdaş olarak dünyaya pazarlamayı başardılar. Bugün Müslümanların yaşadığı toplumlar bu propagandanın etkisi altında, yönetim şekilleri, finans sistemleri, sosyal hayat tasavvurları tıpkı onlar gibi. Çünkü onların ürettiklerini alıp hazır kullanıyoruz, yeni bir şey söyleyen yok denecek kadar az. Bu düzeni dünyaya pazarlıyorlar, aksine hareket edenleri terörist ilan edip yok ediyorlar. Allah resulü kendi çağına hitap eden düzeni topluma iyi anlatıyor, toplumu arkasından sürüklüyordu. İşte bunu silmenin başka yolu olmadığını bilen İslam düşmanları, Müslümanlara karşı sanayi devrimiyle gelecektir. Müslümanlar gelen çağı okuyamadıkları için kaybettiler. Bugün önümüzde yepyeni bir çağ geliyor, Müslümanlar bu çağı da okuyamıyor, gelecek çağda da kaybeden taraf olacaklar, görünen bu.

Yani yepyeni bir devrim hazırlığı yapılıyor, bu devrimi yöneten inşa eden maalesef Müslümanlar değiller. İnşa edemediğiniz, yönetemediğiniz çağda sadece yönetilen olacaksınız. Dijital çağ için Müslümanlara ait bir platform var mı? Bu çağa hitap edecek bir medya kuruluşumuz, Müslümanlara hitap eden sosyal medya platformları, veri merkezleri ve buna benzer alt yapıları var mı? Bunları inşa edemeyenler devrim edebiyatı yapmaktan öteye geçemezler. Bunları inşa edenler devrimleri yaparlar, bugün baktığımızda bunları yapanlar maalesef Müslümanlar değil. Adamlar dünya paralar harcıyor sosyal ağlar satın alıyorlar. Biz bunları okuduğumuzda bunlar kafayı yemiş diyoruz, oysa geleceğe yatırım yapıyorlar.

Bizim yardım kuruluşlarımız yarınları inşa etmek perspektifinden çok uzakta, sadece insanların karınları az mı doysun, yoksa çok mu doysun veya aç mı ölsün, yoksa tok mu ölsünün ötesine geçemedik. Hiç düşündünüz mü bilmiyorum Müslümanların fonlarını paralarını Müslümanların coğrafyasında savaş çıkarıp yakıp yıkıyorlar. Müslümanlar bütün kaynaklarını kardeşlerine yardım için kullanıyorlar. Bu savaşlar genelde Müslümanların coğrafyasında oluyor, kaynaklarımızın buralara gitmesini istiyorlar. Biz kardeşlerimizi korumak ve gerekli tedbirleri almak, caydırıcı güç oluşturmaya fırsat bulamasınlar diye bizi buraya odakladılar. Onlar tersini yaptılar, paralarını güç oluşturmaya, caydırıcı güç oluşturmaya harcadılar. Onlar dünyayı yöneten biz ise yönetilen durumuna geldik. Yani biz yapmamız gerekeni yapmadık günün sonunda devrilen taraf olduk. Bosna da yapılanları gördük, ders çıkarmadık, Çeçenistan da yapılanları gördük ders çıkarmadık, Filistin de yapılanları izledik ders çıkarmadık, Irak’ı yaşadık ders çıkarmadık, Afganistan’ı yaşadık ders çıkarmadık. Bugün Suriye’yi yaşıyoruz hiçbir şey yapmadan müspet sonuç bekliyoruz. Yaşadığımız toplumun Müslümanları yardımlarıyla Suriye de büyük işler yaptılar, bu maddi yardım desteklerin, kaymağını Müslümanlar yiyemeyecek. Müslümanların fonlarıyla Müslümanların söz sahibi olmadıkları sonuçlar oluşacak. Çünkü Müslümanlar yardım ediyor ötesi yok, yardımlar karın doyurmadan öteye geçmiyor. Bizim hazır uygulanan bir devlet sistemimiz yok, sanayi çağına uyarlanmış bir İslam modeli mimiz yok, eğer olsaydı burada hazır model uygulanırdı. Amma biz destekliyoruz yardım ediyoruz, kaynaklarımızı buralara aktarıyoruz, sistemi batılılar kuruyor. Suriye’de bundan farklı bir şey olmayacak bu Suriyelilerin suçu değil tüm Müslümanların suçu, çünkü gerekli sistemleri oluşturmamışlar.

Afganistan’la ilgili çarpıcı bir örnek anlatılıyor, sizinle paylaşmış olayım: Afganistan da Müslümanlar ABD’yi kovdular, böyle olduğunu söylüyoruz. Molla Ömer ilk iktidara geldiğinde buda heykelleri vardı, patlattığı meşhur heykeller. Çin, Hindistan molla Ömer’e geliyorlar: “bunları patlatma sana Afganistan’ı inşa edeceğin parayı verelim, görmek istemiyorsan üstünü örtüyle kapat ama patlatma” diyorlar. Molla Ömer bunu akidevî bir sorun olarak görüyor ve patlatıyor Allah kendisine rahmet eylesin. Bugün Afganistan da milli savunma bakanı molla önerin oğlu, babasının patlattığı buda heykelleri Unesco korunması gereken kültürel varlıkları arasında. Yeni Afganistan yönetimi bunları restore etti, molla Ömer’in oğlu milli savunma bakanı burayı koruyor, yani mücahitler burada nöbet tutuyor koruyorlar. Yetmiyor burayı ziyarete gelen insanları beli bir ücret karşılığında gezdiriyorlar. Anlatılanlar doğruysa buraya giriş ücretli, yani önce yıktırdılar sonra yıktığınızı size yaptırıp birde sizi bunların başında nöbetçi yapan sistem kimin sistemi?

Biz İran devrimini gördük, Humeyni bütün dünyadaki Müslümanları davet etti gelin İslam cumhuriyeti kurduk diyordu. Bizim toplumda da yılarca İran güzellemeleri yapılıyordu. Bugün geldiğimiz noktada İran İslam devleti değil, Şii devleti kurmuş. Bütün Müslümanları da gözlerinin içine baka baka kandırmış. Bugün bu İslam devletinin kendi mezhebinden olmayanlara ne zulümler yaptığını yaşayarak görüyoruz. Yaşadığımız toplumda bir devrim yapıldı, İslam ve hilafet sistemi kaldırıldı yerine nasıl bir sistem geldi. Bugün bu toplum kendine biçilen bu sistemi benimsedi siz İslam devrimi deyin size terörist derler. Birileri devrimi dünya üzerinde planlıyor, toplumlara ihraç ediyor. Biz kendi içimizde hangi meşrep, hangi hoca, hangi lider, kişi etrafında yapıyoruz. Bir zalimi deviriyor yerine ne getiriyoruz? Biz deviriyoruz bu doğru amma yerine gelecek sistemi biz belirlemiyoruz, düzeni elinde tutanlar belirliyor. Bugün Suriye yakılıp-yıkılmış, kim gelirse gelsin burayı yeniden inşa edecek, bu kaynağı buraya sunacaklar nasıl bir sistem olması gerektiğini de belirleyenler olacaklar. Oysa biz bugünleri hesaplıyor olmalıydık, gerekli fonları oluşturmuş, gerekli kaynakları hazırlamış iktidara kim gelirse gelsin bizim fonlarımızı istiyorsa, bizim istediğimiz sistemi oluşturacaktı. Var mı böyle bir hazırlığımız, tüm dünya Müslümanları olarak söylüyorum, maalesef yok olanlarda kendi meşreplerine uygun olursa destekleyeceğiz diyecekler. Oysa Allah siz ancak kardeşlersiniz buyuruyordu, tabi olduğumuz kitabında. Allah’ın mülkünde Allah’tan başka hüküm koyanlar. Allah’ın mülküne çöküyoruz, ya kendi malımız olduğunu düşünüyoruz, yâda kendi çevremize paylıyoruz, oysa mülk Allah’ındı, o dilediğine verir dilediğinden çekip alır. Bu çağda Müslümanların nelerin çekilip alındığını oturup düşünmeleri gerekiyor. Allah kitabında devrimin nasıl yapılacağını bizlere öğretiyor. Kur’an başlı başına bir devrim kitabıdır okumasını bilenler için. Allah’ın yarattığı mülkte Allah’ın dediğinin olmadığı yeryüzünde Allah peygamberleriyle devrim yapıyor. Allah'ın hakkını gasp edenlere Allah büyük bir devrimle karşılık veriyor.

Asıl devrim yeryüzünde Allah’ın dediğinin olduğu devrimdir. Bütün bu yazdıklarımızın özeti olsun diye söyleyelim. Hz. Peygamber tarım toplumunun olduğu bir dünyaya gelmişti, Allah’ın mesajını bu tarım toplumuna uyarladı desek yanlış olmaz. Müslümanlar bunları okuyamadılar, tarım toplumlarında en mükemmel model İslam modelidir. Bunu değiştiremeyeceğini bilen İslam düşmanları sanayi devrimi yaptılar, çünkü Müslümanların sanayi toplumuna uyarlanmış bir modellerinin olmadığını çok iyi biliyorlardı. Sanayi devrimi İslam’ın yeryüzünde ki hâkimiyetini kaldırmak için yapmıştır desek yanlış olmaz. Bugün dünyanı okuyun şu soruyu sorun, Müslümanların Allah’ın hükümlerini en güzel şekliyle uyguladıkları bir toplum var mı? Müslümanlar sanayi toplumunda kurup model olarak uyguladıkları bir model var mı? Cevabını bulun üstünde düşünün. Bunun daha vahim olan tarafı gelecek olan dijital çağı nasıl modelliye çekler biz İslam’ı hala tarım toplumuyla modelliyoruz. Sanayi toplumuna uyarlayamadık, dijital çağa nasıl modelleyeceğiz, bunları iyi okuduğunuzda halimizi iyi anlamış oluruz. Bugün Suriye’de devrim yapanları selamlıyoruz, onlara dua ediyoruz, onları takdir ediyoruz, birde onlardan özür diliyoruz. Çünkü yaptıkları devrimin alt yapısını biz Müslümanlar oluşturamadık, onlara uygulayacakları bir model sunamadık, Allah bizi bu konuda affeder mi bilemiyorum. Amma onlardan bizi affetmelerini diliyoruz. İşte devrim yapanlarla, devrim edebiyatı yapanların aralarındaki muazzam farklar. Allah tüm Müslümanlara basiret, feraset ihsan eylesin.

Bu yazımızda geçmişten başlayıp bu günü ve geleceği anlamaya çalışacağız. Yazdıklarım okuyanlar için ütopya gibi gelebilir amma geçmişten bu günler için söylenenler de o toplumlar için ütopya idi. Allah, sünnetullahı gereği toplumları değişimden geçiriyor insanlığı imtihan ediyor. Hz. Adam (a.s.)’dan başlayıp Hz. Muhammed (s.a.s.)’e kadar gelen peygamberlerin bize öğrettiği bir hakikat var. Bu hakikat; toplumlar dönüşüyor, gelişiyor bu dönüşen ve gelişen toplumlarda Allah’ın öğretisi ve mesajı kayboluyor. Bunu yeniden düzeltmek için gelen peygamberler. Allah Kur’an da Hz. Musa (a.s.) üzerinden bize bunu haber veriyor. Bu değişimin nasıl olduğunu Kur’an bize haber veriyor “Firavun, küçümseyerek sindirici bir bakışla kavmine bir göz gezdirdi. Onlar da Firavun'a boyun eğdiler. Çünkü onlar doğru ve mantıklı düşünmeyi terkeden, fâsık, âsî, bozguncu bir kavimdi.” (Zuhruf, 54)

“Şöyle dediler: “Bakın, bu ikisi var ya, bunlar birer sihirbazdır; sihirleriyle sizi yurdunuzdan sürüp çıkarmak ve benimsediğiniz ideal hayat tarzınızı yok etmek istiyorlar.” (Taha, 63) Okuduğumuz bu ve benzeri ayetlerde toplumun nasıl dönüştüğünü ve kimlerin buna öncülük yaptığını anlıyoruz. O toplumların yöneticileri, kendi istedikleri gibi bir toplum inşa etmek için Allah’ın vahyinden nasıl döndükleri ve kendi isteklerine göre tahrifat yaptıkları anlatılıyor. O toplamlarda da vahyi bilen topluma götüren bilginler vardı, din bunların tekelinde olunca toplum dini bunlardan öğrenince onlar istedikleri bir din modeli topluma sunuyordu. Bunun benzerini Hıristiyanlar üzerinden bize hatırlatılıyor. “Biz Hristiyanız” diyenlerden de kesin ve bağlayıcı söz almıştık; fakat onlar da kendilerine bildirilen ilâhî hükümlerin büyük bir kısmını unuttular. Bu yüzden aralarına kıyâmet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Allah, onlara bütün yaptıklarını bir bir haber verecektir.” (Maide, 14)

Onlarda bir toplum idiler, kendilerine vahyedilen dini öğrenmediler hayat nizamı yapmadılar. Onun bilgisi sadece bilginlerindeydi, onlarda toplumu kendi istedikleri gibi bir din anlattılar, kitabı tahrif ettiler. Dini hayat nizamı yapmaktan çıkarınca toplum kendine yeni bir yaşam biçimi yani din inşa ediyor. Allah’ın ne istediğini önemseyen insanlar bunu gidip bilginlere soruyor onlardan öğrenmeye çalışıyordu. Onlarda kendi ve yöneticilerinin razı olduğu bir din anlatıyorlardı toplumlarına. Biz Kur’an’a tabi olan Müslümanların da durumu bunun bir benzeri desek yanlış olmaz. Geçmişte o çağın ve toplumların ihtiyaçları için yapılan uygulamalar o toplumlarda çözüm oluyordu. Kendi çağı kendi toplumları için Âlimler müçtehitler çözümlemeler üretmişler. Çağ değişince kitaba yaklaşım değişince din ve kitap ikinci planda kalmış. Sanayi devrimi ve sanayi çağını öngöremeyen Müslümanlar, bu çağın getirdiği sorunlara ve yaşam modeline çözümlemeler yapamadılar. Bunu yapamadıkları gibi fıkhı, sosyal hayatı dondurdular, bu konulara yönelenleri kınayıp tekfir ettiler. Biz Müslümanlar 1400 yıllık tarihimizde yaşadıklarımızın bir benzerini insanlık tarihi yaşamış desek yanlış olmaz din ve vahiy, toplum anlamında. Büyük resmin küçüğünü yaşadık yaşıyoruz diyelim.

Bugün yarınları öngörerek artık yepyeni bir çağ geliyor, dijital çağ. Geçmişte nasıl bugünleri bu çağı öngöremediyse geçmişlerimiz, bugün bizimde yarınları öngörüp yarınları gelecek nesiller için hazırlamalıyız. Bugün Müslümanlar kendi toplumlarına cüzümler üretmekte zorlanıyor. Çoğu konuda çözümler bulamıyorlar. Bugün bizim yaşadığımız toplumun Müslümanları yarınları öngörüp gelecek nesiller için çözümler üretmeli, yarınları bugünden inşa etmeliler. Bunun karşılığını Allah Kur’an da bize haber veriyor “Ashâb-ı Kehf kıssası “üzerinden bizim gündemimize getiriyor. Bu kıssada uykuya yatan 300 küsur yıl uyuyup uyandıklarında kendilerinin toplum için önerdikleri çözümlerin o toplumun inancı olduğunu görüyorlar. Bu kıssayı okuyan Müslümanlar bugünden yarınları inşa etmeyi öğreniyorlar aslında. Allah biz Müslümanlara yarınları inşa edin diyor. Yepyeni bir çağ geliyor dijital çağ. Bilginin çok kolay ulaşıldığı insanlığın artık dinini öğrendiği bir çağ. Yemek tarifinden yaşam biçimine, toplum nizamından değerler eğitimine her şeyin bulunduğu bir mecra. Artık eğitim toplum ve insanın merak ettiğini kolay ulaşacak.

Kısaca yeni bir din inşası veya yeni din bilginleri geliyor. Yapay zekâ diyorlar adına; sorunuzu soruyorsunuz o size cevabını veriyor. Teknik alanlarda yüzde yüze yakın doğru bilgi veren bu mecra insanların algılarında din konusunda da en doğruyu söylüyor olacak. Yeni dünyanın yeni âlimleri, hocaları, din görevlileri geliyor buna hazır mıyız? Bunun öncüleri bugün önümüzde duruyor, sosyal ağların fenomenleri bu gelen dünyanın ön görünümü diyelim. Bu dijital çağ artık hukuku yönlendiren devletleri yönlendiren istediğini suçlu istediğini masum gösteren bir dünya, biz bunun neresindeyiz. Unutmayın Müslümanlar dün bu mecralara deccal diyordu, şeytanın yeri diyorlardı. Buraları kullananlar tekfir edilir, tövbe etmeleri söylenirdi. Müslümanların buralardan uzak durmaları önerilirdi. Oysa bugün geldiğimiz noktada Müslümanlar bu dünyadan uzak değil, buraların inşa edeni olmalıydı. Biz kaçtık birileri buraları inşa etti. Bugün karşımızda nasıl bir sosyal medya ve türevleri var hep beraber görüyoruz. Savaş başlatıp savaş bitiren mazlumu zalim, zalimi mazlum olarak dünyaya yutturan bir mecra. Oysa buraların inşa edenleri biz olsaydık bunlar olmayacaktı, olsa bile çok düşük olacaktı. Bugün sosyal ağları yöneten Müslümanlar olsaydı, Gazzeler yaşanmazdı. Soykırım yapmaya cesaret eden olur muydu bir düşünelim. Ürkütücü âmâ, gelecek hakikat bu artık. Dini anlatan, dini tanımlayan yeni bir mecra var yapay zekâ. Bu mecranın nasıl bir yorumlayacağı biz Müslümanlara bağlı, eğer doğru dini bu mecralara anlatır ve yorumlarsak, bunun için gerekli teknolojik altyapıları kurarsak gelecek nesillere doğru dinin ulaşmasını sağlamış oluruz. Peki, soru şu bunu düşünen bunun geleceğini gören ve bu alanlara yatırım yapan Müslüman var mı? Bizim toplumda pek yok desek yeridir.

Bunları kurgulayan, buralara yatırım yapan Müslümanlar yapay zekâya dini yorumlatacak, bu konuda hiçbir şey yapmayanlar kaybolup gidecek veya terörist olacak. Artık tanımları yapan yapayzeka olacak hukuk alanında, vergi dairelerinde, hukuk bürolarında, devlet yönetimine kadar her alanda referans olacak, diğer bir deyimle bilirkişi artık yapayzeka, bu çok uzakta değil. Toplumu yönlendirecek topluma hangi alanda ne kadar hukukçu, ne kadar öğretmen, ne kadar kimyacıya ihtiyaç olduğunu yapay zekâ belirleyecek. Üniversitede tercih ettiğiniz bölümden mezun olunca işsiz mi kalacaksınız yoksa iş bulabileceksiniz bunları planlayan, size söyleyen yapay zekâ olacak. Bunları yapay zekânın kullanımına kimler sunacak temel sorun burada yatıyor.

Hırsızın oluşturacağı veri tabanı yapay zekâ tarafından yorumlanacak, o hırsızın istediği yönde yorumlayacak. Tefecinin oluşturacağı veri tabanı tefecinin istediği şekilde yorumlayacak yapay zekâ. Kısaca hayatın her alanında aktif bilirkişi yapay zekâ olacak desek yanlış olmaz. Hayatın bütün alanlarında bu kadar aktif olan bu platform tatbiki din konusunda suspus olmayacak. Bunu öngöremeyen Müslümanlar yarın dinlerinin nasıl tahrif edildiğini yapayzekâ dan öğrenmiş olacaklar. Bugün bu çağda devletler eliyle yapılan uygulamalar bunun geleceğini haber veriyor. Küresel ısınma, karbon ayak izi, karbon salınım ve buna benzer uygulamalar artık vergilendirilerek insanların uzaklaşmasını sağlamak için yapılıyor. İnsanlar bir yöne doğru yönlendiriliyor, artık kitap, kalem ve buna benzer materyaller çok pahalı olacak, vergilere tabi tutulacaklar. İnsanlık dijital dünyaya yönlenecek. Bu dünya kime ne sunuyor, işte önem arz eden burası olacak. Müslümanlar buraları inşa edemezlerse gelecek nesiller farklı bir din ve İslam ile karşılaşacaklar. Tıpkı Kur’an’ın haber verdiği gibi nasıl her toplum peygamberden sonra değiştiyse ve kutsalı kaybettiyse işte bizi bekleyen tehlike burası.  Müslümanlar artık geleceği iyi okumalılar yarınları gelecek nesilleri bugünden başlayarak inşa etmeliler. Gelecek bu çağın hazırlıklarını bugünden başlayarak yapmalılar. Nasıl geçmişlerimiz sanayi çağını hesaplayamadılarsa, bu çağın gereklerine uygun çözümlemeler yapamadılarsa, bugün bizim yarınları onların yaptıkları hatalara düşmeden yarınların inşasını yapmalıyız. Buralara yatırım yapmalı, gelecek nesillere bırakabilmeliyiz.

Bütün Müslümanlara çağrımız yarınları inşa etmek için çalışın, paralarınızı buraları inşa edenlere verin. Karz-ı Hasenlerinizi, zekâtlarınızı, infaklarınızı buralara yatırım yapanlara yönlendirin. Yarınlar için veri tabanları, datalar oluşturun. Unutmayın yapay zekâ bizim verilerimizi işleyecek biz bu verileri oluşturamaz isek yarınlarımızı kaybetmiş oluruz. Geçmiş kavimlerin başına gelenler bizimde başımıza gelmiş olacak.

Allah bu konuda çabalayan yarınlarını inşa eden toplumuna hakkı hakikati götüren öncülerden olmamız duasıyla.

Allah yoktan ver ettiği kullarından yeryüzünü inşa etmelerini istiyor. Hz. Âdem (a.s.)’dan son peygamber, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e kadar, gelen bütün Peygamberler bu temel amaç için mücadele etmişler. Yeryüzünde, yeryüzünü, var eden rabbin istediği düzeni inşa etmek, yaratıcı ve hüküm koyucu olarak tek ilah olan Allah’ın yasalarının uygulandığı toplumu inşa etmek. Bizim toplumda ise Allah’ın kitabı sadece ibadetleri ve sevap toplamaya hizmet eden bir kitap olmuş. Oysa okuduğumuz kitap bizden temel bir amaç istiyor, kendi hükümlerinin uygulandığı bir toplum inşa etmemizi istiyor. Kitabı bir bütün olarak ele alırsak bize bir yaşam modeli, toplum modeli sunuyor. Biz bu kitabın sadece ibadetler kısmını almışız, kitabı bundan ibaret sayıyoruz. Oysa bu kitap, bizden ibadetten önce nasıl bir insan olmamız gerektiğini, yani ahlak alanını inşa etmemizi istiyor. Allah’ın istediği ve razı olduğu temel ahlakı kuşanırsak arkasından bize yol göstereceğini söylüyor. Bu temel ahlaka sahip olursak vahyiyle bize yol göstereceğini söylüyor.

Bunu Hz. Peygamber (s.a.s.) üzerinden bize öğretiyor. Hz. Muhammed (s.a.v.), Peygamberlik öncesi; ne kitap var, ne vahiy, cahiliye döneminde, o berbat toplumun içinde herkesin gıpta ettiği bir ahlaka sahipti. Onun künyesi “el-emin” idi. Allah mesajını kendi toplumunda emin kişi olarak tanınan kişi üzerinden topluma gönderecek, o emin kişiye yol gösterecektir. Bu temel ahlakın üzerine “taç” olarak “La ilahe illallah’ı” koyacak. Bu tacın altında bir toplum nasıl inşa ediliri öğretiliyor.

Şunu sakın unutmayın; o toplumda bir “El-Emin” vardı, birde “Ebu’l-Hakem” vardı. Vahiy yoksa toplumun Ebu’l-Hakem dediği kişilik, vahiy sonrası Ebu Cehil olacaktır. Amma “El-Emin” vahyin kılavuzluğunda toplumu inşa edecek. Toplumu Allah’ın istediği yurdu inşa etmeye başlamış olacaktır. Vahiy öncesi Ebu’l-hakem olan vahiyle Ebu cehil oluyordu, bugün bizim toplumda kendine emin diyenler, Ebu’l-Hakem’e dönüşüyor. Unutmayalım vahiy, Ebu’l-hakemlerin Ebu Cehil olduklarını söylüyor topluma.

Allah resulleri kendisine inen ayetlerle yol buluyor, onların ışığında Allah’ın kendilerinden istediği yurdu inşa etmeye başlıyorlar. Allah’ın kitabı bundan sonraki toplumlara bir mesaj veriyordu. Sizde bu kitabı kendinize kılavuz yapın ve Allah’ın istediği yurdu inşa edin diyor. Biz yaşadığımız toplumda Allah’ın bizden istediği yurdu inşa etmeyi çoktan unutmuşuz. Bu kitabı okuyup bir toplum inşa eden peygamberden, kitabı sadece ibadetler için okuyan bir ümmet oluverdik.

Ortada büyük bir problem var! ya peygamber anlamadı, biz daha doğru anladık, yâda biz ne Peygamber’i neden kitabı anlayabildik. Eğer Peygamber yanlış yapsaydı Allah onu uyarır ve düzeltirdi, böyle bir şey yok. Biz yanlış yapıyorsak bizi kim uyaracak yâda düzeltecek?

Gelin birkaç soru soralım kendimize Allah bu kitabı ve peygamberi bize ibadetleri öğretsin diye mi gönderdi? Kesinlikle hayır ibadetler kitabın sadece ufak bir kısmı. Allah bizden kitabında yapın ediği ibadetleri özgür ve rahat yapacağımız bir yurt, bir toplum istiyor öncelikle.

Allah bu kitabı okuyanlara sadece helal ve haramları öğrenelim diye mi gönderdi? Bu helal ve haramları okuyalım öğrenelim amma uymayalım!!!

Allah bu kitabı okuyanlara nasıl evlenip nasıl boşanmalarını öğretmek için mi gönderdi?

Allah bu kitabı okuyanlara miras nasıl taksim edilir bilelim diye mi gönderdi?

Sorular sorun ve soruları çoğaltın amma bu soruların cevaplarını da gönülden bulun ve yanıtlayın. Bu kitabı okuyanlar şu hakikati görecekler, bu kitap bir toplum modeli sunuyor insanlığa. Bu kitabın sunduğu modeli oluşturamayan toplum da kargaşa, terör, zulüm olur. Dönüp çevremize baktığımızda bunların her türlüsünü görüyoruz. Herkes bir çare arıyor, amma kimse kendilerini yaradan rablerinin ne dediğine dönüp bakmıyor bile. Allah bizden sadece ibadet etmemizi, sadece sevap kazanmamızı istemiyor. Bunları melekler zaten yapıyorlar, bizden istediği çok daha temel bir görev var, Allah’ın istediği toplum modelini Allah’ın razı olduğu ve Peygamber’in örnekliğinde inşa etmemizi istiyor. Tıpkı Hz. Peygamber’in kendi toplumunda uygulayarak yaptığı gibi, onlar vahyin rehberliğinde Allah’ın istediği toplum modelini inşa ettiler. Bize de kendi toplumumuza bu örnekliği okuyup onun örnekliğini model alarak uygulamamızı istiyor. Biz buna “Kur’an’ın Yurdu”nu inşa etmek diyelim. Kur’an’ın bizden istediği yurdu, toplumu inşa etmemizi istiyor desek yanlış olmaz. İşte bizim toplum bu temel ve asıl olan ödevi unutunca, fırkalara, cemaatlere, meşreplere bölündük. Kur’an’ın yurduna insanlığı çağırmayı unuttuk, kendi cemaat, meşrep ve hocalarımıza çağırmaya başladık. Her yapı kendini Allah’ın yurdu burası diye tarif etmeye başladı. Oysa bunların hepsi toplumu Kur’an’ın yurduna çağırmalıydı. Ortada böyle bir yurt kalmayınca, her yapı kendini Kur’an’ın yurdu olarak tarif etmeye başladı.

Gelin biraz açalım konuyu, vahiy öncesi Mekke toplumuna gidelim, o toplumda üstünlük yarışına giren kabileler vardı. Kendilerini en üstün en faziletli gören bu amaç için yarışan kabileler. O kabileler ve toplum da, hac var, kurban var, zekât var, farklıda olsa oruç var. Yani bugün bizim toplumda olduğu gibi. Bugün kabilelerin yerini cemaatler almış hepimiz üstünlük yarışındayız. Cennet satanımızdan, yanmayan kefen pazarlayanımıza varana kadar. O toplumda böyle değil miydi?

İnsanlık tarihi bize şu hakikati hatırlatıyor, Kitaba sırtını dönenler hep kaybettiler, kitaba tabi olanlar kazandılar. Bugün bizim toplumda bir karar veriyor kitaba sırtını dönüyor ve kaybediyor. Kurtuluşun kitaba tabi olmakla olacağını topluma anlatmak zorundayız. Bunu topluma anlatacağız amma kim ve nasıl olacak? Bunu da Allah bize rahmet edip öğretmiş. Toplumun emin olduğu kişilikler oluşturacağız, o emin kişi veya kişiler topluma mesajı götürecekler ki, toplum dinlesin kulak versin. Bunu Mekke toplumunda Allah bize modellemiş önümüze koymuş başlamamız gereken yer burası. Bakın bugün toplum Müslümanlara güvenmiyor, hatta hırsız, devleti soyan, yolsuzluk yapan olarak görüyor. Mekke toplumu da biraz böyleydi desek yanlış olmaz. Başlamamız gereken yeri çok ama çok iyi bilmeliyiz. Geçmişte bu toplumda kendini topluma emin olarak tanıtan kişilikler vardı, bir yorgan bir hırka diyenler, malı mülkü olmayanların reklamı yapılıyordu bu toplumda. Günün sonunda bu kişiliklerin nasıl bir servete hükmettiklerini hep beraber izledik ve izliyoruz. Burada sorun olan onların servetleri değil bir hırka bir yorgan muhabbeti yapıp toplumu buna inandıran, insanların birer yalancı oldukları. Bu algının toplumda yerleşmesini ve insanların bütün Müslümanlara bu algıyla bakmalarını sağlamaktır problem. Oysa bu oyunu iyi görmeliydik bu tuzağa düşmemeliydik, bu algıyı oluşturmak isteyenlere fırsat vermemeliydik.

Bakın bugün ibretle izliyoruz tahrif edilmiş de olsa kendi kitabının veya kutsalının etrafında toplanan bir avuç Yahudi, dünyayı sallıyor insanlığı ve bütün insani değerleri yok ediyor, karşısına çıkıp dur diyecek bir toplum olmuyor. Çünkü onların kötülüklerine karşı duracak hak kitabın mensupları kendi kitaplarına çoktan sırtlarını dönmüşler. Kitaba, vahye sırtını dönenler hep kaybediyor ve edecekler. Mekkeli müşrikler vahye, kitaba sırtını döndüler ve kaybettiler. Firavunlar, Nemrutlar, Calutlar kitaba, vahye sırtını döndüler ve kaybettiler. Bizim atalar, yani Türkler kitaba yüzünü döndüklerinde dünyevi nasıl bir başarı elde ettiklerini okuyoruz. Bugün sırtlarını kitaba döndükleri için nasıl bir zillet içinde olduğumuzu yaşayarak görüyoruz. Kur’an’ı okuyup onun istediği yurdu inşa etmek için yola çıkanlar dünyaya hükmettiler. Bugün aynı toplum Kur’an’ı sevap kazanmak için okuyor, nasıl bir zillet içinde ibretle izliyoruz.

Konuyu şöyle toparlayalım, bizim artık asıl amaca ve asıl hedefe odaklanmamız, Allah’ın bizden istediği yurdu insanlık için inşa etme hedefine kilitlenmeliyiz. Topluma önderlik edecek emin kişilikleri oluşturmalıyız, tıpkı peygamberlik öncesi Mekke toplumunda oluşan el emin kişilik gibi. Vahiy öncesi Mekke toplumu bir kişiliğe “El-emin” künyesi vermişti. Allah toplumun “El-Emin” dediği kişiliğe şunu söyleyecektir. “Senin üstün ahlakın Tevhit ile birleşince anlam kazanacak ve Allah’ın razı olduğu bir kişilik olacak”.  

Kelimeyi tevhit sancağı altında anlam kazanacak ahlakı kuşanmalıyız. İçimizdeki kirlenmiş bu temel ahlaki değerleri kuşanamamış önderleri, kişileri temizlemekle işe başlamalıyız. Toplum çaresizlik içinde kendilerini bu haksızlıktan, sömürüden kurtaracak eminleri bekliyor. Bütün Müslümanlara çağrımız olsun! Allah rızası için bu eminlik vasfına sahip olmayanlar ceketlerini alsın çekilsinler. İki hayra hizmet etmiş olsunlar, bir Allah’ın dinine kendileri üzerinden gelen kötülükleri kessinler. İkincisi de emin kişilere yol açsınlar. Toplum İslam’ın nuruyla tanışmış olsun. Artık fırkaları, cemaatleri terk edip hep beraber Allah’ın bizden istediği yurdu inşa etmeye başlayalım.

Hepimizin görevi ve sorumluluğu Kur’an’ın yurdunu insanlığa armağan etmek olması duasıyla!

Yaşadığımız bu toplumda, yani Türkiye’de 6284 sayılı kanunu sizce kimler yaptı?

Bu topluma kendilerini Müslüman olarak tanıtan, yaptıkları siyasete Hz. Yusuf (a.s.)mı referans gösterenler değil mi?

Peki, kadının beyanı esastır hükmü hangi toplumun kanunu bilen düşünen var mı?

Ben söyleyeyim kadının beyanı esastır, hukuku firavunun uyguladığı kanundur. Hz. Yusuf’u haklı olduğunu bile bile hapse attıran kanunun ta kendisidir. Çünkü melikin hanımı soylu kadındı ve onun beyanı esastı doğru mu?

Peki, kadının beyanı esastır kanununu koyanlar, nasıl oluyor da Hz. Yusuf’u kendilerine referans gösteriyorlar?

Hz. Yusuf bu kanunun veya kuralının mağduru, bunu bize Kur’an söylüyor.

Biz ne zaman aklımızı başımıza alacağız ve gerçekten tefekkür edeceğiz?

Bu kanunu yapanlar bu ayetleri hiç okumadılar mı? Eğer okuduysalar nasıl Firavun uygulamalarını kendini İslam’a nispet eden topluma dayatıyorlar. Bu kanunlar mazlum, müstezaf, kesimlere dayatılırken neden kendine Müslüman diyenler itiraz etmiyor, toplumu bu yanlıştan haberdar etmiyor. Ben bunlara itiraz edip sokaklara, meydanlara dolan Müslümanları nedense hiç görmedim. Bakın bugün bu kanunla yüz binlerce insan ya hapislerde veya onuruna yediremeyip intihar edip toprağın altında. Siz birde bunların ailelerini bir düşünün rakamların nerelere vardığını hayal edin.

İşin garip tarafı nedir diye sorarsanız, böyle bir kanunu ne cumhuriyeti kuranlar bu topluma dayatmaya cesaret edebildi, nede cumhuriyet savunucusu partiler ve bunlara benzer yapılar böyle bir kanun yapmayı hayal ettiler. Ya cesaret edemediler veya ters tepeceğini bildikleri için hiç böyle bir işe soyunmadılar. Bu büyük ifsadı bu topluma kendine Müslüman diyenlerin elleriyle yaptırdılar. Bakın bugün bu kanunun yanlışlığını görüyorlar yapanlar kaldırmak istiyor amma savunuculuğunu kimlerin yaptığına dikkat edin, kimlerin kimleri kullandığını göreceksiniz. Bu konuyu bize Allah kitabında anlatıyor gelin bakalım.

Olacak bu ya, evinde bulunduğu kadın onun nefsinden murat almak istedi, kapıları iyice kilitledi ve: “Haydi, gelsene!” dedi. Yûsuf hiç tereddüt etmeden: “Böyle bir şey yapmaktan Allah’a sığınırım. O, benim efendimdir. O bana güzel bir mevki verdi ve bana çok iyi davrandı. Doğrusu bunu kötüye kullananlar asla kurtuluşa eremezler” dedi. Yusuf 23.

Yûsuf’a da: “Yûsuf! Sen bu olaydan kimseye bahsetme!” tavsiyesinde bulundu. Tekrar eşine dönüp: “Ey kadın sen de günahın için af dile. Çünkü sen gerçekten büyük bir hata yapmışsın” dedi. Yusuf 29

Kral, kadınları toplayıp: “Ne idi Yusuf’la aranızda geçen? O’nun nefsinden murat almak istediğinizde Yûsuf size nasıl davranmıştı?” diye sordu. Onlar da: “Hâşâ! Allah için söylemek gerekirse, ondan herhangi bir kötülük görmüş değiliz” dediler. Bunun üzerine Aziz’in hanımı: “Artık gerçek açık seçik ortaya çıktı: Ben onun nefsinden murat almak istemiştim; o ise şeksiz şüphesiz sadık ve dürüst insanlardandır” itirafında bulundu. Yusuf 51.

Yukarda yazdığım ayetlerle Allah bize bir hakikati anlatıyor. O hakikat o toplumda soylu kadının beyanı esas alınarak hüküm veriliyor. Bu uygulamayı çok iyi bilen kadın kocası olan üst düzey yönetici mevki makam sahibi melik bile olsa ona çok rahat ihanet edebiliyor. Bunu bize insanlar anlatmıyor, aksine Allah vahiyle kitabında bize haber veriyor. Bunları anlatmasının bir sebebi olmalı, burayı iyi düşünmek tefekkür etmek gerekiyor, biz bu ayetleri sevap kazanmak, hatimler yapmak için okuyoruz. Hakkını verelim birde ölen olursa mezarının başında okuyoruz.

Oysa biz kitabın muhatapları, şu hakikati görmeliydik, Allah kitabında bize kadının beyanı esastır derseniz, bu kandın karşısındaki kim olursa olsun bunu kullanacak. Tıpkı Hz. Yusuf a.s. örneğinde olduğu gibi.

Benim aklımın almadığı bu kanun yapılırken bu toplumun din işlerinden sorumlu kurumu ve diğer Müslümanlar neden buna isyan etmiyor olmaları. Bunun zararını toplumun bütün katmanları yaşayacak, Allah’ın beyanını dikkate almadığınız takdirde toplumda önü alınmaz toplumsal sorunlara sebebiyet verecek. Bugün karşımızda duran toplumsal vahşet bunların eserleri değil midir?  Haberlerde eşini sevgilisini öldürenlerin haberleri yapılırken bu kanun yapılıyor kadını korumak için doğru mu? Bu kanundan sonra artık Ailecek katliamlar görmeye beşledik, artık sadece kadın değil çoluk çocuk hepsi öldürülüyor, bunları yapan sonrasında kendi canına kıyıyor.

Hz. Yusuf’u siyasetlerine referans gösterenlere birde şu soruyu sorun; Hz. Yusuf melikten iktidarı devraldıktan sonra hapis haneler doldu mu yoksa boşaltıldı mı? Ben bildiğim kadarıyla kaynaklar suç oranlarının düştüğünü hapis hanelerde suçsuz yere yatanlar serbest kaldılar, hapis haneler boşaltıldı desek yanlış söylemiş olmayız.

Peki, bugün onu siyasetlerine referans gösterenler, bu toplumda iktidardalar neden hapishaneler dolup taşıyor. Burada bir sorun yok mu? Yusuf’u referans gösterip Firavun’un uygulamalarını yapıyorlar demek olmaz mı?

Hz. Yusuf diye çıktıkları yolda vardıkları nokta Firavun uygulamaları oldu.

Gülen yüzü, tebessüm eden çehresiyle bir Ahmed kalkan geçti bu toplumdan. Yaşam biçimiyle, samimiyetiyle, Allah için yaşamak, Allah için ölmek düsturuyla yaşayan bir dava adamı. Sözleriyle yaşamı uyum içinde olan, yapamadığını başkalarına tavsiye etmeyen bir ahlak erdemi ve örnekliğiyle bir Ahmed kalkan geçti bu toplumdan. Konuşmalarında, yazılarında, sineklerle uğraşmayan aksine çöplüğü kurutmaya gayret eden bir kişilik. Hayatını Allah’ın dinini doğru anlama ve anlatmaya vakfeden, bu uğurda 10’larca hastalığa rağmen koşuşturan bir dava adamı. Ben Âlim değilim, ben Kur’an talebesiyim diyen, nezaket ve tevazu dersi veren, ahlakıyla bir Ahmed Kalkan geçti bu toplumdan.

Mütevazı yaşam tarzıyla, kendisini tanıyan herkeste etkiler bırakan bir ahlak ve erdem timsali geçti bu toplumdan. Sorunu, sıkıntısı olan ve her isteyenin istediği zaman ulaştığı, çoğu zaman geceleri bile insanların dertleriyle dertlenip, uyumadığı ve bundan hiç şikâyet etmediği bir ahlak sahibi. Yaşadığı semtten oturduğu eve kadar, mütevazı olmayı tercih eden bir ahlakı kuşanan biriydi. Talebelerinin her türlü sıkıntısıyla dertlenen, onların sıkıntılarını onlarla beraber yaşayan güzel bir insan geçti bu toplumdan.

Ailesinde örnek bir aile babası, çevresinde sorun çıkaran değil sorun çözen hayata hep olumlu taraftan bakan bir kişilik. Yazdığı eserleriyle övünen kibirlenen değil sanki onları kendisi yazmamış anlayışıyla sıradan bir vatandaş gibi yaşayan bir karakter.

Çok iddialı bir söz olacak amma kendisini tanıyıp görüşen, beraber zaman geçiren kim varsa “ben ondan şu zararı gördüm” diyen bulamazsınız.

Dönüp kendinize bakın ve şu söylediğim sözleri sizde arkanızdan söylete bilecek misiniz? Bu söylediğim söz Mekke de İslam öncesi yetim Muhammed içinde söyleniyordu. Çünkü o toplum ona el-Emin diyordu. Bugün, bu temel insani erdemleri ve ahlakı kuşanmış kaç hocamız, kaç cemaatimiz veya insanımız var. Ben kendisiyle yaklaşık 20 yıllık tanışıklığım vardı, yeri geldi maddi sıkıntı çekti, yeri geldi 10’larca hastalıkla mücadele etti. Ailesiyle soba gazından zehirlendi ve çocuğunu kaybetti, kendisi aylarca hastanelerde yattı. Hiç isyan eden olumsuz bir söz söylediğine şahit olan olmamıştır. Hep şükreden, tebessüm eden, imtihan diyen bir kişilik vardı karşımızda. Derslere sohbetlere kendi imkânlarıyla saatlerce otobüs, toplu taşıma araçlarıyla gider gelirdi. Hiç geç kaldığına şahit olan olmamıştır. Biriyle sözleştiği zaman saatinden önce giderdi. Onu tanıyan görüşmek için sözleştiğinde geç geldiğini veya unuttuğunu söyleyen pek bulamazsınız.

Bu dünyada bir makam mevki için hiç çabalamadı, kendisine teklif edildiğinde şu arkadaş buna daha yetkin o yapsın derdi. Kendi işini kendisi görürdü, kimseyi kendisine hizmet ettirmezdi, talebelerine bile hizmet ederdi. Yazdığı eserlerinde telif hakkı koymaz, basılıp dağıtılmasını, çoğaltılmasını isterdi. Toplumda bu kadar tanınmış olmasına rağmen onun bir makam aracı veya bir şoförü yoktu. Konferanslara, derslere kendi imkânlarıyla giderdi, kimseden bir ücret talep etmezdi, aksine gittiği yerlerde bir ihtiyaç hâsıl olduğunda kendisi imkanı ölçüsünde katkı sağlardı. Daha sayamayacağım nice erdemlere sahip bir insandı kendisi. Onun bu toplumda karşılık bulması işte bu temel ahlaki değerlere sahip olmasındandı.

Ben bunu İslam öncesi Mekke dönemindeki yetim Muhammed’in ahlakına benzetiyorum. Yaşadığınız toplumda öyle bir ahlaka sahip olacaksınız ki toplum size emin kişi desin, unutulmuş insani değerleri sizin üzerinizde bulsun, örnek olsun topluma. Siz bu temel insani değerleri kuşanınca Rabbiniz sizi yalnız bırakmayacak rahmetiyle koşacak. Vahiy bu ahlakın üzerine inecek, bu ahlaka sahip olmayanlara inen vahiy, ahlaksız Müslüman tiplemesi oluşturacak. Bizim toplumun en temel eksiği işte tamda budur desek yanlış olmaz. Siz temel insani değerleri ve ahlakı kuşanın ki, vahiy sizinle hayat bulsun, ete kemiğe bürünsün, topluma adalet ve huzur taşısın. Eğer bu temel ahlaka sahip değilseniz topluma adalet değil aksine kaos taşıyorsunuz. Hem de Allah’ın adıyla başlayarak kendi ahlaksızlığınızı Allah’ın adıyla boyayıp topluma yutturuyorsunuz. Bunu Ebu Lehepler, Ebu Cehiller de yaptılar.

Rabbim bu toplumda hoş bir seda bırakan, arkasından tanıyanlar “güzel insandı” dedirten Ahmed Kalkan hocamıza rahmet eylesin. Biz bu dünyada onu tanıyanlar onun Rabbinin istediği ahlakı kuşanan bir dava adamı olduğuna yaşayarak şahitlik ettik, rabbim de şahit olsun.