Kazım Şensaltık

Kazım Şensaltık

Kurban…

İnsanlık tarihi kadar eski bir teslimiyet çağrısı…
Hz. Âdem’in çocuklarından beri süregelen bir sadakat imtihanı…

Fakat bugün kurbanı gerçekten anlayabiliyor muyuz?

Kurban denildiğinde çoğumuzun zihninde sadece bir hayvan kesimi canlanıyor. Oysa Kur’an’ın anlattığı kurban bundan çok daha derin bir hakikattir. Kurban; insanın Rabbine olan bağlılığını ispat etmesi, Allah için en kıymetlisinden vazgeçebilmesidir.

Bu yüzden kurbanı anlamak için önce Hz. İbrahim’i anlamak gerekir.

Hz. İbrahim bir rüya gördü…
Rüyasında en değerli varlığı olan oğlu İsmail’i Allah yolunda kurban ediyordu.

Düşünün…

Yıllarca evlat hasreti çekmiş yaşlı bir baba…
Ve sonunda kavuştuğu evladını Rabbine teslim etmeye hazırlanıyor…

İşte kurban budur.

Çünkü Rabbine sunacağın şey, senin için gerçekten kıymetli olmalıdır.

Hz. İbrahim tereddüt etmedi. Çünkü o, Rabbine güveniyordu. Nemrud’un ateşinden kendisini kurtaran Allah’ın burada da rahmetiyle yetişeceğini biliyordu.

Hz. İsmail ise teslimiyetin en güzel örneğini verdi:

“Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.”

Tam bıçak boynuna dayanmışken ilahî rahmet yetişti. Allah, Hz. İbrahim’in sadakatini kabul etti ve İsmail’in yerine bir kurban gönderdi.

Buradaki asıl mesaj bir hayvan kesmek değil; Allah için en sevdiğinden vazgeçebilmektir.

Bugün herkesin bir İsmail’i vardır.

Kimimizin parası…
Kimimizin makamı…
Kimimizin ticareti…
Kimimizin itibarı…
Kimimizin nefsi…
Kimimizin tutkuları…

İnsan bazen en çok sevdiği şeyi farkında olmadan ilahlaştırır. Kurban ise o bağı Allah için kesebilmektir.

Ne yazık ki bugün kurban ibadeti çoğu zaman asli ruhundan uzaklaştırılmış durumda. Teslimiyetin yerini organizasyonlar, pazarlıklar ve gösteriş aldı.

Kurban artık çoğu zaman:
Kaç kilo et çıkacağı,
Hangi hisseden ne kadar düşeceği,
Nerede daha ucuz olduğu üzerinden konuşuluyor.

Oysa Kur’an bize şunu hatırlatır:

“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Allah’a ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır.”

Asıl mesele budur:
Allah için neyi feda edebiliyorsun?

Kurban sadece bıçakla kesilen hayvan değildir.

Kurban;
Nefsi kesmektir.
Hırsı kesmektir.
Menfaati kesmektir.
Dünyaya bağımlılığı kesmektir.

Bugün Müslümanların en büyük problemlerinden biri, İbrahim’in ruhunu kaybedip sadece şekli korumalarıdır.

Kâbe’yi ziyaret ediyoruz ama İbrahim’in teslimiyetini yaşayamıyoruz.
“Allah en büyüktür” diyoruz ama hayatımızda en büyük yeri çoğu zaman para, makam ve çıkar alıyor.

Eğer Allah gerçekten en büyükse;
O halde neden menfaatlerimiz uğruna doğruları terk ediyoruz?
Neden makamdan vazgeçemiyoruz?
Neden dünyalıklarımızı dinimizin önüne koyuyoruz?

Çünkü modern insanın İsmail’i değişti.

Bugün de insanlar;
Paraya,
Makama,
Şöhrete,
Sisteme,
Güce teslim olabiliyor.

Kurban ise bütün bu sahte ilahları Allah için terk edebilmektir.

Sadece bıçakla yapılan kurbanlar yoktur…

Bir de farkına varmadan kurban ettiklerimiz vardır.

Sisteme kurban edilen çocuklarımız…
Diplomalara kurban edilen gençlik yıllarımız…
Özgürlük adına dağılan ailelerimiz…
Siyasete kurban edilen cemaatlerimiz…
Paraya feda edilen ahlakımız…
Çıkarlara teslim edilen adaletimiz…
Kapitalizmin öğüttüğü insanlığımız…

Ve dünyanın gözü önünde kurban edilen mazlum coğrafyalar…

Bugün Gazze’de sadece insanlar değil, insanlığın vicdanı da sınanıyor.

Bu yüzden kurban keselim evet…
Ama kurbanlarımızı sadece sofralara mahkûm etmeyelim.

Kurbanın ruhunu yeniden hatırlayalım.

Çünkü kurban;
Et dağıtmak kadar,
Merhameti çoğaltmaktır.
Paylaşmayı büyütmektir.
Nefsi terbiye etmektir.
Allah’a teslim olabilmektir.

Hz. İbrahim’in bize bıraktığı en büyük miras şudur:

Allah’tan başka hiçbir şeye teslim olmamak…

Bugün yeniden ihtiyaç duyduğumuz şey de budur:
İbrahimce bir teslimiyet,
İsmailce bir sadakat ve kurbanın hakiki ruhunu yeniden diriltmek…

Allah bizlere;
Hz. İbrahim gibi teslim olmayı,
Hz. İsmail gibi sadakat göstermeyi ve kurbanın gerçek manasını yaşayabilmeyi nasip etsin.
Âmin.

Vitrinlerin Ardındaki Gerçeklik Modern toplum, her yıl Mayıs ayının ikinci pazarını bir ritüele dönüştürerek, muhafazakârından sekülerine kadar tüm kesimleri ortak bir "Anneler Günü" paydasında buluşturuyor. Sistemin "annelere bir gün hediye etme" vaadiyle sunduğu bu tablo, ilk bakışta masum ve vefalı görünse de, aslında derin bir sorgulama eksikliğinin üzerini örtmektedir. Popüler kültürün parıltılı reklamları ve tüketim çılgınlığı, sormamız gereken o can alıcı soruyu unutturuyor: Biz bugün tam olarak hangi annelerin gününü kutluyoruz?

Sistemin Köleleri ve Evin Patronları

Günün ilk ışıklarıyla birlikte fabrikalarda, ofislerde patronların üretim çarkında birer "meta" haline gelen, emeği sömürülen annelerin mi günü kutlu olsun? Yoksa dışarıda uğradığı haksızlığın hıncını evinde eşine veya çocuklarına "patronluk" taslayarak çıkaranların mı? Sokaklardaki canlılara "canım" diyerek şefkat gösterirken, kendi öz evladına bir aslan gibi kükreyerek duygusal yıkım yaratan bir annelik modeli, çiçeklerle onurlandırılabilir mi?

Suç Makinesine Dönüşen Evlatlar

Annelik, sadece biyolojik bir süreç değil, bir toplum inşa etme zanaatıdır. Ancak bugün karşımızda duran tablo oldukça karanlıktır:

  • Adaletin ve Merhametin Yitimi: Başkalarının canını gözünü kırpmadan alan "suç makineleri" yetiştiren annelerin vicdan muhasebesi nerededir?
  • İdeolojik Savrulmalar: Tüm varlığını harcayarak büyüttüğü evladını üniversite koridorlarında karanlık örgütlere kaptıran veya ailesinin manevi değerlerine tamamen yabancılaşarak radikal ideolojilerin pençesine düşen çocukların anneleri, bugün hangi tesellinin peşindedir?
  • Yoksulluğun Kıskacı: Çocuğuna içirecek süt bulamayan, her sabah evladının gözlerinin içine bakarak sessizce ağlayan gariban annelerin acısı, bir günlük kutlama ile dindirilebilir mi?

Bağımlılık ve Sömürü

Sistem, bir yandan yoksulun çocuğunu bilgisayar oyunlarına, sosyal medyaya ve dijital uyuşturuculara bağımlı hale getirirken; diğer yandan bu bağımlılıktan kurtarmak için annelerin son kuruşunu da "iyileştirme" adı altında elinden almaktadır. Akıllı ve zeki çocuklar dijital bataklıklarda heder olurken, bu düzenin kurucularının çocukları yönetim kadrolarını doldurmaktadır. Gecekondusunda asgari ücretle geçinmeye çalışırken, elindeki kısıtlı parayı şifreli futbol kanallarına yatırıp çocuklarıyla ekran başında sahte bir mutluluk arayan annelerin bu "modern afyon" ile uyutulması, sistemin en büyük başarısıdır.

Ahlaki Çöküş ve "Süt Hakkı" Paradoksu

Kendi kızını evlendirirken "süt hakkı" adı altında bir satış sözleşmesi imzalayan, evladını adeta bir mal gibi gören anlayışın anneliği, kutsallık zırhına ne kadar sığabilir? Okumaya gönderdiği kızının tecavüze uğradığı veya hayattan koparıldığı bir düzende, annelerin yasını hangi "kutlu olsun" cümlesi hafifletebilir?

Uyutulan Toplum ve Zorunlu Sorgulama Belki de Anneler Günü, tüm bu can yakıcı sorular sorulmasın diye icat edilmiştir. Toplumun kutlama ve sevinç dalgasına kapılarak, sistemin kendi kusurlarını örtbas etmesine izin vermesi; açlığa, sefalete ve manevi boşluğa mahkûm edilen yığınların sessizleşmesine neden olmaktadır.

Gerçek bir annelik onuru; sadece bir gün hatırlanmak değil, çocukların adaletle büyüdüğü, yoksulluğun sömürülmediği ve evlatların suç makinelerine dönüşmediği bir düzende yaşamaktır. Bu sorulara cevap bulamadığımız müddetçe, yapılan her kutlama sadece vicdanları rahatlatmak için sahnelenen bir oyundan ibaret kalacaktır.

Belki de asıl soru şudur: Anneler Günü’nü kutlamak mı daha önemlidir, yoksa annelerin yaşadığı sorunları gerçekten çözmeye çalışmak mı?

Eğer toplum çözüm arıyorsa, çözümü insanı yoktan var eden ona irade bahşeden, yaradılış özüne dönmek mümkün. Rabbini bilen kendini bilir, rabbini bilmeyen kendini nasıl bilebilir? Çözümün öze dönüşte olduğunu bilmemiz gerekiyor. Eğer biz Âdem olursak, işte o zaman adam oluruz.

kazım 1

Günümüz toplumu evlilik ve aile kurumu konusunda kritik bir yol ayrımına gelmiş durumda. Temel soru şudur: Aileyi ilahi rızaya dayalı bir ibadet şuuruyla mı inşa edeceğiz, yoksa "medeni" adı altındaki beşeri hukuk normlarına göre mi? Bugün karşımızda üç farklı yaklaşım duruyor:

1. Geçmişin Kopyası: Statik Yaklaşım

Bir kesim, evliliği "Allah’ın emri, peygamberin kavliyle" başlatıp, hayatın geri kalanında geçmiş ulemanın asırlar önce verdiği fetvaları olduğu gibi bugüne taşımayı öneriyor. Ancak bu "kopyala-yapıştır" yöntemi, günümüz dünyasında karşılık bulmuyor. Çağımız, iletişim araçlarımız ve kültürümüz farklıdır. Yapılması gereken, geçmişin kalıplarını aynen tekrar etmek değil; Kur’an ve Sünnet’in amaçlarını (makasıd) anlayarak, bugünün sorunlarına çözüm üreten canlı bir fıkıh inşa etmektir. Bu inşa süreci ağır bir sorumluluk ve bedel gerektirdiği için, maalesef pek çok kişi kolayı seçip eskinin gömleğini topluma zorla giydirmeye çalışıyor.

2. Pragmatik Yaklaşım: Şirketleşen Evlilikler

Birinci yolun toplumsal karşılık bulamaması, beraberinde samimiyetsiz bir karmaşayı getirdi. Evlilikler "Allah’ın emri" ile başlıyor ancak menfaat çatışmaları doğduğunda beşeri hukukun kapıları aşındırılıyor. Bu noktada aile, bir huzur ve ibadet yuvası olmaktan çıkıp, ortakların birbirini tasfiye etmeye çalıştığı bir şirket ortaklığına dönüşüyor. Özellikle boşanma süreçlerindeki davalar incelendiğinde, meselenin bir yuvanın dağılması değil, bir mal paylaşımı savaşı olduğu açıkça görülüyor. Maneviyatın yerini maddi beklentilerin aldığı bu yapıda, evlilik bir amaç değil, imkân elde etme aracı haline geliyor.

3. Boşanma ve Adalet Sorunu

Toplumda hem evlilik hem de boşanma anlayışında derin bir kırılma yaşanıyor. Allah, huzur kalmadığında "maruf ile" (iyilikle) ayrılmayı öğütlerken; bugün boşanma süreçleri birer sömürü ve zulüm mekanizmasına dönüşmüş durumda.

  • Ailelerin Rolü: Aile büyükleri boşanmayı kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyor. Geçmişteki "gelinlikle çıkan kefenle döner" anlayışının altında yatan ekonomik kaygılar, bugün şekil değiştirerek devam ediyor.
  • Ekonomik Sömürü: Kızını evlendirirken damadın sırtına ağır yükler yükleyen aileler, boşanma sürecinde kendi evlatlarına kapılarını kapatarak tüm sorumluluğu yine erkeğin sırtına bırakıyor. Kız babaları, torunları söz konusu olduğunda "evliyken torunum, boşanınca elin çocuğu" tavrına bürünüyor.
  • Miras ve Velayet Çelişkisi: Kız çocuklarını mirastan mahrum bırakan zihniyet, boşanmış kadını çaresizliğe itiyor. Öte yandan, dinen çocuk sorumluluğunun babada olduğunu bilen bazı kadınlar, boşanma aşamasında velayeti sadece maddi imkân devşirmek ve nafaka üzerinden erkeği baskılamak için bir araç olarak kullanabiliyor.

4. Sonuç: Ölüm Fermanına Dönüşen Haklar

Bugün "hak" adı altında kanun zoruyla alınan süresiz nafakalar ve mal paylaşımı süreçleri, ne yazık ki pek çok aile faciasına ve cinayete zemin hazırlıyor. İnsan gibi ayrılmayı başaramayan çiftlerin çocukları ise ağır travmalarla büyüyerek potansiyel suç adayları haline geliyor. Bu durumu sadece sisteme veya devlete yüklemek bir kaçış yoludur. Müslümanlar olarak bu zulüm çarkını durduracak, adaleti temel alan somut çözümlemeler geliştirmelidir.

Toplumda roller yeniden dağıtılıyor ve yeni bir düzen inşa ediliyor. Bu yeni modeli ya biz kendi değerlerimizle inşa edeceğiz ya da başkalarının bizim için çizdiği kadere razı olacağız. Soru net: Bu dönüşüme ve inşa sürecine hazır mıyız?

İnsan ilişkilerinin temel taşı, toplumsal yapının çimentosu ve medeniyetlerin nezaket göstergesi olan üç kavram vardır: Karşılama, Ağırlama ve Uğurlama. Bu üçleme, sadece fiziksel bir hareketi değil; bir ruh halini, bir ahlak biçimini ve nihayetinde bir yaşam felsefesini temsil eder. Gittiğimiz her yerde, girdiğimiz her etkileşimde bu üç evrenin bıraktığı izlerle hatırlar ve hatırlanırız.

İlk Temasın Gücü: Karşılama

Karşılama, bir niyet beyanıdır. Kapıyı açtığınızda veya bir mekâna girdiğinizde muhatabınızın tavrı, aslında size verilen değerin ilk cümlesidir. Bir işletme için "olmazsa olmaz" olan bu kavram, müşterinin sadakatini ilk saniyelerde belirler. Karşılamada nasıl birisi olduğumuzu, karşımızdakine verdiğimiz kıymeti kelimelere dökmeden söyleriz. Eğer karşılama samimiyse, sonrasındaki süreçlerin de habercisi olur.

Sürecin Kalbi: Ağırlama

Güzel bir karşılama, ardından gelecek kaliteli bir ağırlamanın vaadidir. Ancak sadece iyi karşılamak yetmez; hoş karşılayıp kötü hizmet etmek, güveni zedeler ve "müşteri" ya da "dost" kaybına yol açar. Ağırlama aşaması, sabrın, emeğin ve sâlih amelin (iyi işlerin) sahaya indiği yerdir. Karşılamanın yarattığı o yüksek enerjiyi, hizmetin ve ilginin sürekliliğiyle taçlandırmak gerekir. Unutulmamalıdır ki; güzel karşılama, güzel ağırlama ile birleştiğinde kalıcı bir bağ kurar.

Vefanın Mührü: Uğurlama

Pek çok kişi karşılamaya ve ağırlamaya odaklansa da, sürecin en kritik noktası uğurlamadır. Uğurlama, bir "son" değil, aslında bir "yeniden gelişin" davetiyesidir. Kişinin zihninde kalan son kare, uğurlanırken hissettikleridir. İnsan, uğurlansa bile, gördüğü güzelliklerin ve nezaketin etkisiyle o yere geri döner.

Nebevi Bir Model: Medine ve Mekke Örneği

Bu üç kavramın en muhteşem örneğini Allah Resulü’nün (s.a.v) hayatında görürüz. Hicret yolculuğunda Mekke’den hüzünle uğurlanırken, Medine onu coşkuyla karşılamıştır. Bu muazzam karşılama, eşsiz bir ağırlamanın habercisiydi. Nitekim Medine, O’nu (s.a.v) öyle bir ağırladı ki, Allah Resulü fetihten sonra bile çok sevdiği Mekke’de kalmak yerine, kendisini hayran bırakan o nezaket şehri Medine’ye geri dönmeyi tercih etti. Bu, doğru bir karşılama ve ağırlamanın insan ruhunda nasıl silinmez izler bıraktığının en somut kanıtıdır.

Aileden Topluma Yansıyan Akisler

Bu kavramları aile kurumuna indirgediğimizde, toplumsal çözülmelerin de reçetesini bulabiliriz. Evliliklerin temelinde "karşılama" (ilk etkileşim) ne kadar samimiyse, yürütülmesi (ağırlama) de o denli güçlü olur. Bugün boşanmaların artışına bakıldığında, genellikle ya karşılamada (niyette), ya ağırlamada (süreçte) ya da uğurlamada (ayrılık adabında) hatalar yapıldığı görülür. Gençler çoğu zaman karşılamanın büyüsüne kapılıp asıl zor olanın "ağırlama" (emeği sürdürme) olduğunu unutmaktadır.

?️İnsan ilişkilerinden işletme yönetimine, aile saadetinden manevi yolculuğumuza kadar her şey bu üç kavramın dengesi üzerine kurulu.

Karşılama: İlk intiba, bir niyet beyanıdır.

 ☕ Ağırlama: Sürecin kalbi, sabır ve emekle örülen sâlih ameldir.

 ? Uğurlama: Vefanın mührü, yeniden gelişin davetiyesidir.

Gönül Kapısının Üç Kilidi: Karşılama, Ağırlama, Uğurlama

? Karşılama: Nasıl birisi olduğumuzu söyler.

❤️ Ağırlama: Ne kadar değer verdiğimizi gösterir.

?️ Uğurlama: Nasıl hatırlanacağımızı belirler.

Manevi Bir Hakikat: Ra'd Suresi ve Üçleme

Kur’an-ı Kerim, bu hakikati manevi bir düzlemde bizlere şöyle fısıldar:

“İman edip sâlih amel işleyenlere ne mutlu. Onların sonunda varacakları yer ne güzel.” (Ra’d, 13/29)

Bu ayeti kerimeyi hayatın bu üç aşamasıyla okuduğumuzda:

  • İman, kulun Rabbine yöneldiği o muhteşem karşılamadır.
  • Sâlih Ameller, dünyadaki yaşam süresince gösterilen o samimi ağırlamadır.
  • Varılacak Güzel Yer, ise ebedi saadete açılan o kutlu uğurlamadır.

Ramazan ayındayız, bizim toplum ve dünya Müslümanları ramazanı karşıladılar, ramazan bizi onu karşılamamızdan hatırlayacak. Ramazan ayı boyunca onun bizden istediği gerekleri yaparak, ramazanı hayatımızda ağırladık, ramazan bizi onu ağırlamamızla anacak. Sonunda ramazanı uğurlayacağız, bayram yapacağız. İşte bayram yapma hakkını elde etmemiz için ramazanı karşılamayı, ağırlamayı ve uğurlamayı tam anlamıyla Rabbimizin istediği gibi yapmamız gerekiyor. Ramazanı ağırlamayı tamamlarken, uğurlamaya hazırlanırken bizlere bir hediye getiriyor Kadir gecesini.

Sonuç olarak; insan hayatı bu üç kavramın dengesi üzerine kuruludur. Hayatımızı, ailemizi ve işimizi bu perspektifle yeniden inşa ettiğimizde, geride bırakacağımız en büyük miras "güzel bir iz" olacaktır.

Düşlerimde sen, bir suyun hafızası, uyanırken sen güneşin ilk izi olasın istedim.

Ruhumun kök saldığı toprak, benim ebedi yuvam olasın istedim.

Düşler görüp uykusuz kalmak, uykudan senle uyanmak istedim.    

        

Yolara düşmek sonsuza yürümek, sonsuz hayatta senle olmak istedim

Gözyaşım, kurumuş çöldeki ilk bereketli yağmur olsun; kendi kendimi yeşertmek istedim.

 

Sevgiyi anlatmak aşkı yaşamak, duygularımı anlatmak

Bütün zorluklara göğüs gererek sana gelmek istedim.

Kitaplar yazmak şiirlere konu edinmek, hayatı anlatmak

İnan sevdiğim, bütün bunları senin için yapmak istedim

 

Bir kıyıya çarpan dalganın fısıltısı, yahut uzak deniz fenerinin tek ışığı.

Tenine değen sıradan bir rüzgar değil, adını fısıldayan bir tayfunun nefesi olasın istedim.

 

Acıların karşısında durmak hayata meydan okumak, ölümü hatırlamak

Sensizliği silmek ve hayatı sadece senden ibaret saymak istedim.

 

Yüreğimde savaşlar çıkarmak, sensiz yaşamaktansa ölümü tercih etmek

Kanayan yaralarıma derman, acı çeken gönlüme huzur bulmak için, seni yanımda istedim.

 

Dağları Ferhat'tan daha derin delmek, ateşte Kerem'den daha uzun yanıp kül olmamak istedim.

Adın anılsın diye, zamanın kumaşını yırtmak, geleneğin zincirlerini kırmak istedim.

 

Karşına oturup yüzüne bakmak, bakarken gözlerimin karamasını

Karanlık dünyamda bir tek seni anmak seni görmek istedim.

 

Hayaller kurdum, rabbime niyazda bulundum

Kalbime mühür diye sadece adını vurdum.

 

Yıllara meydan okudum yorgun bir bedenle, Ne dermanım kaldı artık, ne mecalim sende.

Bilmem sevdiğim, çok şey mi bekledim senden? Her şeye rağmen, bir umut ol çekilme kalbimden.

 

Bilmem sevdiğim çok şey mi istedim senden

Her şeye rağmen bir umut ol istedim.

 

Sana ne altın, ne gümüş, ne dillerde pelesenk bir söz...

Zamanın yırtılan yerinden çekip çıkardığım bir ömür getirdim.

Hediye getirdim gönlümü ve sevdamı, kabul edersen...

Ben sadece, bu fani dünyada bir tek sana "seninim" demek istedim.

Utanmadık!!!

Eylül 30, 2025

Meydanlara çıktık sloganlar atıp Gazze’nin yanındayız dedik!

Zalimin hasmı olduğumuzu haykırdık, ölen mazlum sefa süren zalimler oldu!

Yaptıklarımızdan meydanlar utandı biz utanmadık!

Kahrolsun İsrail dedikte, kahrolanın mazlum Gazze olduğunu gördük.

Söz söyleyen diller utandı, biz utanmadık.

 

Meydanlarda mikrofonlara sarılıp kalabalıklara kardeşlik dedik ümmet dedikte, söylediklerimizin tersini yapan biz olduk.

Mikrofonlar utandı, söylemler utandı da biz utanmadık.

Gazze’li çocuklar açlıktan ölüyor, Afrikalı çocuklar susuzluktan ölüyor dedik.

Gazze’li, Afrikalı çocuklar utandı biz utanmadık.

 

Her sözümüzde peygamber dedik, Allah dedik!

Amellerimizden peygamberler utandı biz utanmadık.

Sözü muhatabına söylemek için yola çıkmaya söz verdik!

İş muhatabın karşısına çıkmaya gelince ortadan kaybolduk.

Söylenen söz utandı, bizi gören muhatap utandı da biz utanmadık.

Gazze’de insanlar açlıktan ölüyor, nerede insanlık diyenlerin, oteller kapatıp tatiller yaptığını gördük te umursamadık.

 

Kürsülerden Hz. Musa dedik, Hz. Harun dedik!

Yaptıkları mücadeleyi anlattık toplumlara!

Bizi gören, Musa utandı, Harun utandı da biz utanmadık.

Hz. İbrahim dedik, o tek başına bir ümmetti dedik de!

Bizi gören İbrahim utandı, ümmet utandı da biz utanmadık.

 

Siyasi hayatımıza model olarak Hz. Yusuf’u aldığımızı söyledik!

Bizi gören Hz. Yusuf, utandı, siyaset utandı da biz utanmadık!

Ebu cehillere, Ebrehelere, firavunlara lanet okuduk!

Hacca gittik şeytanları taşladık da!

Bizi gören Ebu cehiller, Ebreheler, şeytana attığımız taşlar utandı da biz utanmadık.

 

Gazze utandı, açlık utandı, tatiller utandı da biz utanmadık.

Kur’an dedik, sünnet dedik topluma din götürdük!

Toplum Kendilerine Kur’an Sünnet anlatanlara baktı da!

Kur’an utandı, sünnet utandı da biz utanmadık.

Ellerimizi açıp dualar ettik, Rabbimize niyazda bulunduk. Namaza durduk ibadet ettik de!

Allah’ın yardımı nerede dedik.

Açılan eller utandı, kılınan namaz utandı da biz utanmadık.

 

Sahi Biz utanma duygusunu ne zaman kaybettik. Hani bir deyim vardı bizim toplumda, “Allah’tan korkmuyorsan bari kuldan utan” diye.

Tabiat utandı, hayvanlar utandı biz utanmadık.

Hani yeryüzünün halifesi olarak yaratılmıştık ya!

Yeryüzü utandı, hilafet utandı da biz utanmadık.

Bundan yıllar önceymiş, tarihin uzak zamanlarında bir ülke varmış. Bu ülkenin halkı ve yöneticileri Müslüman olduğunu söylermiş. Öyle ki, kutsal kitaplarına ve peygamberlerine hakaret edenleri hiç affetmezlermiş. İnançlarına bağlı, kutsallarına çok önem verdiklerini her fırsatta haykırırlarmış. Öyle ki, farklı inançtan insanları kendi inancına davet ederlermiş. Çünkü en doğru inancın kendilerinde olduğunu söylerlermiş. Bu kadar dini değerlerine bağlı olan bu ülkenin insanları, kutsal kitaplarının ve Peygamber’lerinin onlara öğrettiği değerlerin hayatlarında hiçbir karşılığı yokmuş.

Tarihin eski dönemlerinde yaşayan bu ülkenin vatandaşlarını, kendinden sonraki nesiller kitaplardan okuyup hayretler içinde kalıyorlarmış. “Nasıl olur hem inanacaksınız hem inandığınız değerler hayatınızda olmayacak” diyerek ibret olması için çocuklarına anlatırlarmış.

Peki neden ibret olsun diye anlatıyorlar bu eski ülkeyi nesillerine dersiniz!? Ne yapmış bu ülkenin vatandaşları ve yöneticileri?

Şöyle anlatıyor yaşayanlar: Bu ülkenin yöneticileri, kendilerini kutsal kitaba ve Peygamber’e nispet ediyorlarmış ya, işte tuhaflıklar burada başlıyor. Bu ülkenin geçmişi büyük bir imparatorluğa dayanıyormuş. Öyle bir imparatorluk ki, dünyaya hükmediyormuş, asırlarca dünyaya adaleti sunmuşlar. Her inancın, her yurtsuzun, her zulme uğrayanın adaletine sığındığı bir imparatorluk oluşturmuşlar. Kendisine sığınanlara kucak açıp adalet dağıtmışlar, asırlar boyu. Zamanın birinde birileri çıkıp bu imparatorluğa isyan etmiş, kendi içinden başlayan bu isyan dalgası büyümüş ve düşmanlarını heyecanlandırmış. Bu isyancı gruplar düşmanları tarafından fonlanmış, desteklenmiş, imparatorluk darmadağın edilmiş, yerine bir ulusu temsil eden ve kendine Müslüman diyen bir ülke kurulmuş.

Yeni kurulan bu ülke kendini kutsal kitaba, peygambere nispet ederken, kanunlarını ve sosyal düzenini kendisini yıkan düşmanlardan almışlar. Öyle bir anayasa yapmışlar ki, ceza kanunu başka toplumdan, evlilik kanunları başka toplumdan, yargı kanunları başka toplumdan, ceza hukuku başka toplumdan alınmış. Öyle ki, bu kanunlar kendileriyle savaşanların oluşturduğu kanunlarmış. Kutsal kitaplarına uygun tek uygulama cenaze defin işleri kalmış, yaşamlarında.

Bu ülkenin başına önce tek adamlar gelmiş, seçim falan yokmuş, ülkenin insanlarına olmadık zulümler etmişler. İbadetlerini yasaklamışlar, ibadet hanelerini kapatmışlar, kutsal kitapları yasaklamışlar, daha neler neler! Sonra halk “artık yeter” diyecek seviyeye gelince halkı devletin çevresinde tutmak için, ülkeyi yönetenleri halk seçsin demişler. Sandıklar kurulmuş, halk koşarak sandıklara gitmiş, kendilerini yönetecek lideri seçmek için. Seçecekleri liderin en büyük vaadi ibadetlerini rahat yapmaları, kutsal kitapları serbest bırakmak, ibadet haneleri tekrar açmak imiş. Seçilen lider vaatlerini bir bir yapmaya başlamış. Halk rahat bir nefes almış, bu kadar özgürlük fazla demiş ülkeyi kuranlar, bu yeni lideri yargılayıp idam etmişler.

Bu döngü uzun yıllar sürüp gitmiş, halk artık isyan edecek seviyeye gelince halkın önüne Müslüman ve dini değerlere bağlı bir lider sunmuşlar. Halk kurtuluş geldi diyerek koşmuşlar bu yeni liderin peşinden. Her konuşmasında kutsal kitaptan öğütler, peygamberden örnekler vererek başlarmış konuşmalarına. Ülkenin halkı işte bizim geçmişte adalet sunan sistemimiz geri geliyor diyerek umutlanmaya başlamışlar.

Yeni gelen lider, yıllar içinde öyle kanunlar çıkarmış ki toplum farkında bile değilmiş. Bu ülkenin yöneticileri vatandaşına bir araba satarmış. Sattığı her arabadan bir tane de devlete aldırıyorlarmış, koydukları vergilerle. Yetmemiş arabayı alan vatandaş, arabanın yürümesi için yakıt alacak, aldığı yakıtın her litresinde bir litrede devlete vergi ödermiş. Arabayı aldın, yakıtı koydun, olmaz böyle yola çıkamazsın birde zorunlu trafik sigortası yaptıracaksın diye kanun çıkarmış devlet. Bu sigortalar bir çalışanın bir aylık maaşı kadarmış. Bu sigortaları devlet yapmıyor, özel şirketlere yaptırıyor, buradan da vergi ve harç alıyormuş. Vatandaş bu özel sigorta şirketlerinin insafıyla baş başa bırakılıyormuş. Mecburen yapıyormuş vatandaş, devlet bu arabaya her yıl taşıtlar vergisi ödeyeceksin diye kanun çıkarmış. Bunu da mecburi yapmış devlet, vatandaş onu da ödemeye başlamış. Devlet bakmış vatandaştan itirazı yok, ne çıkarsa ses çıkarmadan yapıyor, kimi araçlarda her yıl kimi araçlarda iki yılda bir mecburi muayene yaptıracaksın diye kanun çıkarmış, vatandaş bunu da yapmaya başlamış. Devlet bakmış vatandaş “ne yapsam tamam” diyor, aracı kullanmak için trafik kanunu yapmış, bu kanunun koyduğu kuralları ihlal edenlere cezalar kesilmeye başlamış. Cezalar az demiş, devlet sürekli kanun çıkarıp vatandaşın ödeyemeyeceği cezalar koymuş, bu ülkenin yöneticileri. Şehirlere çekiciler almışlar, hatalı yere park edenlerin arabalarını çekiciyle otoparklara çekiyorlar, vatandaşa hem park cezası kesiliyor hem de otopark parası birde çekici parası kesiliyorlarmış.

Artık bu ülkenin vatandaşları çalışıp bu cezaları ödemekten kendine zaman ayıracak vakit bulamaz hale gelmiş. Bunlarla yetinmemiş devlet birde oto yollar yapmış bu yolları kullananlardan para toplamaya başlamış. Köprüler yapmış devlet, vatandaştan topladığı vergilerle, bu köprülerin girişine ve çıkışına gişeler koymuş “gelsin paralar” demiş.

Buraya kadar olanlar olmuş, daha vahim tarafı ise şurası. Bu ülkenin Müslüman yöneticileri inandığı kutsal kitaplarında, inandığı peygamberlerinin onlara söylediği tam bunların tersiymiş. Yani Müslümanların kutsal kitapları toplumu yönetenler, toplumdan topladıkları vergilerle yaptıkları hizmetlerin ücretsiz olmasını söylermiş. Her yapılan hizmetin insanın refahı ve huzuru için yapılmasını, vergide adaleti emredermiş. Bu ülkenin Müslüman yöneticileri koydukları kuralların tamamı vatandaşı sömürmek üzerineymiş. Dünyaya adalet dağıtan imparatorluğun varisleri düşmanlarının yolunu tutmuş, bütün düzeni vatandaşı sömürmek üzerine kurgulamış. İtiraz eden vatandaşı yargılayıp hapis hanelere dolduruyormuşlar. Borcunu ödeyemeyen vatandaşın mal varlığına el koyuyor mülkünü elinden alıyormuş bu Müslüman ülkenin yöneticileri ve koydukları kanunları.

Bu öyle bir hal almış ki vatandaş ev yapmak için arsa alıyormuş, tabuda 300mk. arsa satıyorlar, ev yapmak istediği zaman imar planı diye bir kural koyup vatandaşın arsasının yarısına el koyuyormuşlar. Satarken 300mk. yaparken 150mk. ye düşen arsalar. Madem 150 mk. yaptıracaksın neden 300mk. olarak sattırıyorsun. Vatandaşın anayasal hakkı olan mülküne imar planları, yönetmelikleriyle el koyuyorlarmış. Vatandaşlar “olsun, yeşil alan, otopark gibi alanlar olsun” diyerek sesini çıkarmamış bütün bu olup bitenlere.

Bu ülkenin yöneticileri, işçilerine “örgütlenin” diyormuş. İşçiler sendikalar kurmuşlar, toplu hak arama yoluna düşmüşler. Birde asgari ücret diye bir şey çıkarmışlar. Bu asgari ücreti işçileri temsil eden sendikalar, devleti temsil eden yöneticiler ve işverenler, her yıl toplanıp belirlermiş. İşçiler asgari ücretin artmasını istermiş, devlette bunu teşvik edermiş işveren karşı çıksa da bir şey değişmezmiş. Çünkü devlet bu asgari ücretten vergi alırmış, ne kadar yüksek olursa o kadar hazinesine para girermiş. İşçiler zam aldığını düşüne dursun, her yıl asgari ücretten daha fazla piyasada mallar zamlanırmış. Kaybeden işçiler ve işverenler olur, kazanan devletin hazinesi olurmuş. Bu asgari ücret hem sigorta primini hem birçok kesimin alacağı maaşı belirlermiş, buradan devletin vatandaştan aldığı ücretlerde etkilenirmiş. Kazanan bir devlet, iki sendikalar olurmuş, çünkü sendikalar bu ücretlerden aidat topluyor, üyelerinden. Esnaf odaları, buna benzer odalar ve kuruluşlar bu ücrete göre aidat topluyor üyelerinden. Peki, bu aidatlar ne oluyor, bunun ne olduğunu bilen ne esnaf bulabilirsiniz, nede işçi. Bu eskilerde kalan ülkenin her uygulaması buna benzermiş.

Önce hastanelerde insanlar yatak ve muayene için uzun kuyruklar oluşturmuşlar. Devlet vatandaşından sigorta pirimi topluyor onlara ücretsiz sağlık hizmeti sunduğunu vaad ediyormuş. Devletin Hastanesine giden vatandaş, sağ girip ölü çıkar hale gelmiş. Toplanan paraları çalanların, soyanların haddi hesabı yokmuş. Bu ülkenin vatandaşları artık isyan edecek duruma gelmişler, bunu gören devlet ülkenin halkına Müslüman bir yönetici seçmelerine zemin hazırlamış. Dilinde kutsal kitap ve peygamberin sözleriyle adaleti getireceğini vaad etmiş halkına. Buna inanan halk bu Müslüman lideri seçmişler, hastaneleri düzeltmiş, yeni Hastaneler yapmış, ilaçları ücretsiz dağıtacağını söylemiş ve buna yönelik düzenlemeler yapmış. Hastane önündeki kuyrukları evlere taşımış, randevusuz hasta kabul etmemiş, hastaneler. İlaçları ücretsiz yapmış, katkı payı diye bir vergi koymuş, doktorun yazdığı ilaçların çoğunu devlet karşılamıyormuş. Devlet karşılayacağı ilaçları belirliyor, onların dışındakileri karşılamıyormuş. Doktorlar ilaç firmalarıyla anlaşıyor, hangi firma doktora daha fazla para veriyorsa onun ilacını yazıyorlarmış. Vatandaş hastalanınca randevu alıp muayene olmak istediğinde bazı bölümlerde 20 gün sonrasına randevu, bazı bölümlere ancak tanıdık veya torpille randevu bulabilir hale gelmişler. Sağlık öyle bir hal almış ki Hastaneler şirket, vatandaşlar ise müşteri olmuşlar.

Artık sağlık alınıp satılan bir sektöre dönüşmüş, devlet bu sektörün başına yönetici olarak buraları işleten bir bakan atamış. Yani özel Hastaneleri olan, buradan ticaret yapan birinin bu kurumun bakanı olduğunu bir düşünün.

Bu tarihin eski dönemlerinde kurulan ve tarihte kalan ülkenin insanları, evlerine aldıkları her elektronik cihaz için özel tüketim vergisi öderlermiş, devlete. Çünkü bu ürünler lüks sayılırmış. Vatandaş bütün bu yapılanlara uyanmasın diye internet diye bir şey icat etmişler. Bütün dünyayı sosyal ağlar üzerinden birbirine bağlamışlar. Her vatandaşın eline akıllı bir cihaz vermişler bu cihazlarla sosyal ağlara girmelerini sağlamışlar. Bu ağlar insanları istediği gibi yönetir hale gelmiş. Algoritmalar, ülkeyi yönetenin istediği gibi insanları yönlendiriyor, insanlar buralarda zaman geçirip hiçbir şeyi sorgulamıyorlarmış. Böylece ülkenin yöneticileri istedikleri kanunları çıkarıp vatandaşı sömürmeye devam edermiş. Bu algoritmalar öyle güzel çalışır ki toplumun önüne dürüst, adaletli diye birini sürüyorlar. Toplum onu seçiyor, günün sonunda onun ülkeyi soyup soğana çevirdiğini söylüyor, topluma. Ülkenin yargıçları başlıyor onu yargılamaya, yaptığı yolsuzlukları bir bir halkın önüne sermeye başlıyor. Halk öyle bir duruma gelmiş ki, birazda bizimkiler çalsın ne var bunda demeye başlamışlar.

Bu tarihin eski dönemlerinde ki ülke okullar açmış, üniversiteler kurmuş, toplumu eğitmeye başlamış. Devlet olarak okulları ücretsiz olacağını söylemiş, vatandaşına. Vatandaşlar çocuklarını okullara götürünce önce kayıt ücretleri karşılamış, vatandaşları. Sonra kitap paraları, kurs paraları derken artık ücretsiz eğitim kalmamış bu ülkede. Durum öyle bir hal almış ki devletin atadığı vatandaşın vergisinden maaş vererek memur yaptığı öğretmenler, artık eğitim alacak çocuklara saat ücretiyle özel eğitim vermeye başlamışlar. Böyle bir sistemin olduğunu daha çocukken gören çocuklar, büyüdüklerinde onlarda yapacakları her işin ücretini almaya başlamışlar. Yetişen bu nesil paradan başka bir şey düşünmez hale gelmişler. İmkânını ve yolunu bulan memurlar, rüşvetsiz iş yapmamaya başlamışlar. Devlet, eğiterek nasıl bir nesil yetiştirdiğini fark edince iş işten çoktan geçmişti. Avukatlar, hâkimler, savcılar, yetiştirmiş on binlerce avukat, hâkim, savcı mezun olmuş bu üniversitelerden. Bunların işsiz kalmaması için suç işlemek gerekiyor ki bu hâkimler, savcılar, avukatlar para kazansın. Bütün bu diplomalı kadroların ekmek teknesi işlenecek suçlara ve toplumdaki uyuşmazlıklara bağlı. Toplumu Müslüman olan bu ülkenin vatandaşları bu suçları ve kanunları bilmedikleri için bir avukata ihtiyaçları olacak, birde suçu tanımlayan savcılar ve yargılayacak hâkimler olmalı. Bunların hepsine istihdam alanları açılmalı ve bunu da yapmışlar.

İşte tarihin çok eski dönemlerinde yaşayan bu ülke ve halkının örnek aldıkları peygamberleri, geldiği toplumda bütün bu ve benzeri olumsuzluk ve ahlaksızlıklarla mücadele etmişti. O peygamberin öğretisinin temelini temel insani ve fıtri ahlakı inşa ediyordu. Peygamberliğinin ilk dönemlerinde yaradılış fıtratına uygun ahlaklı nesiller yetiştirmek olmuştu. Daha sonra bu ahlaklı toplum devlet oluşturunca ahlaksızlıkların, haksızlıkların zulmün olmadığı devlet olmuştu. Vahyin inşa ettiği toplumda suçta olmuyor, olsa bile istisna kalıyordu. Vahye tabi olanlar adil ve adalet temelli toplumlar oluşturdular. Hayatlarından ve devlet düzenlerinden vahyi çıkaranların, adaletsiz, ahlaksız, zalim toplumlar oluştururlar.

Beyler bu ülke tarihin ta eski çağlarında kurulmuş bir ülke. Bu ülke ve vatandaşları tamamen bir kurgu olarak tanımlanmıştır. Yazımıza konu olan olaylar kurgu olarak yazılmış, okuyucuya sunulmuştur. Okuyucular bu kurguyla kendilerini ve yaşadıkları toplumları karşılaştırsınlar, kim bilir belki de bu çağda da böyle ülkeler vardır?

DUA (Rabbe Yakarış!)

Haziran 30, 2025

Ey Hz. Musa’nın Rabbi! Sana Musa’nın diliyle sesleniyorum.

Ey rabbim! Senden gelecek her hayra muhtacım dediğinde,

Nasıl onu Firavunun zulmünden koruduysan, beni de çaresiz bırakma Allah’ım.

Kızıl Deniz’in kıyısına gelen İsrailoğulları; “önümüz deniz, arkamızda Firavun, biz bittik” dediklerinde Hz. Musa’nın, “Rabbim bizi yardımsız bırakmaz” dediğinde.

Denizi açıp çaresizleri yardımsız bırakmadığın gibi beni de yardımsız bırakma Allah’ın!

 

Ey Hz. Yusuf’un Rabbi! “Babacığım bir rüya gördüm, ay ve ona secde eden yıldızları gördüm” dediğinde.

Babası; “Hz. Yakup oğulcuğum bu rüyanı kimseye anlatma sana kötülük edilmesinden korkuyorum” diyordu, bizleri Hz. Yakup’un korkusundan emin eyle!

Kardeşleri tarafından kuyuya atıldığında, yardımına yetiştiğin gibi, bizler de kör kuyulara atıldık bize de rahmetinle yardıma yetiş Allah’ım!

Hz. Yusuf’u kuyudan çıkarıp, Mısıra yönetici yapan rabbim, bizleri de düştüğümüz dünyevileşme kuyusundan çıkar. Ey rabbim! Bizlere Yusuf’un sabrını ve bilincini ihsan eyle!

 

Ey Hz. Eyyüb’ün Rabbi! “Benim gücüm tükendi, bu hastalık beni bitirdi”, dediğinde

Nasıl onun hastalığına şifa verdiysen, El Şafii isminle kuluna yetiştiysen.

Benim de gücüm tükendi, sözüm tükendi, çaresizlik sardı her bir yanımı.

Ey rabbim! Eyyüb’e yetiştiğin gibi bana da yardımınla yetiş!

 

Ey Hz. İbrahim’in Rabbi! İbrahim’i ateşe atmak için toplananlar,

İbrahim’in Nemrut’un ateşinde yanmasını izlemek için toplandılar.

Onlar bütün yaratılmışların senin emrinde olduğunu bilmiyorlardı.

Ateşe emrettin “İbrahim’e serin ol” buyurdun, ateş İbrahim’i yakmadı ya.

Beni ve tüm müminleri her iki dünyanın ateşinden muhafaza eyle rabbim.

 

Ey Hz. Meryem’in Rabbi! Sana adak olarak mescide verildiğin de.

Onu rızıklandırdığın gibi bizi de rızıklandır rabbim!

Zekeriya (a.s.) kendisine sorduğunda; “bu meyveler nerden geldi” dediğinde.

Rabbimin bana sunduğu rızıklardır diyordu.

Ona Hz. İsa (a.s.)’ın annesi olma nimetini nasip ettiğin gibi.

Bize de neslimizden salihler nimetini nasip eyle Allah’ım!

 

Ey Hz. Hacer’in Rabbi! İbrahim onu çölün ortasında bıraktığında.

İbrahim, bizi kime bırakıyorsun diye haykırıyordu.

“Sizi Âlemlerin rabbi olan Allah’a bırakıyorum” diyordu İbrahim.

“O ne güzel vekildir” diyordu Hacer, su isteyen İsmail’e su aramaya koşan Hacer’in,

Çaresiz kaldığında “ben bittim, çaresiz kaldım” diyerek geri döndüğünde

İsmail’in ayaklarının altından zemzem suyunu akıttığın gibi

Bizim de bittik, çaresiz kaldık dediğimiz yerde, bize de rahmetinle yetiş Allah’ım.

 

Ey Karun’un Rabbi! Kulun Karun kendisine hak sahiplerine vermesi için verdiğin nimeti.

Sahiplenip “benim mülkümdür” dediğinde nasıl onu helak ettiysen.

Bize mülkünden verdiğin malları, garip gurebaya, yetim kimsesizlere ulaştırmayı nasip eyle Allah’ım!

Yaşadığımız toplumlarda bize nasip ettiğin makamları, mevkileri şahsi çıkarlarımız için kullanmaktan, bizleri muhafaza eyle Allah’ım!

Senin olanı yine senin istediğine teslim etmeye bizleri memur eyle Allah’ım!

Bizleri Karun’un düştüğü duruma düşmekten muhafaza eyle Allah’ım!

 

Mekke’nin karanlıklar içine düşen insanlığını, vahiyle uyandırıp aydınlattığın gibi.

O yolunu kaybeden insanların içinden seçip çıkardığın “El Emin” gibi.

Bizim yaşadığımız, karanlıklar içinde kalan toplum içinde, el eminler gönder Allah’ım.

Ey Hz. Muhammed’in rabbi! Bizlere merhamet et, bizi bağışla!

Hani Bedir kuyularında ellerini açıp dua ediyordu, “Yâ Rabbi! Bu bir avuç Müslüman bugün yok olursa, yeryüzünde Sana ibadet edecek kimse kalmayacak.″ duasına icabet edip yardımınla koştuğun gibi bizim de dualarımıza rahmetinle yetiş Allah’ım.

 

Ey Rabbim! Gönderdiğin bütün elçilerin, insanlığı sana kulluğa davet ettiler.

Ey Rabbim! Senin dini mübin’ini kullanarak insanları kendi mezheplerine, meşreplerine, hocasına ve menfaatlerine çağıranlardan olmaktan yine sana sığınıyoruz.

Ey Rabbim! Bizi tüm peygamberlerin çağırdığı, insanlığa kurtuluş yolu olarak gösterdiği, sırat-i müstakime davet edenlerden eyle.

Ey Rabbimiz! Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.

Yaşadığımız toplumda aileyi dağıtan anlayışlar ve Müslümanların bu yanlışlara tuttukları çanaklar. Toplum bireyselleşiyor yapılan anketler ve boşanma oranları bize toplumun bireyselleştiğini gösteriyor. Düşen doğurganlık oranları artık toplum aile oluşturmak istemiyor. Eskiden oluşan aileler önce küçük çekirdek aileye ardından dönüştü. Arkasından bu çekirdek ailelerde artık bireyselleşiyor. Muazzam bir dönüşüm yaşanıyor toplumda bu dönüşümün bir parçası da Müslümanlar doğal olarak.

Bu toplumun İslami kesimleri 90lı yılarda yeni bir söylemle çıktı toplumun önüne, o söylem de şuydu kadın çocuklara bakmak zorunda değil, anne babaya bakmak zorunda değil gibi söylemlerdi. Arkası önü hesaplanmadan oluşturulan bu söylemler bugüne çıktı olarak bireyselliği getirdi desek yanlış olmaz. Bu söylemler aslında farkında olmadan büyük aileyi yok etmek için kurgulanmıştı bizim İslami kesimler bu tuzağı göremediler.

Bu söylemi yapanlar konuyu tek boyutuyla anlatıyorlardı. Müslümanların tarihinde hep büyük aile olmuştur. Türklerin kadim eski gelenekleri de büyük aile etrafında şekillenmiştir. Müslümanlar kendi tarihlerinde ki bir yanlış uygulamayı eleştirirken tuzağa çekildiler. Müslümanların tarihini inceleyin Hz. Peygamber bile bu konuda bize ışık tutuyor. Kızı Fatıma evde çalışmaktan elleri nasır bağlamış kanar halde babasından bir hizmetçi talep edince babası peygamber bu talebini reddeder. O dönemin vahyin ilk muhataplarını inceleyin durumun aynı olduğunu gözlemleyeceksiniz. Ashabın hemen hepsinin çocuklarının bakımını hanımları ev işlerini hanımları yapıyordu. Eşlerinin anne ve babalarının yanlarında yaşlandıklarında bakımlarını yine kadınlar üsleniyordu. Büyük aile İslam toplumunun temelini oluşturuyordu desek yanlış söylemiş olmayız. Allah bu konuyu şu ayetle tescilleyecektir “……Eğer onlardan biri, veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ererse, onlara öf bile deme, azarlama onları ve onlara güzel ve iyi söz söyle.” (İsra, 23) Bu ayeti biz her yönüyle inceledik, okuduk, anlattık amma hiç bu yönünü düşünmedik. Allah Müslümanlara oluşturdukları toplumun temelinin geniş aile olduğunu söylüyordu.

Müslümanlar bunun tersi söylemleri geliştirirken şuradan hareket ettiler diye düşünüyorum. Kadınların çocuklara bakmadığı, evin işlerini yapmadığı, anne babaya bakmadıklarını saraylarda görüyoruz. Zengin Müslümanların eşleri çalışmaz eşlerine karşı görevlerini yaparlar. Bu kültürün olduğu yerlerde zengin eşlerin tek eşleri olmaz eşler silsilesi de vardı. Yani bu propaganda eksik yapıldı bu propagandanın tamamı şöyleydi. Kadının çocuk bakmadığı, ev işlerini yapmadığı, anne babaya bakmamasının olduğu yerde hizmetçiler vardı. Bu kadar hizmetçinin olduğu zenginliğin ve şah şahanın olduğu yerde tek eş değil haremler vardı. Bugün bizim toplumun Müslüman kadınları eşlerinden Saray hayatı istiyorlar, eşlerinin köle gibi olmalarını bekliyorlar.

Toplumda Müslüman kesimin propagandasını yaptığı bu anlayışın eksik ve yanlışlığını kimse görmek istemedi. Bugün hiçbir kadın çocuk bakmak zorunda olmadığını, çocuk bakmak zorunda olmadığını söylüyorsa işte yukarda yazdığım yanlış anlayışın yansımasıdır. Bugün toplumda iktidarların çıkardığı yasaların bu amaca hizmet ettiğini unutmayın. Sarayların etrafını saranlar yasaları yaparlar topluma dayatırlar. Saray çevreleri çocuk bakmak zorunda değil, ev işleri yapmak zorunda değil, anne babaya bakmak zorunda değil çünkü bunları hizmetçiler yapıyorlar. Onların hizmetçileri olduğu gibi eşlerinin de birkaç eşi olduğunu da kabullenirler. Bunu normal bir durum olarak algılarlar, amma aynı kesimin kadınları topluma bunun tersini anlatırlar.

Amaç İslami çevrelerin ailelerini temelden dağıtmak olduğunu bilmemiz gerekiyor. Hedef kitle İslami çevreler bugün toplumda boşanma ve bireysel yaşam tarzının Müslümanların ailelerinde yoğun yaşanıyorsa demek ki hesaplanan oluşmaya başlamıştır demektir. İster kabul edin ister etmeyelim hakikatler bunlar. Bizim toplumun kadınları konuyu şuraya getirdiler, çocuk bakmayız, ev işleri yapmayız, anne babaya bakmayız yetmedi size kadınlıkta yapmayız, eğer yapıyorsak bu bizim size lütfumuzdur diyorlar. Bu anlayışta erkek köle kadın sahip pozisyonunda oluyor, çokta konforlu görünüyor. Günün sonunda bu anlayıştaki ailelerin karşılaştığı problemin ne olduğunu bilmiyorlar. Bu anlayıştaki ailelerin çocukları sapkın anlayışlara yöneliyorlar. Lut kavminin kadınları da böyle yaparak erkekleri kendilerinden uzaklaştırdılar, sonucun ne olduğunu Kur’an bize haber veriyor.

Müslümanların çalışmalarında hocalık yapan kadınlarını araştırın, ailelerini inceleyin hemen çoğunun çocukları İslami düşüncenin karşısında olduğunu göreceksiniz. Annesinin anlattıklarını kendi evinde ailesinde yapmadığını çocuklarını kaybettiğini göreceksiniz. Hoca annelerin Müslüman bile diyemeyeceğiniz çocukları olduğunu göreceksiniz. İstisnalar kaideyi bozmaz biz geneli kast ediyoruz.

Bizim kadınlarımızın hiç birinin anlattığı Hz. Fatıma’nın yetiştirdiği çocukları çıkmıyorsa kendilerinin Fatıma olmadıkları içindir. Bizim toplumun kadınlarının hiç birinin Allah’ın kitabında övdüğü Asiye’nin konumunu istediklerini göremezsiniz. O firavunun sarayında Hz. Musa’yı yetiştirecekti. Bırakın firavunu Müslüman eşinin ve ailesinin yanında bir Musa yetiştiren bulamazsınız. Çünkü onlar okuduklarının ameline talip olanlar değil, yapmadıkları şeyleri başkalarına söyleyenlerin ta kendileridir, ayetinin muhatapları olacaklarının farkında değiller.

Bizim toplumun kadınlarının hiç birinin Hz. Hacer’in konumunu isteyen onun gibi olup İsmail yetiştiren kimseyi bulamazsınız. O firavunun sarayından İbrahim’in çadırına gitmeyi severek istemişti. Bizim Müslüman kadınlarımız saraya koşarak gidiyorlar, bu nasıl bir tasavvur. Saraya talip olanlar Hacer olamazlar, İsmail yetiştiremezler ve yetiştiremiyorlar.

Bizim toplumun kadınlarının hiç biri Allah’ın övdüğü Hz. Meryem’i model almıyorlar. Meryem olamayanlar Hz. İsa (a.s.)’mın annesi olamazlar. Firavunun sarayının rüyalarını görenler Hz. İsa yetiştireceğini düşünüyorlar. İsa’ya anne olabilmeniz için önce Meryem olmanız gerekiyordu. Allah kitabında size bu yüzden Meryem’i anlatıyordu. Hz. İsa gibi çocuk hayal ediyorsanız önce Meryem olmanız gerekiyor diyordu.

Ashab-ı Uhdud’u anlatan kadınlarımız annesinin kucağında dile gelip “anne atla” diyen çocuk yetiştiremiyorlar. O kadınlar saraydan kaçtılar saraylara talip olmadılar, Allah rızasına koştular, ister çadır olsun ister çölün ortası olsun ister ateş çukurları olsun. Bizim toplumun Müslüman kadınları ateş çukurunu hissedince eşini ailesini çocuğunu bırakıp saraya doğru koşuyorlar. Bunu evlenirken Allah rızası için başlayan evliliklerinin sonunda boşanma olunca Allah’ın emri değil sarayın kanunlarını isteriz dediklerinden anlıyoruz.

Bizim toplumun kendine Müslüman diyen Allah’ın kitabına ve onun Resulünün sünnetine tabi olduğunu söyleyen insanlarımızın önce onların getirdiklerine tabi olmaları gerekiyor. Kitabı başkalarına anlatmak okumak yerine önce kendileri okuduklarını hayatlarında yaşasınlar. Sonra yaşadıklarını topluma anlatsınlar. Rahmetin nasıl geldiğini görecekler.

“Milâdî 530 yılı civarında Mekke’de doğdu. Babası Mugīre, Kureyş içerisinde zenginliği ve cömertliğiyle tanınırdı. Onun kabiledeki mevkii dolayısıyla çocuklarına Benî Mugīre denilmiş ve Mugīrî nisbesiyle anılmışlardır. Bunlar şan, şeref, şöhret ve zenginlik bakımından ayrı bir zümre teşkil ediyordu. Resûl-i Ekrem’in babaannesi Fâtıma bint Amr b. Âiz, Mahzûmoğulları’na mensup olduğu için dayıları adına Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’ı kurban etmesini engelleyenler arasında Mugīre de vardı. Velîd annesi Sahrâ’ya nisbetle İbnü’s-Sahrâ diye de anılır.

Velîd; aklı, dirayeti, güzel konuşması, gelişmiş şiir zevki, çocuklarının fazlalığı ve zenginliğiyle de Kureyş içerisinde temayüz etmişti. Onun Mekke ile Tâif arasındaki sulanabilen bahçelerinde yıl boyunca meyve ve sebze yetiştirilirdi. Ticaretle de uğraşan Velîd’in aynı zamanda demirci olduğu zikredilir (İbn Kuteybe, s. 575).

Velîd, Hâşimoğulları ile rekabet etmek için hac zamanı Mina’da büyük bir ateş yaktırır ve hacılara yemek ikram ederdi. Velîd’in kendisiyle tartışılmasına izin vermediği, bedevîlerin onu methederken 12.000 dinardan fazla serveti bulunduğunu söyledikleri kaydedilir (Süheylî, III, 80).

Onun Kureyş nezdindeki itibarını gösteren iki olaya işaret etmek gerekir. Bunlardan biri, Kureyş’in reisi Abdülmuttalib’in vefatı üzerine kendisiyle birlikte kabileden üç kişinin onun yerini almak istediğini göstermek için Kâbe’nin avlusuna oturmasıdır (diğer ikisi Ebû Tâlib ile Abdullah b. Cüd‘ân idi; Ya‘kūbî, II, 10).

İkincisi Hz. Muhammed’in Hacerülesved’i yerine koyanlar arasında yer aldığı, Kâbe’nin yıkılıp yeniden yapılması esnasında Kureyşliler’in Kâbe’yi yıkmaktan çekinmesi üzerine Velîd’in mâbedin duvarına çıkıp, “Biz ancak iyilik ve hayır istiyoruz” diyerek kendi kabilesine düşen kısımdan bir bölümü yıkmasıdır. Kureyşliler, ancak onun başına bir felâket gelip gelmeyeceğini bir süre bekledikten sonra yıkım işine başlayabildi (İbn Hişâm, I, 195). Yine Kâbe’nin yapımı için para toplanırken Velîd, Mekkeliler’den helâl kazançlarından sarfetmelerini, ribâ ve zulümle elde edilen paraları bu işe karıştırmamalarını istedi. Diğer taraftan her yıl değiştirilen Kâbe örtüsünü bir yıl kendisinin, bir yıl diğer Kureyş liderlerinin değiştirmesinden dolayı “Idlü Kureyş” (Kureyş’in dengi) unvanını taşıyor ve Yemen’den getirttiği kumaşla bu örtüyü değiştiriyordu (Ezrakī, I, 251-252; Belâzürî, I, 133). Kaynaklarda bir hırsızın elini kesmesi, ilk defa kasâme usulüne başvurması gibi icraatlarından dolayı “hükkâmü’l-Arab”dan kabul edilir (İbn Habîb, el-Muḥabber, s. 132, 337-338; el-Münemmaḳ, s. 368; Belâzürî, I, 133). Ayrıca Velîd, kendisi şarap içmediği gibi aile fertlerine de içmeyi yasaklayan ve Kâbe’ye girerken pabuçlarını çıkaran ilk kişidir (İbn Habîb, el-Muḥabber, s. 335-337; İbn Kuteybe, s. 551-552). Kureyşliler ona “vahîd” (tek), “kurretü ayni Kureyş” (Kureyş’in göz bebeği) ve “seyyidî” (efendimiz) gibi sıfatlar vermişti.

Velîd b. Mugīre, Hz. Peygamber’in davetini kabul etmedi ve kendisine şiddetle karşı çıktı. Kibir, bencillik ve ihtirası yüzünden şirk ile ruhu kirlenip tabiatı bozulduğundan Kur’ân-ı Kerîm için sihir dedi, Kur’an’ın hasmı ve Resûl-i Ekrem’in rakibi oldu. Putperestliğin hâmisi Ebû Cehil’e akıl hocalığı yaptı. Kendisinin, “Nasıl olur, ben Kureyş kabilesinin büyüğü ve başkanı olduğum halde bir kenara bırakılayım da Muhammed’e vahiy gelsin! Nasıl olur, Ebû Mes‘ûd Amr b. Umeyr es-Sekafî kabilesinin reisi de bir yana bırakılsın!” şeklindeki sözlerine Kur’an’da şöyle cevap verilir:

“Gerçeğin bilgisi gelince, ‘Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz. Bu Kur’an şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!’ dediler. Rabbinin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık ...” (ez-Zuhruf 43/30-31; ayrıca bk. el-En‘âm 6/123-124; İbn Hişâm, I, 361; Taberî, XXV, 39-41).

Velîd, Kureyşliler’in Resûlullah’a karşı düşmanca faaliyetlerine aktif biçimde katıldı. Hz. Peygamber’in amcası Ebû Tâlib’e üç defa başvuran Kureyş heyetinde o da yer aldı. Üçüncü gidişlerinde Velîd yanına genç ve yakışıklı oğlu Umâre’yi de aldı. Heyettekiler, Ebû Tâlib’den, Hz. Muhammed’in yerine bu genci alıp öldürülmek üzere yeğenini kendilerine teslim etmesini istediler. Ebû Tâlib bu teklifi şiddetle reddetti (İbn Hişâm, I, 266-268; Umâre için bk. Süheylî, III, 252-255; Fayda, s. 81-84). İbn Habîb, Kureyş kabilesine mensup sekiz zındık arasında Velîd’i de zikreder ve bunların sapık düşüncelerini Hîreli bir Hristiyan’dan öğrendiklerini yazar (el-Muḥabber, s. 337). Câhiliye devri şiirini ve Arap dilinin inceliklerini çok iyi bilen Velîd, hac mevsiminde Mekke’ye gelecek kişilere söylenmek üzere Kureyşliler’in Muhammed hakkında bir fikir etrafında toplanmalarını istemişti. Kendi görüşünün oluşması için günlerce düşündü; Kureyşliler’in ileri sürdüğü kâhin, deli, şair gibi nitelemelerin doğru olmadığının hemen anlaşılacağını belirttikten sonra, “En iyisi onun evlâdı babadan, kardeşi kardeşten, karıyı kocadan, kişiyi ailesinden ayıran bir büyücü olduğunu söyleyelim” dedi. Bu iddialar üzerine şu âyetler nâzil oldu:

“Yarattığım o kişiyi tek başına bana bırak; geniş bir servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisine nimetleri serdikçe serdiğim, arkasından daha fazla vermemi bekleyen kişiyi. Hayır, umduğu gibi olmayacak. Çünkü o bizim âyetlerimize karşı inatla direnmektedir. Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim. Zira o düşündü taşındı, ölçtü biçti. Kahrolsun, ne biçim ölçme biçme bu! Ardından yine kahrolsun, ne biçim ölçtü biçti! Sonra baktı, sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda arkasını dönüp gitti ve kibrine yenildi. ‘Bu’ dedi, ‘olsa olsa eskilerden nakledilmiş bir sihirdir; bu bildiğiniz insan sözünden başka bir şey değildir.’ Ben onu cehenneme sokacağım ...” (el-Müddessir 74/11-26). Müfessirler bu âyetlerin Velîd b. Mugīre hakkında nâzil olduğu hususunda ittifak etmiştir. Velîd’in de içinde bulunduğu Kur’an’la alay eden kimselerle (el-Hicr 15/94-96) ve onların ahlâkî zaaflarıyla ilgili (el-Kalem 68/10-16) âyetler de inmiştir. Bunun yanında Hümeze ve Kâfirûn sûrelerinin de Velîd b. Mugīre hakkında nâzil olduğuna dair rivayetler vardır. Onun İslâm’a karşı düşmanlığını gösteren en önemli husus, doğrudan kendisi veya kendisiyle birlikte diğer müşrikler hakkında 104 kadar âyetin inmesidir. Akkād, Velîd ile yeğeni Ebû Cehil’e dair nâzil olan âyetler kadar başka hiç kimse hakkında âyet inmediğine dikkat çekerek (İbn Hişâm, I, 270-272; Taberî, XXIX, 95-100) onun müşrikler arasındaki önemini vurgulamaktadır (el-ʿAbḳariyyât, s. 781-784). “İslam ansiklopedisi.

Yukarda kaynakların bize geniş biçimde aktardığı Mekke dönemi asillerinden biri Velid bin Miğure. Kendisi hakkında çokça rivayet günümüze kadar aktarılarak gelmiş. Kaynakların anlattığı Velid bin Muğire; dindar, akıllı, zengin, varlıklı biridir. Kendisini tanıtan en önemli olayın Kâbe’nin yapımı sırasında gösterdiği hassasiyettir. Kâbe’nin yıkılıp yeniden yapılmasının öncülüğünü yapan kişidir. Kâbe’nin yapımında haram kazanç, faiz, (riba) zülümle elde edilen kazancın vb. yolarla elde edilen kazançların konulmamasını şart koşmasıdır. Dikkat ettiniz mi daha Mekke cahiliye dönemi ve Allah’ın evinin inşası yapılacak haram kazancın buraya katılmasını istemiyor. Bu bir ahlak, kendi inandığı değerlere bağlılık, en hafif tabiriyle kendi çapında tutarlılığı göstermesi bakımından çok anlamlı bir duruşu gösteriyor. Tıpkı 21. Yüzyılda batılıların sahip olduğu ahlaki değerlere benzer bir durum arz ediyor. Bugün Allah’ın istediği, toplum ve temel insani değerler bakımından, kendini İslam’a nispet edenlerden daha tutarlı bir ahlaka sahip olmaları gibi batılıların.

Gelin bu tutumu kendi toplumumuza getirelim, bugün yaşadığımız toplumda camiler Allah’ın evi olarak tarif ediliyor. Bu Allah’ın evleri yapılırken Velid Bin Muğire'nin gösterdiği hassasiyeti gösteren kaç tane kendine Müslüman diyen var bu toplumda, kaç cami bu hassasiyetle yapıldı? Haramın, bulaşmadığı helal paralarla inşa edilen kaç tane cami bulabilirsiniz bu toplumda. Osmanlı dönemini ve öncesini ayrı tutarak söylüyorum. Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan ibadethanelerde Velid Bin Muğire’nin gösterdiği hassasiyeti göstererek inşa edilen kaç ibadethanemiz var?

Burası çok önemli, nedeni şu biz Kur’an okuyan, Allah’ın peygamberine tabi olduğumuzu söyleyen bir toplumuz. Kendimize ‘Müslüman’ diyoruz, biz Müslümanlar mı daha doğruyuz yoksa Velid Bin Muğire mi? Eğer onun kadar bu konularda hassas ve ahlaklı değil isek vay halimize! Neden mi, çünkü Allah Hz. Peygamber üzerinde ona müşrik diyecektir. Bu kadar üstün ahlak ve insani meziyetleri olan birine Allah müşrik diyorsa, bizim durumumuz ne olacak? Bir müşrik Allah için yapılan işte bu kadar hassas davranıyor ve yine müşrik oluyorsa, biz onun kadar hassas ve ahlaklı değilsek Allah bize ne diyecek, oturup düşünmek tefekkür etmek gerekiyor.

Velid Bin Muğire’yi müşrik yapan en temel vasfının şirk koşmasıydı, kendini ve atalarının inançlarına olan sadakati, bir de kendini müstağni görmesiydi. Zenginliği, varlıklı olması onu müstağni yapacaktı. Atalarından gelen inancı samimi olarak yaptığını düşünüyoruz itirazının buna olmadığını az çok anlıyoruz. Onun kabul etmediği Peygamberliğin kendisi gibi varlıklı ve soylu birine gelmemesiydi. Bu kibir onu müşrik olarak hayatını sonlandırmasına sebep olacaktı. Soru şu; bugün bizim toplumda Allah ile beraber ulu önderler, vb. inancıyla beraber Müslüman olduğunu söyleyenlerin durumu Velid Bin Muğire’nin durumuyla aynı değil mi? Allah’a ibadet için inşa edilen camilerin haram, faiz gibi paralarla yapanların durumu ne olacak? Allah pratikte yaşanan bu olayların bize ibret olması için haber veriyor. Biz bırakın ibret almayı onların fersah fersah beterlerini yapıyoruz, sonra dönüp mümin olduğumuzu söylüyoruz. Velid Bin Muğire de kendisinin Allah’ın razı olduğu kulu olarak tanımlıyordu. Öyle ki onun evini inşa ederken haram kazanç girmemesi için azami önem veriyordu. Ya biz bizde onun kadar hassas tartıyor muyuz Allah için yaptıklarımızı! Oysa biz, eğer mümin isek yaptığımız her iş ve pratik amel Allah içindir. Hem mümin olduğunu söyleyip hem de yaptığı hiçbir şeyin Allah’ın kitabına uymaması Velid’in yaptığıyla aynı kapıya çıkmaz mı?

Bakın Kâbe’nin inşasına haram kazanç bulaştırmayacak kadar hassas olan kişiyi Allah müşrik olarak adlandırıyor. Ya bizim toplumda Allah’ın evlerini yapanların bunlara hiç önem vermemelerini yarın Allah nasıl tanımlayacak dersiniz. Bugün bizim toplumun Velid’leri yok mu dersiniz! Velid Bin Muğire'ler ölmediler, asırlardır içimizde yaşıyorlar. Sadece biz onları göremeyecek kadar basiretsiz ve ferasetten mahrumuz. Velid bin Muğire’leri, kibriyle halkın arasında gezenlerin içinde arayın, yönetim kadrolarında arayın. Çünkü onlar yani çağdaş velidler her zaman yönetim kadrolarında yer alırlar. Allah’ın evini inşa ederken gösterdiği hassasiyeti, yaşadığı toplum için göstermiyordu. Mekke toplumunda kız çocukları diri diri gömülürken itiraz etmiyordu. Kölelik, sömürü halkı inim inim inletirken sesi soluğu çıkmıyordu Velid Bin Miğure’nin. Onun takipçileri bugün de aynılar. Toplumun sömürülmesi, insanların açlığa mahkûm edilmesi, hukukun güçlülerin hukuku olması aynı anlayışın günümüz tezahürü değil midir? Toplumda soyluların hırsızlık, yolsuzluk yapması, alkışlanıyor. Toplumun mübarek diyerek hürmet ettiği bir ayda insanları ibadete değil hırsızların safında durmaya davet edenler Velid Bin Muğire zihniyeti değil midir? Hatta ondan çok daha kötüdür çünkü Velid, kutsallarına bağlı biriydi. Bugün ise onun takipçileri kutsalı tanımıyor, cami duvarlarına bevlediyor, mübarek ayda toplum ibadetle meşgulken onlar toplumu ibadetten uzaklaştırıp kendilerine tabi olmaya çağırıyorlar. Velid Bin Muğire’ler ölmediler kılık değiştirdiler aramızda yaşıyorlar.

Mekke toplumu bir El-Emin çıkardı kendi içlerinden, bu emin kişi topluma hakikati gösterdi. Sahtekârların onlara yutturduğu yalancı, üçkâğıtçı adalet dağıtıcılarının, maskelerini düşürdü toplum nezdinde. Ya bizim toplum? Bizim toplumda sistem eminlerin çıkmasını asla istemez. Bunun olmaması için Müslümanları kullanır ve olur da buna dair bir iz belirirse haberimiz olsun ezelim çıbanı, büyüyüp başımıza bela olmasın der. Bu toplumda kendine Müslümanım diyenler veya İslam’a nispet edenler, el-Emin’in kendi cemaatlerinden olacağını düşünürler. “Eğer bir el-Emin gelecekse o bizim cemaatten olmalı çünkü ona en layık olan cemiyet bizim cemiyettir” derler. Tıpkı Mekke döneminde Velid’in söylediği gibi! Sahi hiç düşünüyor muyuz ne yaptığımızı? Ya da yaptıklarımızın kimlerin yaptıklarına benzediğini hiç düşünüyor muyuz?

Velid bin Muğire ile El-Emin’in arasındaki farkı nasıl bulacağız veya anlayacağız diyorsanız yine Mekke’ye gidelim. Kâbe yapılmış, inşaat bitmiş tek bir eksik kalmış oda, haceru’l esved taşı yerine yerleştirilmesi. Mekke’deki kabileler arasında anlaşmazlık çıkıyor. Anlaşmazlığın sebebi bu kutsal görevi herkes kendisinin yapması gerektiğini söylüyor. İşin içinden çıkamadıklarında içlerinden birisi şöyle bir teklifte bulunuyor: “Bir sonraki gün Mescidin şu kapısından içeri ilk giren kişi hakemlik yapsın, onun vereceği karara göre hareket edelim.” diyorlar”. Kapıdan içeri girenin Mekke’nin emin kişisi olduğunu gördüklerinde, işte bu işi yapmaya layık kişidir. O emin kişidir kimseye haksızlık yapmaz diyeceklerdi. Bu emin kişiye olay anlatılınca onlara battaniye benzeri bir bez getirmelerini ister taşı bezin üstüne koyar her kabileden bir kişinin bu bezin ucundan tutmasını ister. Yapılacak bu kutsal işe herkesi ortak edecekti. İşte bugün bizim toplumda benzeri olaylar olduğunda, kendilerine başvurulduğunda ister Müslüman olsun ister müşrik olsun kendisine haksızlık yapılmayacağını söyleyeceği kaç el eminimiz var?

Konuyu biraz daha özele indirgeyelim, bugün yaşadığımız toplumda Velid Bin Miğure’yi alıp hangisi olduğu fark etmeksizin bir cemaate, vâkıfa, ideolojiye, partiye (vb) topluluğa götürseniz, tanıştırsanız emin olun hemen herkes onu öldürmek isteyecektir. Sen benim Peygamber’ime nasıl bunları yaptın, sen Allah’ın diniyle nasıl savaştın diyerek üstüne hücum ederiz. Bunu yapanlara Velid bin Miğure benden ne farkınız var dese söyleyecek sözümüz var mı? Bana hücum ediyorsunuz ama çoğunuz bana benziyorsunuz der. Veya beni öldürmek isteyen varsa tek şartım var Muhammed’e (s.a.s.) benzeyen onun gibi olan varsa aranızda gelsin beni öldürsün dese sizce yaşar mı? Yoksa öyle biri çıkıp ben varım deyip onu öldürür mü? Herkes bu soruyu kendine sorsun ve vereceği cevapla ne olduğunu görmüş olsun?

Konuyu şöyle toparlayalım, kendi toplumunuza, kendi çevrenize bakın sonra oturup değerlendirin. Çevrenizde yığınlarca Velid Bin Miğureler göreceksiniz, el emin çevrenizde ve toplumunuzda olmadığını fark edeceksiniz. Allah el emini gönderdiği toplumda Velid Bin Miğure’lerle mücadele ediyordu. Allah ve onun elçisinin mücadele ettiği Velid bin Miğure’ler değilmiydi? Bugün kendini tırnak içinde Müslüman o alarak tanımlayan Hz. Peygamber’i kendine rehber edindiğini söyleyen toplumlarda Velid bin Miğurelere dönüşüm yaşanıyor. Bugün kendini İslam ülkesi veya toplumu olarak tanımlayan yerlerin yöneticileri Velid Bin Miğure’ye benziyorlar. Allah ve onun Peygamber’inin mücadele ettiği karakterler İslam toplumlarını yönetiyorlar. Velid bin Miğure’lerin yönettiği toplumlardan adalet, hak hukuk, beklemek beyhude bir bekleyişten başka bir şey değildir. İnsanlığın beklediği umut olmak istiyorsak bunlara karşı el eminleri inşa edip, insanlığı Allah’ın istediği kurtuluş ve adalet düzenine kavuşturmalıyız.

O üstün ahlaklı Allah’ın Peygamber’i Medine de ölüm döşeğindedir, Usame’nin ordusu sefere çıksın emrini veriyor. Sefer için yola çıkan ordunun komutanı daha toy bir delikanlı olan kölelikten azat edilen Usame’dir, Usame’nin emri altında Hz. Ebu Bekirler, Hz. Ömerler, Hz. Ali’ler, Hz. Osman’lar, Hz. Halit bin Velitler olacaktı. O kutlu nebi ölürken bile bize toplumu nasıl dönüştüreceğimizin ipuçlarını veriyordu. Mekke elitlerinin kibirli yöneticilerinden bir köleye itaat edecek bir nesil inşa etmişti, salat ve selem onun üzerine olsun. İşte bugün bize düşen bu ve benzeri olayları iyi okuyup onun modellediği Kur’an toplumunu inşa etmektir. Bugün bizim toplumda yöneticilik yapanların kaç tanesi sıradan bir insan olan ve Allah için yola çıkan delikanlılara itaat eder. Her cemiyet kendi özelinde bu soruların cevaplarını düşünsün.  Kur’an’ın mücadele ettikleriyle mücadele edecek, Kur’an’ın inşa ettiği nesillerden olma duasıyla.