AKÎDE

  • Tevhidî Esaslar ve Günümüz
  • Akîde; Anlam ve Mâhiyeti
  • İslâm Akîdesinin Konusu   
  • Akîdenin Önemi ve Gayesi 
  • Akîdede Ölçü (İslâm Akîdesinin Kaynağı -Delili-)
  • Akîdevî Esasların Değişmezliği    
  • İnsan İlişkilerinde İnancın Belirleyici Rolü
  • Mü’minin İnsanlara Karşı İçsel Tutumu
  • Mü’minin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
  • Akaidde Mezhep Olur mu?
  • Akide Konularında Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Hususlar
  • İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
  • Klasik Akaid Kitaplarının Eksik ve Hatalı Tarafları
  • İslâm Akaidine Giren Yanlışlar ve Nedenleri
  • Akaid Kitaplarına Giren Kur’an Dışı İnançlar
  • Akîdede Vahdet
  • Müslümanlar ve İslâmî Duruş
  • Kur’an’ın çözüm olarak sunduğu İslâmî Duruş

“Ey iman edenler, iman edin…” [1]

 

Tevhîdî Esaslar ve Günümüz

Modern yaşam biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için de gereksiz, hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına -insan istemese bile- depoluyor. İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.

Beyinle kalp arasında sanıldığından fazla irtibat vardır. Kur’an, aklı kullanıp düşünmenin mekanik beyinle değil; imanın yönlendirdiği kalple olabileceğini ısrarla vurgular. Bilinmesi gerekenlerin başında gelen “Allah”ı hakkıyla bilemeyen veya bildiğini sadece O’na kullukla isbat edemeyenlere düşünmeyen câhil der Kur’an. Ve bu câhillik; beyin, gönül ve diğer organların fıtrat istikametinde görevlerini yapmaması demektir.

Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında bu cehâlet/câhiliyye vardır. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti asra taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği gibi iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi mümkün olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti gibi sonuçsuz kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız bilgi için her zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş ve dünyada huzur için gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası içinde değilse, büyük bir yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye çalıştığını sanan bazı kişilerin de, abdesti bozan şeyler kadar imanı bozan şeyleri öğrenmeye önem vermediği de ayrı bir problem. Dört değil, on dört taraftan câhiliyyenin kuşattığı insanın, her türlü beşerî dayatmalara karşı direnebilmesi, Allah’tan başkasına eğilmeyecek bir güce ulaşabilmesi için çok sağlam bir imana ihtiyacı olacaktır.

Tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır. Din, bu esasları bireylere ve topluma yerleştirmeyi esas almış; Mekkî sûreler hemen tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî sûreler de sık sık buna vurgu yapmış, emir ve yasaklarla bunları pekiştirmiştir. Hz. Peygamber, on üç sene Mekke döneminde bu imanî esasları yerleştirmek için tebliğini sürdürmüş, sonra da imanları kemâle erdirme gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların egemenliklerini reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemeyecektir. Kabul ve reddedilmesi gereken bu inanç esaslarını öğreten ilim dalı da, İslâm Akaididir. Akaid, akîde kelimesinin çoğuludur.

Bir adı da “Tevhid İlmi” olan “Akîde” ile ilgili eserlerin kiminde, gereksiz tartışma ve ayrıntılar tevhid kavramını gölgelemiş, mezhep tartışmaları, kelâmî düşünceler ve beşerî yorumlar öne çıkmıştır. Bununla birlikte tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken esasları, güncel itikadî problem ve sapmalar yeterli şekilde gündeme gelmemiştir. İslâm akîdesi, sadece inanılması gereken esasları değil; aynı zamanda reddedilmesi gereken esasları da düzenler. Ama unutulmamalı ki, reddedilmesi gereken esaslar, falan veya filan mezhebin tartışılabilecek görüşlerinden önce, “lâ” diye kestirilip atılması gereken tâğutî anlayışlar, şirk ve küfür olduğu kesin olan görüş ve yaklaşımlardır. Tüm müslümanları bağlaması yönüyle İslâm akîdesi, beşerî görüşlere dayanmamalı, göreceli ve tartışmalı konulardan, mezhebî ictihad ve kelâmî değerlendirmelerden uzak olmalıdır. Vahye dayanan ve Kur’an ilkelerinin temel alındığı İslâm akîdesini öğrenip inanmak ve hayata geçirmeye çalışmak tüm müslümanların hedefi olmalıdır.

Hayatında akîdeyi merkeze alan kimseler, akîde ile ilgili beşerî yorumlar ile İlâhî iman esaslarını birbirine karıştırmamalı, müslüman olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile, bunların yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları ayrı ele almalıdırlar. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan mutlak hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, ictihadî/beşerî/zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur tutulup, katılmayanların tekfîr edilmesine gidilmemelidir. İslâm akîdesi, kaçınılmaz olan farklı mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını tüm müslümanlara dayatmaları için bir araç haline getirilmemelidir. Akîde ve bununla ilgili bilgi, müslümanlar arasında tartışmalar açan değil; tartışmaları sona erdiren ve mutlak hakikatin temel alınıp öğretildiği bir ilim haline getirilmelidir. Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara şeksiz iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir. Temel akîdevî esaslarda birleşen, Kur’an’ın akîdevî ilkelerine ters düşmemeye çalışan, bununla birlikte usûl ve cemaat farklılığı içinde olan mü’minler birbirlerini kardeş kabul etmek zorundadır. Mücadeleyi Kur’an’ın esaslarını belirlediği akîdemize düşman olanlara yöneltmeli, tüm muvahhid mü’minlerle vahdeti hedefleyerek, yardımlaşma ve dayanışma içinde olmaya çalışmalıyız. Akîdeyi hayatının merkezine alan muvahhid mü’minler olarak; tüm câhiliyye düşünüş, inanış ve yaşayış biçimini terk edip hayatın her alanına tevhidî ilkeleri hâkim kılma gayretinde bulunmak zorundayız.

 

Akîde; Anlam ve Mâhiyeti

Akîdenin Sözlük ve Terim Anlamları

Akîde; sözlük anlamı olarak düğümlemek anlamına gelen akd kökünden türemiştir. Akaid de akîde kelimesinin çoğuludur. Aynı kökten türeyen i’tikad kelimesi ise; düğüm atmışcasına bağlanmak, bir şeye gönülden inanmak, o şeyi gönülden benimsemek anlamına gelir. O halde akîde gönülden bağlanılan şey demektir.

‘Akd’ aslında iki şeyin arasını birleştirmektir. Bu, ipin parçalarını birbirine bağlama hakkında, bir binanın parçalarını bağlama anlamında kullanıldığı gibi; yemin, nikâh, sözleşme, satış gibi manevi alanlardaki ‘bağlama’ hakkında da kullanılır.

Sözün akd edilmesi, yani bağlanması yemin’dir. Bu, hem bir söz vermedir, hem de gönlün bağlandığı şeydir. Kur’an bu kelimeyi fiil olarak sözlerin bağlanması şeklinde kullanıyor. Mü’minler, yeminle bağladıkları sözlerinden sorumludurlar.[2]

‘Akd’ aynı zamanda her türlü söz vermenin, anlaşma yapmanın ortak adıdır. Kur’an mü’minlere şöyle diyor: “Ey iman edenler! Akitlerinizi (Allah’la ve insanlar yaptığınız sözleşmelerinizi) yerine getirin…” [3]

Aynı kökten gelen ‘akit’, insanın gerek Rabbi olan ezelî yani ‘elest bazmi’ndeki sözleşmesi, gerekse diğer insanlarla yaptığı her türlü anlaşmanın, sözleşmenin genel adıdır. İbn Abbas’a (r.a.) göre buradaki ‘akit’, Kur’an’ın genel hükümleri, helâl ve haram ölçüleridir.[4] Yine aynı kökten gelen ‘itikat’ iman kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır. İnanmak, bağlanılması gereken şeylere bağlanmak demektir. Aynı kökten gelen bir başka kelime ise ‘ukde’dir. Bunun anlamı kendileriyle evlenilen kadınlarla yapılan ‘nikah bağı’[5] ve düğümdür.[6] Kur’an’da bir yerde de çoğul olarak (uked şeklinde) kullanılmaktadır.[7]

‘Akide’ gönülden bağlanılan şey manasında kişinin isteyerek, benimseyerek, inanç esaslarını kabul edip inanması demektir. ‘Akide’nin çoğulu ‘akaid’dir. ‘Akaid’, İslâm’ın inanılması gerekli olan temel esasları ve hükümleri demektir. ‘Akide’ daha geniş olarak, bir şeye inanmak, bir haberi veya bir kimseyi doğrulamak, bir şeye bağlı kalmak; inanma şekli, düşünce biçimi gibi kullanılış alanına sahiptir.[8]

 

Kavram Olarak Akide

Terim olarak akîde: İslâm Dini’nde inanılması ve reddedilmesi gerekli olan esaslara denir. Bu esaslardan bahseden ilme de Akaid ilmi denir.

Bu tanımda geçen inanılması gerekli esaslar; Allah’ın varlığına, birliğine, kudretinin sonsuzluğuna, meleklerine, kitaplarına (vahye), peygamberlerine, âhiret hayatına, Kur’ân-ı Kerim’deki emir ve yasakların tümüne inanmak demektir. Reddedilmesi gerekli esaslar ise; küfür, şirk, nifak, fitne, kullara kul olmayı gerektiren düzen ve hayat görüşleri, her türlü yanlış inanç, düşünce ve hayat şekilleri, bâtıl inanç ve hurâfelerdir. 

Akide; Allah’ın gönderdiği İslâm’ı, yani Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirip tebliğ ettiği Din’in bütün esaslarını, bütün hükümlerini kalp ile doğrulamak, dil ile söylemek, bir anlamda İslâm’ın doğruluğuna tanıklık etmek demektir.

Akide, bir dinin inanç esaslarıdır. Bir kişi o inanç esaslarını kabul ettiği zaman, o dini benimsemiş olur, o dinden sayılır. Akide aynı zamanda, o dinde bulunan emir, tavsiye, prensip, yasak gibi amel ilkelere de yön verir. Çünkü, akidenin gereği ahlâk ve davranış, yani amel olarak hayata yansır. Yalnızca inanç olarak kafalardan kalan ‘akide’ler zamanla yerini başka inançlara terk eder.

Bu açıdan bakıldığı zaman denilebilir ki, akide kişinin dünya ve âhiret görüşünün bütünleşmiş şeklidir. Kişi ona bağlanır, onun doğru olduğunu kabul eder ve amele ilişkin ilkeleri yaşamaya çalışır. Bir şeyin doğruluğuna inanmak, onun gerektiği yerde uygulanmasıyla gösterilir, isbat edilir.

İslâm’ın ‘akide’ sistemi, Din’in temelidir. Akide, insanla ilgili yaratılış gerçekliğine ulaşmak, insan ile Yaratan arasındaki bağı bulmaktır. Bu kuvvetli bağ, insanı Allah karşısında sorumlu hale getirir ve hayatını hangi amaç doğrultusunda yaşayacağını gösterir. İslâm’da inanç sistemi (akide) kuru kuruya bir inançlar sıralaması, içleri boş hayali şey değildir. Akide, Din’i kabul etmenin ve ona uygun olarak yaşamanın, daha doğrusu yalnızca Allah’a kulluk yapmak üzere karar almanın, buna söz vermenin kendisidir.

Sözlük anlamında geçtiği gibi ‘akit’ yapmak, bir anlamda sözleşme yapmak, söz vermektir (ahd etmektir). Akide, bu söz verişin, bu sözleşmenin İlâhî yönüdür. Mü’min, İslâm’ın akide ilkelerini kabul ederek kulluk yapma sözleşmesini imzalar, Allah (c.c.) ile yaptığı ahd’i (anlaşmayı) uygulamaya karar verir.

İslâm’ın akide anlayışı aynı zamanda, Allah’ın yanlış dediği, bâtıl ve geçersiz saydığı bütün inançları bir tarafa atmanın, kafalarda ve gönüllerde yanlış olan inançları terk etmenin göstergesidir.

Kur’an’a göre, Allah tarafından gönderilmiş bütün peygamberler, vahy ile bildirilen inanç esaslarını (akideyi) insanlara anlatmışlardır. İlk peygamberden son peygambere kadar, akide aynı kalmıştır. İslâm akidesi, çağlara, ülkelere, halklara ve sistemlere göre değişmez. İnanılması gereken bütün ilkeler, bütün insanlar için geçerlidir. Çünkü İslâm’ın inanç esasları Mutlak Hakikat’tir, gerçektir. Mutlak gerçek olan bir şey zamana ve yere göre değişmez.

İslâm’ın akidesi, yani akaidi, Tevhiddir. Bütün peygamberler Tevhid inancını anlatmışlardır. İnsanlar arasında tarih boyunca Tevhidden sapmalar oldukça, Allah yine elçilerini göndermiş ve onları Hakk’a davet etmiş ve uyarmıştır.

Diğer peygamberlere vahyedildiği gibi Hz. Muhammed’e de vahyedilmiştir.[9] Hz. Muhammed’e gönderilen Kur’an, kendinden önce gönderilen İlâhî kitapları doğrulamaktadır.[10]

Allah (c.c.) bütün topluluklara, ‘Allah’a ibadet edin, tağuta kulluk yapmaktan kaçının’ diye tebliğ yapması için elçiler gönderdi. Ancak onlardan kimileri hidayeti, kimileri sapıklığı (dalâleti) tercih ettiler.[11] Onların tebliğinin içerisinde, Allah’a, âhirete ve peygamberliğe iman gibi üç temel vardı. Vahyin ve peygamberliğinin yanında İlâhî kitaplar ve melekler de akla gelmektedir. [12]

 

Akide ve Şeriat İlişkisi

İslâm, aslında bir bütündür. Ancak ilkelerini açıklarken onu iki kısım halinde anlatmak gerekir:

1- Akaid, yani akide esasları,

2- Şeriat, yani Din’in hükümleri, emirleri, yasakları.

Bazı İslâm âlimleri de bunu dörtlü bir taksim halinde şöyle ifade ederler:

1-            İtikat, 2- İbadet, 3- Ahlâk, 4- Muamelât (hükümler ve hukuk)

 

İslâm Akîdesinin Konusu

Akaid’in konusu İslâm’da inanılması ve reddedilmesi gereken esaslardır. İslâm akîdesini oluşturan konular, Kur’ân-ı Kerim’de ve mütevâtir hadislerde farklı yorumlara gerek bırakmayacak şekilde açık ve kesin olarak yer alan hükümlerdir. Meselâ, Allah’ın varlığı ve birliği, melekler, kitaplar, peygamberler, âhiret, küfür, şirk, münâfıklık vs. ile ilgili, Kur’an’da anlamı açık ve kesin hüküm ifâde eden âyetler akaid ilminin konusudur.

İslâm akaidinin konuları iki bölüm halinde ele alınabilir: 1. Mânaya delâlet yönüyle de kesinlik ifade eden mütevâtir naslarla sabit olmuş, inkârı küfrü gerektiren temel esaslar; 2. Tevatür derecesine ulaşmayan veya mütevâtir olsa da mânası açısından zan ifade eden naslarla açıklanan prensipler. Bu sonuncuların inkâr edilmesi küfrü gerektirmez. Akaid hükümleri zamana, mekâna, fert ve toplumlara göre değişiklik göstermez ve bir bütün olup bölünme kabul etmez yani akîde esaslarının bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak söz konusu olamaz. Âyet ve hadislerle akaid-kelâm literatürü çerçevesinde, ayrıntılarla ilgili bazı görüş farklılıkları bir yana, bütün İslâm ümmeti ve genel olarak İslâm mezheplerince kabul ve tasdik edilen İslâm akaidini şu şekilde özetlemek mümkündür:

1. Allah vardır, varlığı kendinden olup kimseye muhtaç değildir, ezelî ve ebedîdir.

2. Kâinat bütün nesne ve olaylarıyla yaratılmıştır, tek yaratıcısı Allah’tır.

3. Allah birdir, yegâne tapılacak varlık O’dur; hiçbir şeye benzemez; cisimlere has zaman, mekân ve benzeri kategorilere, durumlara bağımlılıktan ve her türlü eksiklikten münezzehtir.

4. Allah diridir, bilendir, irade edendir, güç yetirendir, işitendir, görendir, yaratandır, kelâm sahibidir; O, bütün kemal ifade eden sıfatlarla vasıflanmıştır.

5. Her insanın bir kaderi vardır, fakat kul cebir altında değildir.

6. Peygamberlik müessesesi haktır, Hz. Muhammed son peygamberdir, peygamberler güvenilen, tebliğ görevini yerine getiren, büyük günah işlemekten veya günahlarında ısrar etmekten korunmuş kimselerdir, fakat onlar da bizim gibi beşerdir, onlarda en küçük çapta bile olsa tanrılık özelliği yoktur; peygamberlerin mucizeleri haktır.

7. Meleklere ve ilâhî kitaplara iman gereklidir; melekler Allah’ın bütün emirlerine boyun eğen ruhanî varlıklardır; Tevrat, İncil, Zebur, Kur’an, Hz. İbrahim ve Mûsâ’nın “sahîfeleri Allah tarafından indirilmiş kitaplardır.

8. Âhiret hayatı, cennet ve cehennem haktır.

 

Akîdenin Önemi ve Gayesi

Akîde, İslâm dininin temelidir. İslâm dinini bir yapı olarak düşündüğümüzde, bu yapının temelini akîde oluşturur. Nasıl ki, bir binanın temeli olmadan yükselmesi, ayakta durması, sarsıntılara dayanması mümkün değilse, akîde ile ilgili doğru bilgiler, akaid ilmi olmadan da İslâm binasının yükselmesi, müslümanın inancının sağlam olması mümkün değildir.

İnsanın hayata bakışı, dünya görüşü ve davranışlarının tümü akîdesiyle, inancıyla alâkalıdır. Akîdeyle ilgili olmayan hiçbir şey yoktur. Bu yüzden  müslümanların ve müslüman fert ve ailelerden meydana gelen İslâm toplumunun sağlam bir akîdesi olmalıdır.

 

Akîde ile ilgili doğru bilgi sayesinde müslüman;

1) Neye, niçin ve nasıl iman etmesi gerektiğini bilir.

2) Ancak sağlam bir akîde bilgisi sayesinde insan, imanını taklîdden kurtarabilir.

3) Bu bilgi ve köklü inanç sayesinde,  kendisini kötü düşüncelerden ve zararlı inançlardan koruyabilir.

4) Bâtıl ve bid’at ehlinin görüş ve itirazlarına karşı, kendi inanç esaslarını savunabilir.

5) Diğer din mensuplarının yıkıcı yayınlarına karşı İslâm dininin inanç sistemini savnur. Meselâ; Hristiyanların Allah hakkındaki teslis (baba-oğul-kutsal ruh) inancına karşı, tek ilâh inancını ortaya koyar.

İnancı sağlam olan bir insan, dünya ve âhiret ile ilgili tüm işlerini İslâm’a uygun bir şekilde yapacaktır. Sağlam ve kâmil inanç, kalpte pasif bir şekilde yer tutmaz; aksine mutlaka inanç sahibinin yaşayışını yönlendirir.

İşte akîde ile ilgili ilmin temel gayesi, insanı inanç ve davranışta İslâm’laştırarak dünya ve âhiret saâdetine kavuşturmaktır. En önemli gayelerinden biri, yukarıda belirtildiği gibi, İslâm inancını her türlü sapık ve yıkıcı fikirlerden, bâtıl düşünce ve hurâfelerden korumaktır. Ayrıca inandığı halde bazı şüpheleri olan insanları bu şüphe ve tereddütlerinden kurtarmaktır.

Akîde, İslâm Dini’nin temeli olduğundan; dinin sağlamlığı, bu temelin sağlamlığına bağlıdır. Bu temelin sağlamlığı da kişiye cennet yollarını açar. Dünyanın huzur ve saâdetle dolması da ancak iman sayesindedir. İman etmek, huzur ve mutlulukla dolmak demektir. İmanlı insanlardan meydana gelen toplum da her devirde asr-ı saâdeti yaşayan, saâdeti asra taşıyan bir toplumdur.

Gerçek hürriyet, ancak iman sayesinde, tevhid sayesinde gerçekleşir. Tevhidî imana sahip olamayanlar; maddeye, eşyaya, mala, çevreye, dünyaya, zaaflara, şeytana, tâğutlara, egemen güçlere, nefse, hevâ ve hevese... görünmez zincirlerle bağlı ve bağımlıdırlar; özgür değillerdir. Kölenin kölesi, kulun kulu, âcizin emrindeki zavallıdır onlar.

 

Akîdede Ölçü (İslâm Akîdesinin Kaynağı -Delili-)

İslâm Akîdesi, beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye dayanır. Kimsenin hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı olamaz. İtikadı belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu tartışılan veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsait olan hükümler de akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak doğru olan hükümler, tüm müslümanların kabul etmek zorunda olduğu sâdık ve mütevâtir haberlerdir. Kur’an’ın tümü mütevâtir haber türüne girdiği halde; hadislerin çok azı bu sınıflamaya girer.

Hükümler, zannî hükümler ve kat’î hükümler diye ikiye ayrılır. Kat’îlik, hem hükmün vahy olup olmaması yönüyle olmalıdır; hem de konuyla ilgili ifâdenin açıklığı ve netliği yönünden olmalıdır.

İslâm akîdesi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz. Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu hususlar, en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi küfre sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy olduğunda en küçük şüphe bulunmayan Kur’an âyetleridir.

Müslümanın akîdesi Kur’an’a dayanmalıdır.[13] Kur’an’da yer almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan, Kur’an âyetleriyle % 100 uyum sağlamayan bir husus, tüm mü’minleri bağlayıcı itikadî esas olamaz. Ana itikadî ilkeler, bütün peygamberlerin ortak mesajıdır. Peygamberlerin kendi koydukları ilkeler değildir ki, peygamberden peygambere değişiklik göstersin. Bu inanç ilkeleri, evrensel ve çağlarüstü esaslardır. Bu konuda Rasûlullah’ın (s.a.s.) konumu, inanç ilkelerini açıklamak, daha doğru anlaşılması için konuyu izah etmektir.  Rasûl (s.a.s.) kendisi iman esası vaz’ eden değil, kendisine indirilene iman eden konumundadır.[14] Yüce Rasûl, önce kendisi vahye tâbi olmakla mükelleftir:

“Kur’an’a uymayı sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki: ‘Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir. Sen, bu Kitab’ın sana vahyolunacağını ummuyordun. (Bu) Ancak Rabbinden bir rahmettir. O halde sakın kâfirlere arka çıkma! Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, artık sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar. Rabbine dâvet et. Asla müşriklerden olma! Allah ile birlikte başka bir ilâha/tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz anca O’na döndürüleceksiniz.”[15]

“Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın. Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız. Senden önce gönderdiğimiz rasullerimize (ümmetlerine) sor! Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar (edinin diye) emretmiş miyiz?”[16]

“Ey Nebî! Allah’tan kork, kâfirlere ve münâfıklara boyun eğip itaat etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır. Rabbinden sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.”[17]

“İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de O’nadır.”[18]

“De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım…” [19]

Akîdede bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir. Âyetlerdeki bazı ifâdelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin olmayabilir; mânâya delâleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse bir şahsın ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul etmeyenleri tekfir etme hakkına hiç kimse sahip değildir.

Muhkem âyetlerdeki itikadî esaslar, yani vahyin hükümleri İslâm inanç esaslarını oluşturur. Bu mutlak doğrular, kişilere, zamana ve coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli) doğrulardır. İctihadî hükümler, şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğrular, zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslümanları bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi de, içinde şüphe bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara, beşerî doğrulara; yani zayıf temellere dayanmaz. Zan, zayıf bir temeldir.

“Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) bir şeyin yerini tutmaz.” [20]

“Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar.” [21]

“Âhirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. Hâlbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise; hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” [22]

Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmede mü’minleri zannın çoğundan sakındırmıştır: “Ey iman edenler, zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.”[23] İtikada ait zanlar, ulûhiyetle ve Peygamberlikle ilgili zanlar, haram olan zanlara dâhildir. Çünkü iman ve tasdik hususunda yakîn (kesin bilgi) şarttır.

Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında akîdevî esaslar diye, Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki problemler ve ihtilâflar, ölçüdeki genişlikle ilgilidir. Farklı mezheb ve görüşteki müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez) Kelâmı, mezhepleri ve ictihadları merkeze alan, zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak kabulüyle oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular yerine konulduğu eserlerden ibârettir.

 

Akîdevî Esasların Değişmezliği

a) İ’tikad esasları, zamana, mekâna, kişilere ve toplumlara göre değişmez.

Allah tarafından Hz. Âdem’e, Hz. Nuh’a, Hz. Mûsâ’ya, Hz. İsa’ya...  inanç konusunda ne emredilmişse, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e de aynı esaslar emredilmiştir. Değişen sadece şeriatlardır. Yani bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinin temeli, tevhid inancına dayanır.

Tüm peygamberler gönderildikleri toplumlara, Allah’ın varlığı ve birliğini, kendilerinin Allah’ın elçileri olduğunu, âhiret diye bir hayatın varlığını haber vermişler; onları Allah’a kulluk etmeye, kendilerine itaate çağırmışlardır. Peygamberlerin bu ortak çağrısı Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde ifâde edilir:

“Andolsun biz Nuh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim, dedi; Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur.”[24]

“Andolsun Biz Semud kavmine kardeşleri Sâlih’i, ‘Allah’a kulluk edin’ demesi için gönderdik..”[25] 

İbrâhim (a.s.) kavmine dedi ki; ‘Allah’a ibâdet edin ve O’ndan korkun. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”[26]

“Şuayb (a.s.) kavmine şöyle dedi: ‘Ey kavmim Allah’a kulluk edin, âhiret gününe umut bağlayın.”[27]

“Biz hiçbir peygamberi Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir amaçla göndermedik.”[28]

“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan, putlardan sakının’ diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.”[29]

Bütün peygamberlerin ortak mesajı olan bu itikadî esaslar, hem evrensel, hem de çağlar üstüdür. İlk insandan kıyâmete kadar tüm nesiller için her zaman ve her coğrafyada geçerlidir.

Şu halde herhangi bir kişi veya toplum meselâ şunu diyemez: “Kur’an’daki hükümler geçmişte kaldı. Bugünkü modern toplumda din kaidelerinin herhangi bir bağlayıcılığı yoktur. Din olsa olsa bir vicdan işi olabilir. Geçmişte putperestlik, içki, kumar, fâiz, zina, yasaklandı; namaz, oruç, zekât, hac, cihad, infak emredildi ama günümüzde bunların tümü geçerliliğini yitirdi. Çünkü bugün devletin izniyle açılan kumarhaneler, meyhaneler, genelevler, fâizli işlem yapan bankalar var. Kâbe’de hac yapmak yerine, bizim ulularımızı tavaf edip, saygı duruşu yaptığımız tunçtan, altından, gümüşten, bronzdan heykellerimiz, put imalathanelerimiz, tapınmak ve eğlenmek için yapılmış dev alışveriş ve eğlence merkezlerimiz var...”

İşte tüm bu ve benzeri sözleri kâfir olanlar, dinine bağlılığı pamuk ipliğinden daha zayıf olanlar söyleyebilir. Böyle insanlar ve bu insanlardan oluşan toplumlar şahsiyetsiz ve zayıf karakterlidir. Akîdesi sağlam olan bir müslüman ise, bu ve benzeri anlayışların tümünü reddeder. İnancını zamana, zemine ve mekâna göre değiştirmez.

b) İ’tikad esasları bir bütün olup bölünme kabul etmez. İslâm dininin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek, insanı dinden çıkarır.

Meselâ; “namazla ilgili emirleri kabul ediyorum; fakat fâizle ilgili emirleri kabul etmiyorum. Çünkü şu anda yaptığım ve ileride yapacağım fâizli ticaretime zarar veriyor. Oruçla ilgili hükümleri kabul ediyorum; fakat infak ve zekât ile ilgili hükümleri kabul etmiyorum. Kabul edersem servetimin azalmasından korkuyorum. Hem ben bu serveti kazanırken ihtiyaç sahipleri benimle beraber mi çalıştı?”

“Allah’ın varlığını, birliğini kabul ediyorum; fakat ben içkiden, kumar oynamaktan, zina etmekten, yalan söylemekten, insanları çekiştirmekten, onları birbirine düşürmekten, insanları kandırmaktan vazgeçemem. Bunların hepsi nefsime ağır gelen şeyler. Bu nedenle bu konularla ilgili âyetleri bir kenara bıraksak diyorum.”

İşte tüm bu ve benzeri inanışlar insanı bu dinin dışına çıkarır. Allah Teâlâ bu tür inanca sahip olan insanları Kur’ân-ı Kerim’de kınamakta ve cehennem azâbı ile tehdit etmekte, dinin bir kısmını kabul edip işine gelmeyen kısmını reddedenlere şu hitabı yapmaktadır: “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler.”[30]

Biz, sağlam bir inançla Rabbimizin nefsimize kolay gelen hükümlerini kabul edip uyguluyor olabiliriz. Ama aynı zamanda, nefsimize ağır gelen İlâhî emir ve yasakları da kabul edip hiçbir ayırım yapmadan yerine getirmeye çalışmalıyız. Burada şu hususa dikkat etmeliyiz:  İslâm’ın hükümlerinin tamamını kabul ettiği halde, nefsine ağır geldiği için yerine getirmeyen ile; bu hükümleri kabul etmeyip inkâr eden veya alaya alanların durumu bir değildir. Birincisinde insan kâfir olmazken, ikincisinde tereddütsüz kâfir olur. Yani, Allah’a iman eden, İslâm’ın tüm hükümlerini kabul eden, fakat nefsine yenildiği için meselâ içki içen, kumar oynayan insan kâfir değil; günahkâr mü’mindir. Çünkü bu insan inanmıştır. Yerine getirmediği hükümler için de Allah Teâlâ’ya hesap verecektir. 

Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye münâfık olduğunu zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız. Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu gerektirir. İslâm’ı reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr ettiği açıkça belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalıyız. Kısaca söylemek gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya da davranışı açıkça küfrünü ispatlamayan bir kimseye kâfir deme hakkımız olmadığı gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de birtakım menfaatler gereği müslüman deme hakkımız yoktur.

Sâhibini ileriye atmayan, meydana çıkarmayan, küfürle, câhiliyye ile Firâvnî ve tağutî düzen ve müesseselerle, konum ve şartlarına uygun mücadele içerisine itmeyen bir iman, boyutlarında eksiklikler taşıyan bir çeşit inanıştır.

Diğer taraftan İslâm’ın günümüz açısından uygulanabilirliği konusunda şüphe ve tereddütler taşımak da iman ile bağdaşmaz. Bu en azından yüce Rabbimiz’in görüneni, görünmeyeni, geçmişi ve geleceği bileceğine inanmak gereği ile çelişir. Allah’ın Şeriatı’nın herhangi bir zamanda yeterli geleceğinde şüphe içerisinde olmak, Allah’ın sıfatlarında şüpheye düşmek demektir. Allah hakkındaki bir şüphe ve tereddüt ise, mâhiyet ve boyutu ne olursa olsun, kişiyi imandan çıkartır.

Mü’min, iman ettiği nizâmın bütün hükümleriyle her zaman ve mekânın değişmez, mutlak doğru ve insanlığı bunalımlardan uzaklaştıracak, mutluluğa kavuşturacak, insanı insana kölelikten, kendi nefsine ya da herhangi bâtıl bir kuvvete tapmaktan, onun boyunduruğuna girmekten kurtarabilecek yegâne nizâm olduğuna inanmak ve bunun ilmî bakımdan tartışılmaz bir gerçek olduğunu ispat etmek cehdine sürekli sâhip olmalıdır. Bunun yanında; böyle bir nizâmı da arzın herhangi bir yerinde ve kendisini merkez kabul ederek hemen kendisine en yakın parça üzerinde egemen kılmakla yükümlü olduğunu bilmekten, bunun için sa’y ü gayrette bulunup bulunmamaktan sorumlu tutulacağı şuûruyla kesintisiz bir cehd içerisinde olmakla vazîfelidir. Bu onun temel sorumlulukları arasında yer alır.

İslâm’ın ilk dönemi olan Asr-ı Saâdet’te, Resulullah (s.a.s.)’ hayattayken diğer bütün İslâmî ilimler gibi akaid ilmi de yazılmamış ve henüz tedvîn edilmemişti. Zira vahiy devam ediyor; Müslümanlar karşılaştıkları bütün problemleri derhal Hz. Peygamber’e götürüp vahyin ışığında çözüme kavuşturuyorlardı. Ashâb her husûsta olduğu gibi akide konusunda da Kur’an’a ve Rasûlullah’a tam bir teslimiyet içindeydi. Resulullah’ın onlara getirdiği bir inanç prensibini kesinlikle tartışma konusu yapmaz, bunun üzerinde görüş belirtmezler; hatta buna asla ihtiyaç duymazlardı. Resulullah’ın mescitte biraraya gelip akîdeyi ilgilendiren “kader” konusunu tartışan bazı sahâbîleri bu tartışmadan alıkoyduğunu görüyoruz.

Hz. Peygamber’in âhiret’e irtihâlinden ve dolayısıyla vahyin kesilmesinden sonra ashâbın çoğu, ‘asr-ı saadet’teki saf ve berrak İslâmî anlayışlarını korudular. Buna rağmen toplum içinde meydana gelen gelişmeler karşısında, ister istemez bazı problemler ile ilgili olarak yeni tartışmalara girişiyorlardı. Özellikle halîfelerin seçimi ile ilgili olarak bazı görüş ayrılıkları meydana gelmiş, bilhassa Hakem olayından sonra Şîâ’nın ve bunlara karşı tam aksi görüşleri savunan Hâricilerin ortaya çıkışı, beraberinde değişik anlayışları da müslümanların gündemine getirmiştir. Aynı şekilde Hz. Osman’ın şahâdetinden sonra az da olsa beliren bazı görüş ayrılıkları, daha sonra III. Halife’nin katli meselesi tartışmalarına dönüşmüştü. Buna bağlı olarak, adam öldürenin iman durumu da görüş ayrılıklarına zemîn hazırladı. İnsan öldürmek büyük günah (kebîre) olduğuna göre, “Büyük günah işleyen kimse Müslüman mıdır, kâfir midir, yoksa fâsık mıdır?” gibi bir soru gündeme geldi.

Akaidle ilgili eserlerde konular şu şekilde ele alınmıştır: Öncelikle “asılların aslı” olan Allah Teâlâ’ya iman etmek ve onun sıfatlarını tümüyle tevîle girmeden kabullenmek. Bunun yanında diğer iki önemli esas vardır ki bunlar da peygamberlere ve âhirete iman meselesidir. Bu üç esas İslâm akaidinin ilk üç temelini oluşturmaktadır. Yukarıda saydığımız altı iman esasından geriye kalan Kitaplara ve Meleklere iman ise, peygamberlere imana bağlı olarak işlenmektedir. Zira üç temel esastan biri olan peygamberlere iman gerçekleşince, ister istemez bu peygamberlerin getirdikleri haber olarak Kitaplara ve Meleklere de iman etmek kaçınılmaz olur.

İslâm akaidini oluşturan bu iman esaslarına bağlı olarak zamanla birçok konu tartışılmış ve gün geçtikçe İslâm akîde kitaplarına yeni yeni konular eklenmiştir. İlk dönemlerde Fıkh-ı Ekber’in yazıldığı dönemde konular Allah’ın sıfatları ve bunların yorumları çerçevesinde iken; zamanla Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı, Cennet’te Allah’ın görülüp görülemeyeceği meselesi, insanın fiilleri, insanın güç yetiremeyeceği meselelerde kişinin sorumluluğu (Teklif-i Mâlâ Yutâk), rızık, ecel, hidâyet-dalâlet, âhiret hayatı, kabir azabı, sual, öldükten sonra dirilme, dünyada işlenen amellerin tartılması, sırat, Havz, Cennet-Cehennem, afv, şefâat, vesîle, imanın artması-eksilmesi meselesi; peygamberlere iman ve bunlara bağlı olarak mu’cize, melekler, kitaplar, mi’rac ve kerâmet meseleleri, Hilâfet, imâmet tartışmaları, dört halifenin râşid hilâfeti, ümmetin imamında aranan özellikler, sahâbe ve onlardan hayırla söz etme, aşere-i mübeşşere, Deccâl, Ye’cüc-Me’cüc meselesi ve bunlar ile ilgili daha pek çok diğer problem akaid kitaplarına konu olmuştur.

Zamanımıza kadar intikâl eden ve önceki âlimlerin ele aldıkları bu meselelerin dışında bugün İslâm toplumunun karşı karşıya kaldığı durumlarda yeni yeni meseleler gündeme gelmiş ve akîdeyi ilgilendirip ilgilendirmediği tartışılmaya başlanmıştır. Totaliter, Laik-Sosyalist veya Laik Demokratik Liberalist sistemlerde yaşayan müslümanlar ister istemez birçok konu ile karşılaşmakta ve bu sistemlerin vücuda getirdikleri usûl ve yaşayış tarzlarına karşı nasıl bir tavır takınacaklarını bilememektedirler. Bundan dolayı müslümanların, hâkimiyeti altında yaşadıkları sistemlerle olan ilişkilerinde kaçınılmaz olarak karşı karşıya kaldıkları ve bazen bir hayli zorlandıkları bu problemlerini çözme hususunda da bazı tartışmalar açılmış ve bunlar bugün bir akîde konusu olarak işlenip kitaplara geçmiş bulunmaktadır.

İslâm akaidi ile ilgili olarak yazılan en meşhur eserler arasında İmâm-ı Â’zam’ın Fıkhu’l-Ekber’ini; İmâm Mâturidî’nin Kitâbu’t-Tevhîd’ini: Ömer Nesefi’nin Metnu’l-Akaid’ini, Nureddin es-Sâbûnî’nin el-Bidâye’sini, zikredebiliriz. Bunların yanında Taftazânî’nin Şerhu’l-Akaid adlı eseriyle Şehristânî’nin, Abdulkadir el-Bağdadî’nin, İmâm Gazâlî’nin, Kadı Adudiddin Abdurrahman b. İcî’nin, Seyyid Şerif Cürcânî’nin eserleri de çok okunan kayda değer eserlerdir.[31]

 

İnsan İlişkilerinde İnancın Belirleyici Rolü

İnanç, temelde içsel ve kişisel bir olaydır. Yani kişi neye inanıyorsa önce onu kendi içinde yaşar ve neye inanmıyorsa onu da önce kendi içinde reddeder. Ancak sanıldığı gibi konu bu kadar basit, bu kadar soyut ve sınırlı değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse insan kendi içinde neye inanıyor, ya da neye inanmıyorsa mutlaka ona göre psikolojik bir tutum içine de girer. Hatta zaman zaman, içindeki bu inanma ya da inanmama olgusu, en sert tavırlar olarak onun dışına yansıdığı bile olur. Akıl ve bilim bunu doğrulamaktadır.

Unutmamak gerekir ki ölüme meydan okuyanlar, gözlerini kırpmadan düşmanlarının üzerine saldıranlar; para, servet, zenginlik ve şöhret uğruna katlanılmaz uğraş verenler; definelere ulaşmak için havsalaya sığmaz maceralara sürüklenenler, bir şeye inandıkları için böyle yapabilmektedirler. Öyle ise hiç tereddüt etmeden diyebiliriz ki bütün arzuların, umutların, dâvâların ve ideallerin temelinde bir inanç vardır; Bütün savaşların, kavgaların, politik mücadelelerin, ticarî rekabetlerin, yarışların ya da barışların, hatta propaganda ve reklamların arka planında mutlaka birer inanç vardır.

Dolayısıyla bütün bu gerçekler gösteriyor ki inanç, insanın psikolojisini birinci derecede yönlendiren, hatta tavırlarını belirleyen bir zihin ve yürek gücüdür. Bu bakımdan inanç, kendi tanımı içinde statik bir potansiyel ise de en ufak bir manipülasyonla dinamik bir güce dönüşebilir.

İnanç, ya da İslâm’ın diliyle “iman” dediğimiz bu görünmeyen gücün bütün insanlardaki ortak özellikleri şu şekilde özetlemek mümkündür.

1. Bir şeye, gerçek diye kesinlik derecesinde inanan insanlar, temelde hak ya da batıl olsun yeri ve zamanı geldiğinde bu inanç uğruna her şeylerini feda edebilirler. İnançlı insanlar için bu ihtimal daima vardır ve toplumsal yaşam açısından çok önemli bir noktadır. Öyle ki gölgesinden korkan nice kimseler, zaman gelmiş inançları uğrunda arslan kesilmişler, hayatlarını bile hiçe saymışlardır.

Unutmamalıdır ki gerek Rahmânî zaferler, gerekse şeytânî galebeler seve seve canını feda eden insanların cesetleri üzerinde daima bina edilmiştir.  Şu halde güçlü inanç, kişinin, rolünü üstlenmek durumunda olduğu duyarlı dakikalarda en cesur tavrı göstermek ya da en coşkulu bir kulluk halini yaşamak için ona gerekli aktiviteyi kazandırabilecek bir kaynaktır. Onun içindir ki Allah’ın huzurunda, huşû içinde namaza duran bir mü’minin ruh hali nasıl ise, bir heykel karşısında kılı kıpırdamadan dimdik duran müşrik bir insanın ruh hali de aynen öyledir. Her ikisi de inancın etkisiyle bu ibadet ve tapınmayı yapmaktadır; biri Allah’ın râzı olduğu inanç ile, diğeri ise Allah’ın şirk ve putperestlik saydığı inanç ile…

2. Hakka ya da bâtıla inanan insan, hiçbir zaman tarafsız olamaz. Kişi neye inanıyorsa onu, inanmadığı şeye daima tercih eder. Buna bağlı olarak inandığı şeye inananları da tercih eder. İşte deneye tutunan ve bilimsellik iddiasında olan pozitivizm, bu noktada iflas etmiştir.

Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Gerçek şu ki, mü’minler kardeştirler...”[32] Mü’minler ise Allah’a, meleklerine, kitaplarına, elçilerine, âhiret gününe iman eden kimselerdir. Şu halde bu gerçeklere içtenlikle inanan insanlar, renkleri, ırkları ve dilleri ne olursa olsun, hatta hangi ülkede ve hangi bayrak altında yaşıyor olurlarsa olsunlar, Allah’ın belirlediği bu iman ölçülerine göre kardeştirler. Bu da zorunlu olarak şu sonuçları doğurmaktadır:

a) Mü’minler kardeş olduklarına göre birbirleriyle kardeşçe ilişkiler içinde olmak zorundadırlar. Keza bu ilişkileri bütün engellere rağmen sürdürmek mecburiyetindedirler. Buna bağlı olarak onların birlik ve beraberliğine, dayanışma ve yardımlaşmalarına engel olan her şey, ama her şey onları, yüreklerindeki inanca aykırı bir doğrultuya yönlendiren düşmanların ve şeytanların planlarıdır.

b) Mü’min olmayan insanlara gelince bunlar, -değil yakın akraba- anne, baba ve öz kardeş bile olsalar, hiç akraba olmayan mü’minlere göre yabancı sayılırlar. Mü’min kişi, gerçekte yabancı olan bu yakınlarına karşı, duygularına belli bir yön vermek ve tedbirli olmak zorundadır. Mü’minin, gerek mü’min kardeşlerine, gerekse mü’min olmayanlara karşı eylemsel olarak nasıl davranacağı ise konumuzun dışıdır. Mü’minin uygulamalı yaşamı İslâm Fıkhı’nın konusudur.[33]

 

Mü’minin İnsanlara Karşı İçsel Tutumu

Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ölümden sonraki ebedî hayata ve kadere inanan kimsenin, insanlara karşı içinden izleyeceği tutum, elbette ki muhataplarının imânî durumlarına göre farklı olacaktır. Bu, bütün dinlerde ve ideolojilerde, hatta karşılıklı yarışan oyun takımlarında bile söz konusudur. Tarih ve sosyoloji bu gerçeği daima kanıtlamıştır.

Örneğin gerçek bir yahudi, gerçek bir hıristiyan ya da gerçek bir budist, dinine mensup olmayan bir kişiyi veya bir topluluğu kendi dindaşlarına karşı desteklemez. Keza gerçek bir komünist, gerçek bir faşist, “laik“ olduğuna kendini gerçekten inandırabilmiş biri ya da klübüne gönülden bağlı bir futbolcu, inancını ya da ideolojisini paylaşmayanları veya takımını tutmayanları, kendi yandaşlarına karşı yine desteklemez.

Burada ince bir nokta daha vardır: Örneğin aynı insanda din ile ideoloji, din ile milliyetçilik, din ile akrabalık ya da din ile başka bir duygu karşı karşıya gelebilir. Yani, aynı insanın içindeki farklı iki olgu arasında bazen herhangi bir nedenle çatışma doğabilir. İşte müslüman kişi eğer böyle bir durumda kalacak olursa onun iç dünyasındaki bu çatışma, kendisinin gerçek bir imana sahip bulunup bulunmadığını ortaya çıkaran çetin bir sınav olur.

Bu çetin sınavın en çarpıcı misallerini sahâbîler yaşamışlardır. Mesela Bedir Savaşı’nda, müşrik yakınlarına karşı kahramanca silah kullanmış olan, hatta kılıç darbeleri altında babasının, öz kardeşinin ve amcasının, parçalanmalarını serinkanlılıkla seyreden Ubu Huzeyfe (r.a.) ile babasını bizzat elleriyle öldüren Ebu Ubeyde (r.a.) gibi şanlı sahâbîler, derin bir imanın parlak örneklerini sergilemişlerdir.

Bir şeye inanmak, mutlak surette en az iki şeyden birine taraf olmak demektir. Esasen taraftarlık, kaçınılmaz bir hayat kanunudur. Onun için hiçbir kimsenin, imânî ve ideolojik konuda yan tutmaması mümkün değildir. Hemen her insanın, bağlandığı bir din, bilinç ve kültür düzeyine göre benimsediği siyasal bir görüş, desteklediği bir örgüt, savunduğu bir ideoloji, ya da kutsal saydığı bir dâvâsı vardır. Ancak bu açıklama, bütün insanları ilkel bir ayırımla dost ve düşman diye iki kamp olarak görmek anlamına gelmez ve asla gelmemelidir de. Fakat her şeye rağmen Kur’ân’ın ölçüleriyle bütün insanlar, mü’min kişiye göre yine ikiye ayrılırlar. Bunların bir kısmı, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamına inananlardır ki aralarında iman kardeşliği bağı vardır. Her çağda gerçek anlamdaki iman, bunların gönüllerinde varlığını sürdürerek sonraki kuşaklara intikal eder.

İkinci kısma gelince bunlar da başlıca üç gruptur:

a)   Kur’ân’ın tamamına inanmayanlar;

b) Kur’ân’ın içeriğini, istedikleri gibi yorumlayarak çarpıtanlar ya da amacından saptıranlar;

c)  Kur’ân’ın bir bölümüne inanmayanlar ya da (şeriat olarak) bu bölümü aşağılama cür’etini gösterenlerdir.

Tabiatıyla bu üç grup da kâfirdirler.

Mü’min kişinin, insanlara karşı içsel tutumunun, nasıl olması gerektiğini Kur’ân-ı Kerîm çok net bir şekilde belirtmiştir. Buna göre mü’minin, imanından kaynayan duyguları bütün insanlara karşı en çok üç farklı şekilde ayrışabilir. Bunlar: “Muvâlât”,  “Hazer” ve “Müsâleme”’dir.

Şimdi Kur’ân-ı Kerîm’in ışığında bu kavramların ne demek olduğunu anlamaya çalışalım:[34]

 

1. Muvâlât:

Dostluk, taraftarlık ve yan tutma anlamına gelen Arapça bir masdardır. Bunun soyut kökünden türeyen ve (yerine göre) dost anlamına gelen “veli” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’in birçok yerinde geçmektedir. İşte bu âyetlerden bazıları mü’minin ancak kendisi gibi mü’min olan kimselerle dostluk kurabileceğini[35] hükme bağlamaktadır. Yani mü’min kişi, iman kavramının sınırları içinde ve gönül planında ancak ve ancak kendisi gibi imanlı kimselere karşı sevgi ve yakınlık duyabilir, onları dost ve kardeş sayabilir.

Bu kişisel duyguların uygulamadaki görüntüleri ise İslâm fıkhının konusudur. Mesele, elbette ki bu kadar soyut değildir. Çünkü mü’minler arasında da istenmeyen çeşitli olaylar cereyan edebilir, ihtilaflar çıkabilir, hatta zaman zaman kavgalar ve savaşlar bile patlak verebilir. Ancak bütün olumsuzluklara rağmen bu gibi olaylar hak ve adalet sınırları içinde birer hesaplaşmadan ibaret kalmalı, mü’min kişi hiç bir zaman ve herhangi bir nedenle mü’min kardeşine (ancak imandan yoksun kimselere besleyebileceği) yabancılık duygusunu beslememelidir. Aksi halde bir iman tehlikesi içine girebilir. [36]

2. Hazer:

Korunmak, olası bir tehlikeye karşı duyarlı ve tedbirli olmak demektir. Yine Kur’ân-ı Kerîm’in ışığında anlıyoruz ki mü’min kişi, -en yakın akrabaları bile olsa- mü’min olmayanlara karşı sevgi besleyemez, içinden onlara yakınlık duyamaz.[37] Bunlar: küfrün çemberi içinde olan müşrikler, münafıklar, zındıklar ve mürtedlerdir. İslâm’ın dışında kalmış olan insanlar, kim olurlarsa olsunlar mü’minlere yabancıdırlar. Bu. Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önceki ümmetler için de aynen geçerli olmuştur. Nitekim büyük peygamberlerden biri olan Hz. Nuh’un (a.s.) çağrısını kabul etmeyen oğlu da diğer âsîlerle birlikte tufânın kabaran sularında boğulup gitmiştir. Hatta, baba olarak bir ara duygulanan Hz. Nuh (a.s.), oğlunu kurtarmak için Allah Teâlâ’ya yalvarmış: “Ey Rabb’im ! Oğlum benim aile halkımdandır...” demişse de Yüce Allah O’na: “Ey Nuh ! O senin ailenden değildir. O, kötü işli biridir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Seni öğütlüyorum ki cahillerden olmayasın.”[38] diye O’na sert bir karşılık vermiştir. Hz. Lût’un karısı da aynı suçu işlemiş ve asî yandaşlarıyla birlikte yok olup gitmiştir. [39]

Binaenaleyh, mü’min kişi, inkarcı insanın kurtuluşu için şefaat ve aracılık da yapamaz; Ona Allah’dan rahmet dileyemez. Ancak bu örnekler ve açıklamalar, mü’minin, durup dururken sebepsiz yere (kâfir bile olsa) insanlara karşı düşmanlık beslemesi gerektiği anlamına asla gelmez! Sadece onlardan gelebilecek kötülüklere ve tehlikelere karşı mü’minlerin duyarlı ve tedbirli olması anlamını taşır. Çünkü mü’minlerle kâfirler arasındaki yabancılık ne kan bağıyla, ne herhangi bir akrabalık bağıyla ortadan kalkar; Ne de onların kötülük ve tehlikeleri ihtimal olmaktan çıkar. Allah (cc)’a ve O’nun insanlığa en son mesajı olan Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği gerçeklere inanan insan, bu konudaki ciddi hükmün bilincinde olmak zorundadır.

Dolayısıyla bu insan, Allah Teâlâ’nın, açıkça ateşle tehdit ettiği, ya da pis dediği kimselere karşı asla yakınlık ve hayranlık duyamaz. Onların hiç bir başarısına sevinemez, ilim, kültür ve sanat adına yaptıktlarını içinden beğenemez, onları alkışlayıp kutlayamaz. Aksi halde (istediği kadar “mü’minim” desin, ya da İslâm’ın bütün gereklerini yapsın), onlardan biri oluvermekten kurtulamaz! [40]

3. Müsâleme: 

Bu kelime, başkalarıyla barış içinde olmak demektir. Arapca “silm” kökünden gelmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’in en önemli öğütlerinden biri de barıştır. Nitekim Allah Teâlâ, bütün mü’minleri, barış ortamına girmeye çağırmış [41] ve düşmanın barışa eğilim göstermesi halinde onların bu meyline olumlu karşılık verilmesini de emretmiştir.[42] Çünkü Kur’ân’ın amacı, insanları her iki cihanda da mutlu kılmaktır. Mutluluk ise ancak barışın egemen olduğu bir ortamda yaşanabilir.

Mü’min kişi, temelde bütün insanlarla iyi geçinen, elinden ve dilinden hiç kimsenin zarar görmediği örnek insandır. Elbette ki bu, bütün insanları sevgiye ve saygıya yaraşır görmek anlamını taşımaz. Allah’a iman etmiş, Kur’ân-ı Kerîm’in feyiz ve nurundan nasibini almış her insan çok iyi bilir ki toplum içinde müşrikler, münafıklar, zındıklar ve mürtedler gibi zararlı unsurlar da vardır. Bunların hepsi de kafirdir; Bunlar sevilmeyi, sayılmayı asla haketmiş insanlar değildir. Şu var ki bu insanların, yalnızca kendilerini ilgilendiren bulaşık vicdanları, İslâm’ın evrensel değerleri üzerinde yozlaştırıcı ve çarpıtıcı bir etki yapacak şekilde dışa yansımadığı ve mü’minlere karşı saygılı oldukları sürece onları halleriyle baş başa bırakmak hem mü’minlerin esenliği, hem de genelin huzuru için gereklidir.

Düşünce planındaki bu barışçıl tutum, imana bağlı bir ahlâk kuralıdır. Bu sessiz tutumun eylemsel cephesi ise, onlara zaman zaman yöneltilecek tevhid ve ıslah mesajlarıdır. Bu da İslâm’ın öngördüğü yöntemlerle ve yüce şeriatın belirlediği sınırlar içinde yapılır.

Büyük bir önemle belirtmek gerekir ki: Her çağda ve şartlar ne olursa olsun, Mü’minler, İslâm’ın -istisnasız- bütün emir ve yasaklarını yerine getirmeye ve yüce Kur’ân’ı, resmen yürürlükte ise uygulamaya, değilse, onu hayata geçirmeye çalışmak zorundadırlar.

Bu yükümlülük onlar için kıyamet kopuncaya kadar süreklidir. Binaenaleyh (mürted, zındık ve harbî tanımına girmeyen) aslî müşrikler, (yani İslâm devletinin zimmî vatandaşları) ile münafıklar gibi kâfir gruplar, (mü’minlerin, Kur’ân’ı hayata geçirme faaliyetlerini sabote etmeye kalkışmadıkları sürece)  bu grupların hak ve özgürlükleri dokunulmazdır. (Zındık, mürted ve harbi kâfirlerin İslâm’da hukuksal bir statüleri yoktur.) [43]

 

Mü’minin İnsanlar Hakkındaki Kanaati

Mü’minin, görünürdeki gerçeklerden hareket ederek toplumda farklı davranış, ve kanaatlara sahip müslümanlar hakkında varabileceği yargı ise en çok dört şekilden ibaret olabilir. Bunlar: Tahsin, te’vîl, tefsîk ve tekfîr’dir. [44] 

1. Tahsîn:

Bir eylemi uygun, normal, legal ya da güzel görmek demektir. Bu düşünsel değerlendirme, İslâm’ın emir ve yasaklarından hiç birini açıkça çiğnemeyen kimsenin dengeli, mübah ya da takdir toplayıcı olan davranışlarına ilişkin olumlu kanaattır. Bu kanaat, ya tamamen önyargısızca olur, ya da bir beğeni duygusu olarak kalben yaşanır. Mü’min kişi, sadece gözlemlerine ve en doğru haber niteliğindeki bilgilerine bakarak bu çizgideki kimseler hakkında bir yargıya varmak durumundadır. [45]

2. Te’vîl:

Yorumlamak, -daha doğrusu - kuşkulu bir durumu maksatlı ve önyargılı yorumlamaktan kaçınmaktır. Örneğin bir müslüman eğer İslâm’ın ölçülerine aykırı bir düşünce ve inanca saptığını, şüpheli kişi ve çevrelerle ilişki içinde olduğunu ya da suç ve günahlardan birini işlediğini açıkça ortaya koymamışsa, yalnızca söylentilere dayanılarak veya ihtimallerden hareket edilerek onun aleyhinde bir değerlendirme yapılamaz. Tersine, bilgisizliğin, duygusallığın, ya da çeşitli yanlışlıkların, bu gibi söylentilere yol açmış olabileceğine ilişkin yorumlarda bulunmak daha doğru olur. İşte buna “te’vil” denir. İman ve ahlâk konusunda bu, bir kural olduğu gibi İslâm hukukunda da, “Berâet-ı Zimmet Asıldır.” [46] Yani aksi kanıtlanmadıkça suçsuzluk esastır. 

Şunu da çok iyi bilmek gerekir ki İslâm tecessüsü yasaklamıştır. [47] Mü’min kişi, mü’min kardeşinin mahrem hayatını araştıramaz, araştırmayı bile düşünemez. Kişinin, düşünce ve inanç suçları gizli kaldığı sürece o, yalnızca kul ile Allah (cc) arasındaki bir mesele olarak kalır. Şu var ki eğer bir müslümanın şüpheli kanaat ve düşünceleri hakkında alınan duyumlar, başka bir müslümanın, veya İslâm Devleti’nin ya da İslâm Ümmeti’nin hayatı, sağlığı, esenliği, mutluluk ve başarısı ya da maddi ve manevi çıkarları açısından herhangi bir tehlike ihtimalini haber veriyorsa te’vîl yolu burada tıkanır. Bu olasılık, artık bir iman ve ahlâk konusu olmaktan da çıkar ve ciddi bir güvenlik sorunu olarak İslâm Fıkhı’nın, birinci derecede konusu haline gelir! [48] 

3. Tefsîk: 

Bir kimseyi fâsıklıkla suçlamak demektir. Fâsıklığın anlamı şudur:

Müslüman kişinin, (küfür ve şirk gibi İslâm’dan çıkmayı neticelendiren ağır suçlar hariç, diğer bütün) günah, yasak, çirkin ya da meşru örfe aykırı iş ve eylemlerden en az birini kanıtlanabilir şekilde işlemekle uğradığı sabıkalılık durumuna “fısk” ya da “fâsıklık” denir. Kur’ân-ı Kerîm’de münafıklar [49] ve kâfirler [50] de fâsıklıkla nitelenmişlerdir. Ancak fâsık, daha çok bir fıkıh terimi olarak sabıkalı müslümanlar hakkında kullanılmıştır.

Mü’min kişi, “fâsık” ya da (yaklaşık olarak) aynı anlama gelen “fâcir” müslümanı dışlayamaz. Onunla ilişkerini nasıl düzenleyeceğini ise İslâm Fıkhı belirler. [51]

4. Tekfîr:

Bir kimseyi kâfirlikle suçlamak demektir. İslâm âlimlerinin, çok dikkatli olunması uyarısında bulundukları noktalardan biri de budur. “Bu nedenle büyüklerden birçok zevât, “Günah işleyen hiç kimseyi kâfir diye suçlamayız.” dememişlerse de, “Her günah işleyeni kâfirlikle suçlamayız.” demişlerdir.”[52]

Bunun anlamı şudur: Müslüman kişi, işlediği hemen her günah sebebiyle kâfir olmaz. Ama öyle günahlar, öyle suçlar vadır ki işlendiği zaman (Allah korusun!) İslâm Dini’nden çıkmak için yeterli bir neden oluşturabilir.  Bunların başında ise Kur’ân-ı Kerîm’i, bir bütün olarak kabul etmemek; “Nas”’la yasaklanmış olan bir şeyin yasaklığını tanımamak, ya da yasak olmayan bir şeyi yasak kabul etmek gibi durumlar gelir. [53]

Küfür çok ağır bir suç olduğu için, mü’min kişi bu suçu işleyen kimse hakkında kesin yargıya varmadan önce bu durumdaki insanın gerçekten kâfir olup olmadığı hakkında duyduklarını ya da gördüklerini tekrar tekrar gözden geçirmeli, gerekirse âlimlere danıştıktan sonra bu konuda karara varmalıdır. Çünkü özellikle mü’min kişi eğer, babası, çocuğu, karısı ya da kardeşi gibi yakınlarından birini (sonradan) bu ağır suçun içinde görüyorsa, İslâm Fıkhı’na konu olan çok büyük bir sorunla karşı karşıya bulunuyor demektir! [54]

Kainatta en gelişmiş canlı yaratık insandır. Onun diğer bütün canlılardan en önemli ayrıcalığı ise sahip bulunduğu akıldır. Bu yüzdendir ki bütün canlılar arasında eşya ve olayların içyüzünü araştıran yalnızca insan türüdür.

Taşıdığı olağanüstü öneme ve bizzat kendisini hayretler içinde bırakan ilginç yapısına bakarak insan, kâinâtın karmaşık sırları ve olayların kalabalığı içinde hemen her şeyi öğrenmek, madde ötesine ulaşmak ve kendini aşmak iddiasındadır. Binlerce yıldır insanın merak ve heyecanla sürdürdüğü, gerçekleri yakalama yarışında onun bulabildikleri elbetteki küçümsenemez. Buna rağmen kendini keşfetmekte uzun bir yol aldığı da söylenemez.

Aslında insanoğlu, bu hummalı arayışla ruhunun derinliğinde yatan bir özlemi ortaya koymaktadır. En büyük gerçeğe kavuşma özlemi de diyebileceğimiz bu arayışın cevabını ise kısaca şu şekilde vermek mümkündür:

İnsan, hayattaki bütün avantajlarını aklına borçludur. Dolayısıyla insan aklı, her şeyden önce temel görevini fark etmeli ve bu görevi titizlikle yerine getirmeye çalışmalıdır. Bu göreve kısaca “Allah’a iman etmektir.” diyebiliriz. İnsan, bu suretle ancak uğrunda yaratıldığı amaca uygun olarak dünya hayatındaki yerini doldurabilir ve misyonunu tamamlayabilir. Bunu yaparken çok iyi bilmelidir ki onu ebedi kurtuluşa götürecek tek çığır, gerçek vahyin (yani Kurân-ı Kerim’in) ve aklın birlikte klavuzluk ettikleri yoldan başkası değildir. Bu yolda rahatça yürüyebilmek ve amaca ulaşmak için insanın, önce kendisini çok iyi tanıması ve özellikle şu gerçekleri bilmesi gerekir:

Basit düşünenlerce sanıldığı gibi insan, sırf bir yığın et, kemik ve kandan oluşan basit ve sıradan bir canlı değil, bilakis zeki, bilinçli, sosyal ve rûhânî bir varlıktır; Düşünür, yorumlar, muhâkeme eder, sorgular ve tasarlar; Zamanı, mekânı ve şartları hesaplar; İnanır, güler ve ağlar...

Bu harika meziyetler ve bilimin henüz sırlarını çözemediği bu tarife sığmaz üstünlükler insanın çok büyük bir sorumluluk taşıdığını kanıtlamaktadır. Bu sorumluluğun “En büyük gerçeğe inanmak”  olduğunu keşfetmek zor değildir. İnsan, her şeyden önce Alemlerin Rabb’i olan Allah Teâlâ’ya ve O’nun bildirdiklerine inanmaktan sorumlu olduğunu idrak etmelidir. Çünkü insanın, bu dünya hayatında yerine getirmek durumda olduğu görevlerin hepsi bu noktadaki sorumluluğa dayanır. Ayrıca belirtmek gerekir ki Allah (cc)’a ve O’nun bildirdiği gerçeklere içtenlikle iman eden insan, daha bu dünya da bile pembe bir âlemin kucağında, mükemmel bir doyumun, erişilmez bir zevkin ve kesintisiz bir mutluluğun serinliği içinde yaşama imkanını elde edebilir. 

Allah Teâlâ, Zahir ve Batın’dır. Yüce sıfatları ve “Esmâ’ül-Hüsnâ” sı ile gizli ve aşikar, her şeyde kendini insana tanıtmış, onu imana davet etmiştir.  Hulûlden münezzeh olarak yaratmış bulunduğu her zerredeki tecellisinden yola çıkarak O’nu anlamak akıl ve iz’an sahibi insan için zor iş değildir.

İhsan ettiği akıl nimetiyle birlikte son bir fırsat olarak insanlığa iletilmek üze­re Muhammed Mustafa’ya (s.a.s.) indirmiş bulunduğu Kur’ân-ı Kerim ile Rasûlullah’ın (s.a.s.) mübarek sözleri ve O’nun nezih ve örnek hayatı, üzerimize nurdan huzmeler halinde ışık saçmakta, yolla­rımızı aydınlatmaktadır. Dolayısıyla bu son fırsatı kaçıranların, yarın Allah (c.c.) huzurunda hiç bir mâzeretleri olmayacaktır.[55]

 

Akaidde Mezhep Olur mu?

Usûl-i dinde (akaidde) ihtilaf zararlıdır. Akaidde ihtilaf, bid’at ve sapıklığa götürür. Sapıklık da büyüdüğü zaman küfre kadar iletir. Akaidde ihtilaf, İslâm ümmetinin birliğini bozar, dinde tefrika doğurur. Bu sebeple, sahabe ve bunlara güzellikle tabi olan selef alimleri Usul-i dinde (akaidde) ihtilafı haram saymış1ar ve buna asla cevaz vermemiş1erdir. Çünkü ümmetin birlik ve dayanışmasını aynı iman esasları etrafında ittifak etmek sağlar.

Kamil imanın mü’minleri birbirleriyle birleştirdiği kadar başka hiç bir şey birleştiremez: “Ve (Allah) onların gönüllerini (iman ve Allah sevgisiyle birleştirendir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi harcamaz olsaydın yine onların (müslümanların) gönüllerini bu derece kaynaştıramazdın. Çünkü Allah onların aralarını (iman ile) birleştirip kaynaştırdı. Çünkü O mutlak gâlibtir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” [56]

İslâm birliğini parçalayıcı nitelikteki akide ayrılıklarının haram olduğuna delalet eden ayetler çoktur: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılınız. Ayrılıp parçalanmayınız.” “Siz kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilaf ederek dağılıp parçalananlar gibi olmayın.” [57]

Hz. Peygamber’in Allah tarafından’ getirmiş olduğu kesin delillerle sâbit olan bir hükmün kendisi ihtilaf konusu yapılamaz. Dinden olduğu kesin delillerle bilinen esaslardan (zarûrât-ı diniyyeden) birini veya birkaçını inkâr eden bir mezhebin İslâm ile alakası kesilir.

Fıkıhtaki ihtilaflar, itikattaki ihtilaflar gibi bid’at ve dalâlete götürmez. Usul-i din ile füru-ı dindeki (amelî hükümdeki) ihtilaf arasında büyük fark vardır. İslâm dininin akaidinde kesin delilsiz ihtilaf haram, bid’at ve dalâlet sayılırken; fıkhî meselelerde ictihadların farklılığı rahmet sayılmıştır. Böylece zaman ve mekânlara göre Muhammed ümmetine geniş imkânlar sağlanmış olur.

 

Mezheb Konusu İtikadla İlgili Bir Konu mudur?

Mezheb konusu i’tikadla ilgili bir konu mudur? Bu sorunun cevabı elbetteki ‘hayır’dır. Mezheb kavramı inançla ilgili olmayıp bu konu müslümanlar arasında zamanla inanç meselesi gibi görülmeye başlanmıştır. Mezheb konusunda bazı aşırılıklara gidilerek müslümanlar birbirlerini küfürle itham etmişlerdir. Mezheb konusunun ele alınmasının bir nedeni de İslâm dininin en önemli müesseselerinden biri olan ictihad’a karşı çıkılarak, dinin donuklaştırılması, İslâm’ın geçmişe hapsedilmesi ve sonuçta mezheblerin din haline getirilmesidir. Bu anlayışın doğurduğu olumsuz sonuçlar neticesinde câhil insanlar geçmişte ictihad yapan İslâm âlimlerini överken, günümüzde ictihad yapan İslâm âlimlerini dini değiştirmekle itham etmekte ve kolayca kâfir damgası vurabilmektedir. Oysa mezhebler dinin kendisi olmayıp, dini anlamada ve yorumlamada bir yol, bir yöntemdir. İşte bu konudaki yanlış anlayışları düzeltmek ve dini canlı tutmak için mezheb konusu ele alınmaktadır.

 

Akaidde Mezhep Olur mu?

İnanç esaslarının açıklanması hususunda, Kur’an’daki muhkem  (hüküm ifâde eden anlamı açık âyetler)  ve müteşabih (birden fazla anlama gelebilen) âyetlerin izah edilmesi, kulların fiilleri, Allah’ın  sıfatları ve fiillleri v.s. gibi hususlardaki farklı anlayışların sonucu ortaya  çıkmıştır. Meselâ; Maturidi, Eş’ari, Mutezile, Cebriyye gibi. Tarihî bir vâkıa olan itikadî mezheblerin varlığına rağmen, İslâm akaidinin bir bütün ve kesin temel esaslar olduğu anlayışıyla, mezheb akaidi değil; İslâm’ın itikadî konulardaki kesin hükümlerinin eksiksiz ve ilâvesiz kabul edilmesi anlamında İslâm akaidinin tüm müslümanlarca kabul edilmesi gerektiği kanaatini taşıyoruz. Bize göre akaidde mezhep olmaz, olmamalıdır.

 

Akide Konularında Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Hususlar

Bakış açısı olarak Kur’an’la sağlaması yapılamayan ihtilâflı hususları akaid konusu olarak kabul etmemek gerekir.

“Put ve Puta Tapma”, “Tuğyan ve Tâğut”, “Küfür”, “İrtidâd”, “Nifak”, “Atalar Yolu”, Bid’at ve hurâfeler, “Şefaat”, “Vesile”, “Resmî din anlayışı ve halkın din diye bildiği yanlışlar, Gayb ve bilinmezliği gibi akaidle direkt ilgili konular Akaid derslerinde ısrarla gündeme getirilmeli ve yeterli miktarda üzerinde durulmalıdır. Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız coğrafyayı yorumlayıp tanıtmayı ve inançla ilgili problemleri gündeme getirip doğrusunu işaret etmeyi önemsemeliyiz. Günümüz ortamında akaid yönüyle ciddi bir değeri kalmayan, zaman aşımıyla önemini yitirmiş konuların yerine, günümüzün problemlerini ve ihtiyaçlarını ele alan bir yaklaşım sergilemeliyiz. Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç yönüyle insanımıza olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak yeterince tanıyıp tanıtmak gerekiyor. O yüzden şirkin, küfrün, tuğyânın, nifakın güncel örnekleriyle uzun şekilde ele alınmasının önemi büyüktür.

Okul ders kitaplarındaki kuru ve sıkıcı anlatıma benzemeyecek şekilde; mesaj verecek, hikmetini açıklayacak tarzda konuların işlenmesi gerekir. Sadece kuru bilgi vermek değil, okuyucuya şuur vermek veya bilincini canlı tutmak amaçlanmalıdır.

Akaid eserleri, insanımıza tevhidî bir iman, tevhidî bir şuur, tevhidî bir bakış açısı, tevhidî bir dünya görüşü, tevhidî bir yaşayış ve ahlâk kazandırma gayretine yönelik okunmalı ve okutulmalıdır. Çünkü tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır.

 

İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri

Halkın Sahih İnançtan Tâviz Verme Nedenleri

Cehâlet: Halk dini, hurâfeler ve dâvetçilerin uyarısının yetersizliği, ihmal, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker eksikliği. Trafik polisi yok yolda, hız düşkünü hırslı kimselere, acemi şoförlere ve câhillere uygun ortam.

Siyâsî baskı ve dayatmalar, yönlendirmeler, tâğûtî tavır; devlet dini, resmî din teşkilatları, Bel’amlar, irtica/gericilik yaygaraları ve laiklik. Derin devletin psikolojik ve her çeşit baskı ve sindirmesi. Resmî din anlayışı: “Lâ”sı olmayan bir din, redsiz akaid(!) Hâlbuki insanın kurtulması için kutsal küfür olan tâğutu inkâr etmek, ona küfretmek[58], varsa iyi taraflarını örtmek ve kabul etmemek gerekli idi. Bu kutsal küfrün yanında, çirkin iman da vardır; imana şirk karıştırmak gibi: “Onların çoğu Allah’a şirk koşmadan iman etmezler.”[59]; Yine imanın yanlış yere yöneldiğinin örneği olarak şöyle buyruluyor: “(Ehl-i kitap) tâğuta ve cibte (bâtıl tanrılara) iman ediyorlar…”[60]

İslâm’ın hâkim olmadığı rejimlerde tâğutî düzenin tüm kurum ve kuruluşları müşrik vatandaş yetiştirmek için bütün güçlerini sarfederler. 

1- Rubûbiyet tevhidini yeterli görmek, Allah’ın varlığının isbat ve kabulünü merkeze almak: Ateizm, komünizm, Darvinizm karşıtlığını yeterli görmek. Çiçek ve böcekle, arı peteğindeki Allah yazısı ile tatmin olmak ve bunları aşırı önemsemek.

2- Mürcie düşüncesi ve haksız teslîm (insanları İslâm’a nisbet): İman ayrı, amel ayrı deyip ittibâ yoluyla şirki fark etmemek. Mistisizm felsefesi, Kur’an kavramlarını te’vil, tahrif ve dejenere etmek. Mistik yaşayış; pasif tepki, kabuğuna çekilme, kendilerine karşı cihad edilecek şahısları ve zihniyetleri kendi hallerine terk edip sadece nefsiyle uğraşmak. Felsefî veya kelâmî tartışmalar, cedel. Eski Türk dinlerinin kalıntısı ve geleneğin (atalar dininin) mirası.

3- Haksız tekfîr; antitez akaidi, mezhepçilik, grupçuluk, bağnazlık.

4- Egemen güçlerin yönlendirmesi, özendirmesi: Sağcı, muhâfazakâr, demokratik İslâm anlayışları. Amerikancı, düzenci din yaklaşımı, ılıman İslâm, BOP vb. yaklaşımların çekim alanına girmek. Kafaların ve gönüllerin işgali, sömürü ve köleleştirmenin kurbanları.

5- Dünyevîleşme, lüks, israf, şükürsüzlük ya da geçim sıkıntısı. Cihadın terki ve eylemsizlik. İlâhî emir ve tekliflerden kaçınma, kâfirlere özenme ve benzeme.

6- Çevre şartları: Medya (özellikle TV), okullar (hatta din öğreten okullar ve kurslar), yaşama biçimleri, reklâm, dostluk ilişkileri… Kimlik problemi: Kimliksizlik ya da çok kimliklilik.

7- Aşağılık duygusu, kendi dinine, Müslümanlara ve kendine güvensizlik, aşırı eleştiri.

8- Kibir, gurur, istiğnâ.

9- Dâvetçilerin örnek yaşayış sahibi olamayışları, sadece laf üretmeleri, tevhidin sadece siyasî yönünden bahsedilmesi.

10- Bilgi kirliliği, gereksiz konular ve konuşmalar. Endâd edinme; futbol, tv. internet, müzik gibi uyutucu ve uyuşturucuların etkisi.

11- Laiklik: İki veya çok dinlilik. Câmideki veya namaz kılarkenki İlâh’la; sokaktaki, okul, iş yeri, mahkeme ve meclisteki… ilâhın farklılığı. Allah’ın sadece göklerin (tabiat güçlerinin) hâkimi olduğu anlayışı.

Ne Yapmalı?

Kur’an ve Peygamber ne yaptı, nereden başladı ve hangi şeye en çok önem verdi ise biz de öyle yapmalıyız. Her konuyu “tevhid”le bağlantılı anlatmalıyız. “Tevhid”i sadece siyasî çıkarım ve yorumlarla bağlantılı gündeme getirmek yerine; onu parçalamamalı ve kendimiz de “tevhid ahlâkı”na uymalı, hal dilimizle, her an ve herkese tebliğ edebilmeliyiz.

 

Klasik Akaid Kitaplarının Eksik ve Hatalı Tarafları

Tüm klasik akaid kitapları hakkında şu değerlendirmeyi yapabiliriz:

İslâm âlimlerine karşı saygısızlık ve uluorta (dayanaksız ve sert) eleştiri, Müslümanların ahlak anlayışına uymaz.

Hatasız insan olmaz. Her insanın, her âlimin hatası olabilir. Oysa klasik yaklaşımda, önceki büyük âlimlerin her dediklerinin mutlak doğru olduğu anlayışı söz konusudur. Miras aldığımız anlayışa göre; eski âlimler eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği” denilir, anlamaya çalışılır, tevil edilir, tasdik edilir, şerh edilir. Ama Kur’an’la tashih edilmeye gerek duyulmaz.

Akaidde mezhep olmaz; yani olmamalıdır. Akaidde çeşitli mezhepler çıkmıştır; bu bir vakıadır. Aslında tümü kelâm mezhebi olan bu itikadî mezheplerin akaidde bağlayıcı kabul edilmesini doğru bulmuyoruz. Selefi akaidi, Maturidi akaidi, Eş’ari, Haricî, Mu’tezilî akaidi olmaz; olmamalıdır. Klasik akaid kitaplarının tümü, bir mezhebin akaid anlayışını vurgular. Antitez görüşler, farklı mezheplerin görüşlerini çürütme amaçlı ifadeler, gereksiz tartışma ve konular çokça yer edinir.

Akaid mezhepleri ve Maturidî akaidi, Selefî akaidi vb. yerine, İslâm akaidi, Müslümanların akaidi, Kur’an akaidi diye ad verilecek tüm Müslümanları kuşatan akaid olmalıdır. Akaid vahye dayanmalı. Akaidde ölçü olarak; Delâleti ve sübûtu kat’i deliller esas alınmalıdır. 

Klasik tüm akaid kitaplarında Kur’an’da hiç mevzu edilmeyen ve hatta Kur’an’a ters nice hükümler/görüşler yer almaktadır. Hâlbuki Kur’an’da yer almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan, Kur’an âyetleriyle % 100 uyum sağlamayan bir husus, tüm mü’minleri bağlayıcı itikadî esas olamaz.  Akaidin Kur’an’dan bağımsız işlenmesi, Bir konunun Kur’an’da olup olmamasının önemsenmeyişi, akaid kitapları açısından ciddi bir problemdir. (“İman artıp eksilmez” denilmesi, Kitap verilen peygamberlere Rasûl, verilmeyenlere Nebî denmesi örneklerinde olduğu gibi, Kur’an’a ters görüşler akaid ilkesi kabul edilmiştir. Meselâ Kur’an net şekilde imanın eksilip artacağını söylüyor (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, İman -İmanın Artıp Eksilmesi-  Konusu)

İslâm akaidi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz. Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu hususlar, en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi küfre sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy olduğunda en küçük şüphe bulunmayan Kur’an âyetleridir.

Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki problemler ve ihtilâflar, ölçüdeki genişlikle ilgilidir. Farklı mezheb ve görüşteki müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez) Kelâmı, zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak kabulüyle oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular yerine konulduğu eserlerden ibârettir.  

Hadisler konusunda ifrat ve her rivayetin sahih kabulü ve Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile akaidde temel ölçü kabul edilmesi. Tefrit de: Peygamber’e akaidle ilgili Kur’an’da bahsedilen konuları açıklama hakkı vermemek. Klasik akaid kitaplarında ilk şıktaki ifrat yaklaşımını genelde görüyoruz.

Klasik akaid kitaplarında, sadece kabulün yeterli görülüp, reddedilmesi gereken esasların olmadığı intibâsı söz konusudur. Hâlbuki din “lâ ilâhe…” ile başlıyor. Reddedilmesi gereken hususlar, falan mezhebin görüşü değil; kesin küfür olan şeyler olarak gösterilmeli.

Felsefenin etkisi, dolayısıyla akaidin kelâmlaşması (Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında gereksiz izahlar, te’vil vb.)

Ana konu: Tevhid gölgelendi. Tevhide yeterli önem verilmedi. Hâlbuki tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı idi. Kur’an’ın da ilk ve en önemli mesajıdır. Akaid ilmine “Tevhid ilmi” de denilmesine rağmen,  Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken esaslardan hemen hiç bahsedilmemesi.

Konular: Akaidi direkt ilgilendiren konular yerine; hiç ilgilendirmeyen konuların girmesi. Put ve Putperestlik, Atalar yolu, Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş Uydurma/Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve Düzenler), Tuğyân ve Tâğut, İrtidad ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı ve Resmî Din Kabulü -Ulusal Türk Dini, Diyanet Dini gibi-), Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği, Büyü, Cin vb. Konular hemen hiç yer almadı.

Bunun yerine Akaidle hiç ilgisi olmaması gereken konular (Mesler üzerine mesh etmek, şarkı dinlemek vb.) akaidlere girdi.

Mehdi ve mesih inancı, Kur’an’da hiç yer almadığı halde akaidin konusu kabul edildi.

Tasavvufî bakış açısı: Vahdet-i Vücud ve Fenâ fillâh gibi yanlış görüşler, tevhide tümüyle zıt şathiyeler, evliya, yatır, gavs, kutup, üçler, yediler, kırklar anlayışı. Dünya-âhiret ikilemi, yanlış zühd ve takvâ anlayışı, siyaseti (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi) terk, kendisiyle (nefsiyle) uğraşmanın esas/büyük cihad olduğu, ilmin önemsenmediği… anlayışı

Şuur verme yok, sadece bilgi ile yetinilir. Devlet yönetimiyle ilgili problemlere, siyasi ve sosyal tevhid anlayışına yer verilmez.

Klasik akaid kitaplarında güncel itikadî problemleri ve bunlara çözümleri bulmak mümkün değildir. Kaldı ki, o eserler, kendi dönemlerinde bile sosyal ve özellikle siyasal problemlere duyarlı kalmışlardır diyemiyoruz. Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız coğrafyayı yorumlayıp tanıtmayı ve inançla ilgili problemleri gündeme getirip doğrusunu işaret etmeyi önemsemeliyiz. Günümüz ortamında akaid yönüyle ciddi bir değeri kalmayan, zaman aşımıyla önemini yitirmiş konuların yerine, günümüzün problemlerini ve ihtiyaçlarını ele alan bir yaklaşım sergilemeliyiz. Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç yönüyle insanımıza olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak yeterince tanıyıp tanıtmak gerekiyor. O yüzden şirkin, küfrün, tuğyânın, nifakın güncel örnekleriyle uzun şekilde ele alınmasının önemi büyüktür. 

Klasik akaid kitaplarında, akaide o kitapları yazanlar tarafından sokulan çok sayıda Kur’an dışı inançlar sözkonusudur. Örnek verecek olursak;

Suhufların Hangi Peygamber’e Kaç Sayfa Olarak Verildiği: Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve peygamber olduğu bilinmeyen Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi hususlar Kur’an’dan ve sahih hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de ve ikinci dereceden önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf ve dağıtımından bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak meselâ Hz. Musa’ya da suhuf verilmiştir (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Kitaplara İman -Suhuf-  Konusu)

Velî ve Keramet Anlayışı Kur’an’a ters şekilde ele alınır (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Velî kavramı)

Şefaat Anlayışında da halkın yanlış anlayışına çözüm getirilmez (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Şefaat ve Vesile Konusu)

Vesile Anlayışı Kur’an’la tashih edilmez (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Şefaat ve Vesile Konusu)

Klasik kabulde; nesih anlayışı Kur’an’dan şüpheye düşürecek boyutta yanlışlarla arzedilir. (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Nesh kavramı)

Akaide konu olan Kur’an kavramlarının tahrif edilmesi veya içinin boşaltılması (en azından belli konularda) sözkonusudur.

 

İslâm Akaidine Giren Yanlışlar ve Nedenleri

1- Kur’an’a bakış: Kur’an ilkelerinin temel alındığı “Kur’an akaidi”, “İslâm akaidi” anlayışının olmaması. Akaid vahye dayanmalı. Akaidde ölçü olarak; Delâleti ve sübûtu kat’i deliller esas alınmalıdır. 

Kur’an’ın anlaşılmaz olduğu, Akaidin Kur’an’dan bağımsız işlenmesi, Bir konunun Kur’an’da olup olmamasının önemsenmeyişi, bir konunun Kur’an’la sağlamasının yapılmaması. (İmanın artması, nebî-rasûl farkı örneğinde olduğu gibi)

2- Parçacı yaklaşım: Kur’an bütünlüğünde bir kavramın nasıl kullanıldığını önemsememek, Kur’an’ın en doğru tefsirinin yine Kur’an olduğunu unutmak. Kader örneğinde olduğu gibi.

3- Hadisler konusunda ifrat ve her rivayetin sahih kabulü ve Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile akaidde temel ölçü kabul edilmesi. Tefrit de: Peygamber’e akaidle ilgili Kur’an’da bahsedilen konuları açıklama hakkı vermemek.

4- Önceki âlimlerin her dediklerinin mutlak doğru olduğu anlayışı. Eski âlimler eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği” denilir, anlamaya çalışılır, tevil edilir, tasdik edilir, şerh edilir. Ama Kur’an’la tashih edilmeye gerek duyulmaz.

5- Mezhep akaidi, antitez görüşler, farklı mezheplerin görüşlerini çürütme amaçlı ifadeler, gereksiz tartışma ve konular. Ehl-i Sünnet akaidi, Mâturidi akaidi, Eş’arî akaidi. Nerede İslâm Akaidi? 

6- Beşerî yorum ve düşüncelerin temel akaid ilkesi gibi kabulü. Hâlbuki iman ilkeleri mutlak hakikate dayanmalıdır. Yorumlar, ictihadî, beşerî ve zannî doğrular akaidde ümmeti bağlamaz ve delil olmaz. Yorumlara tüm Müslümanların katılması beklenmemeli, bu yorumlara uymadığı gerekçesiyle mü’minler tekfir edilmemeli. Seyyid Kutub’un, Mevdûdî ve benzeri âlimlerin akaidle ilgili, sosyal yapı, siyaset ve tâğutla ilgili yorumları, ya da Akaid hoca(ları)mızın yorumlarını doğru kabul etmek başka, o yorumlardan yola çıkarak farklı tevil ve yorumlara sahip olanları tekfir etmek başkadır. 

7- Sadece kabulün yeterli görülüp reddedilmesi gereken esasların olmadığı intibâsı Hâlbuki din “lâ ilâhe…” ile başlıyor. Reddedilmesi gereken hususlar, falan mezhebin görüşü değil; kesin küfür olan şeyler olarak gösterilmeli.

8- Haksız tekfir ve haksız teslîm Hâricî veya Mürcie mantığı/mirası.

9- İsrâiliyat, eski câhiliye inançlarının islâm’a taşınması

10- Felsefe dolayısıyla akaidin kelâmlaşması (Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında gereksiz izahlar, te’vil vb.)

11- Konular Akaidi direkt ilgilendiren konular yerine; hiç ilgilendirmeyen konuların girmesi.

Put ve Putperestlik, Atalar yolu, Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş Uydurma/Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve Düzenler), Tuğyân ve Tâğut, İrtidad ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı ve Resmî Din Kabulü -Ulusal Türk Dini, Diyanet Dini gibi-), Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği, Büyü, Cin vb. Konular hemen hiç yer almadı.

Bunun yerine Akaidle hiç ilgisi olmaması gereken konular (Mesler üzerine mesh etmek, şarkı dinlemek vb.) akaidlere girdi.

12- Mehdi ve mesih inancı İsrailiyattan alındı. Kur’an’da hiç yer almadığı halde akaidin konusu kabul edildi.

13- Tasavvufî bakış açısı Vahdet-i Vücud ve Fenâ fillâh gibi sapık görüşler, tevhide tümüyle zıt şathiyeler, evliya, yatır, gavs, kutup, üçler, yediler, kırklar anlayışı. Dünya-âhiret ikilemi, yanlış zühd ve takvâ anlayışı, siyaseti terk, kendisiyle (nefsiyle) uğraşmanın esas/büyük cihad olduğu, ilmin önemsenmediği… anlayışı

14- Turâfe ve bâtıl inanışlar Yatır tapımı, bazı insanların putlaştırılması, yönetime ilgili yanlış siyasi tavır vb.

15- Şuur verme yok, sadece bilgi.

16- Tevhid gölgelendi. Tevhide yeterli önem verilmedi. Hâlbuki tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı idi. Kur’an’ın da ilk ve en önemli mesajıdır.

Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken esaslardan hemen hiç bahsedilmemesi.

17- Akaidde mezhep olmaz.

 

Akaid Kitaplarına Giren Kur’an Dışı İnançlar

İmanın Artıp Artmaması: Kur’an net şekilde imanın eksilip artacağını söylüyor. [61]

Suhufların Hangi Peygamber’e Kaç Sayfa Olarak Verildiği: Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve peygamber olduğu bilinmeyen Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi hususlar Kur’an’dan ve sahih hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de ve ikinci dereceden önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf ve dağıtımından bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak meselâ Hz. Musa’ya da suhuf verilmiştir (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Kitaplara İman -Suhuf-  Konusu)

Velî ve Keramet Anlayışı (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Velî kavramı)

Şefaat Anlayışı (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Şefaat ve Vesile Konusu)

Vesile Anlayışı (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Şefaat ve Vesile Konusu)

Nesih Anlayışı (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Nesh kavramı)

Esmâü’l-Hüsnâ’nın Hangi İsimlerden İbaret Olduğu: Kur’ân-ı Kerim’de yer alan esmâü’l-hüsnâ ile, Tirmizî ve İbn Mâce’de sayılan esmâü’l-hüsnâ arasında hayli fark vardır. [62]

Hayrihî ve Şerrihî mina’llahi Teâlâ anlayışı: Kur’an’la Taban Tabana Zıttır. [63]

Akaide Konu Olan Kur’an Kavramlarının Tahrif Edilmesi veya İçinin Boşaltılması. [64]

 

Akîdede Vahdet

İslâm ümmeti, ashâb örneğinde büyük vahdetini, vahyin ortaya koyduğu akidede bütünleşerek, Resulullah’ın (s.a.s.) çevresinde kenetlenip O’nun şahitliği ile vahyi sosyalleştirmeleriyle gerçekleştirmiştir. Daha sonraki süreçlerde vahiyden uzaklaşılarak, Kur’an terk edilmiş bırakılarak oluşturulan vahiy dışı akidelerle ümmet parçalanmıştır. “İnsanlar bir tek ümmetti; sonra anlaşmazlığa düştüler. Rabbinin vermiş olduğu bir sözü olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilecekti.” [65]

Allah’ın insanlığın dünyadaki hayatı ve âhiretteki mutlak âkıbeti için belirlediği kurallar üzerine tefekkür etmeyen, Rasullerle kendilerine ulaştırılan İlâhî uyarı ve öğütlere kulak asmayanlar, kendilerine lütfedilen bu dini parçalamışlardır. Kurtuluş, adâlet ve mutluluk yolu olan “dinleri”ni parçalayanlarsa gruplara ayrılmış ve her biri kendi kişisel kazanım ve doğrularını “mutlaklaştırıp” dinleştirmiş; ardından da bunları bir övünç kaynağı haline getirmişlerdir. “Onlar ki dinlerini parçaladılar ve mezhep mezhep oldular. Her parti kendine ait (imam ve kitap) larla sevinip övünmektedir.” [66]

Nükseden ihtilaflar, Kur’an’ın rehberlik vasfını yerine getirmesinin engellenmesi, gruplaşmaları ve cepheleşmeleri beraberinde getirmiştir. Ümmetin birlikteliğini zedeleyen olumsuzluklar giderek artmış, vahyin ortaya koyduğu hükümler inançtan ve hayattan dışlanmış, yerlerine zanla bina edilmiş şahsi kanaatler veya delilden yoksun birikimler geçirilmiştir.

“Vahdet”ve “tevhid” aynı kökten gelen iki kelimedir. Tevhid, kısaca “birlemek”, vahdet ise “birleşmek” demektir. Allah’ı tevhid ederek iman etmemiş olan bir kimsenin, tevhid ehli olanlarla velayet ve kardeşlik ilişkisi içinde birliği söz konusu olamayacağı gibi; Mü’minlerin birliği, vahdeti anlayışına uzak olan birinin de gerçek bir muvahhid olduğu söylenemez.

Din ve ibâdetler hayatı bir bütün olarak kuşattığında ve bir bütünlük içinde birbirini desteklediğinde fonksiyoneldir, ancak bütünlük içinde uygulandığında dönüştürücü, inşa edici ve arındırıcı bir işlev görebilir. Parçalanan hakikat hakikat olmaktan çıkar. Parçalanan din ve ibadetler Allah’ın murad ettiği fonksiyonunu yitirir. Çünkü din ve hakikat bütüncül haliyle din ve hakikattir.

Tevhid “teklemek, birlemek, bütünlemek” anlamlarına gelir. Yani dini ve hakikati bütünlemenin en genel ifadesidir. Dinde ayrılığa düşerek dini parçalamak, bir kısmını alıp bir kısmını dışlamak, yani hakikati parçalamak ve bir kısmını bütün yerine ikame edip onunla yetinmek ise şirktir. Ümmeti parçalamak ise “sosyal anlamda şirk”tir, “tefrika”dır, tersi ise “vahdet”tir. O halde vahdet tevhidin toplumsal alandaki tezahürüdür. Dinin, kitabın, hakikatin parçalanması ve böylece tevhidi imanın birleştiriciliğinden kopulması, kaçınılmaz olarak o dine, kitaba, hakikate iman ederek tek bir ümmet olmuş ve böyle olması kitapta beyan edilmiş bulunan ümmetin de parçalanması sonucunu kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir.

İctihat ve yorum alnındaki farklılıklar, çeşni, çok seslilik ve zenginlik olarak hoş görülmesi gerekirken, hakikati, dini parçalama anlamına gelen muhkemler, sabiteler ve akide alanındaki ayrılıklar, ya da değişkenleri sabite haline getiren hizipleşmeler, cedelleşmeler ise tefrika olup, asla hoş görülmemesi gereken ve Allah’ın razı olmadığı bir sapmadır. Dini parçalara ayırıp hizipleşenlerin, bir süre sonra, ellerindeki parçanın din olduğu iddiasıyla onunla diğerlerine karşı övünmeleri söz konusu olmaktadır. Allah bu durumu kınamaktadır.

Allah’ın râzı olmadığı ihtilaf, bölünmemesi gereken bütünleri parçalamaya yol açan ihtilaflardır ki, bunların en önemlisi de Kur’an’ın uyardığı hakikatlerde ve dinde ihtilafa düşmektir. Mezhepler, meşrepler, ekoller, öbekler, gruplar, dini oluşturan herhangi bir rüknü, dinin bütününden koparıp kendine has kılmadığı ve dinin muhkemlerini, sabitelerini bütünlük içinde benimseyip parçalamadığı sürece akide planında tevhide, vahyin belirlediği ortak akidede bütünleşen İslâm ümmetinin birliğini tehdit etmediği sürece de sosyal planda “vahdet”e aykırı olmaz. Ancak, dinin sabitelerini parçalayan, değişkenlerini (zan alanındaki yorum ve içtihat farklılıklarını) sabite haline getirip akideleştiriyor, dinleştiriyorsa, varlığını kitabın müteşabih ayetlerine dayandırıyorsa, dini teşkil eden ana rükünleri bütünden kopararak kendini bunlardan biriyle tanımlıyorsa, bu yapılanma akidevi olarak tevhide, sosyal planda da vahdete aykırılık oluşturur ki, buna tefrika denir.

Kitap ehlinin; âlimlerini, râhiplerini ilah edinmeleri; onların din adına ortaya koydukları hususları sorgulamadan, vahye uygunluk denetimi yapmadan, en azından fıtratın sesine kulak vererek, ya da akletme kabiliyetini kullanarak üzerinde düşünmeden, doğru ve dinden kabul edip körü körüne taklit etmeleri sebebiyledir. Bugün İslâm adına bir kısım alimlerin, önderlerin, şeyhlerin, üstadların ürettiklerinin vahye uygunluk denetimi yapılmadan, sorgulanmadan, dinden kabul edilip taklit edilmesiyle benzeşen bir konumdur bu.

Dinlerini, kitaplarını tahrif ederek ve parçalayarak, Allah’tan başkalarını ilahlar, rabler edinerek şirke bulaşan kitap ehline Kur’an, menşelerinde, köklerinde var olan tevhide dönme, Allah’ı bırakıp da bazı insanları ilâh edinme ve onlara ibadet etme yanlışından “ortak kelime” olan tevhide rücu etme çağrısı yapmaktadır.

Yaklaşık olarak ehl-i kitapla benzer bir serüveni yaşayarak, önder, üstad ve şeyhlerinin ürettikleri bid’at ve hurafeleri vahiyle denetlemeden, Kur’an’a uygunluğunu, Resulün sahih sünnetine mutabakatını araştırmadan, olduğu gibi dinden sayarak iman eden ve din olarak uygulayan ve kendini İslâm’a nispet eden kesimlere de bu ayetin muhtevasında olduğu gibi bir daveti yapmalıyız. Demeliyiz ki; “Ey kendini İslâm’a ve Kur’an’a nispet eden, iyi niyetli insanlar, gelin aramızdaki ortak kelime olan tevhid kelimesinde buluşalım, İman ettiğimizi iddia ettiğimiz Kur’an’ı belirleyici kılalım. Allah’a hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmayalım (rabler edinmeyelim).”

İşte bu sebeplerin etkisiyle, ümmetin birlik, dirlik ve düzeni bozuldu, bu kötü gidişe karşı direniş azmi de yok edildi. Çünkü vahyin açık emrine ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) son derece açık sünnetine, zulme karşı açık mücadele örnekliğine ve zalim sultanlara karşı mücadeleye teşvik eden açık ifadelerine rağmen zalim sultana itaat kültürü dinin bir hükmü gibi sunuldu. İktidara geldikten sonra bozgunculuk yapan iktidar sahipleriyle mücadele etmek[67] ve zulmedenlere eğilim göstermemek[68] gibi Kur’ani yükümlülükler, Müslümanların çoğunluğu tarafından unutuldu. Rabbimizin, “dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin”[69] emrine uyulmadı. Özetle zamanla Kur’an terk edilmiş bırakılarak, tevhidden şirke, İslâm toplumundan cahiliye toplumuna doğru tersine bir hicret yaşandı. Bu sebeple de, birbirleriyle çekişip ayrılığa düşen Müslümanlar, Rabbimizin uyardığı zillete sürüklendiler, çözülüp yılgınlaştılar, güç, kuvvet ve izzetlerini kaybettiler.

 

Tevhid Eksenli Gerçek Vahdet Henüz Çok Uzakta

Bu sonuç ancak, tarihsel süreçte üretilmiş olanın kuşatmasından kurtulup, indirilmiş olan vahyi ölçülere teslim olarak sağlanabilir. Geleneksel ve modern cahiliyeden arınıp ayrışmadan, Batıni yorumları dinleştirmekten, zan alanında gayb haberi ve akide oluşturmaktan vazgeçip, Kur’an’ın korunmuş metnini belirleyici kılıp topluca vahye sarılmadıkça böyle bir vahdet mümkün görünmemektedir. Bu tür keyfi akide oluşturanların birbirlerini tekfir etmeleri de kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır.

Kur’an dışı akaid ve ölçüleri bırakıp ilme’l yakin olana ittiba ettiğimizde, Kur’an’ın muhkem ayetlerini esas aldığımızda ulaşacağımız yoruma açık olmayan kimliksel birlik, tevhid ortak paydasında, sabiteler planında bütünleşme kendiliğinden yaşanacaktır. Vahdet gerçek anlamıyla mümkün hale gelecektir. Kur’an’ın delaleti kati alanıyla, yaşanarak intikal eden mütevatir sünnet mutabakat alanımızı oluşturmak durumundadır ve bu alanda farklılığa müsamaha edilmemesi gerekmektedir. Bizi kardeş yapan akidemiz de bu alanda teşekkül etmektedir.

Kur’an’ın delâleti zanni kısmı ile âhad haber alanı da zan taşıdığı için, akideleştirilmemesi, dinleştirilmemesi ve hoş görülmesi gereken farklılıklarımızı kapsamaktadır. Sâbiteler, muhkem naslar alanındaki, akide ortak paydasındaki birlik sağlandıktan sonra, yoruma açık, ictihat alanındaki kimliksel farklılıklarımız zenginlik olarak kalacaktır.

Bugün ise İslâm’a ve Müslüman halklara yönelik saldırılar, zulümler, katliamlar, hakaret, tecavüz ve işkenceler, emperyalist güçler ve yerli işbirlikçi yönetimlerce bütün İslâm coğrafyasına yayılmışken, bu büyük vahşet soykırım boyutlarında bütün İslâm coğrafyasını kuşatmışken, her gün ve her an Kur’an ve İslâm saldırıya uğrarken, büyük ekseriyet, tarihsel süreçte ürettikleri hurafeleri sorgulamayı, Kur’an’ı belirleyici kılıp tarihsel birikimi ıslah etmeyi bir türlü kabullenmiyor. Çoğu da zâlimlerin, emperyalistlerin işbirlikçiliğini üstlenmekten çeşitli maslahatlar adına çekinmiyorlar.

Ne yazık ki, gerek tüm İslâm coğrafyasında, gerek Türkiye’de yapılan zulme ve emperyalizme karşı tevhid eksenli onurlu bir itiraz yükselten direnen kesimler, ümmetin genel yapısı içinde hep azınlığı oluşturmaktadır.

Hilâfeten saltanata doğru sapmanın sonucunda, yaşanan yüz yıllara sari süreçte İslâm ümmeti olma niteliğimiz kaybettik. Vahiyden ve Rasûl’ün güzel örnekliğini bize taşıyan sahih sünnetinden koptuk. Vahiy belirleyici olmaktan çıkınca heva ve zannın belirleyiciliğinde dünyevileşme ve hizipleşme yaşandı. Sahih gelenek muharref geleneğe dönüştürüldü pek çok bidat ve hurafeler üretildi. İste böylece İsrailoğullarının yaşadığı ve öyle olmamamız için uyarıldığımız Yahudileşmeyi bizde yaşadık. Kuranı tahrif edemedik ama anlamını ve din anlayışımızı tahrif ettik. Elimizde korunmuş Kur’an olduğu halde Yahudileşmenin bütün unsurlarını fazlasıyla gerçekleştirdik. Kuranı ve dini parçalayıp hizipleştik ve her birimiz elimizdeki parçayı din sayıp onunla övündük. Birbirimizi mahkûm edip, karalayan, kendi tercih ve yorumlarımızı din sayıp mutlaklaştıran düşman kamplara bölündük. Böylece de, mü’min olmanın kaçınılmaz gereği olan, birbirimize karşı merhameti ve sevgiyi de yitirdik.
Bugün, gerçek mü’minlerin uğrunda şehadeti göze aldığı, tüm değerlerimiz ve İslâmî kimliğimiz küresel saldırı ve kuşatmaya muhatap iken, zulme ve emperyalizme karşı birlikte direnmesi gerekenler, emperyalist projeler gereği birbirleriyle çatıştırılıyor. Öyle bir çelişki yaşanıyor ki, ayrı dinler arasında diyalog yaygınlaştırılırken aynı dinin mensupları çatıştırılıyor. İki taraftan bir çok ahmak ve cahil unsurlar ise bu oyuna alet olduklarını bile fark edip akledemiyorlar.

Hepimiz şunu kafamıza koymalıyız ki mezhepler din değildir. Akide alanında mezhep olmaz. Allah katında din tektir ve adı İslâm’dır. Tevhid dininin akidesi de tektir. Bu ortak akideye teslimiyetimiz bizi kardeş yapmamaktadır. Müminler ancak kardeştir. Hepimiz topluca ‘Hablullah’a (Allah’ın ipi olan Kur’an’a) sarılarak kardeşleşmemiz gerekirken, her birimiz değişik ekol ve mezhepler adına tarihsel süreçte üretilmiş olan iplere tutunduk ve bu farklı ipler bizi Hablullah’tan ve birbirimizden kopardı, uzaklaştırdı.

 

Hedefimiz Kur’an’a Dayalı Sâbitelerde Vahdet Olsa da, Bugün Âcil Olan Vahdet Değil, İttifaktır

Kur’an ve mütevatir sünnet dışındaki zan alanından akide oluşturulması ve batini yorumların mutlaklaştırılması sonucunda Mezheplerin akideleri oluşmuş ve yanlış akide algıları yüzünden tekfirci yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. O halde Kur’an ve sahih sünnet ortak paydamızda kardeşleşip kucaklaşmalı, Mezhepçiliği ve mezhepleri dinleştirmeyi terk etmeliyiz.

Allah’ın koruması altındaki muhteşem kitabımıza ve ondan neşet eden ortak akidemize sarılarak, tarihsel tüm birikimimizi sorgulamalıyız. Tarihsel süreçte, bütün mezhep ve ekollerin bir çok bidat ve hurafe uydurduğunun bilinciyle, vahyi belirleyici kılmalıyız.

Vahyin belirleyiciliğinde ortak akidemiz olan tevhide dayalı yeniden inşa süreci devam ederken, tarihi sapmalarla her ekolün ve mezhebin de şu veya bu ölçüde kirletilmiş, hurafe ve bid’atlara bulaştırılmış olduğu vakasını dikkate alarak hiç bir mezhep ve ekolün mutaassıp taraftarı olmamalıyız. Bunlardan birisine kendimizi yakın hissedebilir ve amellerimizi bu ekolün içtihadına dayandırabiliriz. Ancak onun mutaassıbı olmak, o mezhebin yanlışı dahil top yekun kabulü ve karşı tarafın doğrularının dahi reddini getiriyor.

Diğer taraftan bu yeniden inşa ve ortak akidede buluşma süreci devam ederken, birbirimize ilmi uyarılarda bulunabilelim “emri bil maruf” yapalım, ancak farklılıklarımızı düşmanlık ve kin vesilesi haline getirmeyelim, cedele ve şiddete sapmayalım, tam tersine ihtilaflarımızın kesin çözümünü, aramızda kesin hükmün verileceği güne bırakalım. Ama emperyalizme karşı ittifak ederek özgürlük mücadelesini birlikte yürütelim. Akidevi vahdete kadar hiç değilse zulme ve emperyalizme karşı ittifakı öne çıkarıp özgürlük mücadelesini birlikte yapmalıyız. Bağımsız ve özgür olunca da, iyi komşuluk ilişkileri içinde birbirimize adâletle muâmele edip, merhamet etmeliyiz. İlmî eleştiri ve uyarıların kapısını sürekli açık tutmalı ama çatışma ve cedel noktasına vardırmamalıyız.

Adâleti, merhameti belirleyici kılan, fıtri insani erdemleri öne çıkaran, insanlık onurunu koruyan iyi insani ilişkiler kurup, barış içinde bir arada yaşamayı başarmalıyız. Birbirimizin kurtuluşuna vesile olacak emr-i bi’l-ma’ruf yolunu sürekli açık tutmalıyız. Birbirimize göre akidevi sapmalar içinde olduğumuzu zannetsek bile, öldürerek değil yaşatarak, kurtulma ihtimalimizi arttırmalıyız.

Ciddi ihtilaf konuları örtülerek, soyut kardeşlik ve ümmet vurgusuyla sonuç alınmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple diyalog konusunda önemli adımlar atılmış olmasına rağmen on yıllardır yapılan bu tür toplantılara rağmen, birbirini olduğu gibi kabul edip, akidevi boyutları da olan temel farklılıklar hakkında Kur’an’la ciddi bir sorgulama da yapılamamıştır. Temel konulara eğilme sağlanamayınca, akide ve din anlayışı alanında da oluşmuş farklılıkların Kur’an’la ıslahı ciddi bir biçimde gerçekleştirilemeyince, bu iyi niyetli çaba ciddi meyveler verme safhasına bir türlü taşınamamıştır. Halbuki vahdeti sağlayacak ortak payda, ictihada kapalı imani konular, muhkem naslar ve sabitelerdir. Bu konulardaki farklılıklara yol açan vahye aykırılıklar ayıklanmadıkça vahdet hayal olmaktan öte gidemeyecek, bu tür toplantılarda anlık bazı maslahatlar temin edilse de vahdete ulaşılamayacak ve Allah’ın yardımına da müstehak olunamayacaktır. Anlaşılmış olmalıdır ki, soyut ve duygusal temennilerle, akidevi ayrılıklara sebep olan kaynak kurutulmadan, vahiy dışı gayb haberleri ve Kur’an dışı akideyle oluşturulan karanlıklar Kur’an’la aydınlatılmadıkça, vahye dayalı olmayan anlayışları dinleştirenlerin hapsoldukları zindanların duvarları Kur’an ve sahih sünnetle yıkılıp, çeşitli hiziplerin ayaklarındaki birbirleriyle bütünleşmelerini engelleyen zincirler parçalanmadıkça gerçek anlamda bir vahdet sağlanamaz/sağlanamıyor.

Vahdeti sağlayacak en önemli sosyal projenin ise Seyyid Kutub’un vurguladığı, Resulullah’ın (s.a.s.) eğittiği ilk Kur’an neslini örnek alan bir Kur’an Neslinin yeniden İnşa çağrısı olduğunu söyleyebiliriz. Ve bu projeyi eğitim de ve amelde tanıklaştırmak, ister istemez mezhebi görüşleri alta çekecek, Kur’ani ilkeleri öne alacaktır.

Kendini İslâm’a nispet eden tüm iyi niyetli insanlarla “tevhid” ortak paydasında buluşmaya, tarihsel süreçte üretilen ipleri bırakıp, indirilmiş Allah’ın ipine, Kur’an’a topluca sarılmaya yönelmeli, ısrarla bu hususu gündemde tutmalıyız. Çünkü hepimizi kurtaracak, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak, izzet ve onur kazandıracak ve kurtarıcı tevhid potasında mü’min kardeşler kılacak olan sadece bu yoldur. Yani Allah yolu, Kur’an ve tevhid yoludur.
Bu sonuca ulaşana kadar ise, emperyalizme, işgale, yerli zorba sistemlere karşı adalet ve özgürlük eksenli bir mücadelede ittifak öncelenmeli, ama uzun vadeli Kur’an’la ıslah çalışmasında ısrar ederek vahdete giden yol sürekli açık, İslâm birliği ideali de sürekli canlı tutulmalıdır.

Bütün bu olumlulukların gerçekleşmesi için, her mezhep ve her cemaatten, bu grupların sınırlarını aşarak, taassup zindanlarının duvarlarını yıkarak, Kur’an’ın aydınlığına ulaşan muvahhidlerin ortak çabasına ihtiyaç vardır.[70]

 

Müslümanlar ve İslâmî Duruş

Yaşadığımız dönemde Müslümanların (çoğunluk itibarıyla) durumu içler acısıdır. Bunları maddeler halinde saymaya çalışalım:

1. Müslümanlar İslâm’ı bilmiyor; ilimden uzaklar; ilimden, yani mutlak hakikat olan İlâhî vahiyden uzak, Kur’an’dan kopuk yaşadıkları için, Allah’ın Kitap’ından, birinci elden dini öğrenmiyorlar.

2. Bilmemekten daha kötüsü; İslâm’ı yanlış biliyorlar. Ölçü yanlış. Kur’an terazisiyle tartılıp ölçülmüyor bilinenler.

3. Kur’an’a dayalı iman esaslarını dosdoğru şekilde bilmiyorlar. Dosdoğru inanmıyor ve yaşamıyorlar. [71]

4. İnanç ve amellerine birçok şirk, hurâfe ve bid’at karışmış. Kimi bilinçli bilinçsiz irtidat etmiş, kimi Allah’a endâd/eşler edinmiş, kimi küfür içinde bir hayat sürüyorlar. “Onların çoğu Allah’a şirk koşmadan iman etmezler.” [72]

5. İsyan ve itaat bilinci yok. “Lâ ilâhe” deyip reddetmesi gerekenleri bilmiyor; “illâ” diye teslim olması gereken zât belli değil. [73]

6. Siyasî bilinç yok. Tâğutlara sevgi içinde ve onlara destek ve yardımcı olma sözkonusu. [74]

7. Cihad ruhu yok; kardeşlik ve vahdet anlayışından uzak, ümmet bilincinden mahrum bir anlayış ve yaşayış. [75]

8. Tebliğ (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker terk edilmiş. Bedenin ihtiyacı olan gıdaların alınıp uygun şekilde çıkarılamayınca ne tür hastalık oluyorsa; okunan, duyulan, sohbet ve derslerde öğrenilen hakikatlerin uygun şekilde dille veya elle yazılarak dışarıya çıkarılamaması da fikrî kabızlığa sebep oluyor. [76]

9. Câhiliyeyi yıkmak için mücadele edecekleri yerde, dinlerini müdafaa bile edemiyorlar.

10. Yanlış hizmet anlayışı; haramlarla, Batılı tarzda ve sadece aklî ya da pragmatizm ölçülerinde hizmet anlayışı. Rabbânî tarzda ve nebevî ölçülerde, kulluğun içine girecek şekilde hizmet değil.

11. Dünyevîleştiler ve kapitalistleştiler. Dünyaya aşırı meyil, malın kulu, paranın nesnesi olma, lüks, israf, eşya tutkunluğu.

12. Âhirete (cennet ve cehenneme) yakînî iman ve âhireti öncelikleyip oraya hazır olmak yok. Tek kanatlı kuş gibiler, iki dünyalı değiller. Dünyalarını âhiret açısından değerlendirmeyiş.

13. Ulusçuluk, vatancılık, ırkçılık, hemşehricilik, düzencilik (devletçi çizgi),

14. Atalar dinine sarılma, gelenek ve âdetleri kutsama ve mutlak doğru kabul etme.

15. Modernizm çizgisinde müsteşrike benzer din anlayışı; ılıman İslâm denen, içi boşaltılmış ve çağdaş cahiliye değer(sizlik)leriyle doldurulmuş yapay din anlayışı

16. Geçim uğraşısından başka bir şeyi görmeyiş veya zengin olma hayalleri içinde zengin olmak için ne gerekirse yapmaya hazır olma

17. Futbol hastalığı, müzik tutkunluğu, TV. ve özellikle dizi bağımlılığı, internet düşkünlüğü ve bilgi kirliliğine muhatap olma

18. Demokrasi ile işlerin düzeleceğini sanıyorlar. “Oyu ver, koyuver” anlayışı. Aslında ülkeyi kimlerin yönettiğini görememek. Ülkenin derin devlet denilen, başta yattığı yerden Atatürk (onun laiklik gibi ilkeleri) olmak üzere, silahlı kuvvetler; Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar, para ve TÜSİAD gibi para babaları, Amerika, Batı ve onların prensipleri yönetiyor. Halkın seçtikleri en son sırada. Onlar sekreter ve piyon durumunda. Halk bunun farkında değil. Kendi tâğutunu seçme telaşında. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenleri velî (dost ve yönetici) kabul etmekte.

19. Sünnetullah’ı bilmiyorlar. Allah’ın değişmez yasalarına ters düşen tavırlar sergiliyorlar. Sıkıntıyla, zorluklarla, korkuyla, cihadla, açlıkla sınanmadan kurtuluş bekliyorlar. Rahat ve keyifleri (hevâlarını tanrı edinme) öne çıkıyor. Üzerine düşen görevleri yapmadan sadece dille duâ sâyesinde netice isteniyor. [77]

20. Din’in “asl”ında tenzilât, ayrıntılarda ilâvelerde bulunma şeklinde beliren yanlış dindarlık ve yanlış takvâ anlayışı, gerçek Müslümanlık kabul ediliyor. İnsanlar şirkten sakınmadan nâfile ibâdetlerle dindar olabileceklerini sanıyor. Mistisizm; pasif din ve dindarlık anlayışı

21. Bilinçli-bilinçsiz tevhidî İslâm’a ve muvahhid Müslümanlara düşmanlık

22. İbâdetlere önem verilmiyor; tâğutlara, putlara, bâtıla farkında olmadan da olsa ibâdet ediliyor. Haram-helâl, farz-vâcip önemsenmiyor.

23. Her çeşit ahlâk krizi; Zulme râzı, edilgen, rüzgâr nereden kuvvetli esiyorsa onun götürdüğü yere sürüklenen nesneleşmiş insanlar

24. Mürcie düşüncesi: İman ayrı amel ayrı diyerek amellere önem vermeden cenneti garanti gören zavallı anlayış

25. Çevre şartlarına teslimiyet: Medya, düzen, okullar, moda, çılgınca tüketim, reklamların etkisinde kalma, yaşama biçimi yönüyle kâfirlere benzeyen ve onlara tavır al(a)mayan bir yaklaşım

26. Kimlik problemi: a- Kimliksizlik (ne Müslüman olduğu belli, ne gâvur denilebiliyor) b- Çok kimliklilik (Her boyaya giren, her inanca uygun davranan, aslında hiçbirinde samimi olmayan münafık tipli iki yüzlülük, iki yüz yüzlülük

27. Laiklik: Camide veya namazda başka İlâha; sokakta, işyerinde başka ilâha uyma. Tanrının hakkını (sadece ibadet gibi hususlarda) Tanrıya, Sezar’ın (devletin) hakkını (olmayan hakkını) Sezar’a verme; böylece çok tanrı edinme anlamında laiklik uygulaması

28. Aynı Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı Kitab’a inanmıyor insanlar. Herkesin kendine göre farklı bir Allah, Peygamber ve Kitab anlayışı var. Kur’an’ın tanıttığı şekilde özellikleri olan Allah, Nebî ve Kur’an anlayışı yok; kargaşa var bu konuda

29. Vahyin ışığında aklı kullanmamak, akletmemek, düşünmemek, tefekkürden uzak yaşamak; buna rağmen din hakkında ahkâm kesmek, bilgiçlik taslamak, nutuk atmak

30. Bütün bunların hem sebebi ve hem sonucu olarak izzet ve onurlarını kaybettiler, zillete mahkûm yaşıyorlar. [78]

Bu problemlere Kur’an’ın çözüm olarak sunduğu İslâmî Duruş

1- İman, 2- Sâlih amel, 3-Hicret, 4- Cihad, 5- Sabır, 6- Tebliğ, 7- Aklı kullanmak, tefekkür, 8- İlim, 9- Kur’an’ı okuyup anlama, yaşama ve yaşatmaya çabalama, 10- Takvâ, 11- Tâğutu reddetme

Âyetlerde Felâh/Kurtuluş

1- 2/Bakara sûresi 2-5. Âyetler: İman, âhirete yakînî inanç, sâlih amel (namaz, infak), takvâ

2- 23/Mü’minûn sûresi 1-10. Âyetler: Namazda huşû, lağvı (mâlâyaniyi, boş şeyleri) terk, zekât, iffet, emanetlere ve ahidlere riâyet, namazı koruma (ve devam)

3- 103/Asr sûresi, 1-3. Âyetler: İman, sâlih amel, hakkı ve sabrı tavsiye.

 

Kur’an’da Ulaşmak İçin Gayret Edilmesi Gereken Faziletler (En Faziletli İnsan Olmanın Yolu)

1- Cihad: “Mü’minlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vaad etmiştir; ama mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” [79]

2- İlim: “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” [80]

3- Takvâ: “Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok takvâlı olanınızdır, en çok korkanınızdır.” [81]

İslâmî duruş için bize çok iş düşüyor. Kur’an ve Peygamber nereden başladı ve hangi şeye en çok önem verdiyse; biz de oradan öyle yapmalıyız. Yeniden iman etmeli ve insanları yeniden tevhidî imana çağırmalıyız. Yapılacak şeyleri özetle saymaya çalışalım:

1- Sahih bir iman, Kur’an’a dayalı akaid bilgisi ve yakînî inanç,

2- Akîdemiz uğrunda gereken mücadeleyi vermekten geri kalmamak; inancımıza taban tabana zıt bir ortam içerisinde yaşamanın ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,

3- Tevhidî imana sahip olanlarla bir ve beraber olmak; “birlemek” demek olan “tevhid”in, “birleşmek” demek olan “vahdet”le aynı kökü paylaştığını, birinin mutlaka diğerini gerektireceğini unutmamak,

4- Kur’ân-ı Kerim’e ve onun hayata yansıması, canlanması demek olan sünnete sarılmak. Kur’an ve sahih sünnetin emir ve teşvik ettiği amel ve ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek için âzamî gayret sarfetmek,

5- Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok sevmek; onların uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,

6- Dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmeye çalışmak, dine sonradan ilâve edilen bid’at ve hurâfeleri inanç ve yaşantımızdan tümüyle uzaklaştırmak, dinden eksiltme yapanlara da tavır almak, dini gizlememek, hakka bâtılı karıştırmamak, dinden taviz vermeye kalkmamak,

7- Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Câhiliye çağını (orta çağı) kapatıp asr-ı saâdeti (âhir zamanı, son çağı) açmıştır. Toplumları karanlıklardan, kargaşalardan nûra, aydınlığa, kurtuluşa çıkarmıştır. İnsanlığın bugüne kadar bir daha göremediği en huzurlu çağı başlatmıştır. Dünyanın gördüğü ve göreceği en büyük inkılab, Kur’an’ın yaptığı inkılâbdır. Kur’an’ın bizi de hayra doğru değiştirmesi için bizim Kur’an’a bakışımızı değiştirmemiz gerekecektir. Kur’an aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gerekenler, ashâb gibi yönelmediği için, anlamını öğrenmeden, düşünmeden, onunla amel etmeden kurtuluş beklenemez.

Bu ülkedeki ve tüm dünyadaki Müslümanların şartları, hemen hiçbir peygamberin imtihan olduğu şartlardan daha ağır değil aslında. Peygamberimiz ve diğer peygamberlerimiz dönemlerindeki küfür, günümüzdekinden daha az saldırgan ve daha hoşgörülü değildi. Kur’ân-ı Kerim, peygamber kıssalarıyla bizi daha zor şartlara hazırlıyor; küfre ve zulme karşı nebîler nasıl tavır aldıysa bizim de onu yapmamızı istiyor.

Müslüman, kendini, dâvâsını küçük göremez; sürekli mağlûbiyeti, zilleti kabullenemez. O, Allah’ın askeri olmanın bilinci, onuru ve sorumluluğu içinde yaşar. Dünya bir araya gelse, Allah dilemedikçe senin kılına zarar veremez! Güç, kuvvet sadece O’nundur. Yûnus ve Mûsâ aleyhimâ’s-selâm öğretir ki, dâvâ adamı müslümanı deniz boğamaz!

İbrâhim (a.s.) örnektir ki, muvahhid tebliğciyi ateş yakamaz!

İsmâil (a.s.) haykırır ki, Allah askeri mücâhidi bıçak kesemez!

Zorba Câlût’un dev cüssesi, çocuk yaştaki Dâvud karşısında mağlup olacaktır. Aynı şekilde zorba İsrail ve Amerika karşısında çocuk yaştaki eli sapanlı Filistin’li gençler Allah’ın izniyle gâlip gelecektir. Ebâbil kuşlarının attığı taşların fil ordusunu yerle bir etmesi gibi muvahhid Filistinli çocukların attığı taşlar da fil gibi İsrail tanklarını silip süpürecektir.

Şeytanın hileleri, Firavun’un sihirbazları İslâm’a ve Müslüman dâvâ adamına zarar veremeyecektir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh; Güç ve kuvvet, yalnız Allah’a aittir.

Allah’ın dinine yardım edene Allah da yardım edecek, ayaklarını sâbit kılacaktır.

Her şey Allah’ın askeridir. O dilerse deveyle, dilerse pireyle mü’minlere yardım eder. Dilerse, sivrisinekle Nemrutları helâk eder. Kuşlarla Ebreheleri mahveder. İncecik ipliklerden oluşan ağıyla örümcek, kâfir güçleri alt etmeye yeter; hicret-i Rasûl’de olduğu gibi.

Allah, dilerse melekleriyle yardım eder, Bedir’deki gibi.

Dilerse, rüzgârıyla yardım eder, Hendek’teki gibi.

Dilerse zâlim tâğutu bile, yetiştirmesi için sana hizmetçi kılar; Firavun’u Mûsâ’ya (a.s.) yardım ettirdiği gibi.

Ne diyor Kur’an’ımız: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten dosdoğru iman ediyorsanız siz üstünsünüz, siz gâlipsiniz.”[82]; “(Gerçek) mü’minlere yardım etmek Bizim üzerimize haktır.” [83]

Kim Allah’a (O’nun yardımına) sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan mahrum o neye sahip?

 

Akaidle İlgili Yararlanılabilecek Türkçe Eserler

20. Yüzyılda Tevhid ve Şirk, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.

Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.

Âhiret Bilinci, Hüseyin Özkozalı, Bengisu Y.

Akîde, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.

Âlemlerin Rabbi Allah, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.

Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.

Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.

Çağdaş Hâricilik Düşüncesi, Tekfir ve Hicret Cemaati Örneği, Ahmet Celi, Beyan Y.

Dünden Bugüne Tekfir Olayı, N. Abdurrezzak Samarrai, Vahdet Y.

Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Mevdûdi, Risale Y.

Gençlere Tevhid Dersleri, Mehmed Göktaş, İstişare Y.

İman Bilinci, Mustafa İslâmoğlu, Düşün Y.

İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.

İman ve Bilinç, Hasan Eker, Çıra Y.

İman ve Salih Amel, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.

İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.

İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.

İmanın Psikolojik Yapısı, Hülya Alper, Rağbet Y.

İman-Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y. 

İslâm Akaidi, Ramazan El-Buti, Madve Y.

İslâm Dininden Çıkaran Ameller, Abdulmu’min Mustafa Halime, Şehadet Y.

İslâm Düşüncesinde İnkâr Problemi, İbrahim Coşkun, Tekin Kitabevi Y.

İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlid Özler, Nun Y.

İslâm İnancı, Muhammed Kutub, Risale Y.

İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.

İslâm’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dava-Çağ Y.

İslâm’da İnanç Esasları, Bekir Topaloğlu, Y. Şevki Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y.

İslâm’da İnanç Konuları ve İtikadî Mezhepler, Süleyman Uludağ, Marifet Y.

İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.

İslâm’da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, M. Saim Yeprem, Marifet Y.

İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y.

İslâmî Kavramlar, Mevdûdi, Pınar Y.

Kavramlarla İman Esasları, A. Muhsin Toprak, Buruc Y.

Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.

Kelime-i Tevhid’e Nasıl İnanmalıyız? Asım Uysal, Uysal Y.

Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.

Kulluk Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.

Kur’an ve Sünnet Işığında Kelime-i Tevhidin Amelî Boyutu, Ahmet Çelik, Ekev Y.

Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.

Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdûdi, Beyan / Özgün / İdeal Kitaplar Y.

Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.

Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y.

Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.

Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.

Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y.

Kur’an-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y.

Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Sâlih Ali Mustafa, Ölçü Y.

Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.

Lâ, Mustafa Çelik, 1, 2, Ölçü (Yenda) Y.

Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.

Mekke Rasullerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.

Millî Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı, Ramazan Yazçiçek, Ekin Y.

Muvahhidlerin Akîdesi, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.

Müslümanın Akaidi, Ahmed Kalkan, Rağbet Y.

Müşrik Toplumun Amentüsü, Mustafa Çelik, Ölçü Y.

Pratik Akaid Dersleri, Heyet, Ümmülkura Y.

Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.

Şirk ve Müşrik, Seyyid Kutub, Karınca Polen Y.

Şirkten Korunmak, Salih el-Müneccid, Polen Y.

Tanrılaştırma, Sayın Dalkıran, Yedirenk Y.

Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamber, Mevdûdi, Pınar Y. 

Tekfir Meselesi, Hüseyin Yûnus, Âhenk Y.

Tekfirde Aşırılık, Yusuf el-Karadavi, Şura Y.

Tevhid Dâveti, Seyyid Kutub, Ravza Y.

Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.

Tevhid, Abdulmecid ez-Zindanî, Nida Y.

Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.

Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.

Tevhid; Rasûllerin Ortak Çağrısı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.

Tevhid’e İlk Adım, Mehmet Emin Akın, Medarik Y.

Tevhidî Bakış Açısı, Kul Sadi Yüksel, Misyon Y.

Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, Saff Y. / Özgün Y.

Yeryüzünün Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.

Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Pınar / Hikmet / Özgün Y.

Eski Medreselerde Okunan Klasik Akaid Kitapları

İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid), Taftazani, Dergâh Y.  

Nesefi Akaidi (İslâm İnancının Temelleri), Ömer Nesefi, Bayrak Y./Otağ Y.

Fıkh-ı Ekber Şerhi (Aliyyül Kari Şerhi), Kültür Basın Yayın Birliği Y.

Mâturidiyye Akaidi, Sabuni, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.

Tahavi ve Akaid Risalesi, Arif Aytekin, Guraba Y.

Akaid Risaleleri, Hzr. Ali Nar, Özel Y.

Pezdevi Akaidi, Kayıhan Y.

 

 

 

ŞERİAT

  • Şeriat; Anlam ve Mâhiyeti
  • Şer’î Hüküm
  • Kur’ân-ı Kerim’de Şeriat Kavramı
  • Hadis-i Şeriflerde Şeriat Kavramı
  • Şeriatlerin Esasta Birliği
  • Şeriatte Hile Olur mu? Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye“
  • Bazı Tasavvuf Erbâbının Şeriatı Basite İndirgemesi
  • Şathiye; Şeriatle Bağdaşmayan, İsyanla Dolu Tasavvufî Söz ve Şiirler
  • Devlet ve İslâm Devleti
  • Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır

“Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen hakkı/gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (Şeriatler ve yolda sizi deneyip imtihan etmek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda/iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir.“ [84]

(Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmında seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüzçevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.“ [85]

 

Şeriat; Anlam ve Mâhiyeti

Şeriat; Sözlükte, insanı bir ırmağa, su içilecek bir kaynağa ulaştıran yol anlamına gelir. Din ıstılâhında ise İlâhî emir ve yasaklar toplamı demektir. Âyet, hadis ve icmâa dayanan İlâhî kanun anlamındadır. Din, dinin amele ilişkin hükümlerinin bütünü için kullanılır. Dinin dışa yansıyan görüntüsü ve dünya ile ilgili hükümlerinin tamamına şeriat denilir. Şerîatla eş anlamlı olan “şer’“ kelimesi yalnız “İslâm şerîatı“ anlamında kullanılırken, şerîat kelimesi diğer kanunlar için de kullanılabilir. “Mûsâ’nın şerîatı“, “Zerdüşt şerîatı“ gibi. Şer’ kelimesinin çoğulu kullanılmaz. Şerîat’ın çoğulu “şerâyi’“dir. Şerîat’ın eş anlamlısı olan “Şir’a“ da sözlükte; yol, mezhep, metot, âdet, benzer, tek, suya giden yol, anlamlarına gelir. Ancak şerîat sözcüğü diğerlerine göre daha çok şöhret kazanmış, bütün emir ve yasakları ve diğer hükümleriyle “İslâm dini“ karşılığında kullanılmıştır. Buna göre, İslâm şerîatı denildiği zaman daima, Allah’ın Hz. Muhammed (s.a.s.) aracılığı ile insanlara gönderdiği İslâm dini ve onun özellikle amele ilişkin hükümleri anlaşılır. Şâri’; Şeriât koyan, teşrî’ ise; Şerîat koymak, kanun çıkarmak demektir. Kelimenin terim anlamı Mekke’de inen şu âyette görülür: “Sonra seni bu işte apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy. Hakkı bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma.“[86] Yine Mekke’de inen şu âyette İslâm’ın önceki şerîatların devamı olduğu belirtilir. “Allah dini doğru tutmanız ve onda ayrılığa düşmemeniz hususunda Nuh’a tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiyede bulunduğumuz dinle ilgili hususları size şerîat olarak koydu.“[87] Yine, aynı sûrede inançtan yoksun olanlara hitâben; “Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği hususlarda kendileri için dinden şerîat koyan ortakları mı var?“[88] buyrulmuştur.

Bu âyetlerden anlaşıldığı gibi şerîat ve eş anlamlısı olan kelimeler Allah’ın insanlar için koyduğu bütün hükümleri kapsamaktadır. Bu hükümleri vazedenin bizzat Allah olması itibarıyla O’na “Şâri-i Hâkim“ veya “Şâri-i Mübîn“ denildiği gibi, aynı isimler Hz. Peygamber için de kullanılır. Çünkü o da bir peygamber olarak, yeni hükümler koymuş veya Kur’an’ın hükümlerini tamamlayıcı esaslar getirmiştir. Bu yüzden Hz. Muhammed de “Şâri“ dir. Ancak O’nun koyduğu hükümler vahyin kontrolü altındadır. O’ndan vahye aykırı bir söz, fiil veya takrir zuhur ederse, Allah bunu düzeltir. Yanlış olan veya değişmesi gereken hükmün yerini vahiy alır. Kur’an’da şöyle buyrulur: “O, kendi arzu ve hevâsından konuşmaz. Onun her konuştuğu, Allah tarafından vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir.“ [89]

İslâm Şerîatı temelde Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas delillerine dayanır (Bunlardan ilk ikisi temel kaynak ve temel delil, diğer ikisi bunlara bağlı tâlî delillerdir). Bir hükmün İslâmî nitelik taşıması bu kaynaklardan birisine dayanmasına bağlıdır. Kur’an, Hz. Peygamber’in 12 yıl Mekke, 10 yıl da Medine dönemi olmak üzere toplam 22 yıl ve birkaç aylık peygamberlik süresinde tamamlanmıştır. “Bugün size dininizi tamamladım. Size olan nimetimi de tamamladım ve sizin için İslâm’ı din olarak seçtim.“ [90]

Bu dinin tamamlanması iki devrede olmuştur. Mekke’de Müslümanların sayısı az ve henüz kendilerini savunacak düzenli bir güce sahip olmadıkları için, bu devrede şerîatın dünyaya ve devlet düzenine ait hükümlerini uygulama imkânı yoktu. Bu yüzden Mekke’de inen sûrelerde daha çok inanç, ibâdet, ahlâk ve fazîlet konuları yer almış ve geçmiş milletlere ait ibret verici kıssalar anlatılmıştır. Medine döneminde ise artık evlilik, boşanma, nafaka, miras, ticaret, tarım, cihad, ceza hukuku müeyyideleri gibi devlet düzeni içinde yaşayan bir toplum için gerekli olacak bütün şer’î hükümler gelmiştir. Bunların bir bölümü Kur’an’da, daha geniş bölümü de hadislerde yer almıştır. Artık Müslümanların Şer’i hükümlerin uygulanmasını gerektiğinde zor kullanarak sağlayabilecek bir güce kavuştukları, Bedir, Uhud, Hendek gazveleri gibi düşmanla yapılan savaşlarda kendilerini savunabildikleri, ya da düşmanı yenilgiye uğrattıkları görülür. Böylece şer’î hükümler ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal bir sistem olarak bir bütünlük içinde uygulanmaya başlanmıştır. Bu arada ekonomik alanda faiz, karaborsacılık, aldatmaya dayalı fâhiş kâr yasaklanırken mufâvaza, inan, mudârabe, vücuh ve sanâyi şirketi gibi “kâr ortaklıkları“ yoluyla sermaye piyasası düzenlemeleri getirilmiştir. Altın, gümüş gibi ölçü ya da tartı ile satılan standart malların kendi cinsleriyle eşit ve peşin, farklı cinsle peşin olarak mübadele edilmesi prensibinin getirilmesi, özellikle altın ve gümüş paranın enflasyona karşı satın alma gücünü korumasını sağlamıştır. Çünkü faiz yasağı altın ve gümüş çeşidini kendi içinde ağırlık olarak (veznen) birbirine eşitlemiştir. Yani 10 gr. 22 ayar altın bilezik ile 100 gr. 22 ayar altın para satın alma gücü bakımından eş değer sayılmıştır. Bütün altın ve gümüş stoklarını eşitleyen bu prensip sağlam bir para anlayışını ortaya çıkarmıştır.

İslâm’ın amele yönelik esaslarını kapsayan şerîat hükümlerini klâsik fıkıh kaynakları üç ana bölüm içinde incelemiştir. İbâdetler, muâmeleler ve cezâ hukuku.

1- İbâdetler: İbâdet genel anlamda Allah’ın hoşnut ve razı olduğu her çeşit ameli kapsamına alır. Özel anlamda ise, âyet ve hadislerde özel şekil ve şartları belirlenen ibâdetler kastedilir. Namaz, oruç, hac, zekât, cihat ve kurban ibâdete örnek verilebilir. İbâdetler Müslüman’ın ruh ve mana zenginliği kazanarak olgunlaşmasını sağlar. Namaz mü’minin miracı, gönüllerin sevinci, rükû ve secdeleriyle kulluğun görüntüsüdür. Oruç, bedeni ve ruhu açlıkta eğitme, nefsi sabra alıştırma, yoksulun halini anlama, yasaklara uyma melekesi kazanma eğitimidir.

Hac, varlıklı mü’minlerin yeryüzünden her yıl tek kutsal bölgede toplanarak ırk, renk, dil, soy, devlet, ülke, belde farklarını kaldırarak bütün mü’minleri tek safta ve aynı çizgide birleştiren kökenleri ilk peygambere kadar uzanan Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’le sembolleşen büyük bir ibâdettir. Zekât da zenginle yoksul arasında köprü vazifesi gören önemli bir sosyal güvenlik müessesesidir. Bir İslâm ülkesinde zenginlik sınırları içinde bulunan Müslümanların altın, gümüş, nakit para, döviz ve ticaret mallarının % 2,5’u hayvancılık sektörünün zekâtı, tarım ürünlerinden alınacak onda bir veya sulama yapılan yerden yirmide bir, madenlerden beşte bir oranında alınacak zekât yoksul kesimin mesken problemi dâhil bütün ekonomik sıkıntılarını çözecek güçtedir.

2- Muâmeleler: insanlar arasında medenî, ticarî, ekonomik ve sosyal bütün ilişkileri, insanların devletle ve devletlerin de birbirleriyle münasebetleri bu bölümde yer alır. İslâm doğumdan ölüme kadar evlenme, boşanma, nafaka, velâyet, vekâlet, vesâyet, miras, nafaka, alış-veriş gibi toplum hayatının gereği olan tüm medenî muâmelelere ait hükümler getirmiştir. Hatta sofra âdâbından tuvalet âdâbına, komşuluk âdâbından, komşu ülkelerle yapılacak savaş ve barış hükümlerine kadar her alanla ilgili düzenlemeler yapmıştır. Avrupa ülkelerinin devletler hukuku alanında çok gerilerde olduğu bir dönemde âyet ve hadislerde bu konuda yer alan önemli savaş-barış ve ikili ilişkilerle ilgili hükümler burada zikredilebilir.

3- Ceza hukuku: Bir İslâm ülkesinde İslâm emir ve yasaklara uymayan ve toplum düzenini bozmaya çalışanlara karşı bedenî, mâlî veya caydırıcı birtakım ceza hükümleri getirilmiştir. Kısas, recm, celde, kazf, hapis, diyet, erş, hükümetü’l-adl gibi cezalar bunlar arasında sayılabilir.

İslâm Şeratının Kaynakları: Şerîat hükümleri Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyastan başka fer’î deliller adı verilen istihsan, maslahat, örf, önceki şeratler, sahâbe kavli, istishab gibi delillere dayanılarak müctehitlerce bir sistem halinde açıklanmıştır. Ebû Hanîfe (ö. 150/767), Şâfiî (ö. 204/819), Mâlik b. Enes (ö.179/795) ve Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) temsil ettiği fıkıh ekolleri şer’î hükümleri bir bütünlük içinde sistemleştirdiler. Ana prensipler ortak olmakla birlikte ayrıntılarda farklı yaklaşım, tefsir ve teviller İslâm hukukuna esneklik kazandırdı. Böylece çeşitli ülke, yöre ve kültür yapısı içinde yaşayan mü’minler bu esnekliklerden yararlanarak tercih ettikleri yönde İslâm’ı yaşama ve uygulama imkânı buldular. Ayrıntıdaki bu yorum zenginliği İslâm’ın her asra intibakında da önemli rol oynadı. II. yüzyıldan itibaren bu mezhep oluşumları yaşanırken Ca’feriye-İmamiye ekolü de gerek akîde ve gerekse şer’î hükümlerin bazısını yorumlamada çoğunluktan ayrıldı. Ehl-i beyt dışındaki râviler aracılığı ile gelen tüm hadislere karşı itimatsızlığını ortaya koydu. Böylece “ehl-i sünnet“ adı verilen çoğunluk tarafı ile “şîa“ denilen bu ekol arasında hadis delili farklı kapsam kazandı. Bir imama inanıp bağlanmayı inanç esası haline getiren şîa, kendine özgü farklı bir İslâm toplumu oluşturdu. Ehl-i sünnet tarafıyla delillerin tartışılmasına, müzâkere ve münakaşasına girmedikleri için de çoğu zaman gizli, kapalı devre ve tek yanlı kaynaklara dayalı akide ve fıkıh ekolü oluşturdular. Bu arada ehl-i sünnetin mensuh saydığı “mut’a nikâhı“ gibi hükümleri meşrû sayarken, içlerinden “gulât-ı şîa“ denilen aşırıları Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman (r. anhum) gibi en önde gelen sahâbe büyüklerine sövecek derecede ehl-i sünnete karşı bir muhalefet içindedirler.

Şeriat hükümlerinin dayandığı aslî ve tal delillerin bilimsel münakaşası yapılarak, İslâm dünyasındaki yorum farkından kaynaklanan görüş ayrılıkları giderilebilir. Çünkü Kur’an, İslâm toplumuna en sağlam yolu gösterir, yüce Allah âyet ve hadisleri ihlâsla ve iyi niyetle yorumlamaya çalışanların idrak, anlayış ve ufuklarını açar. Vahiy ve sünnete bozguncu ve kötü te’vl amacıyla yaklaşanları da saptırır, ufuklarını daraltır. [91]

‘Şeriat’, Arapça’da ‘şeraa’ fiilinden türemiş bir masdardır. ‘Şeraa’, sözlükte; yol açtı, yolu açık ve dümdüz yaptı mânâsına gelir. Bu fiilin masdarı ‘şer’a’, açık ve dümdüz yola verilin isimdir. Bu masdar, ‘şer’a’ şeklinde söylendiği gibi, ‘şir’a, şeri’a veya şeriat’ şeklinde de söylenebilir.

‘Şeriat’; insanı bir ırmağa veya bir su kaynağına götüren yol demektir. Kısaca şeriat sözlükte; açık ve düzgün yol anlamına gelmektedir. İslâm, bu kelimeyi bir kavram haline getirerek ona sözlük anlamına bağlı olarak yepyeni bir mânâ kazandırmıştır. Şeriat, İslâm’ın diğer adı olarak kullanılmaktadır. Bunu şu şekilde özetlemek mümkündür: insanın en sonunda kanmak, mutluluğa erişmek ve susuzluğunu gidermek için günlük hayatının her ânında izlemesi gereken yol demektir. İnsan, bu İlâhî yola girerse, bu yolun getirdiği ilkeleri izlerse su kaynağına ulaşır. Böylece susuzluğunu giderir, suya kanar ve mutluluğa kavuşur.

Şeriat kelimesinin eş anlamlısı ‘şir’a’ da sözlükte; yol, metot, âdet, mezhep, suya giden yol anlamlarına gelmektedir. Şeriat kelimesi diğer eş anlamlılara göre daha fazla meşhur olmuş ve daha geniş bir kullanım alanına ulaşmıştır. Şeriat, bütün emir ve yasakları, bütün hükümleri ve yasaları içerisine alacak şekilde İslâm Dini karşılığında kullanılmaktadır. Buna göre İslâm şeriatı denildiği zaman, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile gönderilen din ve onun hükümleri akla gelir. Şeriat kelimesinin çoğulu ‘şerâyi’ ‘dir.

Şeriat hükümlerini gönderene ve ortaya koyana; ‘şâri’ ‘, şeriat koymaya da ‘teşrî’ ‘ denir. Türkçe’de günlük konuşmalarda kullanılan ‘meşrû’ kelimesi, şeriata, kanuna ve olması gerekene uygun olan demektir. Bugünkü Arapça’da büyük caddelere ‘şâria’ denilmektedir. Bu bağlamda bütün insan topluluklarının sahip olduğu kurallara ve uydukları kanunlara sözcük anlamıyla ‘şeriat’ demek mümkündür. Çünkü şeriat kelimesi, tâkip edilen yoldur, üzerinde yürünülen caddedir, uyulan kurallar bütünüdür. İnsanı bir su kaynağına ulaştıran yoldur, metottur, hukuktur.

‘Şeriat’, bir anlamda kanun, kural veya prensip demektir. Batılılar bunu ‘the right-hukuk’ kavramı ile karşılarlar. Kanun ve kurallar bir taraftan hakların sahiplerine ulaşmasını ve düzeni sağlarken, bir taraftan da insan ve toplumun mutluluk yoluna girmesine sebep olurlar. Bu bakımdan diyebiliriz ki, tarihte bütün insan toplulukları bir şeriata sahip olmuşlardır. Şeriatsız bir toplum; kaos toplumudur, düzensizlik ve zulüm toplumudur. Güçlülerin ve zorbaların hükmünün geçtiği toplumdur. Bugün kanun hâkimiyetinin olduğu bütün ülkeler, anayasası olan bütün topluluklar, şeriata sahip topluluklardır. Bu şeriatların insan aklına dayalı olup olmaması önemli değildir. Çünkü şeriat, bir anlamda kanun demektir, kanunsuz toplum, kargaşa toplumudur. En geniş anlamıyla ve kavramsal karşılığıyla ‘şeriat yanlıştır, kötüdür’ demek, “bir toplumun sahip olduğu kanunlar bütünü kötüdür, anayasal düzen iyi değildir; kargaşa, anarşi, kanunsuzluk daha iyidir“ demektir.

Kavram Olarak Şeriat: Türkçe’de ‘şeriat’ deyince sözlük anlamına ve genel olarak kullanılan mânâsına bakılmaksızın, yalnızca İslâm’ın toplum ve devlet düzeni için getirdiği kurallar akla getirilmektedir. Kimileri de bu kelime ile yalnızca İslâm ceza hukuk sistemini kasdetmektedir. Meseleye bilimsel bir açıdan bakılmadığı için de bu kavram, pek çok kesim tarafından eksik ve yanlış tanınmaktadır. Kimileri de bu kelimeyi kendi bakışıyla değerlendiriyorlar, ona olumsuz bir anlam yükleyip bununla Allah’ın aziz dini İslâm’ı tartışma zeminine çekmek istiyorlar.

Bazı kimseler kendilerine göre bir ‘şeriat’ tanımı yapıyorlar, sonra da kendi uydurdukları tanıma göre İslâm’a karşı olumsuz tavır alıyorlar. Hatta müslüman olduğunu iddia eden pek çokları da bu yanlış bilgilenme yüzünden Allah’ın dini İslâm’ı yanlış anlıyorlar, yanlış tanıyorlar, bilmeden kendi değerlerine, içinde yaşadıkları toplumun değerlerine karşı çıkıyorlar. Kavram kargaşası meydana getirip kafaları karıştırıyorlar.

Günümüzde (özellikle Türkiye’de) ‘şeriat’ kelimesi maalesef en yanlış tanınan, üzerinde çok fazla gürültü yapılan kavramlardan biridir. Kavramların yerli yerine oturmaması ve özellikle bazı çevrelerin resmî imkânları kullanarak meydana getirdikleri olumsuz hava yüzünden sapla saman birbirine karışmaktadır. Kötü niyetli bozguncuların ve kendi ideolojilerini topluma bir dünya görüşü, bir yaşama biçimi olarak dayatıp saltanat sürmek isteyenlerin yanlış görüşlerini bir tarafa bırakıp olaya bilimsel açıdan bakmak gerekir. Bilinmelidir ki, bir kavram kendi bağlamında kendi âit olduğu sistemde bir anlam kazanır. O kavramı alanından ve âit olduğu yerden koparır, içerisini kendiniz doldurmaya kalkarsanız; o kavramla ifade edilen şeyi insanlara arzu edildiği gibi sunmanız mümkün değildir.

Terim (kavram) kelimesinin ‘ıstılâh’ sözcüğü ile karşılandığını hatırlayalım. Istılâh; bir topluluğun belli bir şey, bir kelimenin anlamı üzerinde söz birliği etmesi, sözün kullanılışı üzerindeki ihtilâfın giderilmesi demektir. Böyle olunca, bazıları ne derse desin, kavramlara ilgili ilim çevrelerinin, o ilme âit ölçülerin getirdiği tanım önemlidir. ‘Şeriat’, Arapça kökenli bir kelimedir ve İslâm geldikten sonra, sözlük anlamını aşarak kavram-terim halini almıştır. Öyleyse, onun ne olduğunu anlamak için onun köküne, sözlük anlamına, kullanılış sahasına, neler hakkında kullanıldığına bakmak gerekir.

Kur’an’daki Kullanımı: Önce bu kelimenin Kur’an’da nasıl kullanıldığına bir göz atalım: Kur’an, insanlar için bir ‘şeriat’ ve bir ‘minhâc’ var edildiğini haber vermektedir: “Sana da (ey Muhammed!) önündeki kitap(lar)dan olanı doğrulayıcı ve ona bir şâhit-gözetleyici olarak Kitab’ı (Kur’an’ı) indirdik. Öyleyse, aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların hevâ (istek ve tutku)larına uyma. Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir minhâc (yol-yöntem) kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu), size verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık, hayırlarda yarışınız...“ [92]

Görüldüğü gibi, Rabbimiz, insanların uyması gereken kaynağı haber veriyor. Onlar, yani gönderilen Kitab’a iman edenler; Allah’tan gelen hükümlere uyacaklar, inanmayanların kendi arzu ve kafalarından uydurdukları hükümleri, kuralları bir tarafa atacaklardır. Çünkü Allah (c.c.) onlara, kendilerini doğru yola ve mutluluğa götürecek, onların her devirdeki sorunlarını çözecek şeriatları (yolları, hükümleri) ve yöntemleri, çıkış yollarını göstermiştir.

Bu âyetin iki şeye işaret ettiği belirtilmiştir: Birincisi, her insana verilen yol (kabiliyet ve yöntem) ki, bununla insan kendine faydalı olanı araştırır ve dünya işlerini yapabilir. İkincisi ise, gönderilen dinden şeriat kısmının açıkça bildirilmesidir. Âlemlerin Rabbi, yarattığı insana hem dünya hayatını nasıl yaşayacağının kabiliyetini, hem de uyacağı şer’î kuralları, toplumsal ve kişisel düzeni sağlayacak hükümleri göndermiştir. Kimilerine göre bu âyette geçen ‘şeriat’ kelimesi Kur’an ile bildirilen şeylere, ‘minhâc’ ise Peygamberimizin sünnetiyle ortaya konulan dinî hükümlere işaret etmektedir. [93]

Dinin Eşanlamlısı Olarak Şeriat: İslâm tarihi boyunca ‘şeriat’ kelimesi, ‘Din’in eş anlamlısı olarak anlaşılmıştır. Birçok kaynakta Din ile şeriatın aynı mânâda kullanıldığını görmekteyiz. Ancak, Kur’an bu iki kelimeyi ayrı anlamlarda kullanmaktadır. Sözgelimi, Dinden kaynaklanan bir şeriat’tan söz etmektedir. “Allah, dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin’ diye Din’den Nûh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya da vasiyet ettiğimizi sizin için de teşrî’ etti (şeriat yaptı). Senin kendilerini çağırmakta olduğun şey, müşrikler üzerine ağır geldi. Allah dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidâyete eriştirir.“ [94]

Din’in Bölümleri: Burada kastedilen ‘teşrî’ kılma’ meselesi şüphesiz ki Din’in ahkâm bölümüdür. Kişi ve toplum hayatını düzenleyen kurallardır. Bu bakımdan şeriat, daha doğrusu İslâm şeriatı denildiği zaman akla, İslâm’ın miras, medenî ve idare hukuku; idari ve toplumsal kuralları, cezaları, emirleri, yasakları, ibâdet ve ahlâk hükümlerini içine alan bölümü akla gelmektedir. Bunu şöyle ifade etmek mümkündür: İslâm iki ana bölümden meydana gelmektedir: a- Akaid, yani inanç esasları, tevhid ilkeleri, b- Şeriat, fertle ve toplumla ilgili bütün sosyal, ekonomik, hukukî, ahlâkî ve ibâdet hükümleri.

İslâm bütün unsurları ve bölümleriyle bir bütündür. İnanç esaslarını ahlâkla ilgili kurallardan, ibâdetle ilgili hükümlerini fert ve aile hayatını düzenleyen kurallardan ayırmak mümkün değildir. İnanç ilkeleri ile ibâdeti düzenleyen kurallardan ayırmak mümkün değildir. İnanç ilkeleri ile ibâdeti düzenleyen İlâhî emirler arasında fark yoktur. Mü’minlere Allah için kulluk yapmayı emreden İslâm, kulluğun sınırını her alanda Allah’ın ölçüleriyle hareket etme noktasına kadar uzatmaktadır. Onlara namazı emreden din, ahlâklı olmayı da, ticarette dürüst olmayı; helâl yollardan para kazanmayı da emretmektedir.

Şeriat Kavramı ve Bazı Yanlış Değerlendirmeler: Modern sistemler, ‘din özgürlüğü’ derken din’in iman, ibâdet ve ahlâkının fert vicdanında yaşatılmasını ve toplumlarda dinî ilkelerin bir kültür olarak kalmasını kasdetmektedirler. Onlar bu anlayışlarıyla Kitab’ın bir kısmını alıp bir kısmını terkettiklerini ortaya koyarlar.[95] Bu düşünce biçimine sahip olanlar, Din’in ancak kendi sosyal statülerini destekleyecek, konumlarına zarar vermeyecek kısmına râzı olurlar. Onların yanında Din, hayata yön veren bir inanç değil, bir vicdanî kanaat veya bir kültürel değerdir. Böyleleri, Din’in kendilerinin ve toplumun hayatına yön vermesini ve bütünüyle etkin olmasını istemezler. [96]

Bu düşünce biçimine sahip olanlar, Allah’ın gönderdiği Din’i ve O’nun emirleri ve tavsiyelerini kendi toplum modellerine aykırı gördükleri için beğenmezler. Kendileri, insanlar ve toplumlar için, Allah’ın gönderdiği temel inançlardan farklı olacak şekilde hüküm koyarlar, yani şeriatlar oluştururlar. Allah (c.c.) böyleleri hakkında bakınız ne buyuruyor: “Yoksa oların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine şeriat kıldılar? Eğer ‘fasıl-karar’ kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm hemen verilirdi. Gerçekten zâlimler için acıklı bir azap vardır.“ [97]

Allah’ın vahy ile gönderdiği Din’in iman ilkeleri Allah’ın hükmü olduğu gibi; namaz, oruç, zekât, iyilik etme, sadaka verme ve benzeri ibâdetler; aynı zamanda, ‘şöyle evlenin, mirasınızı şöyle pay edin, şu suçlara ceza verin, insanlarla şöyle ilişki kurun, Allah’tan şöyle korkun, adâleti yerine getirin’ gibi emirler de Allah’ın hükümleridir. Bunların arasında ibâdet (kulluk) olarak fark yoktur. Rabbimiz tarih boyunca insanlara tek bir Din’i, İslâm’ı göndermiştir. Bu dinin temel inanç esasları değişmemiş, hep aynı kalmıştır.

Ancak bu Din’in dünya işleriyle ilgili, ferdî, âilevî, sosyal, hukukî ve idârî konulardaki hükümleri, yani şeriatları zamanlara ve toplumlara göre değişiklik göstermiştir. Esasen bu İlâhî şeriatın temel prensipleri de değişmemiştir. Ancak ikinci derecede önemli olan birtakım ibâdet, muâmelât (ilişkiler), sorumluluk ve cezalar tarihin akışı içerisinde az da olsa değişikliğe uğramıştır. Bu değişikliğin amacı, Din’in özünün farklı olması değil, farklı coğrafya ve şartlarda yaşayan insanların müslümanlığının daha iyi olmasını sağlamak, onların sorunlarını daha kolay çözmek içindir.

İlk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberler bir şeriatla sorumlu tutulmuşlardır. Bir sonra gelen elçi, ya bir önceki peygamberin tebliğ ettiği şeriattan sorumlu oluyor, ya da bazı küçük değişikliklerle yeni bir şeriatı tebliğ ediyordu. İslâm şeriatı, öz açısından aynı kalmış ve Hz. Muhammed’le (s.a.s.) tamamlanmış, son şeklini almıştır.

Rabbimiz Peygamberimize bu şeriatın verildiğini söyledikten sonra ona uymaya dâvet ediyor: “Sonra seni de bu emirden (bu işten) bir ‘şeriat’ üzerinde kıldık; öyleyse sen ona (o şeriata) uy ve bilmeyenlerin hevâ (istek ve tutku)larına uyma. Çünkü onlar, Allah’tan gelecek hiçbir şeye karşı kesin olarak seni bağımsız kılamazlar. Hiç şüphesiz zâlimler, birbirinin velîsidirler. Allah ise, muttakîlerin velîsidir.“[98] Böylece Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İlâhî şeriat, kendin önceki bütün şeriatları yürürlükten kaldırılmıştır. Artık kıyâmete kadar bütün inananlar bu İslâmî şeriata uymak durumundadırlar.

İslâm Şeriatının Özellikleri: Bu arada şunu da söylemekte fayda var: İslâmî şeriatlar genellikle bir peygamberin adına nisbet edilirler. Yani Nûh şeriatı, Mûsâ şeriatı, İsa şeriatı, Muhammad (s.a.s.) şeriatı denilebilir. Çünkü peygamberler tebliğ ettikleri Din’in, aynı zamanda kendi ümmetlerine âit şerit hükümlerini de tebliğ ediyorlar ve uyguluyorlardı.

İslâm şeriatı, Kur’an’a ve Peygamberimizin sünnetine dayanır ve bu esaslar değişmez. Şeriat hükümleri genel hatlarıyla bu iki kaynakta bulunmaktadır. Ancak, bu iki kaynakta bulunmayan birçok sorunun cevabı icmâ ve kıyas, yani ictihad ile her zaman bulunabilir. Bu da İslâm fıkhıdır ve ihtiyaca göre değişebilir. Bütün toplumların sorunları Kur’an’a ve Sünnet’teki temel prensiplere uygun olarak her devirde ve her coğrafyada çözülebilir. Unutmamak gerekir ki, hakkında kesin delil (nass) olan hükümler, zaman ve şartlara göre değişmez. Bunun dışında kalan hükümler, yerine ve toplumun faydasına göre değişebilir, yeni çözüm yolları bulunabilir. İslâm şeriatı, İslâm’ın ahkâmı olduğu için iman edenlerin nasıl ibâdet edeceklerini düzenler, onların toplum düzenini korur, hakları sahibine verir, ‘nasıl bir insan, nasıl bir toplum?’ sorularının cevabını karşılar.

İslâm şeriatının şu özellikleri vardır:

1- İslâm şeriatı, kurallarının Allah’ın koyduğu bir şeriattır.

2- Bütün insanların yararını gözetir, belli bir grubun ve belli bir toplumun değil.

3- İnsanın yaratılışına uygundur, zorlamacı değildir.

4- Kıyâmete kadar geçerli olacaktır, çünkü Kur’an ayakta kalacaktır.

5- İnsanla ilgili her şeyi içerisine almaktadır.

6- Maddî ve mânevî yaptırımları aynı anda uygular.

7- Kur’an’a dayanmak şartıyla, ictihad sâyesinde her devirde, her yerde uygulanabilecek bir hayat sistemini sunmaktadır. [99]

 

Şer’î Hüküm

Şeriata ait amelî prensip, hakkında âyet, hadis veya icmâ bulunan veya temelde bu delillere dayanan ve İslâm’ın pratik yönünü oluşturan prensipler. Allah ve Rasûlünün emir, yasak, muhayyer bırakma veya bir kimsenin fiiline ilişkin iki şeyi birbirine bağlama özelliklerini taşıyan prensiplere “şer’î hüküm“ denir. Şer’î hükümler teklifi ve vaz’î hükümler olmak üzere ikiye ayrılırlar.

1- Teklifî hüküm: Şer’î hükümleri koyan Allah ve Rasûlünün mükellef olan Müslüman’dan bir fiili yapmasını veya yapmamasını istemesi yahut onu yapıp yapmama arasında serbest bırakmasıdır. Şâri’in, fiilin yapılmasını istemesi kesin ve bağlayıcı tarzda ise buna “farz“, kesin ve bağlayıcı tarzda değilse buna “mendub“ denir. Diğer yandan Hanefîlere göre, delil kesin olmakla birlikte hükme delâleti zannî olursa hüküm “vâcib“ derecesinde kalır. Kurban kesmek, vitir namazı gibi.

Şâri’in fiilin yapılmamasını istemesi kesin ve bağlayıcı tarzda ise buna “haram“, kesin ve bağlayıcı tarzda değilse buna da “mekruh“ denir. Şâri’in, mükellefi fiilin yapılıp yapılmaması arasında serbest bıraktığı fiile ise “mubah“ denir.

Buna göre, teklif hükümler farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah, haram, mekruh ve müfsid (ibâdeti veya akdi bozan) hüküm olmak üzere çeşitli kısımlara ayrılmıştır. Bu duruma göre teklif hüküm bir işin yapılmasını veya yapılmamasını istemeyi yahut da iki seçenek arasında serbest bırakılmayı kapsamaktadır. Namaz kılmak, zekât vermek ve hacca gitmek yapılması istenen hükme örnek verilebilir. İçki ve kumar yasağı, yapılmaması istenilene örnek teşkil eder. Yiyip içme ve meşrû olarak gezinme de yükümlünün serbest bırakıldığı hususlardandır.

2- Vaz’î hüküm: Allah ve Rasûlünün bir şeyi başka bir şey için sebep, şart veya mani kılmasıdır. Teklif hükümler asıl temel hüküm olup, vaz’î hükümler bunların uygulanması sırasında ortaya çıkar. Meselâ Allah Teâlâ “Namaz kılın, zekât verin.“[100] buyurarak bunu mü’minlere farz kılmıştır. İşte bunların ifasının istenmesi “teklîfî“ bir hükümdür. Ancak namazın farz olması için aranan birtakım şartlar yanında, vaktinin girmesi de gereklidir. İşte namaz vaktinin girmesi, onun farz oluşuna bir “sebep“ teşkil eder. Zekâtta nisap miktarı malın üzerinden bir yıl geçmesi de zekâtın farz olmasının sebebidir.

Yine, Ramazan orucunun farz olması için, bu ayın girmesi, yani ramazan hilâlinin görülmesi, orucun farz kılınışına sebep teşkil eder. Hadiste; “Hilâli görünce orucu tutun, yine onu görünce oruca son verin“ denilmiştir. [101]

Şart’a örnek olarak, namaz için abdesti, mirasçılık için, mûris öldüğü tarihte vârisin hayatta olmasını, namazın geçerli olması için kıbleye dönülmesini ve nikâhın sahih olması için de şahitlerin bulunmasını zikredebiliriz.

Mâni için de “öldürme“ ve “dinden dönme“yi örnek verebiliriz. Bir kimse Kur’an’da belirlenen hısımlarına mirasçı olabilir. Fakat bu hısımlardan birisini öldürdüğü takdirde, öldürdüğü bu kişiye mirasçı olamaz. Böylece normalde uygulanması gereken bir hüküm, ortaya çıkan “öldürme“ engeli dolayısıyla uygulanmamaktadır. Hadiste, “Öldüren için miras hakkı yoktur“ buyrulur.[102] Yine dinden dönen kimse de Müslüman olan hısmına mirasçı olamaz. Burada normal şartlarda mirasçı olması mümkün iken, ortaya çıkan “dinden dönme“ engeli yüzünden miras alamamaktadır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müslüman gayri müslime mirasçı olamaz.“[103] “Ayrı dinden olanlar birbirine mirasçı olamaz.“ [104]

Teklîfi hüküm ile vaz’î hüküm bazen bir tek nass’ta birleşebilir. Meselâ, “Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadının yaptıklarına karşılık Allah’tan bir ceza olarak ellerini kesin.“[105] âyetinde hem hırsızlık suçunun cezası olan ve teklîfi nitelikte bulunan el kesme hükmü, hem de hırsızlık fiilinin bu cezanın sebebi kılınması yani vaz’î hüküm yer almıştır.

Yine; “İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz.“[106] âyetinde, hem ihramdan çıktıktan sonra avlanmanın mubahlığı (teklîfi hüküm), hem de ihramdan çıkmanın avlanmanın mubah sayılmasına sebep kılındığı birlikte yer almıştır. Şu âyetlerde ise sadece teklîfi hüküm yer almış, sebep, şart veya mânî zikredilmemiştir: “Namazı kılın, zekâtı verin.“[107]; “Ey iman edenler, akitleri yerine getiriniz.“[108] Şu hadiste ise yalnız vaz’î hüküm olan sebebin yer aldığı görülür: “Allah temizlik olmaksızın namazı kabul etmez.“ [109]

 

Kur’ân-ı Kerim’de Şeriat Kavramı

Yol açmak ve düz yol anlamına gelen şeriat ve şir’ kelimesi, daha sonra İlâhî yol anlamında kullanılır olmuştur. Ş-r-a kökünden gelen kelimeler, toplam 5 âyette geçer: 5/Mâide, 48; 7/A’râf, 163; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18. Râgıb el-Isfehânî, Şeriatla ilgili 5/Mâide, 48. âyette iki şeye işâret olduğunu belirtir:

1) insanların yararı ve ülkenin bayındırlığı konusunda Allah’ın her insana izleyeceği yolu belirlemesi. Buna şu âyetle işâret edilir: “... Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık...“ [110]

2) (Önceki peygamberlerle ilgili) Şeriatlerin değiştiği ve neshin (yürürlükten kaldırmanın) sözkonusu olduğu, Allah’ın bahşettiği/belirlediği ve gönüllüce izlemesini emrettiği dinî hükümler. Şu âyet de bunu gösterir: “Seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına/heveslerine uyma.“ [111]

42/Şûrâ, 13 ve 21.âyetlerde geçen şeriat (“şerea“ fiili) için Râgıb, şöyle der: Bu âyetler, bütün dinlerin/milletlerin birleştiği ve nesih sözkonusu olmayan usûle işâret eder; Allah’ı tanımak (iman etmek) gibi.[112] Bütün dinlerin ortak inanç temeli, Allah’ı tek tanrı edinmektir.

“Şeriat“ kelimesi ise bir âyette geçer: “Seni de din konusunda şeriat (alâ şerîatin mine’l-emr) sahibi kıldık. Ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına/heveslerine uyma.“[113] Şeriat, İslâmî kaynaklarda, iki mânâda kullanılmıştır:

1) Din ve millet kelimeleri gibi, bir bakış açısından İslâm’ı (din) ifâde etmek için kullanılır. Bu anlamda din, İslâm, şeriat, millet aynı mâhiyetin farklı isimleridir.

2) Dinin ibâdet ve hayat düzeni (muâmelât) ile ilgili kısmını ifâde için kullanılır. Bu mânâda şeriat, İslâm’ın bütünü değil, bir parçasıdır. [114]

Yukarıdaki ikinci anlamıyla şeriat, Kur’an hükümlerini, sünneti ve tarih boyunca geliştiği biçimiyle ve çeşitliliği içinde fıkıh denilen İslâm hukukunu içerecek şekilde genişletilmiştir. Bu anlamda şeriat, Kur’an’da açıklanan ve hadislerde geçen hukukî kurallar, daha sonra tefsirler, şerhler, görüşler, ictihadlar, fetvâlar ve yargı kuralları için kullanılmaya başlanarak, şeriat denince fıkıh anlaşılır olmuştur. [115]

“Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen hakkı/gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (Şeriatler ve yolda sizi deneyip imtihan etmek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda/iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir.“ [116]

(Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmında seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüzçevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.“ [117]

“O size, dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettigimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi sizin için şeriat (hukuk düzeni) yaptı. Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam, Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.“ [118]

“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat yapan (kanun koyan, Allah’a eş koştukları) ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“ [119]

“Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzerine kıldık. Sen ona uy ve bilmeyenlerin hevâlarına/istek ve tutkularına uyma.“ [120]

“Biz, her ümmete, uygulamakta oldukları bir ibâdet tarzı (mensek) gösterdik. Öyle ise onlar (ehl-i kitap) bu işte seninle çekişmesinler. Sen, Rabbine dâvet et. Zira sen, hakikaten dosdoğru bir yoldasın.“ [121]

“İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah, müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren Kitapları da indirdi...“ [122]

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (ulu’l-emre) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha iyidir.“ [123]

“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri (münâfıkları) görmedin mi? Zira tâğutu inkâr etmeleri kendilerine emrolunduğu halde, tâğutun önünde muhâkemeleşmek (ve tâğutların kendilerine hükmetmesini) istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.“ [124]

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Rasûl’e gelin (onlara başvuralım)’ denildiği zaman, münâfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.“ [125]

“Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda (ey Rasûlüm,) seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.“ [126]

“Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab’ı hak ile indirdik; hâinlerden taraf olma!“ [127]

“...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“ [128]

“...Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin, fâsıkların ta kendileridir.“ [129]

“Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab’ı (Kur’ân’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse hayır işlerinde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir.“ [130]

“(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki, (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu zaten fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.“ [131]

“Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?“ [132]

“...Hüküm, ancak Allah’ındır. Çünkü O, gerçeğe uyar ve O, sağlam hüküm verenlerin en hayırlısıdır.“ [133]

“...Dikkat edin, iyi bilin ki, hüküm, yalnız O’nundur ve O, hesap görenlerin en çabuğudur.“ [134]

“(De ki:) Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Hâlbuki size Kitab’ı açık olarak indiren O’dur...“ [135]

“(Ey Muhammed!) Sen, sana vahyolunana uy ve Allah hükmedinceye kadar sabret. O, hâkimlerin en hayırlısıdır.“ [136]

“Siz Allah’ı bırakıp sadece sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlere tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm, Allah’tan başkasının değildir. O da kendisinden başkasına ibâdet/kulluk etmememizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.“ [137]

“...Hüküm ancak Allah’ındır. Onun için ben yalnız O’na tevekkül edip dayandım. Dayananlar yalnız O’na dayansınlar.“ [138]

“...Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez...“ [139]

“...Onların (göklerde ve yerde olanların) O’ndan başka bir yöneticisi yoktur. O, kendi hükmüne/hükümranlığına kimseyi ortak etmez.“ [140]

“(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’ derler; ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çevirir. Bunlar mü’min değildir. Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Peygamber’e çağrıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler. Ama eğer (Allah ve Rasûlü’nün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise, ona, gönülden bağlı olarak saygı ile gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe ve tereddüt içinde midirler? Ya da Allah ve Rasûlünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır; asıl zâlimler kendileridir. Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde, ‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’a huşû (saygı) duyar ve ittika edip O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar bedbahtlıktan kurtulanlardır.“ [141]

“İşte O, Allah’tır. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Önünde de, sonunda da hamd O’nundur; hüküm O’nundur. Ve ancak O’na döndürüleceksiniz.“ [142]

“Yoksa kötülükleri yapanlar Bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (ve yanlış) hüküm veriyorlar!“ [143]

“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.“ [144]

“...İnsanlar arasında hak ve adâletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma; yoksa bu seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.“ [145]

 “...Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.“ [146]

  “Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?“ [147]

“Allah, hâkimler hâkimi (hüküm verenlerin en üstünü) değil mi?“ [148]

“...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden böyle davrananların cezâsı, ancak, dünya hayatında rezillik/rüsvaylıktır. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduğunuzdan asla gâfil değildir.“ [149]

 

Hadis-i Şeriflerde Şeriat Kavramı

“Kim Bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur; kim Bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur. Kim Benim emîrime itaat ederse Bana itaat etmiş; kim de Benim emîrime isyan ederse Bana isyan etmiş olur.“ [150]

“Dinleyin ve itaat edin! Üzerinize tâyin olunan vâli/yönetici, başı siyah kuru üzüm gibi Habeş’li bir köle olsa bile sizin aranızda Allah’ın kitabını uyguladığı müddetçe dinleyin ve itaat edin.“ [151]

“Müslüman bir kimseye, kendisine ma’siyet (Allah’a isyan, günah hususlar) emredilmediği müddetçe, hoşlandığı ve hoşlanmadığı (her) hususta (İslâm devleti yöneticisini) dinleyip ona itaat etmesi gerekir. Eğer ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!“ [152]

“Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.“ [153]

“Benden sonra sizin (yönetim) işinizi birtakım insanlar üzerine alacaklar, sünneti söndürecekler, bid’atı ihdâs edecekler (uyduracaklar), namazı vakitlerinden geciktirecekler.“ Bunun üzerine İbn Mes’ud Rasûlullah’a sordu: “Ben onlara yetişirsem ne yapmalıyım?“ Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat olmaz!“ [154]

“Müslüman bir halka, Allah’ın görüp gözetmek üzere idâreci kıldığı hiçbir kul yoktur ki, onları aldatıp (zulmetmiş) olduğu halde ölürse muhakkak Allah ona cenneti haram etmiş olmasın.“ [155]

“Müslümanların idare işini üzerine alıp da onlar için çalışmayan ve hayır istemeyen hiçbir âmir yoktur ki, onlarla (müslümanlarla) birlikte cennete girebilsin.“ [156]

“İslâm’ın tutunulması gereken kulpları (yapılması gereken emirleri) tek tek çözülecek; herbir kulp koptukça insanlar önlerindekilere benzeyecekler. O kulpların ilki hüküm (hâkimiyetin Allah’ın olması, Kur’an’la hükmedilmesi), sonuncusu da namazdır.“ [157]

Hz. Peygamber’e “cihadın hangisi efdaldir?“ diye sorulunca: “Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.“ [158]

 

Şeriatlerin Esasta Birliği

“O size, dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettigimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi şeriat yaptı.“[159] Bu âyette bütün peygamberlere vahyedilen din yasalarının ruh birliğine işaret edilmiştir. Allah; Nûh’a, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiği din esaslarını, Hz. Muhammed (s.a.s.) vâsıtasıyla müslümanlara da meşrû kılmıştır. Din Allah’a kulluk ve ibâdet yoludur. Bütün peygamberlerin getirdiği inanç prensipleri aynıdır. Öteki peygamberlere vahyedilen temel inançlar, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) de vahyedilmek sûretiyle yeni müslümanlara, tevhid ümmetlerinin yolunda gitmeleri emredilmiştir. Hz. Muhammed’e vahyedilenlerin özü, önceki peygamberlere vahyedilenlerden farklı değildir. Bütün peygamberlere ve ümmetlere dini doğru uygulamaları ve dinde ayrılığa düşmemeleri emredilmiştir.

“Senden önce hiçbir peygamber göndermemiştik ki: ‘Benden başka ilâh/tanrı yoktur, Bana kulluk ediniz’ diye vahyetmiş olmayalım.“[160] âyetinde buyrulduğu gibi bütün peygamberlere yalnız Allah’a ibâdet/kulluk yapmaları vahyedilmiştir. Zâten İslâm’ın mânâsı da Allah’a teslim olmak demektir. Bu anlamda İslâm, bütün peygamberlere gönderilen dinin adıdır, anlamıdır. Bütün dinlerin özü İslâm, yani Allah’a tapmak, yalnız O’na teslim olmaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Biz peygamberler topluluğu, baba bir kardeşleriz, dinimiz birdir.“[161] buyurmuştur.

Mâide sûresinin 48. âyetinde her ümmet için bir şeriatın, yani hukuk sisteminin, bir davranış tarzının belirlenmiş olduğu bildirilmektedir. Bu şeriatlerin hepsi tevhid temeline dayanır. Fakat hukuk ve ibâdet şekillerinde farklar olması doğaldır. Toplumların ihtiyaçlarına göre gönderilen şeriatlerde tedrîcî değişiklikler yapılmıştır. Öndeki şeriatlerde haram olan bazı eylemler, sonraki şeriatte helâl kılınmış veya bunun tersi olmuş, gerekli şartları ortadan kalkan bazı hükümler neshedilmiştir (Nesh, şeriatlar arasında olur). Ancak inanç esasları hepsinde birdir.

Şeriat ve Laiklik: Kur’an’a göre sadece bir tek makbul din vardır. O da Allah’ı birleme (tevhid) ve Allah’a kulluk/ibâdet dini olan İslâm’dır. İslâm kelimesi, dillere göre değişik olsa da, aynı rûhu taşıyan dini (tek hak dini) anlatmaktadır. Bütün peygamberler aynı inanç ve temel yasaları getirmişlerdir. Bu dinin temel niteliği olan tevhid aynı olmakla beraber, şeriat kısmı ulusların şartlarına göre farklılık gösterir. Şeriat ayrılığı doğaldır.

Laikliğe gelince; Din işlerinin devlet işlerinden ayrılması, devlet işlerine dinin karıştırılmaması, devletin dinden bağımsız olması demektir. Laik devlet, bütün dinlere ve dinsizliğe eşit ve tarafsız bakar. (Ama Türkiye’de laiklik İslâm düşmanlığı, devletin din işlerine istediği gibi ve istediği kadar karışması, dini yönlendirmeye kalkması, sınırlarını daraltması, kendi boyasını, yorumunu, kanunlarını, ilkelerini dinin izahı ve yaşanması için alternatifine izin verilmeyen mecbûrî kabulü şeklinde anlaşılıp uygulanmaktadır. Dini sadece -o da kurallarını kendi belirleyerek- câmi ve vicdan gibi alanlara hasrederek/hapsederek güya dine özgürlük verilmiş ve din karşısında tarafsızlık yapılmış olmaktadır. Özgürlük verilen bir-iki alanda da Allah’ın dini olan İslâm’a değil; ilkelere, anayasa ve yasalara uygun hale getirilmiş, atmalar ve katmalarla tahrif edilmiş devlet dininin anlatılıp öğretilmesine bu hak(!) lutfen verilmiştir. Siyasal alanda, resmî kurumlarda, yasama ve yürütmede, kamusal alanda resmî din Kemalizm başta olmak üzere başka dinlerin hâkim olmasını, İslâm’ın da bu alanlarda gündeme getirilmesine bile izin verilmeyeceğini dikte edip dayatmak şeklinde anlaşılıp uygulanmaktadır. Dini devletten ayırdığınızda dini kuşa benzetip güçsüzleştirdiğiniz, dini devletsiz yaptığınız gibi; dini devlete karıştırmayıp devleti dinden ayırdığınızda da, devleti dinsiz yapmış olursunuz. Laiklik de işte bu zulüm ve fâciaları gerçekleştirmek için vardır. Laiklik, aslında dinsizlik değil; çok dinliliktir, yani çağdaş şirktir.)

Laiklik bir düzen olarak uygulanan bir sistemdir. Birey bazında laiklik olmaz. Çünkü özel hayatında laik olmak, hayatına dini karıştırmamak demektir. Bu ise din ile tüm ilgiyi kesmek anlamına gelir ki, dünyada dinle tüm ilişkisini kesen insan sayısı çok azdır. Zaman zaman Allah’ı düşünen, O’nun huzurunda sorumluluğa inanıp bunun gereklerini yapan, namaz kılan veya evinden besmele ile çıkan, Cuma ve bayramlarda olsun namaz kılan, ara-sıra Kur’an okuyan (veya para vererek bâtıl yollarla da olsa ölmüşlerine Kur’an okutan), hâsılı hayatının bazı aralıklarında da olsa dinsel iş yapan (yani yaşamasa ya da çok azını yaşasa dahi ‘ben müslümanım’ diyen) kimse, hayatına dini karıştırmaktadır. Onda din (şu veya bu ölçüde) vardır, öyle ise o kimse laik değildir, çünkü dinî duygu taşımakta; din, hayatının tamamına olmasa da bir kısmına egemen olmaktadır. Demek ki o, tamamen din dışı yaşamamaktadır. [162]

“Ben hem müslümanım, hem de laikim“ diyen kimse, kendi özel hayatında laik olduğunu iddia ediyorsa, bu, tutarlı bir söz değildir. Çünkü dinin çok az kısmını ve hayatının çok az kısmında da olsa) dini hayatına uygularken laiklikten ayrılmaktadır. Dünyada çok nâdir insan dinî duygudan tamamen uzak, dinle ilgisiz, yani laiktir. Dininin çok küçük bir gereğini yapan kimse, hayatına dini karıştırdığı için laik değildir, olamaz. Ama, bilinçli olarak insan ille de “ben laikim!“ diyorsa, bu kimseye müslüman demek de mümkün olmaz; yani insan hem laik hem müslüman olamayacağı için, ya müslümandır, ya da laik, yani dinlere karşı tarafsız, çok dinli, dini kendine karıştırmayandır.

Kur’an’a göre, toplumu Allah’ın indirdiği yasalar yönetmelidir. Allah, her topluma, peygamberleri aracılığı ile yasalar (şeriat) indirmiştir. Allah’ın indirdiği hükümleri/yasaları uygulamayanlar kâfir/nankör, zâlim ve fâsık/yoldan çıkmış olurlar. [163]

Şeriate Bağlılık ve İbâdet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı. Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini hidâyete/doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar sağduyu sahipleridir.“[164] “Size verdiğimizi kuvvetle tutun, içinde olanı hatırlayın ki, (azâbımdan) korunasınız.“ [165]

 

İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatlarıyla İlişkisi

a) İslâm bütün peygamberlere gelen dinlerin adıdır.[166] insanlık dünyaya peygamberle (Hz. Adem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına ve insanlığın ihtiyaçlarına göre Allahu Teâlâ peygamberleri değişik şeriatlere (hukuklarla) göndermesine rağmen; itikat (inanç) her peygamberde aynı olmuştur.

b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri dinler bir kavme gönderilmişti. Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gelen İslâm, evrensel bir dindir. Yani tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından sunulmuş, kıyamete kadar geçerli olacak bir hayat şeklidir.

c) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm Dini, önceki peygamberlerin tebliğ ettiği dinlerin hükümlerini (şeriatlarını) nesh edip ortadan kaldırmıştır. Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz. Muhammed’in (s.a.s.) şeriatıdır.

d) İslâm dini, Hz. Muhammed (s.a.s.)’den önce Allah (c.c.) tarafından gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.

 

Şeriatte Hile Olur mu? Hîle-i Şer’iyye Denilen

 “Hîle-i Şerriyye“

“Cumartesi günü içinizden (yahûdilerden) azgınlık edenleri elbette bilmiş olacaksınız. Çünkü Biz onlara ‘aşağılık maymunlar olun!’ dedik. Biz onu (meshi/maymunlaşmayı), hâdiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, muttakîler için de bir mev’ıza/öğüt kıldık.“[167] Meshedilen, yani maymuna çevrilip sonra helâk edilen insanlar, dünyevîleştiklerinden, sırf dünya metaını elde etmek ve midelerini doldurmak için Allah’ın emrini yerine getirmediler; irâdelerini kullanmadılar. Allah da onları irâdesi olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara çevirdi. İrâdelerini kullanmadan, Allah’a isyan ederek yaşayanlar, ancak hayvanlara benzerler. Çünkü insanlarla hayvanları birbirinden ayıran temel özelliklerden biri, insanların irâdelerini kullanabilme yeteneğine sahip olmaları, hayvanların ise bu yeteneğe sahip olmamalarıdır. Kim, dünyevîleşerek böyle birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle Allah’ın emirlerini te’villerle yerine getirmezse; âkıbeti, mesholunan bu insanlardan farklı olmayacaktır. Allah’ın azâbı er veya geç onları yakalayabilir. Dünyada olmasa da âhirette.

İman, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla derin bir teslimiyet ve itaat bilinci içinde karşılaması gerektirir. Düşünceyi şekilcilikle tasmalamaya çalışmak, itaate dayalı hedefleri açısından düşünceyi düşünce adıyla oyuncak haline sokmaktır. Allah, cumartesi eylemini, verilen söze aykırı bir hareket saymıştır. Hâlbuki onlar emrin, şeklî ve harfî mânâsına karşı gelmemişlerdi. Çünkü onlardan istenen, cumartesi günü avlanmamalarıydı ve onlar, bu emre güya karşı çıkmamışlardı. Onu şeklen uygulamışlardı. Fakat onlar, cumartesi günündeki bu avlanmanın neticesini dolaylı bir yolla elde etmenin hilesini bulmuşlardı. İşte bundan dolayı dünyevî ve uhrevî cezaya çarptırılmışlardı.

 Çünkü emir ve yasaklara, zâhiren şekilsel olarak uyuyor görüntüsü verip ilâhî emirlere hileyle yaklaşmak, aslında itaatin içeriğini tersyüz edip isyan etmek olduğu gibi, alay anlamı da taşır. Emir ve yasakla ve hatta o hükmü koyan ile dalga geçmek ve onu hafife almak demektir. Sanki Allah’ın, kalplerden geçeni, niyetleri, emredilen hükümdeki hedeflerin saptırıldığını dâhil her şeyi bildiğine inanmamak, onun kandırılabileceğini vehmetmektir.

Bütün bu tavırlar, üzülerek belirtelim ki İslâm tarihinde, bazı geleneksel din ve fıkıh yorumunda ve günümüz müslümanlarında da ortaya çıkmaktadır. “Hîle-i şer’iyye“ yani, “şeriat’e uygun (!) hile“ diye isimlendirilen bu şeytanî anlayış, aslında “hile-i şerriyye“ (büyük şer ve kötülüğe sebep olan hile)dir. “Hîle-i şer’iyye“ yi câiz görenler, “hîle“nin anlamını çare, çözüm, beceriklilik, çıkış yolu mânasında kullandıklarını belirtirler. “Hîle“nin asıl anlamı, başkasını kurnazca aldatmak, yanıltıp kandırmak, sahtekârlık, düzenbazlıktır. İslâm tarihinde ve fıkhî tartışmalarda “hulle“ ve “iyne satışı“ gibi konularda daha çok görülür, yemin ve talâk konularında çok geniş bir alana yayılarak, hîleden (hîleye sıcak bakan bazı kimselerin daha çok bu konulardaki fetvâlarından) yararlanılır. Kanuna, şeriate karşı hilenin üç unsuru vardır. a) Yapılan muâmelenin şekil bakımından kusursuz ve hukuka uygun olması, b) Kanun koyucunun, şâriin vaz ettiği normun ruhuna ve maksadına aykırı bir sonuç doğurması, c) Hile kasdı.

Meselâ, borç verdiği kişiden faiz almak isteyen bir kimsenin herhangi bir malını ona 1 milyara veresiye satıp, aynı malı 700 milyona peşin satın alması gibi. Burada şekil yönünden hukuka uygun iki alışveriş işlemi arkasına gizlenmiş, alışverişin meşrûiyetinin amacına aykırı bir sonuç (fâiz alma) elde edilmiş ve bu muâmele o maksadı gerçekleştirmek üzere yapılmıştır. Bu tür alışverişe “iyne satışı“ denir. Peygamberimiz, bu konuda şöyle buyurur: “İnsanlar dînar ve dirhemlerin (küçük ve büyük paranın) peşine düşer, iyne satışı yapar, havancılıkla uğraşır ve Allah yolunda cihadı terk ederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz.“[168] Mümkündür ki bu belâ, mesh kavramıyla ifade edilen maymunlaşma belâsıdır.

Bu konudaki bir uygulama örneği, Hz. Âişe’den şöyle nakledilir: Zeyd bin Erkam’ın ümmü veledi olan bir kadın O’na dedi ki: “Ey mü’minlerin annesi, Zeyd’e veresiye sekiz yüz dirheme bir köle sattım. Sonra onu ondan altı yüz dirheme peşin satın aldım.“ Hz. Âişe bunun üzerine şöyle dedi: “Ne kötü bir satım, ne kötü bir alım yaptın. Zeyd’e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah (s.a.s.) ile yaptığı cihadın sevâbını kaybetmiş olur.“[169] Günümüzde özel finans kurumlarının faizden (şeklen) kurtulup, faiz geliri gibi kâr elde etmek için iyne satışına tümüyle benzer şekilde kredi verdiğini biliyoruz. Hîle-i şer’iyye için meşhur ve kesinlikle câiz olmayan bir örnek olan hulle için asr-ı saâdetteki şu olayı biliyoruz: Rifâa el-Kurazî hanımını boşadığında kadın tekrar Rifâa’ya dönebilmek için Abdurrahman bin Zebîr ile nikâhlanınca Rasûlullah onun maksadına işaretle fiilen evlilik hayatı yaşamadıkça eski kocasına dönemeyeceğini ifade etmiştir. [170]

Haram olan bir şeyi, hileli yollarla şeklen ve zâhiren helâl görüntüsü vermenin ve bu şekilde haramları işleme suçunun ve cezasının çok büyük olduğunu, “mesh olayı“nın sebebi olan “cumartesi ashâbı“nın yaklaşımından ve daha dünyadayken başlayan feci cezadan öğreniyoruz. Müslüman, Allah’a, O’nun hükümlerine teslim olan demektir. Bu teslimiyet ve itaat bilinci, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla hükümleri yaşamak ve basit çıkarlarına ters düşse bile gönülden gelen rızâ ile boyun eğmektir.

Bunun aksine, itaatteki ruhu görmezden gelip varsa fetvâları istismar etmek, fetvâsını alsa bile selîm kalbine danışmamak, hileli işlere sarılmak, Allah’ın rızâsını ve cenneti riske atmak demektir. Böyle bir anlayışın dünyadaki cezası mesh değilse bile en azından Peygamber lisanıyla dünyada üzerine bir belâ indirilmesine ve yeniden dinlerine dönünceye kadar da belânın kaldırılmamasına sebep olacaktır. Mümkün ki, bu inen belâ, mesh olmayacak, insan şekil olarak maymunlaşmayacaktır; ama karakter ve ahlâk yönünden, irâdesi olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara benzeyecektir. Dünyevîleşen, sırf dünya metaını elde etmek ve midelerini doldurmak için Allah’ın emrini oyuncak edinenlerin cezası maymunlaşmaktır. Birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle Allah’ın emirlerini geçersiz, gayr-ı meşrû te’villerle yerine getirmeyen, zâhiri/görüntüyü kurtarmakla yetinenlerin âkıbeti, mesholunan bu insanlardan farklı olmayacaktır.

Mesh’e uğrayıp maymunlaşan Cumartesi yasağını çiğneyen kavmin suçu, kendilerine ibâdet için tahsis edilen/ayrılan güne hile karıştırmaları; şeklen ibâdet gününe uyar görünüp gerçekte uymamalarıydı. Biz de, ibâdet için tahsis edilen zamanları, meselâ namaz vakitlerini, cumâ saatlerini gerektiği gibi değerlendirmez, görevlerimizi yapmazsak bizden önceki toplumların suçunu işlemiş oluruz. İbâdetleri yapar görünür de istenildiği şekilde rûhen icrâ etmeye uğraşmayıp gerçek anlamıyla kulluğumuzu yerine getirmezsek, benzer cezaya uğrama endişe içinde olmalıyız. İbâdete ayırdıkları zamanda bile dünyayı, midelerini düşünüp dünyevîleşenlerin durumu ve başlarına gelenler, sonraki nesillere ibret, muttakîlere de öğüttür.[171] Onlar, ilâhî yasağa (cumartesi yasağına) uymadıkları için bu cezaya çarptırıldılar; biz de İlâhî yasaklara uymayınca, hele bunlara mâzeret uydurup kılıflar uydurunca, benzer cezalara çarptırılmaktan korkmalıyız.

 

Bazı Tasavvuf Erbâbının Şeriatı Basite İndirgemesi

Tasavvufta şeriat, bir dış yapı olarak ele alınmış ve işin içyüzüne hakikat denilmiştir. Şeriatten hakikate giden yola tarikat denir. Şeriat, kabuk kabul edilmiş, tarikat ve hakikat öz olarak değerlendirilmiştir. Şeriatın emirlerine uyup tarikata girmeyen kişiler, işin kabuğunda kalmakla itham olunmuşlardır.

Mutasavvıflar, şeriate direkt cephe almaktan çekinmişler, benzetmelerle onu hafife almayı tercih etmişlerdir: “Dinin şeriat kısmı, cevizin ham ve yeşil olan dış kabuğuna, tarikat kısmı, sert olan iç kabuğuna, hakikat kısmı yenilecek olan içine, mârifet kısmı ise cevizin aslına ve mâhiyetine benzer. Bal, bal denilmekle ağız tatlanmayacağı gibi, bir cevizin yeşil kabuğu ısırılmakla da, ondan ağıza bir tad gelmez. Asıl tad, cevizin içinin yenilmesindedir. Bununla beraber, cevizin ta kendisi olabilmek daha iyidir. İşte mutasavvıflar, ilme’l-yakîn (bilmek), ayne’l-yakîn (bulmak) ve hakka’l-yakîn (olmak) gibi üç kelime ile özetle ifâde ettikleri mânânın da bu olduğunu söylerler. Yalnız cevizin adını işitmek, sonra onu arayıp bulmak, hatta yemek kâfi değil; cevizin ta kendisi olmak da lâzımdır. Bu dört mertebenin birincisi şeriattir, avâma (halka, aşağı tabaka, câhil kesim, ayak takımı) mahsustur. İkincisi tarikattir, havassa (üst tabaka, seçkinler, aydınlar, tarikat mensupları) mahsustur. Üçüncüsü hakikattir, havassü’l-havassa (seçkinlerin seçkini, tarikatın üst seviyesindekiler) mahsustur.“ Kastamonu’lu Şaban-ı Veli, bu dört yolu şu sûretle de ifâde etmiştir: Şeriat beden için; tarikat halk için, hakikat ruh için, mârifet Hak içindir.“ [172]

Şeriatın benzedildiği cevizin ham ve yeşil olan dış kabuğu yenilmez acılıktadır. Sadece cevizi korur. İçindeki gıda veren tatlı cevize ulaşmak için yeşil kabuğu ezmek ve kırmak gerekir. Üst kabuğu kırmadan içe ulaşılmaz. O yüzden cevize (hakikate) ulaşmak için şeriatın kırılması, o kabuktan kurtulunması gerekmektedir. Verdikleri örnekten yola çıkarak şeriatın ne kadar basit, kabuk ve aşılması gereken husus olduğu vurgulanır. İşin özü kabul edilen “hakikat“in ne olduğu bize göre çok belirgin değildir; kendileri tevil ve yorumlarla bu özün ancak tasavvufa gönül verenlere açılacağı gizli ve büyük hazine olduğunu belirtirler. Onlara göre, kabukta kalanlar zâten bunları anla(ya)maz. Bu ve benzeri örnek ve ifâdelerden şeriatın içinde hakikat olmadığı, hakikatin daha derinde ve daha başka şey olduğu anlatılmış olur. Şeriat ilmi ve yaşayışı, hakikat ilmine ve yaşayışına aykırı olduğu belirtilmiş olur. Bu hakikatin İslâm mı, küfür mü demek olduğu kimsenin aklına gelmez ve sorgulanmaz. Çünkü kullandıkları kelimeler, kavramlar hep İslâmî kavramlardır. Hakikate karşı çıkmak gibi bir suçlamayı göze alan pek çıkmaz. Zâten tüm toplum tarafından kabul görülen bu tasavvuf anlayışına karşı çıkmak cesâret isteyecektir. Ama şeriatın hakarete uğraması pek önemli kabul edilmez, ona bu sataşmalar müslümanlar tarafından bile olmadık tevil ve hatalı hüsn-i zanlarla müsâmaha bulur. Olan da şeriata olur. Bugün halk arasında şeriatı öcü gibi görülmesinde, onun gerçek İslâm’dan, Kur’an’dan ayrı bir şeymiş gibi kabul edilip yer yer çatılmasında bu geleneksel din anlayışı haline gelen yaklaşımın büyük payı vardır.

 

Zâhir-Bâtın Ayrımı: Dinin bir zâhiri, bir de bâtını olduğu konusunda Şia ile tasavvufçuların inancı aynıdır. Zâhir, avâm halkın nassların zâhirinden anladığı mânâdır. Bâtın ise, nasslardan kastedilen ve hakiki ilim kabul edilendir ki, onu da ancak şiaya göre imamlar, tasavvufçulara göre de velîler (evliyâ) bilir. Tasavvufçuların nassların bu şekilde bâtınî açıklanmasına hakikat, diğer zâhirî tarzda açıklanmasına şeriat adını vermiş, hakikatin velilere, şeriatın avam halka olduğunu söylemişlerdir. Gazâlî’nin “Lâ ilâhe illâllah“ın avamın imanı, “lâ huve illâ huve“nin havassın imanı olduğunu söylediği bilinmektedir. Şeriat âlimlerine “zâhir ve kışır bilgisi âlimleri“ deyişleri de meşhurdur. Şeriatta, kabukta kalmış olanlar, ibâdetlerini ve haramlardan kaçınmalarını cennet arzusu ve cehennem korkusu için yaparlar diye suçlanılır. Kendileri, cenneti küçük görme, onu istememeyi mârifet olarak görür ve gösterirler. Tabii ki şeriat kitabı Kur’an, bizden cehennemden sakınıp cenneti talep etmemizi ister, bizi cennete özendirir, azâbın dehşetinden korkutur.

Bazı tasavvuf kitaplarında ve günümüzdeki tasavvufçuların önemli bir kesiminde şeriat aleyhtarı gibi görünmenin doğru olmayacağı yaklaşımından, gerçek tasavvufun şeriata bağlılık olduğu slogan halinde tekrarlandığı da görülür. Ama tuhaftır ki; şeriata bağlı kalmadan gerçek tasavvuf ehli olunamayacağı gibi ifadelerle, şeriatın hafife alınması, işin özünün şeriat aşılarak ulaşılabilecek hakikat olduğu gibi çelişkilerle beraber ifadelendirilir. Ve şeriatla, tevhidle bağdaşmayacak gavs, kutub gibi yarı tanrılar, tanrı özelliği gösteren kerâmet/olağanüstü haller sahibi kişilerin evliyâ kabulü, türbe ve bâtıl vesileye verilen önem, şefaatçilik gibi inanış ve anlayışlarla, Peygamberimiz’in yapmadığı şekilde zikir ve değişik ibâdetlerle bid’at ve hurâfeler şeklindeki uygulamalar değerlendirildiğinde, şeriatın kaynaklarıyla izah edemedikleri hususlar için de “keşif“, “ilham“, “rüyâ“ gibi birçok gayr-ı meşrû delile sarıldıkları bilindiğinde, yukarıdaki sloganlarındaki samimiyetlerinin ölçülmesi için mihenk taşı olmalıdır.

Tarihte, istisnâlar dışında medresede eğitim görmeyen, hattâ medresede okutulan ilimlere ve oradan yetişen âlimlere çatıp sataşan bir olumsuz tavırla tekkelere dolup tasavvufa meyleden kişilerin yine medrese vb. yerlerde ilim tahsil etmeyen ve âlim olmayı küçük görüp daha kıymetli olduğu yorumuyla ârif olmayı seçmiş, şeriatı küçük görüp şeriat bilgisi olmamasını fazilet gibi takdim etmiş kişilerin hocalığı altında ne kadar şer’î bilgiler almış olduklarını düşünebiliriz. Hele günümüzde daha çok avamdan insanların ya da şeriat bilgileri tahsil etmemiş farklı alanlarda yüksek tahsil yapmış az sayıdaki kişilerin şeriat bilgilerinin ne kadar sınırlı ve yetersiz olduğu değerlendirilebilir. Bununla birlikte şeyhler tarafından bunlara ne derece şer’î eğitim tavsiye edilmektedir? Tavsiye edilen kitapların kahir ekseriyeti yine tasavvufçu kişilerin eseri, sohbetlerde atıfta bulunulan örnek kişilerin hemen hepsi o yolun yolcusu olduğu için, insanların şeriata bağlılığı ne kadar olabilecektir? Bazı muvahhid gençlerin tevhidî esaslarla bağdaşmadığını âyet ve hadisleri delil getirerek tasavvufçulara anlattığında hiç olumlu bir netice alınamadığı da, şeriatın en temel delillerinin bile onlara niçin etkili olamadığının altı deşinilince, konuyla ilgili bahsettiğimiz problem kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

İşi biraz daha ileriye götürüp haramı helâl, helâlı haram ilân edenlere de rastlanır. Allah’ın dininde, şeriatta haram-helâl bütün müslüman kullar için sözkonusu iken, bunların din anlayışında bu haram ve helâller yalnız basit ve sıradan insanları (avâmı) bağlayan kurallar olarak sunulabiliyor ve kendilerinin bunlardan muaf olduğunu ileri sürebiliyor. Bu anlayış, kamuoyunda kabul görmediği için bunları tüm bu ekol sahipleri direkt olarak savunmazlar. Ama içlerinden bu anlayışta olanları inkâr da edemezler. Ayrıca, bu anlayışın temelini besleyen yaklaşımları hemen bütün tasavvufî kitap ve sohbetlerde bulmak mümkündür: Örneğin bir şeyhi içki içerken ve kadınlarla işret halinde gören mürîdin bu görünenlerin zâhir olduğunu düşünmesi, bâtınında ise mübâreklerin kim bilir ne halde olduklarını düşünmeleri, şeyhinin yanlış yapma ihtimalini aklından bile geçirmemesi tavsiye olunur. Böyle olunca, helâl-haram hudûdu insana göre değişmiş olacaktır. Şeyhin şeriata aykırı sözleri ve davranışları varsa, mürîde düşen bunları güzel bir yolla tevil etmesi, tevil edemiyorsa “vardır bir hikmeti“ demesi, ama kesinlikle eleştirmemesi, hatta hata olarak düşünmemesi gerekecektir. Ama kendisi şeyhinin eline, ölünün yıkayıcısına teslim olması gibi teslim olup her konuda itaat edecektir.

Kaynağı itibarıyla şeriat-hakikat ikilemi şeriatın zâhirî ve bâtını ikilemine râcidir. İslâm’ın başında müslümanlar bu ayrımı yapmamışlardır. Bu ayrım her şeyin zâhiri ve bâtını olduğu gibi Kur’an’ın, hatta Kur’an’dan her âyetin ve her kelimenin bir zâhiri bir de bâtını olduğunu söyleyen Şia ile başlamıştır.

 

Marifet ve Hakikat İddiası: Tasavvufçular dinin özü ve cevherine ulaşma iddiâları yanında onun hükümlerini küçümsemeyi ve onlara muhâlefeti bayraklaştırmayı da ihmal etmemişlerdir. Bu hükümleri zâhir, kabuk, şekil ve benzeri sıfatlarla niteleyerek bunlara muhâlefetin çok önemli olmadığı, önemli olanın cevher ve öz dedikleri mârifet ve hakikat olduğu havasını estirmişlerdir. Onun için bunlar arasında kemâle erdiğini tasavvur eden yahut erdiğini düşünenler artık teklifin kendilerinden kalktığını ve bu hükümlerin avam insanlar için olduğunu söylemekten kendilerini alamamaktadır. Nitekim günümüzde de aşk, sevgi, mârifet, hakikat, hümanizm ve hoşgörü sloganları arkasına sığınan ve dinin hükümlerini gözardı eden, hatta onlara inanmayan sayısız tarikat çevreleri bulunmaktadır.

Bu çevreler, yazılarında ve kitaplarında da bunu telkin ve teşvik etmekten de geri durmamaktadır. Bir-iki örnek verelim: “Namaz (sıtmaya yakalanmış bir hastanın) sağ elini, oruç sol elini, zekât ve sadaka sağ ayağını ve hac ile zikirler de sol ayağını tutsalar kalbi kötü ahlâklarından ileri gelen hastalıklarla mâlul olduğunda asla fayda vermez. Bir hâzik hekim demek olan mürşid-i kâmilin ilâcına muhtaçtır.“; “Buyurmuşlardır ki, ibâdetlerin yükte ağır, pahada hafifi ve pahada ağır, yükte hafifi vardır. Abdest, namaz, oruç, hasenât ve her ne kadar zâhirî ibâdet ve tâat varsa, bunların hepsi yükte ağır, pahada hafiftir. Allahu Teâlâ’nın rızâsı, Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetleri ve mürşidin sözleri de, eski bakır gibi yükte hafif ve pahada ağırdır.“ [173]

Toplumda birtakım insanlar tarafından “kalbim temizdir, kalbime bak. Önemli olan kalp temizliğidir“ gibi sözlerin kullanılmasının kaynağı, bu nevi tasavvufî hikmetler(!) olsa gerek.

Muhammed Nazım Kıbrisî, ilim ve âlimi şu şekilde küçümsemekte ve aşağılamaktadır: “Ali başka, veli başka. Dünyada ne kadar âlim varsa, o âlimlerin hepsinin ilmini bir velinin ilim denizine atarsan kaybolur... Öteki ulemâların okuduğu ilimleri onların okudukları kitapları, Avrupa’nın papazları da okur. Bizden fazla okurlar onlar... İlmi dilinde olan kimselerin bildiğini onlar (oryantalistler) bizden fazla biliyor. Lâkin ilmi kalbinde olanların ilminden onlar bîhaberdir. Kalpte olan ilim ledunnî ilimdir. Ledunnî ilmi papazlar alamaz.“[174] (Tasavvuf ilimlerinin büyük çoğunluğunun bu ilme dayandığı Ledunnî ilim, şeriatın ölçülerine göre buna ilim demek doğru olmaz. İslâm akaidiyle ilgili kitapların hemen tümünde yer alan “ilmin kaynakları“ arasında bu tür ilim yoktur. Tasavvufçular bunu Kur’an ve Sünnet ile bildirilenlerin dışında ve gaybdan gelen bilgi olarak kabul etmektedir. Doğrudan doğruya Allah tarafından tasavvufçuların kalplerine ilka edilen veya onların kalbinde doğan ilim olarak bilinmektedir.) “Zâhirî ilim, melekler arasında bulunup cennet ve cehennemi bilfiil gören şeytanı dahi kurtarmadı. Zira ilmi gırtlaktan yukarı kafasında kalmış, kalbine inmemişti. (Fâsit kıyas yaptı ve cennetten kovuldu).“[175] “Bilmiyorsanız ehl-i zikir (âlimler)’den sorun“[176] âyetindeki ehl-i zikirden maksat, evliyâullah hazerâtıdır.“ [177]

Tasavvufçular, Kehf Sûresinde geçen Hz. Mûsâ ile “sâlih kul“ arasındaki kıssadaki sâlih kulu Hızır adında bir ermiş kişi olarak nitelemiş ve anlatılan kıssanın mânâlarını, hedeflerini ve mesajını tahrif etmiş ve tasavvuf inancının temellerinden biri yapmışlardır. Bu kıssaya dayanarak zâhir bir şeriat ve ona muhâlif bâtın bir hakikat bulunduğunu, şeriat âlimlerinin hakikat âlimlerinin bazı davranış ve sözlerini yadırgaması veya eleştirmesinin yanlış olduğunu söylemişlerdir. Peygamber değil; Hızır adında bir velî kabul ettikleri “sâlih kul“a Hz. Mûsâ’nın itirazının nasıl anlamsız ve tuhaf bir şey ise, şeriat âlimlerinin de hakikat âlimlerini eleştirmesi veya onlara itiraz etmesinin yersiz ve anlamsız olduğunu iddia etmişlerdir. Yanlış olarak, veli olduğunu söyledikleri Hızır’ın (Kur’an’daki geçen ifâdeyle “sâlih kul“) vahil, ilham, akaid ve şeriat sahibi olduğunu söylemişler ve ilimlerinin büyük birçoğunu buna binâ etmişlerdir.

Hızır’ın kıyâmete kadar yaşadığını, şeriat ilimlerinden ayrı olan bâtınî ilimlere sahip olduğunu, peygamber olmayıp veli olduğunu, peygamberlerden gelen vahiy yolundan ayrı bir yolla kendisine ledunnî ilim dedikleri bir ilim geldiğini, bu ilmin Hz. Peygamber’in peygamberliğinden önce ve sonra her zaman bütün velilere indiğini, bu ilimlerin peygamberlere gelen ilimden daha üstün ve daha büyük olduğunu iddiâ etmişlerdir. Nitekim “veli olan Hızır’ın işlediği bazı fiillerin anlamını ve izahını Hz. Mûsâ peygamber olduğu halde bilememiş ve veli olan Hz. Hızır’a uymak zorunda kalmıştır. Üstelik Hızır’dan birtakım bilgiler öğrenmek için onun yanına gitmiştir...“ diye iddia etmişlerdir.

Yine, veli olduğu halde Hızır nasıl peygamber olan Hz. Mûsâ’dan daha büyük ve daha bilgili ise, ümmetin velileri de şeriatın zâhirini bilen peygamberden daha büyük ve daha bilgili olduğunu, aynı şekilde hakikat âlimleri olan evliya yahut tasavvufçuların şeriat (zâhirî) âlimi olan âlimlerden daha büyük olduğunu dolaylı olarak iddiâ etmişlerdir. Yine, Hızır’ın evliyâ ile buluştuğu, bu hakikatleri onlara öğrettiği, kendilerinden tasavvufî ahidler aldığını söylemiş, tasavvufî hakikatlerin şeriat hakikatinden farklı olduğu ve bundan dolayı her velinin müstakil şeriatı bulunduğunu belirtmişlerdir.

Hemen belirtelim ki, kendisine Hızır adı takılan “sâlih kul“un veli olduğunu söyleyen kimi âlimler olmakla beraber, âlimlerin cumhûru onun peygamber olduğunu söylemektedir. Nebî olduğunu söyleyenlerin delilleri daha açık ve kesin gibidir. [178]

İddiâ olarak, hemen tüm tasavvufçular, sözlerinin “Kur’an ve Sünnetle kayıtlı“ olduğunu ifade ederler. Meselâ, tasavvuf kitaplarında şu ifâde yer alır: “Şeriata bağlı olmayan kişilerin havada uçtuğunu veya su üstünde yürüdüğünü görseniz bile o velî olamaz.“ Bu tür sözleri, tasavvufun Kur’an ve Sünnet dairesi (şeriat) içinde olduğuna delil gösterenler olabilir. Ama din anlayış ve yorumlarının bu ölçülere gerçekten bağlı olup olmadıkları herhangi bir tasavvuf kitabındaki ifâdeleri gözönüne getirince ortaya çıkmaktadır. Meselâ tasavvufun meşhurlarından en-Nablusî’nin vahdet-i vücûdun Kur’an ve Sünnetten alındığını söyler. Yeryüzündeki ve evrendeki bütün varlıkların Allah’ın kendisi veya görünen şekli olduğunu söyleyen putperest bir anlayışın bile Kur’an ve Sünnetten alındığını iddiâ edecek bir yaklaşım, sözlerinin ve eylemlerinin Kur’an ve Sünnete, yani şeriata bağlı olduğunu niye iddiâ etmesin? Örnek olarak Gümüşhanevî’nin şu sözlerine bakalım: “Şeriata muhâlif olan tarikat, dalâlettir, felâkettir ve hatta küfürdür. Herhangi bir hakikat ki Kitap ve Sünnette uymazsa, fâsıklık ve zındıklıktan başka bir şey değildir.“[179] Bu ifadenin bir sayfa sonrasında yer alan şu sözlerin şeriatla bağdaştığını nasıl söyleyeceğiz?: “Şeriat sözler, tarikat fiiller, hakikat haller, mârifet de servetin başıdır.“ Şeriatın hangi hükmü hakikat değildir ki, diğer hükümlerine bu isim verilmiş olsun? İslâm’ın bu ayrımını Kur’an ve Sünnet mi yapmıştır, Rasûlullah (s.a.s.) döneminde tarikat mı vardı ki, şeriatı (ya da dini) bu şekilde kısımlara ayırsın ve değişik isimlerle isimlendirsin? Bu anlayış, şeriattan (Kur’an ve Sünnetten) takvâyı çıkarmışlar, onu kendi anlayışlarıyla yorumlayıp tasavvuf ve tarikate mal etmeye çalışmışlar; fetvâ ayrı, takvâ ayrı demişler, takvâyı elde etmenin yolunun şeriatten değil; tasavvuftan geçtiğini dillendirmişlerdir.

Ve bu anlayışta şeriata ters, Kur’an ve Sünnetle bağdaşmayacak din anlayışlarını savunan nice yanlışlara şâhit oluyoruz. Birkaç örnek verelim: Tasavvufun en büyük hanım evliyâsı Râbia şöyle der: “Ateşinden korktuğum yahut cennetini umduğum için Sana ibâdet etmedim. Sana sadece zâtın için ibâdet ettim.“ Yunus Emre’nin de bu anlayışı şöyle tekrar ettiğini biliyoruz: “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver onları / Bana Seni gerek Seni.“ Görülüyor ki, Rabia ve Yunus (ve onların bu sözlerini tasvip eden tasavvuf), Allah’ın mü’minlere sâlih amelleri için vaad ettiği cenneti beğenmiyor veya yeterli görmüyor, onun yerine İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’ya “Biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana inanmayız“[180] dedikleri gibi, Allah’ın zâtını görmek istiyor. Hâlbuki hiçbir peygamber âhiret için böyle bir istekte bulunmamıştır. Kaldı ki, hayır ameller için mükâfat olarak Kur’an ve Sünnet cenneti vaad ederken, onları istememek veya Allah’ın zâtını istemek Kur’an ve Sünneti takmamak değil midir? Bid’at ve sapıklıklara dalan kimi tasavvufçuların Allah’ın dininden nasıl uzaklaştıkları açıkça görülüyor. Bu uzaklıktan dolayıdır ki, Şeyhu’l-İslâm Ebussuud Efendi, Yunus Emre’nin cennet ve nimetlerini hem istemeyen, hem küçümseyen sözleri için “küfür“ demektedir.[181] Allah’ın örnek gösterdiği kadınlardan biri olan Hz. Âsiye’nin duâsını Kur’an öğretiyor: “Allah, mü’minlere de Firavn’un karısını misal gösterdi. O, ‘Rabbim, bana katında, cennette bir ev yap, beni Firavn’dan ve onun yaptıklarından koru, beni zâlimleri topluluğundan kurtar’ demişti.“[182] Yüce Allah’ın takdirle andığı ve Kur’an’ında zikrettiği, mü’minlere örnek gösterdiği sâliha kadın Âsiye, cennette kendisine bir ev yapması için Allah’a yalvarıyor ve duâ ediyor. Firavun’un eşi yanında adı bile anılmaya değmeyecek olan Râbia ise, cenneti istemiyor... [183]

“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat yapan (kanun koyan, Allah’a eş koştukları) ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“[184] Bu âyette uydurdukları hurâfeleri Allah’ın dini, şeriatı gibi gösterenler reddediliyor. Onların, Allah’ın izin vermediği, râzı olmadığı dini kendilerine yasalaştıran, şeriat yapan, meşrû gösteren ortakları mı olduğu, inkâr tarzında soruluyor. Bu sorudan Allah’tan başka kimsenin din hükmü koyma yetkisinin olmadığı kesin şekilde anlaşılıyor. Zira Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah, insanların Kur’an’a uymayan geleneklerini din yapmalarına izin vermemiştir. Bu gelenekler, Allah’ın din hükümleri değil, şeytan öğütleridir. Allah böyle şeylerden râzı olmaz. Şâyet ezelde kullarına bir süre vermeyi, cezâlarını ertelemeyi veya âhirete bırakmayı kararlaştırmış olmasaydı derhal aralarında hüküm verilip helâk edilirlerdi. Fakat Allah ezelî kararı uyarınca onların cezâlarını ertelemekte, (hidâyetleri ve) uslanmaları için fırsat vermektedir. Onlar, zamanı gelince şiddetli bir cezâya çarpılacaklardır. [185]

Bir de şu ifâdelere bakalım: “Şeriat, tarîkat yoldur varana / Hakîkat, ma’rifet andan içeru.“[186] Tasavvuf anlayışında, en azından yetersiz bir şeydir şeriat, başka şeylerle takviyesi gerekir. Yunus Emre’nin şu sözlerinde bu anlayış çok net görülür: “Mumlu baldır şeriat, yağı anın tarikat / Dost için yağı bala ya niçin katmayalar?“

 

Şathiye; Şeriatle Bağdaşmayan, İsyanla Dolu Tasavvufî Söz ve Şiirler

Şath: Üzerinde bönlük, saçmalama ve dâvâ kokusu olan sözdür. Böyle bir şeye kalkışmak, gerçeklere göre sürçmektir, suçtur.[187] Kelimenin kök anlamında sözde ölçüyü kaçırmak anlamı vardır. Şatah da; çelişkili ifâde, latîfe, mizah demektir; çoğulu şatâhat’tır. Şatah, çürük sözler olarak da tanımlanır. Şatha âit sözlere şathiye denir. Türk tasavvuf edebiyatında ciddi bir düşünce veya duyguyu, çoğunlukla da İslâm inançlarını ve şeriatın hükümlerini iğneleyici ve alaylı bir şekilde anlatan şiirlere şathiye denir. Bu tür şiirlere daha çok tekke şâirleri rağbet göstermişlerdir. Hatta bu nedenle şathiye yerine; şathiye-i sûfiyâne terimi kullanılır. Allah ile senli-benli, şakalı bir edâ ile konuşur gibi yazılan şathiyelerde daha çok inançlar, sözkonusu edilir ve alaylı bir dil kullanılır. Bazıları saçma sanılan bu sözlerin, yorumlandığında tasavvufla ilgili türlü kavramlara değindiği görülür. Şeriate aykırı veya mânâsız gibi söylenen düşüncelerin, aslında vahdet-i vücut felsefesindeki görüşleri bildirdiği kesindir. Tasavvuf ıstılahları arasında şathiyenin önemli bir yer tutmaya başlaması, vahdet-i vücut ekolünün yaygınlık kazanmasıyla paralellik gösterir.

Tasavvufla ilgili eserlerde şathiyelerle ilgili çok bol malzemeler görülür. Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l-Hakk“ (Ben Hakk’ım/Allah’ım) sözü ile; Bayezid Bestâmî’nin “Sübhânî mâ a’zame şânî“ (Kendimi tesbih ederim, noksan sıfatlardan tenzih ederim, şânım ne yüce oldu) sözü yaygın olarak bilinen ve tüm tasavvufçularca tevil edilerek de olsa kabul edilen iki şathiye örneği olarak verilebilir. Yine, Bâyezid Bistâmî’ye âit: “Bir denize daldım ki, peygamberler o denizin sâhilinde durdu“ sözü de böyledir.

Tasavvufçulara göre şathiyye, “dıştan (zâhiren) ve ortalama (şeriatla ilgili) bilgilerle bakıldığı zaman şeriata aykırı imiş gibi gözüken, fakat tasavvufî/bâtınî anlamda bir hakikati ifâde eden söz ve deyişlerdir.“ [188]

Şathiye adı verilen bütün bu elfâz-ı küfrü tasavvufçular hiç eleştirmez, savunur ve sahip çıkarlar. Te’vil etmeye çalışırlar: Bunlar vecd halinde, bir nevi sarhoşluk ânında söylenen sözlerdir. Bu sözleri söyleyenler Allah’a o kadar yakın olmuşlar ki, bu samimiyetle senli-benli konuşmaya başlamışlar. Bunlarınki naz makamıdır, onlar için bu sözler câizdir; ama o makamlara erişmeyenlerin bu tür sözleri câiz olmaz... “Ben Hakk’ım, -hâşâ- Allah’ım“ diyenleri savunan ve bu sözlere teville karışık sahip çıkan zihniyetten beklenen tavır farklı olamazdı, denilebilir. Bunlar, iddiâ edildiği gibi, cezbe ve sarhoşluk zamanında (İçki içmeden insan nasıl sarhoş olur? Hz. Peygamberimiz veya ashâbdan böyle bir şey hiç nakledilmiş midir?) söylenmiş sözler değildir. Kitaplara geçmiş, tekrarlanmış, tasavvufçular tarafından dillendirilip kabul edilmiş, savunulmuş, hatta kutsal söz gibi kabul edilmiştir. Meselâ nakşibendîlerde ve diğer çoğu tarikatlarda kelime-i tevhid zikri olarak şeyhler tarafından müridlere vird olarak verilen ifadelerden biri: “Lâ mevcûde illâllah“ (Allah’tan başka mevcut -varlık- yoktur) sözüdür. Bunu, kendilerine göre belirli aşamaya gelmiş her tasavvufçu günde bilmem kaç bin defa söyler, tabii ki bunlar Allah’ın öğrettiği ve Rasûlü’nün uygulayıp tavsiye ettiği zikir/ibâdet cinsinden değildir, büyük ve fecî bir bid’attir.

Saf zihinlerin olumsuz etkilenmesi, şeytanın onlara bu sözlerle vesvese vermesi gibi riskler içermesinden ötürü, Allah’tan af dileyerek, bunlardan bir kısmını konuya örnek olması için iktibas etme zarûreti duyuyorum. Zâten araştıran insan, bunları bu tasavvufçu şâirlerin eserlerinde ve onlardan alıntı yapan birçok tasavvuf kitabında kolaylıkla bulabilir.

“Sâlik, kâfir olmadıkça Müslüman olamaz, kardeşinin başını kesmedikçe Müslüman olamaz. Anası ile tezevvüc etmedikçe Müslüman olamaz.“ [189]

“Var kardaşın öldür, dahî avradın boşa, / Anana kâbin kıydır, Hakk’ı ıyân göresin.“ Sadeleştirip bugünkü dille söylersek: “Git, kardeşini öldür ve karını boşa, annenle nikâh kıydır, (Böylece) Allah’ı açıkça görmüş olursun.“ [190]

“Sekiz cennet yaptın sen Âdem için / Adın büyük, bağışla onun suçun / Âdem’i cennetten çıkardın, niçin? / Buğday nene lâzım, harmancı mısın?

Hafâya çekilip seyrâna durdun / Aklı yetmezlerin aklını urdun / kıldan ince köprü yaptın da kurdun / Akar suyun mu var, bostancı mısın?

Yüz bin cehennemin korkmam birinden / Rahmân ismi nâzil değil mi senden? / Gaffâruzzüznûbum demedin mi sen? / Affet günahımı, yalancı mısın?

Şânına düşer mi noksan görürsün / Her gönülde oturursun, yürürsün / Bunca canı alıp yine verirsin / Götürüp getiren kervancı mısın?

Bilirsin ben kulum, sen sultânımsın / Kalpde zikrim, dilde tercümânımsın / Sen benim canımda can mihmânımsın / Gönlümün yârisin, yabancı mısın?“ [191]

“Kıldan köprü yaratmışsın / Gelsin kullar geçsin deyû / Hele biz şöyle duralım / Yiğit isen geç a Tanrı.“ [192]

“Kıl gibi köpri gerersin geç deyû / Gel seni sen tuzağından seç deyû / Ya düşer ya dayanur yahut uçar / Kıl gibi köpriden âdem mi geçer? / Kulların köpri yaparlar hay içün / Hayrı budur kim geçerler seyr içün...“ [193]

“Hak Teâlâ Âdemoğlu özüdür / Otuz iki Hak kelâmı sözüdür. / Cümle âlem bil ki Allah özüdür / Âdem ol candır ki güneş yüzüdür.“ [194]

“Âdemi balçıktan yoğurdun yaptın / Yapıp da neylersin, bundan sana ne? / Halk ettin insanı saldın cihana / Salıp da neylersin bundan sana ne? / Bakkal mısın, teraziyi neylersin? / İşin gücün yoktur gönül eylersin / Kulun günahını tartıp neylersin? / Geçiver suçundan bundan sana ne? / Katran kazanını döküver gitsin / Mü’min olan kullar dîdâra yetsin / Emreyle yılana tamûyu yutsun / Söndür şu ateşi bundan sana ne? / Sefil düştüm bu âlemde nâçarım / Kıldan köprü yaratmışsın geçerim / Şol köprüden geçemezsem uçarım / Geçir kullarını bundan sana ne? / Behlül Dânâ’m eder cennet yarattın / Nice kulları cehenneme attın / Nicesin âteş-i aşk ile yaktın / Yakıp da neylersin bundan sana ne?“

“Aşk katında küfr ile İslâm birdir / Her kanda mesken eylese âşık emîrdir.“ [195]

“Benem Hakk’ın kudret eli / Benem belî aşk bülbülü / Söyleyip her türlü dili / Halka haber veren benem.“ [196]

Söylediği şathiyeler/küfür lafızları devrinde muvahhid müslümanları kızdırmış ve ona karşı tavır alınmasına sebep olmuş olacak ki, Yunus Emre şöyle der: “Yûnus bu cezbe sözlerin / Câhillere söylemegil / Bilmez misin câhillerin / Nice geçer zamânesi.“ Böyle dediği halde, duramaz, nice şathiyeler döktürür. Bunlardan kimileri, sadece tasavvuf çevresinde değil; müslüman halk arasında da şöhret bulmuştur. Şu dörtlük onlardan biridir: “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver anı / Bana seni gerek seni.“

 

Devlet ve İslâm Devleti

‘Devlet veya dûlet’, değişmek, bir durumdan başka bir duruma dönmek, dolaşmak, nöbetleşe birbiri ardınca gelmek ve zafer kazanmak gibi anlamlara gelir. Bu kelimenin aslı olan ‘devl’ kökü, Kur’an’da bir yerde kullanılmaktadır ve dönüşümlü olmak, döndermek anlamındadır. “Biz o günleri insanlar arasında dönderir dururuz…“[197] ‘Devlet ya da dûlet’ biçimiyle de yine bir âyette geçmektedir. Ganimet mallarının taksimiyle ilgili bir konunun sonunda şöyle denilmektedir: “Ta ki o ganimet (ya da genel olarak servet ) sizden zengin olanlar arasında dolaşan bir ‘devlet-dûle’ (servet) olmasın.“ [198]

Bazı tefsirciler burada geçen kelimenin ‘devlet’ veya ‘dûlet’ şeklinde okunabileceğini açıklıyorlar. Buna göre ‘devlet-dûlet’ servet, baht, makam ve gâlibiyet gibi insanlar arasında bazen ona bazen buna devrolunan sevindirici nimet ve duruma verilen addır. Nitekim Türkçe’de, büyük bir nimete kavuşanlar için ‘başına devlet kuşu kondu’ şeklinde söylenilen bir deyim vardır. Kimileri de demişlerdir ki, ‘devlet’ şeklinde söylenirse devlet kavramı, yani zafer, galibiyet ve makam; ‘dûlet’ şeklinde söylenirse, mülk anlamı kasdedilir.[199] Buna göre ‘devlet’ kelimesinin sözlük anlamında; elden ele dolaşan, bir ona bir buna geçen güç, makam ve üstünlük gibi şeyler vardır.

 

Siyasî Anlamıyla Devlet: Tarihî gelişimi içerisinde bu kelime giderek, bir siyasí yapılanma, belli bir gücü elinde bulundurma ve egemenliğe sahip olma durumunu ifade etmeye başlamıştır. Bugün ‘devlet’ diye ifade edilen gücün, kelimenin sözlük anlamıyla ince bir bağlantısı vardır. ‘Devlet’ bir gücü ve belli bir üstünlüğü temsil etmektedir. Ancak bu güç sabit değildir, bir onun bir bunun elinde durmakta, sürekli el değiştirmektedir.

Bugün ‘devlet’ deyince, manevi bir kişiliği, anayasal bir düzeni olan, egemenlik sahibi, sınırları belli bir ülke üzerinde kurulu, bir hükümete ve ortak kanunlara sahip teşkilat (örgüt) akla gelmektedir. Devlet kavramının tanımı noktasında çok farklı görüşler vardır. Bunun sebebi hemen herkesin olaya kendi ideolojisi, kültürel kimliği ve aldığı eğitim açısından bakmasıdır. Herkes onu, kendi anlayışı doğrultusunda tanımlamaktadır.

Kur’an, çok açık şekilde devletten, devletin yapısından bahsetmez. Böyle bir şey zaten Kur’an’ın konusu değildir. Çünkü Kur’an bir hidâyet rehberidir ve insanlara Allah’a nasıl kulluk yapılacağının, dünya hayatının nasıl yaşanacağının, hangi ilkelere uyacaklarının genel hatlarını gösterir. Ancak Kur’an, yönetimden, âdil yöneticilere itaatten, mü’minlere iktidar verilmesinden, yönetici peygamberlerden, saltanat sahibi kralların azgınlıklarından, Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesinden, suçluların cezalandırılmasından, adâletle hüküm verilmesinden sık sık bahsediyor.

Kur’an’da çok miktarda siyasí kavram ve siyasetle ilgili pek çok prensip olmasına rağmen ‘Íslâm’da bir yönetim şekli yoktur’ demek doğru değildir. Kaldı ki gönderilen bütün peygamberler, aynı zamanda kendi toplumlarının yöneticileri idiler. Onlar, insanları Din’e davet edipte sonra onları kendi halleriyle başbaşa bırakmamışlardır. Onları Allah’ın indirdikleriyle yönetmişler, aralarındaki sorunları ilâhí ilkelerle çözmüşlerdir.

Şüphesiz devlet anlayışı ve devletin örgütlenişi tarih boyunca bir gelişme göştermiştir. Ancak, yönetim, kanun, hukuk, hâkimiyet, hükümranlık ve benzeri şeyler hep devlete beraber düşünülmüş şeylerdir. İslâm tarihinde ‘devlet’ kelimesinin kavram olarak kullanılması Abbâsîler döneminden itibaren başlamıştır. Sevinçli günlerin sırasının Abbâsîlere geldiğini ifade etmek üzere ya kelimenin sözlük anlamından hareket ederek, ya da ‘devlet’ kelimesinin geçtiği âyetten esinlenerek ‘devlet’ sözü kullanılmıştır. Zira ‘devlet’ kelimesinde mutluluk ve kutlu olmak anlamları da vardır. İktidarın el değişmesi, mevcut yönetimlerin iyi veya kötü olarak nitelendirilmesi, yönetime bağlılıklar ve karşı oluşlar bu kelime ile ifade edilmiştir.

Batılılaşma hareketlerinden sonra da İngilizcedeki ‘state’ kelimesinin karşılığı olarak ‘devlet’ kelimesi tam olarak yerleşmiştir. Biz ‘devlet’ konusundaki çok farklı görüşleri ve geniş açıklamaları bir tarafa bırakıp, İslâm’ın tavsiye ettiği yönetim anlayışına kısaca değinmek istiyoruz.

İster ‘devlet’ diyelim, isterse başka bir ad verelim, yönetim olayının ilk insanla başladığı açıktır. İki insan bir araya gelse aralarında bir hukuk olayı meydana gelir. Toplu olarak yaşamaya mecbur olan insanların hukuksuz, yönetimsiz ve yöneticisiz olmaları mümkün değildir. Bir yöneticinin veya yönetimin yetkisinde belirli kurallara uyan topluluklar huzuru, toplumsal düzeni sağlarlar. Kuralsız, hukuksuz, yönetimsiz, başsız topluluklarda huzur ve düzen değil; kaos, anarşi ve düzensizlik vardır.

Müslümanların Tarihinde Devlet: insanı başıboş bırakmayan Rabbimiz, onlara elçiler göndererek dünya hayatlarını nasıl yaşayacaklarını bildirmiş, uymaları gereken kuralları ve hukuku da onlara haber vermiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) Medine’ye hicret ettikten sonra İslâmî yönetimin genel esaslarını bizzat kendisi uygulayarak göstermiştir. O, vahy doğrultusunda insanların dâvâlarına bakıyor, suçları önlemek için tedbir alıyor, gerekirse suçluların cezalarını veriyor, saldırgan düşmana karşı ordu çıkarıp savaşıyor, kimileriyle barış imzalıyor, çeşitli ülke yöneticilerine elçi gönderiyor, onlardan gelen elçileri kabul ediyordu. Allah’ın hükümlerini yerli yerinde uyguluyor, ticaret emniyetini sağlıyor ve gerekirse denetliyor, insanların eğitimleri için kurumlar tesis ediyor, emirler veriyor, diplomatik ilişkiler kuruyordu.

Şüphesiz bütün bunlar bugün ‘devlet’ denilen örgütün yaptıklarının benzeri idi ve o günün şartlarına uygundu. Peygamberimiz (s.a.s.) dikkat edilirse mescidde namaz kıldırıp, insanları irşad etmekle kalmamış, toplumun bütün sorunlarıyla ilgilenmiş, mü’minler topluluğunu sevk ve idare etmişti. O, ibâdet, vaaz ve irşad işlerini kendine, yönetim ve hükümranlık işlerini dinle ilgisi olmayan siyasîlere bırakmadı. Böyle bir şey İslâm’ın ilkelerine ters olurdu.

Peygamberimiz’in vefatından sonra Râşid Halifeler döneminde İslâmî devlet modeli daha da gelişti ve kurumsallaştı. Yönetim şekli Emevîlerle saltana dönüşse ve daha sonradan kurulan birçok İslâm devletinde saltanat kurumu korunsa bile; devlet yönetiminde ve hukuk alanında İslâm’ın genel prensipleri uygulanmaya çalışıldı. Râşid Halifelerin yönetimi, Peygamberimiz’in hayatını içine alacak şekilde, yani Asr-ı Saâdet hep bir model olarak düşünüldü. Çünkü bu model, İslâmî bir yönetimin bütün özelliklerini taşıyordu.

İslâmî bir yönetim biçiminde şûra, biat ve Allah’ın hükümlerinin hâkimiyeti ana temeldir. Biat sıradan bir oy vermek değil, Allah adına bir yöneticiye, o yönetici Allah’ın emrine uyduğu müddetçe bir bağlılık ve itaat sözüdür. Bu söz içerisinde itaat, mü’min olarak kamu alanındaki görevleri yerine getirme, yöneticiye hayırlı işlerde yardımcı olma, hem de kendilerine yönetim emaneti verilenleri denetleme görevi ve anlayışı da vardır.

Şûra, İslâmî devletin en belirgin özelliğidir. Bu yönetimde söz hakkı ne bir kişinin, ne bir sınıfın, ne çoğunluğun, ne de her sözü kanun olan diktatörlerindir. Şûra, bütün işlerde yöneticilerin yetkili kimselere, hatta gerekirse halka danışmasıdır. Hakka ve halkın yararına en uygun kararların alınma çabasıdır. İslâmî devlet modelinde son söz, Hakka, yani Allah’ın hükmüne aittir. Allah’ın insan toplulukları için gönderdiği, onların faydasına olan genel ve değişmeyecek hükümlerdir. İslâmî devletin kuruluş amacı ve siyasetinin metodu, bu hükümleri uygulamak, insanların işlerini bu hükümler doğrultusunda yürütmektir. Ancak bu hükümleri anlayacak ve uygulayacak olanlar yine insanlardır. Şûrâ, yani her konuyu uzmanına danışma prensibi, İslâmî hükümlerin en iyi anlaşılmasını ve adâletli bir şekilde uygulanmasını sağlar. İnananlar bunun en güzel şekilde olmasına çaba gösterirler, ama hiç kimsenin anladığı ve uyguladığı şey İslâmî modelin kendisi değil, İslâm’ı kaynaklara uygun anlama ve yaşama çabasıdır.

Devlet Amaç Değildir: Öyleyse İslâmî devlet bir amaç değil, İslâm’ı daha iyi yaşamak, hakları sahiplerine ulaştırmak, dünya işlerini düzene koymak ve suçları önlemek için bir araçtır. Kimilerine göre devlet en son güç ve hâkimiyet makamıdır. Onun gücünün üstünde güç yoktur. Koyduğu bütün ilkeler ve kanunlar tartışmasız doğrudur ve itaat edilmesi gerekir. Böyleleri devleti en son güç makamı olarak tanıyarak, onu hak etmediği bir yere koymakta ve onu adeta bir ilâh haline getirmektedirler.

İslâmî devlette, hâkimiyet; yani en son egemenlik Allah’a âittir. Bunun anlamı şudur: Mülk Allah’ındır. Yerde ve gökte olan canlı ve cansız bütün varlıklar O’nundur. İnsanlara din ve şeriat koyma, onlar hakkında hükümler, ölçüler ve ilkeler gönderme hakkı Allah’ındır. O, âlemlerin Rabbidir, her şeyi bilir ve her şeye hâkimdir. İnsanlara düşen, Allah’ın gönderdiği hükümleri kabul edip uygulamak ve böylece kulluk görevlerini yerine getirmektir.

Hâkimiyeti, belli bir toprak parçasına sahip olup, orada bir otorite kurmak, özgürlükleri ve bazı hakları kullanabilmek; bir ülkeye, bir halka bir kişinin, bir zümrenin hükmetme hakkı yoktur anlamına alırsak, ‘hâkimiyet milletindir’ demek yanlış değildir. Bu söz ile ‘milletin, daha doğrusu millet adına hareket ettiğini iddia edenlerin görüşünün üstünde görüş yoktur, onların kararlarının üzerinde hiçbir hüküm tanımayız’ anlamı kasdedilirse; bu şüphesiz İslâm dışı bir görüştür. Çünkü bu anlayış, hüküm (helâl-haram ölçüleri, hukuk ilkeleri) hakkını Allah’tan alıp kullara verme anlayışıdır.

İslâmî devlet, Allah’ın hükümlerini uygularken, günün şartlarına göre, insanların ihtiyacı kadar yeni kanunlar çıkarabilir, yeni kararlar alabilir. Teknik geliştikçe yeni kurumlar, yeni çalışma yöntemleri oluşturabilir. İslâmî hükümlerin uygulandığı İslâm devletine ‘dâru’l-İslâm’ denildiğini hatırlayalım. Öyleyse bir yönetimin İslâmî sayılabilmesi, o yönetimin İslâmî ilkeler üzerine kurulması ve işlerin ve siyasetin İslâm’a göre yapılması gerekir.

Kimileri, ‘İslâmî yönetimin bir modeli yoktur. Yönetimle ilgili ilkeler ümmetin tarihí tecrübesi ve yeni gelişmelerle elde ettikleri, oluşturdukları sivil bir alandır’ görüşündedirler. İslâm fıkhının yönetimle ilgili ortaya koyduğu prensipler İslâmî yönetim modelinin kendisidir. Bu modelin günümüzde bilinen teknik terimlere uyması gerekmez. İnsanın bütün hayatını kuşatan İslâm, hükmetme, yönetme, kanun koyma gibi çok önemli bir alanı, her zaman hevâsına uyma zaafı olan insanın insafına bırakmamıştır.

İslâmî devlet modeli hiçbir monarşik, oligarşik, teokratik, laik ve demokratik modellere benzemez. Çünkü İslâm’ın kaynağı İlâhî vahy, diğerlerinin kaynağı ise insan aklıdır. Hatırlatmak gerekir ki cumhuriyet anlayışı ile demokratik yönetimin bazı yöntemleri, ilkeleri ve işleyiş biçimi İslâmî yönetime oldukça yakındır. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, halkın görüşüne itibar etme, danışma yabana atılacak şeyler değildir.[200] Ama bütün bunlar, onların beşerî ideolojiler olduğunu, içinde bazı doğrular yanında çok sayıda yanlışların/bâtılların bulunduğunu unutturmamalıdır. Onun doğru ve güzel kabul edilen nice hususlarının da kâğıt üzerinde kaldığını, özellikle İslâm ve müslüman sözkonusu olduğunda uygulamada ilkelerinden vaad ettiği güzellikten eser kalmadığı bilinen ve görünen bir hakikattir. Beşerî ideolojilerin hiçbiri, İslâmî sisteme alternatif olamaz, birlikte uzlaşmaları düşünülemez.

 

Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır

Hukm kelimesi, sözlük anlamı olarak yargı ve yargıda bulunmak anlamındadır. Kelime, bütün kökleriyle, taraflar arasında ister anlaşmazlık bulunsun, isterse bulunmasın, belirli bir konunun gerçek değerinin anlaşılması için, bu konuda yetkili kabul edilen bir makama başvurma mânâsını içermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de de bu anlamda kullanıldığı görülmektedir. Hukm kelimesinin Türkçede “egemenlik“ anlamında kullanılan “hâkimiyet“ şeklindeki söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme yetkisi, yüksek egemenlik anlamıyla Arapçada yenidir.

İslâm’a Göre Hâkimiyet: İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek müslümanlar arasında tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak Allah’a has bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması sözkonusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez.[201] İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve kendi anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta dini yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler Rasûlün getirdiklerine arz olununcaya kadar ümmetin ona uyması ve anlaşmazlıklarında onun hükmüne başvurması gerekmez. Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve uygun düşerse, doğrulukları belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat Rasûl’ün getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların reddedilmesi gerekir.[202] Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sahip olmaları için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne başvurmayı şart koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir teslimiyetle, verdiği hükme teslim olmayı öngörmüş bulunuyor. [203]

Konuyu özetlemek gerekirse; Her yönüyle kendisine has bir muhtevâya sahip olan İslâm Dininin, esas gayesini teşkil eden “dini yalnızca Allah’a has kılma“yı gerçekleştirmek için, diğer bir ifade ile İslâm’ı hâkim kılmak için kendine has bir yol ve yordamının olacağı da açıkça bilinen hususlardandır. İslâm’ı hâkim kılmak için yapılacak herbir doğru eylem, hatta zihinsel faâliyetler bile birer sâlih ameldir. Yani bu maksatla yapılacak işlerimizin kabul edilebilmesi için, bir ameli, sâlih kılan özellikler şunlardır: 1) Yapılacak amel ile birlikte sahih bir akîdenin bulunması, 2) Yapılacak amelin ihlâsla, yani yalnızca Allah’ın rızâsı gözetilerek yapılması, 3) Bu amelin, şeriatin o amel için belirlemiş olduğu şekilde yapılması, yani Kitaba ve Sünnete uygun olması (ittibâ). Dolayısıyla İslâm’ı hâkim kılmak için izlenecek yolun, İslâm’ın kendi bünyesinden alınmış olması yahut en azından İslâm’ın açıkça yasaklamış olduğu gâye ve maksatlara götüren bir yol olmaması gerekmektedir. Buna bağlı olarak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Demokrasi, esas itibarıyla, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı olarak kabul etmeyip bu hakkı kayıtsız şartsız olarak halkta ya da millette gören bir rejimin adıdır. Demokratik yöntemler de bu amacı gerçekleştirmek için ortaya konulmuş yollardır. Müslüman bir kimse, İslâm’ı egemen kılmak için çalışma ibâdetini îfa ederken, hiçbir yönüyle İslâm’la bağdaşmayan bu yöntemleri, İslâm’ı egemen kılmanın vâsıtası olarak kullanamaz. Çünkü böyle bir durumda en azından sâlih amelde aranan “ittibâ“ şartı bulunmayacaktır. Dolayısıyla böyle bir amel, en azından red edilmiş olacaktır.

Kaldı ki, herbir sistemin yöntemi de ancak kendi tabiatına uygundur. Amaç ile yöntem arasındaki tabiat farlılıklarının varlığının sağlıklı birtakım sonuçlara ulaştıramayacağı da hem mantıkî bir gerçektir; hem de artık gerek İslâm âleminde ve gerekse coğrafyamızda yaşanan deneyimleri gözönünde bulunduracak olursak, vâkıa daha açık ortaya çıkacaktır. Laiklik ise; en azından İslâm’ın devlet ve toplum hayatına dair hükümlerini red ve iptale dâvet ettiğinden, müslüman açısından kabul edilmesi imkânsız bir siyasal yaklaşımdır.

Allah’ın indirdiği hükümleri ve öncelikle de Allah’ın hâkimiyetini (hangi çerçevede olursa olsun) red etmek de, İslâm dışında bütün sistemlerin ortak yönünü teşkil eder. Dolayısıyla hâkimiyeti bütün kapsam ve boyutlarıyla Allah’ın hakkı olarak görmeyen bir sistem ve din de, müslüman tarafından red edilmeye mahkûmdur. Allah’ın hüküm ve hâkimiyetini kısmen ya da tamamen red eden sistemlerin, İslâm’a göre başka bir şekilde değerlendirilmeleri mümkün olmadığı gibi; müslümanın da bunları red etmekten başka bir tavır takınacağını beklemek mümkün değildir.

Müslümanlar Allah’ın Dini’ni gerçek mâhiyetiyle kavrayıp küllî ve cüz’î hiçbir alanda İslâm’dan başka herhangi bir sisteme ihtiyaç duymayıp yalnızca Rablerinin dini ile yetinerek, sadece o dinin gösterdiği doğrultuda, gösterdiği hedefe doğru ilerleyecek olurlarsa, hem kendi aralarındaki anlaşmazlıkları ıslah edip birbirleriyle ilişkilerini düzeltecek, hem de Rableriyle aralarını düzelterek O’nun rahmet ve inâyetine mazhar olacaklardır: “Uğrumuzda cihad edenleri, elbette Biz Onları, yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah, ihsân edenlerle beraberdir.“ [204]

Bu memlekette; Allah’ın hükmünün uygulanmasını istemek, şeriatı savunmak bile suç sayılabilir. “Şeriatçı“ kavramı bir suç, bir yafta olarak horlanan kimselere takılır, bazen herhangi bir olay bahanesiyle İslâm düşmanları sokaklara dökülür, “kahrolsun şeriat!“ şeklinde anırmalar yükselir. Müslümanların sarılması ve savunması gereken şeriat, yine içlerinden bazıları tarafından “hîle-i şer’iyye, yani şer’î hile terimiyle hilelere âlet edilir, iş kitabına uydurulmaya, hilelere şeriatten kılıf bulunmaya çalışılır. Bazıları da şeriatı da hakikatin dışında bir kabuk kabul ederek onu küçümser, avâmın takılıp kaldığı ve ileriye geçemediği bir ilk aşama olarak düşünüp, kendileri onu aştığını ileri sürerler.

Şeriat kavramının düşündürdüğü bir husus da; bu kavramla ilgili ve aynı kökü paylaşan “meşrû“ ve “gayr-ı meşrû“ terimleriyle ilgili câhiliyye insanının açmazıdır. Bilindiği gibi, “meşrû“ şeriata uygun; “gayr-ı meşrû“ da şeriata uygun olmayan demektir. Şimdi, biri kalkıp “bu düzen, bu hükümet, bu yöneticiler gayr-ı meşrûdur“ dese, bu ifâdeyi bu düzenin kurumları ve mensupları yanlış ve suç sayıp bu sözü söyleyenin cezâlandırılmasını isteyebilirler mi? Eğer “bu düzen ve mensuplarının gayr-ı meşrû“ olduğunu kabullenmeyip suç saysalar, o zaman kendileri bu düzenin şeriata dayalı olduğunu söylemiş, laik (dinsiz, daha doğrusu çok dinli), demokratik, İslâm dışı devleti şeriata uygun görmüş olacaklar ki, bu önce savundukları Atatürk ilkelerine, anayasaya ve ona bağlı kanunlara ters olan ciddi bir suç unsurudur. Bilindiği gibi devletin en küçük bir esasının bile dine ve dince mukaddes sayılan hususlara göre düzenlenmesini istemek bile suçtur, hele bu düzene tümüyle meşrû, yani şeriata uygun demek tümüyle suç olacaktır.

Yok, eğer “bu düzen meşrûdur“ diyen çıksa, bu sözü mevcut düzen yanlıları doğru mu, yanlış ve suç mu kabul etsinler? Bu söz, bu sistemin şeriata uygunluğunu ifade etmektedir. Müslüman açısından bu sözün doğru olmadığı açık-seçiktir, ama bu câhiliyye insanı olan düzen taraftarlarınca öyle bir karmaşadır ki…

Bütün bu kaos içinde Allah’ın dinine, Muhammed (s.a.s.)’in şeriatına, Kur’an’ın hükümlerine sarılmayı başarabilen, ifrat ve tefritler arasında şeriatı incitmeyen ve incitilmeye aday olmayan şeriatçı gençlere selâm olsun! O gençler ki, Rasûlullah (s.a.s.)’ın şu tavsiyesine uymayı her şeyin önüne geçirmiş ya da geçirme gayretindedirler: “Size bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe dalâlete/sapıklığa düşmezsiniz. O, Allah’ın Kitabı’dır.“[205] Ne mutlu, Kur’an’ın hidâyetinde her türlü sapıklığa düşmeyen şuurlu muvahhidlere!

“Şeriat kim sarây-ı Kibriyâdır / Hakikat mülküdür muhkem binâdır / Anın herbir taşını her kim koparsa / Yerine başını koymak revâdır.“ [206]

“Başını alır şerîatten koparsa kimse taş / Oldu şemşîri anın insâna âhenden hisar.“[207]

“Şeriatın kestiği parmak acımaz.“[208] (İslâmî hükümlere uymamaktan dolayı gelen cezâ için bir şey söylemek mümkün değildir, anlamında deyim)

“Şeriat zâhire hükmeder.“[209] (Şeriat/İslâm hukuku, görünene göre uygulanır.)

 

Şeriat Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler

A- Şeriat Kelimesinin Kökü “Ş-r-a“ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (5 Âyet): 5/Mâide, 48; 7/A’râf, 163; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18.

B- Hüküm Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (210 Âyet): 2/Bakara, 32, 113, 129, 129, 151, 188, 209, 213, 220, 228, 231, 240, 251, 260, 269, 269; 3/Âl-i İmrân, 6, 18, 23, 48, 55, 58, 62, 79, 81, 126, 164; 4/Nisâ, 11, 17, 24, 26, 35, 35, 54, 56, 58, 58, 60, 65, 92, 104, 105, 111, 113, 130, 141, 158, 165, 170; 5/Mâide, 2, 38, 42, 42, 42, 43, 43, 44, 44, 45, 47, 47, 48, 49, 50, 50, 95, 110, 118; 6/En’âm, 18, 57, 62, 73, 83, 89, 114, 128, 136, 139; 7/A’râf, 7, 87, 87; 8/Enfâl, 10, 49, 63, 67, 71; 9/Tevbe, 15, 28, 40, 60, 71, 97, 106, 110; 10/Yûnus, 1, 35, 109, 109; 11/Hûd, 1, 1, 45, 45; 12/Yûsuf, 6, 22, 40, 67, 80, 80, 83, 100; 13/Ra’d, 37, 41, 41; 14/İbrâhim, 4; 15/Hıcr, 25; 16/Nahl, 59, 60, 124, 125; 17/İsrâ, 39; 18/Kehf, 26; 19/Meryem, 12; 21/Enbiyâ, 74, 78, 78, 79, 112; 22/Hacc, 52, 52, 56, 69; 24/Nûr, 10, 18, 48, 51, 58, 59; 26/Şuarâ, 21, 83; 27/Neml, 6, 9, 78; 28/Kasas, 14, 70, 88; 29/Ankebût, 4, 26, 42; 30/Rûm, 27; 31/Lokman, 2, 9, 12, 27; 33/Ahzâb, 1, 34; 34/Sebe’, 1, 27; 35/Fâtır, 2; 36/Yâsin, 2; 37/Saffât, 154; 38/Sâd, 20, 22, 26; 39/Zümer, 1, 3, 46; 40/Ğâfir, 8, 12, 48; 41/Fussılet, 42; 42/Şûrâ, 3, 10, 51; 43/Zuhruf, 4, 63, 84; 44/Duhân, 4; 45/Câsiye, 2, 16, 21, 37; 46/Ahkaf, 2; 47/Muhammed, 20; 48/Fetih, 4, 7, 19; 49/Hucurât, 8; 51/Zâriyât, 30; 52/Tûr, 48; 54/Kamer, 5; 57/Hadîd, 1; 59/Haşr, 1, 24; 60/Mümtehıne, 5, 10, 10, 10; 61/Saff, 1; 62/Cuma, 1, 2, 3; 64/Teğâbün, 18; 66/Tahrîm, 2; 68/Kalem, 36, 39, 48; 76/İnsan, 24, 30; 95/Tîn, 8, 8.

C- Şeriat Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:

a-            Allah’ın Şeriatı: 5/Mâide, 48; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18.

b-            Allah’ın Şeriatına Uymak: 45/Câsiye, 18.

c-            Her Ümmete Amel Edecekleri Bir Şeriat Verilmiştir: 22/Hacc, 67.

d-            Şeriatlerin Muhtelif Olmasıyla İmtihan: 5/Mâide, 48.

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

İslâm Şeriatı, Abdülkadir Udeh, Nur Y.

Yaşasın Şeriat, Abdurrahman Dilipak, Görüş/Risale Y.

Şeriat ve Demokrasi, Kâzım Güleçyüz, Yeni Asya Gazetesi Neşriyat

Muhteşem Şeriat ve Fikrî Mes’eleler, Ahmed Selâmî, Türkçesi Neşriyat, İst. 1976

Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 419-421; 41-62

Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 116-118; 164-171

İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 624-629; 139-142; 279-281

Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, Hayreddin Karaman, İz Y., s. 134-137

Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 43-46

Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 188-191

Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 11-23

Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 298-301; c. 3; 33; c. 6, s. 29-30

Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 19, 317-339; c. 7, s. 236-245; c. 9, s. 5-38

İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. s. 149-156

Nurdan Cümleler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 68-72

Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 260-278

İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam Y. c. 2, s. 187-196

Kur’an’da insan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 203-207

İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda Y. c. 3, s. 225-227, c. 4, s. 101-109

İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.

İslâm Devlet Yapısı, M. Beşir Eryarsoy, İşaret/Bunuc Y.

İslâm’da Siyasî Düşünce ve İdare, Harun Han Şirvani, Nur Y.

İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y.

Câhiliyenin Hükmünü mü İstiyorlar? Ziyâeddin el-Kudsi, Hak Y.

Hâkimiyet Allah’ındır, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.

Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.

Hâkimiyet Allah’ındır, Âyetullah eş-Şiran, İhtar Y.

İslâm’da Hükümet, Mevdûdi, Hilâl Y.

Dünya İslâm Devleti ve Prensipleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.

Teşrîî İslâm Tarihi, Abdülvehhâb Hallâf, terc. Hüseyin Algül, Şamil Y.

Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevserânî, çev. Muhlis Canyürek, Denge Y.

Din Bürokrasisi, Yapısı, Konumu ve Gelişi, Davut Dursun, İşaret Y.

İnanç Sorunları, Hudaybi, İnkılâb Y.

İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.

İslâm ve Siyasi Durumumuz, Abdülkadir Udeh, Pınar Y.

İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.

İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebu’l-Hasan Ali Nedvi, Akabe Y.

Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.

Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Dünya Y.

Modern Çağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y.

Anayasa ve Demokrasi, Abdurrahman Dilipak, Emre Y.

Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.

Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.

İslâm’da Hükümet, Mevdudi, Hilal Y.

Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün/İnkılâb Y.

İslâm İnkılâbının Süreci, Mevdudi, Özgün Y.

İslâm Nizamı, Mevdudi, Hilal Y.

İslâm’da Siyasi Sistem, Mevdudi, Özgün Y.

Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan Y.

İslâm Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, Bir/Arslan Y.

Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Fecr/Dünya/Özgün/Pınar Y.

İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.

İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.

İslâm – Laiklik, Yusuf Kardavi, Denge Y.

İslâm, Laiklik ve Kenan Evren, N. Yücel Mutlu, Rehber Y.

İslâm ve Laisizm, Nakib Attas, Pınar Y.

Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.

Laiklik Yargılanıyor, Rauf Pehlivan, Gonca Y.

Laik Vahşet, Faruk Köse, Mektup Y.

Laiklik Çıkmazı, Ahmed Taşgetiren, Erkam Y.

Laiklik Devrini Kapamıştır, İsmail Kazdal, İhya Y.

İslâm Açısından Laiklik, Muhammed İslâmoğlu (Sadreddin Yüksel), Özel Y.

Laikliğin Neresindeyiz? Safâ Mürsel, Yeni Asya Y.

Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.

Laisizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.

Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.

Türkiye’de Laiklik İdeolojisi, Ahmet Parlakışık, Objektif Y.

Türkiye’de Laiklik ve Fikir Özgürlüğü, Fehmi Koru, Beyan Y.

Müslüman Laik Olamaz, Ali Kemal Saran, Şelale Y.

Sosyalizm Bitti Laiklik Alır mıydınız? Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Basım Y.

Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevseranî, Denge Y.

Medenî Vahşet, Hüsnü Aktaş, Ölçü Y.

Çağdaş Truva Atı Demokrasi, İsmail Kazdal, İhya Y.

Demokrasi Risalesi, Yaşar Kaplan, Timaş Y.

Alaturka Demokrasi ve Alaturka Laiklik, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.

Demokrasi ve Totalitarizm, Raymond Aron, Kültür Bakanlığı Y.

İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, M. Emin Gerger, Şelale Y.

İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.

Değişim Sürecinde İslâm, J. Esposito, J. Donohue, insan Y.

Câhiliye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.

İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.

Lâ 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü Y.

İslâm’a Göre Partinin Hükmü, Muhammed Fatih, Tevhidî Çekirdek Y.

Siyasal Katılım, Zübeyir Yetik, Fikir Y.

İslâm’da İmâmet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.

Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, insan Y.

Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.

Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.

Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.

Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü’t-Tahrir Y.

Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Âlem Y/Araştırma Y.

Hilâfetin İlgâsının Arkaplanı, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, insan Y.

Hilâfet-i İslâmîyye ve T.B.M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.

Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.

Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.

Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, Vecdi Akyüz, Dergâh Y.

Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.

Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlanı, 1-2, Murat Çulcu, Kastaş Y.

Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.

İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.

Devlet ve Din, Çetin Özek, Ada Y.

Ceza Hukuku ve Demokratik Düzenin Korunmasında Laiklik İlkesi, Çetin Özek, 1978, İstanbul

Türk Hukukunda Laikliği Koruyucu Ceza Hükümleri, Çetin Özek, 1961, İstanbul

İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, s. 580-582

 

[1]  4/Nisâ, 136

[2] 5/Mâide, 89; Ayrıca bk. 4/Nisâ, 33 

[3]  5/Mâide, 1

[4]  nak. Ali Bulaç, Meâl, 106, İbn Kesir, 1/475

[5]  2/Bakara, 235-237

[6]  20/Tâhâ, 27

[7]  113/Felâk, 4

[8]  Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 41.

[9]  4/Nisâ, 163

[10]  35/Fâtır, 31

[11]  16/Nahl, 36

[12]  Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 42-43.

[13]  Maalesef bu alanda yazılmış eserlerin çoğunda, Kur’an’da olmayan nice hususların akaid ilkesi olarak kabul edildiği gibi; bundan daha da fecî olanı; Kur’an’a ters nice hususlar akaid hükmü, yani inanç esası olarak belirtilmiştir.

[14]  Bk. 2/Bakara, 286

[15]  28/Kasas, 85-88

[16]  43/Zuhruf, 43-45

[17]  33/Ahzâ, 1-3

[18]  42/Şûrâ, 15

[19]  6/En’âm, 50; Peygamberimizin kendisine indirilen vahye tâbi olmasını emreden veya kendi ağzından ben ancak vahye tâbi oluyorum diyen âyetler için bk. 6/En’âm, 50, 106, 145; 7/A’râf, 203; 10/Yûnus, 15, 109; 11/Hûd, 12; 16/Nahl, 123; 33/Ahzâb, 2; 43/Zuhruf, 43; 45/Câsiye, 18; 46/Ahkaf, 9; 75/Kıyâme, 18 

[20]  10/Yûnus, 36

[21]  53/Necm, 23

[22]  53/Necm, 27-28

[23]  49/Hucurat, 12

[24]  23/Mü’minûn, 23

[25]  27/Neml, 45

[26]  29/Ankebût, 16

[27]  29/Ankebût, 36

[28]  4/Nisâ, 6

[29]  16/Nahl, 36

[30]  2/Bakara, 85

[31]  Ahmed Ağırakça, Şamil İslam Ansiklopedisi, 1/81-82

[32]  49/Hucurât Sûresi, 10

[33]  Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 328-330.

[34]  Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 330-332.

[35]  3/Al-i İmran, 28, 9/Tevbe, 71

[36]  Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 332.

[37]  58/Mücadele, 22

[38]  11/Hûd, 45, 46

[39]  7/A’raf, 83; 15/Hicr, 60; 27/Neml, 57; 29/Ankebut, 33

[40]  Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 332-333.

[41]  2/Bakara, 208

[42]  4/Nisâ, 94, 8/Enfâl, 61

[43]  Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 333-334.

[44]  Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334.

[45]  Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334.

[46]  Mecelle : Kavâid-i Külliye, Madde-8

[47]  Hucurat:  49/12

[48]  Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334-335.

[49]  Tevbe:  9/67

[50]  Tevbe:  9/84

[51]  Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 335.

[52]  Ali b. Ali b. Muhammed b. Eb’il-İzz ed-Dımışkıy, El-Akıyda’tut-Tahawiyya Şerhi : 2/434, Muassa ar-Risâlah Beyrut-1988 (Birinci basım)

[53]  Bk. Küfür, şirk, zendeka ve irtidâd kavramları.

[54]  Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 335-336.

[55]  Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 336-337.

[56]  8/Enfâl, 63

[57]  3/Âl-i İmran, 103, 105

[58]  2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60

[59]  12/Yusuf, 106

[60]  4/Nisâ, 51; yine Bk. 4/Nisâ, 60

[61]  Bk. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, İman -İmanın Artıp Eksilmesi-  Konusu

[62]  Bk. Esmâü’’l-Hüsnâ Kavramı

[63]  “Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/kendindendir…” (4/Nisâ, 79) “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” (42/Şûrâ, 30)

“İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım karşılığını daha dünya hayatında görürler.” (30/Rûm, 41)

“Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.” (8/Enfâl, 53)

“İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.” (30/Rûm, 41) “Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı, yeryüzü fesada uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (2/Bakara, 251)

“İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” (17/İsrâ, 11)

“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25)

“Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız yere helak edecek değildi.” (11/Hûd, 116-117)

Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebebiyle olduğu konusuyla ilgili Bk. 4/Nisâ, 62, 16/Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/Rûm, 36; 39/Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48

Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir: Allah’ın isim-sıfatlarından biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel, hatta en güzel biçimde yaratmıştır (bkz. 32/Secde, 7; 40/Mü’min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4).

İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır. Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür (4/Nisâ, 79). Allah, yaratıcıların en güzelidir (40/Mü’min, 14; 37/Sâffât, 125).

Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah’tır (2/Bakara, 138). Allah, aynı zamanda hüküm verme bakımından da en güzel olandır (5/Mâide, 50).

Rızkın en güzeli de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir (65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75).

Sözün de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun kelâmı da tüm güzellikleri içerir (39/Zümer, 23). Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah’ın sözüdür (39/Zümer, 55). Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır (39/Zümer, 18). En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir (4/Nisâ, 125). Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ) da O’nundur (7/A’râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24).

[64]  Kur’an kavramlarının hayatî öneme taşıyanlarının hemen hepsinin içi boşaltılmış, Kur’an ve Sünnet dışı anlayışlarla doldurulmuştur. Örneklendirmek ve örnekler üzerinde bu tahribatın ve tahrifatın yapıldığını ispatlamak başlı başına kitap, hatta kitapların konusu olacak kapsamda olduğundan, biz burada tarihsel süreç içinde yozlaştırılan belli başlı Kur’an kavramlarını saymakla yetinelim:

İbâdet (Allah’ın emir ve tavsiyesi olmadığı, Rasûlulullah’ın sünnetinde bulunmadığı halde ibâdet olarak yapılan ve tavsiye edilen nice hususlar, bid’atler ve hurâfeler); duâ (haram, hatta şirk olan türden vesile anlayışıyla; sadece Allah’tan istenecek şeyleri şirk derecesinde başkalarından duâ edip istemek gibi); zikir (Kur’an’ın 30 civarında farklı anlamda kullandığı zikr’i “sadece dille belirli lafızları söylemek” şeklinde anlamak ve Kur’an ve Sünnette olmayan ifâdeleri zikir ibâdeti olarak uygulamak; Kur’an’da “Allah’ın size öğrettiği şekilde zikredin” (2/Bakara, 239) denildiği halde, Kitap ve Sünnette olmayan şekil ve usullerle tuhaf tarzlarda zikir icat etmek);  şefaat (haram ve şirk şefaat anlayışı; Allah’a rağmen insanı kurtaracak tanrılar edinmeye benzer anlayışlar); takvâ ve muttakîlik (Kur’an’ın tanımladığına hiç benzemeyen özellikler); tâğut (sadece şeytan anlamı verip, azgın insan tipi olan haddi aşıp insanları saptıran yöneticileri kapsam dışı bırakmak); halife (Allah’ın halifesi kavramı ve cemaat liderine halife sıfatı vermek, lâyık olmayanları halife kabul edip, günümüzde bu kavramın gereğini unutturmak); ilim (vahyi reddeden teorileri ya da bilgi kırıntılarını ilim diye takdim etmek ve bunların tahsilinin dinin emri olduğunu iddia etmek; böyle bir tahsil için dinin temel farzlarını teferruat saymak); tevbe (Aracısız olarak Allah’a yapılması gereken tevbeyi, almak-vermek şeklinde bir insan karşısında yapmanın gereğine inanmak); hak ve bâtılı, hakka bâtılı karıştırmak, hakkı gizlemek; sabır (pasifliği, zilleti, zâlimlere seyirci kalmayı, görevini yapmamayı sabır zannetmek); zulüm (sadece fiziksel eziyet anlamına indirgeyip şirk gibi, mânevî alanlardaki tahribatı bu kavram dışına atmak, müşriklere ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere zâlim sıfatını vermekten çekinmek); tevhid ve şirk (nâfile ibâdetler kadar bile önemsememek, din ve takvâ adına bile bazı şirk ve haramları tavsiye etmeye kalkmak, Allah’ın sıfatlarını başkalarına vermekten çekinmemek); fitne (anlamı daraltmak, sadece karışıklık anlamına indirgemek); nesh (Kur’an’da nice âyetin hükmünün olmadığını, formalite icabı bulunduğunu, sünnetin bile âyeti nesh edebileceğini, yüzlerce âyetin mensuh olduğunu iddia etmek); velî-evliyâ (Kur’an’a muhâlefet ederek, bütün gerçek mü’minlerin vasfı olan bu kavramı, bazı özel şahıslara vermek ve onları tanrılaştırır gibi yüceltmek); millet (Kur’an’da din anlamına geldiği halde, kavim ve ırk anlamı vermek, yasaklanan ırkçılığa bu kavramı kılıf edinmek); nefis (Kur’an’daki hevâ kavramını nefs kelimesiyle değerlendirmek, nefsi aşağılamak, derecelere/basamaklara ayırmak, nefisle mücâdeleyi büyük cihad saymak, onu yok etmeye/öldürmeye çalışmak); sevgi (ölçüyü ve hedefi ayarlayamamak, Allah sevgisini nice çirkin anlayışlara zemin olacak şekilde “aşk” tabiriyle dillendirmek); atalar yolu (Kur’an’ın şirk sebebi saydığı ataları, örf ve âdeti kutsayıp İlâhî ölçülere ters olduğu halde onları ölçü kabul etmek); kölelik (Kur’an’ın kesin bir şekilde kaynağını kuruttuğu halde, 19. asrın sonlarına kadar kula kul olmayı İslâm’ın müsaadesi diye sunmak, câriyelere baş örtme özgürlüğü bile vermemek); hastalık (Kur’an’ın çoğunlukla mânevî (imanî) hususlardaki anormalliklere sıfat olarak verdiği halde, sadece bedensel rahatsızlıklara indirgemek); cihad (Allah yolunda savaşı “küçük” ve önemsiz görmek, ya da tam tersine cihadı sadece savaşla sınırlı tutmak); istişare ve istihare anlayışında Kitap ve Sünnet dışı anlayışlar geliştirmek; tevekkül (Tedbire yapışmadan, kul olarak üzerine düşeni yerine getirmeden yanlış beklenti içinde olmayı tevekkül sanmak); murâbata (cihad için hazırlıklı olma anlamını tahrif ederek, farklı uygulamaları bu kavramla dillendirip Kur’an kavramını tahrif etmek); ticaret (Allah’la yapılan alış-verişi, mal ve canla yapılan cihadı bu kapsama almayıp sadece dünyevî alış-verişi ticaret saymak); ülü’l-emr (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen, hatta bizden olmayanlara bu vasfı vermekten çekinmemek); vesile (gayrı meşrû vesileler edinmek, Allah’a yaklaşacağım diye cehenneme yaklaşacak yöntemler bulmak); şeriat (şathiye, sekr hali, istiğrak, cezbe vb. şekillerle şeraiti çiğnemeyi normal saymak; şeriatı basite alacak ve onu kabuk kabul edecek ifadelerle esas önemli olanın tarikat ve hakikat olduğu iddiasında bulunmak, şeriatla hükmedilmemesine ciddi bir tepkide bulunmamak); zühd (dünyadan el etek çekmeyi zühd saymak, uzleti tavsiye etmek, bir lokma bir hırka anlayışını takvâ saymak); câhiliyye ve câhiliyye hükmü konusunda Müslümanlara düşen bir görevin yok sayılması); put ve puta tapma (resim ve fotoğrafa bir zamanlar gösterilen tepki kadar ister heykellerden ister soyut hususlardan putlaştırılan hususlara karşı tepki göstermemek, putçuları dışlamamak); ismet –mâsumiyet (bazı hocaları, âlim veya şeyhleri mâsum kabul etmek); kıssa (dini hikâyelere ve kerâmet masallarına boğmak); rüya ve ilham ilim kaynağı olmadığı halde, bunları; ayrıca keşfi, müşâhede, muhâdese ve benzeri şeyleri ilim kaynağı kabul etmek; Allah (Vahdet-i vücut, fena, beka, aşk, kadın şeklinde veya başka şekilde onun kendilerine tecelli ettiğini iddia etmek); bâtın (Kur’an âyetlerinin zâhirî anlamlarıyla bağlantısız farklı bâtınî anlamları olduğunu iddia etmek); nübüvvet (gerektiğinde hadis uydurmaktan çekinmemek, hadis rivâyetini ilmî yöntemlerle değil de rüyada, keşifte Peygamber’den rivâyet ettiğini iddia etmek; nûr-ı Muhammedî diye uydurma bir terim icat ederek Peygamberimizi yarı tanrı seviyesine çıkarmak; tam tersine bir anlayışla peygamberleri evliya seviyesine düşürmek); Hızır (Kur’an’da rahmet ve ilim verilen kul şeklinde belirtilen kişiyi ölümsüz, helak etmeye ve ihyâ etmeye kadir, kul bunalınca yetişecek bir tanrı şeklinde kabul etmek); bey’at (Bu kavramı, İslâm devlet başkanı dışındaki ahitler için kullanmakta bir sakınca görmemek ve bey’at edilecek bir imam (İslâmî otorite) edinmenin yollarını önemsememek); cin ve şeytan (cincilik, büyücülük ve üfürükçülüğün Müslümanlıkla ilgili olduğu imajı vermek, abartılı şekilde cin çarpması ve büyü değerlendirmesi yapıp bunu tedavi etmek kasdıyla muskacılık ve benzeri yollarla istismar)… Kavramların Tahrif Şekilleri a) Anlamının bilinmemesi, önemsenmemesi, (sosyal, siyasal, ahlâkî… olarak) içinin doldurulmaması: Tevhid, Şirk b) Anlamının daraltılması: Zikir, İbâdet, İmâm c) Yanlış veya Eksik Anlaşılması: Hastalık, Nefis, Belâ, Zulüm d) Tahrif edilip saptırılması: Cihad, Vesile, Duâ, Şefaat, Veli-Evliya, Halife.

[65]  10/Yunus, 19

[66]  30/Rûm, 32

[67]  2/Bakara, 105

[68]  11/Hûd, 113

[69]  42/Şûrâ, 13

[70]  Mehmet Pamak

[71]  Bk. 2/Bakara, 85-86; 4/Nisâ, 136

[72]  12/Yusuf, 106; Yine Bk. 39/Zümer, 65-66; 31/Lokman, 13

[73]  Bk. 4/Nisâ, 13-14

[74]  Bk. 2/Bakara, 256-257; 4/Nisâ, 76; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17-18

[75]  Bk. 49/Hucurât, 15; 49/Hucurât, 10; 3/Âl-i İmrân, 103, 110; 21/Enbiyâ, 92

[76]  Bk. 3/Âl-i İmrân, 104-105

[77]  Bk. 2/Bakara, 155; 29/Ankebût, 1-3; 49/Hucurât, 15

[78]  Bk. 4/Nisâ, 13; 63/Münâfıkan, 8

[79]  4/Nisâ, 95-96

[80]  39/Zümer, 9

[81]  49/Hucurât, 13

[82]  3/Âl-i İmrân, 139

[83]  30/Rûm, 47

[84]  5/Mâide, 48

[85]  5/Mâide, 49

[86]  45/Câsiye, 18

[87]  42/Şûrâ, 13

[88]  42/Şûrâ, 21

[89]  53/Necm, 3, 4

[90]  5/Mâide, 3

[91]  bk. el-İsrâ', 17/9; el-Kasas, 28/56; Al İmrân, 3/7, 8; el-A'râf, 7/146; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 29-30

[92]  5/Mâide, 48

[93]  Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 379

[94]  42/Şûrâ, 13

[95]  2/Bakara, 85

[96]  22/Hacc, 11

[97]  42/Şûrâ, 21

[98]  45/Câsiye, 18-19

[99]  Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 624-629

[100]  2/Bakara, 43

[101]  Buhârî, Savm 11; Muslim, Sıyâm 4, 18

[102]  İbn Mâce, Diyât 14

[103]  Buhârî, Ferâiz 26; Müslim, Ferâiz 1

[104]  Tirmizî, Ferâiz 16; Ahmed bin Hanbel, II/187, 190

[105]  el-Mâide, 5/38

[106]  5/Mâide, 2

[107]  2/Bakara, 43

[108]  5/Mâide, 1

[109]  Nesaî, Zekât 48; İbn Mâce, Tahâret 2; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 32-33

[110]  43/Zuhruf, 32

[111]  45/Câsiye, 18; Râğıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 379

[112]  el-Müfredât, s. 379

[113]  45/Câsiye, 18

[114]  Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, s. 134

[115]  Vecdi Akyüz, Kur'an'da Siyasî Kavramlar, s. 419-421

[116]  5/Mâide, 48

[117]  5/Mâide, 49

[118]  42/Şûrâ, 13

[119]  42/Şûrâ, 21

[120]  45/Câsiye, 18

[121]  22/Hacc, 67

[122]  2/Bakara, 213

[123]  4/Nisâ, 59

[124]  4/Nisâ, 60

[125]  4/Nisâ, 61

[126]  4/Nisâ, 65

[127]  4/Nisâ, 105

[128]  5/Mâide, 44

[129]  5/Mâide, 45, 47

[130]  5/Mâide, 48

[131]  5/Mâide, 49

[132]  5/Mâide, 50

[133]  6/En’âm, 57

[134]  6/En’âm, 62

[135]  6/En’âm, 114

[136]  10/Yûnus, 109

[137]  12/Yûsuf, 40

[138]  12/Yûsuf, 67

[139]  13/Ra’d, 11

[140]  18/Kehf, 26

[141]  24/Nûr, 47-52

[142]  28/Kasas, 70

[143]  29/Ankebût, 4

[144]  33/Ahzâb, 36

[145]  38/Sâd, 26

[146]  60/Mümtehıne, 10

[147]  68/Kalem, 36

[148]  95/Tîn, 8

[149]  2/Bakara, 85

[150]  Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 33; Nesâî, Bey’at 26

[151]  Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 37; Nesâî, Bey’at 27

[152]  Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839; Tirmizî, Cihad 29, hadis no: 707; Ebû Dâvud, Cihad 96; Nesâî, Bey’at 34; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2864; Ahmed bin Hanbel, 6/111

[153]  Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839

[154]  Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2865

[155]  Buhârî, Ahkâm 8

[156]  Müslim, İman 229, hadis no: 142

[157]  Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257; Hâkim, el-Müstedrek, 4/92

[158]  Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20, hadis no: 4011-4012; Tirmizî, Fiten 13, hadis no: 2175; Ebû Dâvud, Melâhim 17

[159]  42/Şûrâ, 13

[160]  21/Enbiyâ, 25

[161]  Buhârî, Enbiyâ 48; Müslim, Fedâil 145

[162]  S. Ateş, Kur'an Ans., 19/326

[163]  5/Mâide, 45-47

[164]  39/Zümer, 17-18

[165]  2/Bakara, 63

[166]  Bkz. 2/Bakara, 130-133

[167]  2/Bakara, 65-66

[168]  Ebû Dâvud, Büyû 54, Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II/42

[169]  Ahmed bin Hanbel, 4/469

[170]  Buhârî, Şehâdât 3, Talâk 4; Müslim, Talâk 1-2, 4

[171]  2/Bakara, 66

[172]  Osman Ergin, Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti, s. 230

[173]  el-Hac Mehmed Nuri Şemsuddin en-Nakşibendi, Tam Miftâhu'l-Kulûb, s. 229, 300

[174]  M. Nazım Kıbrısî, Tasavvufî Sohbetler, s. 90

[175]  Ali Erol, Hâtıratım, s. 66

[176]  16/Nahl, 43

[177]  Ramazanoğlu Mahmud Sami, Musâhabe, 6/145) (İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 272-273

[178]  Bu konudaki deliller ve tasavvuf anlayışının iddiâlarının çürütülmesi için bak. İ. Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 70-81

[179]  Gümüşhanevî, Veliler ve Tarikatlarda Usûl, Pamuk Y. İst. 1977, s. 267

[180]  2/Bakara, 55

[181]  Bak. Ebussuud Efendi, Fetvâlar, s. 87, Mesele 353, İst. 1972

[182]  66/Tahrîm, 11

[183]  İ. Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 227-232

[184]  42/Şûrâ, 21

[185]  S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 19, s. 323-324

[186]  Yunus Emre

[187]  Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta'rîfât, s. 76

[188]  Türk Dili ve Edebiyatı Ans. Dergâh Y. c. 8, s. 108

[189]  Mektubat, İmam Rabbani, 445. Mektup

[190]   Yunus Emre

[191]  Azmi Baba

[192]  Kaygusuz Abdal

[193]  Yunus Emre

[194]  Seyyid Nesîmî

[195]  Seyyid Nesîmî

[196]  Yunus Emre

[197]  3/Âl-i Imran, 140

[198]  59/Haşr, 7

[199]  R. Isfehânî, Müfredât, s. 252

[200]  Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 32-33

[201]  18/Kehf, 26

[202]  İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38

[203]  4/Nisâ, 65; Hâkimiyet konusuyla ilgili geniş bilgi almak için bk. Ahmed Kalkan, Kur’an Kavramları, Hukm-Hâkimiyet kavramı.

[204]  29/Ankebût, 69

[205]  Müslim, Hacc 147, hadis no: 1218; İbn Mâce, Menâsik 84, h. no: 3074

[206]  İbn-i Kemal

[207]  Yahya Bey

[208]  Atasözü

[209]  Atasözü

Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.