Asım Şensaltık

Asım Şensaltık

Bizler, bir zamanlar aynı dinin müntesipleri, "sizin ümmetiniz tek bir ümmettir" (Enbiyâ, 92) ifadesinde kendisini bulan aynı ümmetin fertleri olarak hayata bakar ve düşmanlarımızı da bu inanç üzerinden beller ve tavırlarımızı da buna göre belirlerdik. Bu konuda tekbir istisnamız vardır o da kendilerini İslâm’a nispet ettikleri halde esasında kafir olan münafık karakterli insanlardı. Bu yapıya sahip olan insanlar bizden görünmeye çalıştıkları halde her zaman bizlere karşı düşmanların safında yer almak istemiş, onların başarısına sevinmiş bizlerin ise zarar görmesini beklemişlerdir. Nübüvvetin Medine döneminde ortaya çıkan bu kimseler kendi akrabalarından oldukları halde Müslümanların aleyhine Mekkelilerin ve Yahudilerin lehine hareket etmiş, çoğu zaman onların başarı kazanması için çalışmış, onlar karşısında Müslümanların zarar görmesini, hatta yok olmalarını arzu etmişlerdir.

Medine’de ortaya çıkan bu zihin yapısına sahip olan insanların günümüzdeki temsilciliğini yapan insanlarda tabi ki söz konusudur. Müslümanların yaşadıkları coğrafyada yaşadıkları halde Müslümanlara düşmanlık eden ve Müslümanların düşmanları olan devletlerin ve ideolojilerin başarı kazanması için çalışan, onların gönüllü uşaklığını yapan insanlar hep olagelmiştir. Kendi sözde dindaşları, ırkdaşları ve vatandaşlarının aleyhine olacak şekilde hareket etmekte tüm yönleriyle düşmanlıklarını Müslümanlara karşı göstermektedirler. Bu hareketlerinin temel sebebi ise Müslümanların egemen olmasını istememeleri ve kendi düşünce ve fikirlerinin egemen olmasını istemelerindedirler. Bu konudaki zaaflarını bilen Müslümanların düşmanları da her zaman bunların destekleyerek Müslümanlar arsına fitne tohumları bunlar üzerinden ekmek istemektedirler. 

Tarihin hemen her döneminde gördüğümüz bu durumun günümüzdeki izdüşümlerinin bir sonucu olarak düşmanlarımızı dost, dost olmamız gerekenler ise düşmanımız olarak bizlere belletildi. Toplumlar üzerinde egemen olan anlayışlar, kitleleri hep asıl olmayan suni birtakım meseller üzerinden ayrıştırarak -daha doğru bir ifadeyle düşmanlaştırarak- egemenliklerini korumaya veya sağlamaya çalışmışlardır. Müslümanların tarihinde en ciddi etkisi olan ve milyonlarca Müslümanın katledilmesine sebebiyet veren hususların başında şiî ve sunnî kavgalarının olduğunu görmekteyiz. Bazı yönleriyle kirlenmiş tarihimizin bir mirası olarak aldığımız kahrolası sunnî-şiî çatışmaları günümüzde de tüm çirkefliğiyle varlığını devam ettiriyor. Düşmanların fitnesi, egemenlik mücadelesi veren bölge ülkelerinin siyasî kavgaları ve maalesef iki taraftan da din üzerinden otorite elde eden sözüm ona “din adamı” sınıfının basiret ve ferasetten uzak söylemeleri sebebiyle bu kavga her geçen gün bizlere acı bedeller ödetmeye devam ediyor.

Bu kahrolası zihniyetimiz bizlerde oluşturduğu zihin kirlenmesi üzerinden asıl düşmanlarımızı bir kenara koyduk hatta onların yanında yer alarak birbirimizi katlettik, etmeye devam ediyoruz.

Gelinen noktada düşmanlarımız bizleri kendisi için tehlike gördüğünde sunnî ve şiî demeden hunharca katlederken bizler hâlâ geçmiş tarih üzerinden devraldığımız o kahrolası miras üzerinden birbirimize bakıyor, tavırlarımızı bunun üzerinden belirliyoruz. Düşmanlarımız Irak ve Suriye’de şiîlerin yanında yer alarak milyonlarca insanımızı katlettiği gibi Yemen’de de sunnîlerin yanında yer alarak bizleri katletme devam ediyor. Düşmanlarımız bölge üzerindeki egemenliğini sağlamak veya korumak için yeri geliyor şiî devlet veya grupları kullanıyor, yeri geliyor sunnî devlet veya grupları kullanıyor. Lakin neticede onlar istediklerini elde ettikleri gibi bizler ise arkasına gizlendikleri bu şiî ve sunnî kampları yüzünden ölmeye devam ediyoruz.

Geldiğimiz şu durumda maalesef nice Sunnî gruplar, tarihi süreç içerisinde şiîlerin yaptıklarını ve maalesef de hâlen Irak ve özellikle de Suriye'de yapmaya devam ettikleri üzerinden asıl düşmanın Abd, İsrail, Rusya vb. ülkeler değil de İran olduğunu kabul ederek algılarını ve hedeflerini bunun üzerinden kurgulamaktadırlar.

Şiîler de tarihi süreç içerisinde kendilerine yapılan baskılar ve hâlen Irak'ta sunnî olduğu iddiasıyla ortay çıkan grupların onlara yapıkları, Saddam'ın uyguladığı baskı siyaseti ve Suud devletinin İsrail ve Abd ile dost olması lakin İran ile düşmanlık üzerinden bir siyaset gütmesi gibi aşağılık siyasetleri yüzünden asıl düşman olarak sunnîleri görmekte ve böylece de asıl düşmanlarımız olan başta Rusya olmak üzere diğer düşmanlarımızla birlik olarak bizleri katletmekte, katledilmemize yardım ve yataklık yapabilmektedirler.

Oysa ki bizler, aynı ümmetin artısıyla-eksisiyle fertleriyiz. Eğer birbirimize düşmanlık edeceksek -ki buna inancımız izin vermemektedir- bu en son sıralarda olması gerekir. Yani dünyada bu kadar gayr-i islâmî inanç ve yaşam modeli varken birbirimize sıra gelmez. Dünyada bu kadar kafir ve zalim devlet ve gruplar varken, onların dünyamıza ödettiği bedeller ortadayken birbirimize sıra gelmez. Şu bir hakikat ki iki zarar ortadayken kaldırılmaya öncelikli olarak büyük zarardan başlanır. Yani insan bünyesine giren ve onun ölümüne sebebiyet veren bir virüs varken o geri plana itilerek hayati tehlikesi olmayan bir hastalığı yönelinmez. Böyle yapılması durumunda hastanın tamamen kaybedilmesi durumu söz konusu olabilir.

Maalesef bizler sunnîsiyle-şiîsiyle asıl düşmanlarımızı geri plana bırakmış ve hepimizin asıl düşmanları olan ve dünyayı kan gölüne çeviren zalim devletlerin bizleri katletmesine sevinir hâle gelmişiz. Sunnî cenahtan birisini İsrail veya diğer kafir devletler katlettiğinde şiîler zil takıp sevinme ahmaklığını gösteriyor, şiîlerden birisini katlettiklerinde ise sunnîler ahmakça zil takıp seviniyorlar.

Bu yaşananlar ümmetin neden kafirler karşısında bu şekilde bir zilleti dibine kadar yaşadığının acıda olsa göstergesidir. Zihin kodları bu şekilde iğdiş edilmiş sunnî ve şiîlerden oluşan "ümmetin" bundan başka bir kaderi olmaz, olamaz.

Eğer İran Cumhurbaşkanı Abd veya İsrail katlettiyse buna sevinen, Abd ve İsrail'e müteşekkil olan sözüm ona "Müslüman zihinler" var! Dün de Irak'ta Abd'nin, 2 milyona yakın insanımızı katlederken onlara destek olarak Müslümanların kanını döken ve dökülmesine sebebiyet veren, buna sevinen ve Abd'ye müteşekkil şiîler olduğu gibi!

Şunu çok rahatlıkla ifade etmek gerekir ki; "Müslüman zihin" bu şekilde sığ ve dinin özünden uzak anlayışlardan beridir. Bu şekilde ki yaklaşımlar ancak ve ancak dinden nasibini alamayan zihinlerin ürünüdür. Bu şekilde bir zihin yapısının arkasında sunnî düşünce ve şiî düşünce değil bunların arkasına gizlenmiş ve mezhebî anlayışların da ötesinde nice hedefleri olan anlayışlar vardır. Sunnîlik ve şiîlik, bu anlayışları perdeleyen bir işlev görmenin ötesinde birşey değildirler.

Tarihteki ve günümüzdeki sunnî ve şiî kavgalarının temelinde hep egemenlik kavgaları olmuştur. Bu kavgaların tarafları nedense hep sunnî ve şiî söylemlerini bir kalkan olarak kullanmışlardır. Nedense egemenlik kaygıları, şiîlere düşmanlık oluştururken hep sunnî kalkanını kullanmıştır. Egemenliği ele geçirmek için hareket eden nice unsurlar da kendilerine kalkan olarak şiîlik söylemini kullanışlardır. Dolayısıyla asıl mesele sunnî ve şiî meselesi değil, egemenlik meselesidir; güç elde etme meselesidir. Ne yazıktır ki insanların büyük bir kısmı hâlen bu geçeği görememektedirler. Bazıları da bu propagandalardan etkilenerek arkasındaki hakikati görememekte, sanki sunnîlik şiîlere düşmanlık yapmayı emrediyormuş gibi bir zihniyeti benimsiyorlar. Tersi de böyledir.

Oysa yüce dinimiz İslâm'ın temek kaynağı olan Kur'an ve onun pratikteki karşılığı olan sünnette şiîlerin asıl düşman olarak görülmesine yönelik delil olmadığı gibi asıl düşman olarak sunnîlerin görülmesi gerektiğine dair de bir emir ve tavsiye yoktur. Bu egemenlik mücadelesi veren ve bu sebeple de şiî ve sunnî düşünceyi, bunun bir maskesi kılan zihniyetlerin hortlattığı bir kavgadır. Sunnîsiyle-şiîsiyle tüm Müslümanların bu gerçeği görerek asıl düşmanları olan zihniyetlere yönelmeleri gerekmektedir.

Ayrıca egemenlik peşinde koşan zihniyetlerin ve ayrıca sunnî ve şiî mezhebî kabullerin üzerinden kendine "dini payeler biçen" kimselerin kavgalarının tarafı olmamalıyız. Bu zihniyetlerin etkisinden kurtularak doğruyu arama çabamız olmalı. Bunun için de Allah'ın Kitabı olan Kur'an-ı Kerim'i tüm mezhebî algıların üstünde tutarak dini düşüncemizi ona dayandırmalıyız. Ayrıca siyasetimizi de Efendimizin uyguladığı Nebevî siyaset üzerinden yürütmeliyiz. Hatırlayalım, Efendimiz İslâm’ın ve Müslümanların asıl ve açık düşmanları dururken antlaşmalı olan kâfirler ve kâfir oldukları halde Müslüman gözüken münafıkları hiçbir zaman mücadelede ilk sıraya koymadı. Kafirlere fayda sağlayacakları nice olayları olduğu halde: “Öncelikle içimizdeki düşmanı temizleyelim” diyerek münafıklara kılıcını çekmedi ve daha önemlisi çekilmesinde dâhi izin vermedi. Mümkün olduğu kadar öncelikli düşmanlara yöneldi.  

Sunnîlik ve şiîlik bir din değil, dini anlama biçimleri olduğunu, bu yönüyle beşerî bir muhtevaya sahip olduklarını asla unutmamalıyız. Bu beşerî çabaların isabetli olmaları söz konusu olduğu gibi olmadığı yerlerinde olabileceğini, realitede de olduğunu asla unutmamamız gerekmektedir.

Bu kavgaları dinin yasakladığını; herkesten çok bizlere zarar verdiğini; düşmanlarımızı güçlü kıldığını asla unutmamalıyız. Tarihi süreç içerisinde açılan bu yaraların bizlere ödettiği bedeller ortadayken bu yarayı daha da derinleştirmenin bizlere değil düşmanlarımıza yarayacağını asla unutmamalıyız. Müslümanların -toplumda ifsat meydana getiren durumlar hariç- fikri ve ameli olarak kabullerinin hesabını bizler değil, âlemlerin Rabbi olan Allah'ın soracağını ve bunun karşılığında da ceza veya ödül vereceğini unutmayalım.

Buradan şunu da ifade etmek gerekir ki ister sunnîliğin arkasına sığınmış olsun, isterse de şiîliğin arkasına sığınmış olsunlar sözüm ona Müslüman devletleri yöneten ve kafirlerle dostluk ilişkileri kuran, onların uşaklığını yapan, gayr-i islâmî kanunlarla insanları yöneten her yöneticiden de sistemden de beriyiz. Lakin bu şekilde olmamız bölgemizde asıl düşmanlarımızın bize ödettiği ve ödeteceği bedelleri görmemizin ve buna yönelik uyarı görevimizi görmemizin önünde de engel değildir.

Selam, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın gölgesinde yürüyen, dostunu düşmanını buna göre belirleyen, bizleri sunî olarak ayrıştırarak düşmanlarımız karşısından güçsüz kılan her türlü anlayıştan beri olan Müslümanların üzerine olsun!

“İşte onların mükâfatı, Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!” (Al-i İmrân, 136)

Dünya hayatımızı değil, tüm geleceğimizi teminat altına almalıyız.

İnsanların tüm koşuşturmalarının sebebi, yarınlarını güvence altına almak içindir.

Akıllı olan kimseler yarınlarda kendilerine fayda sağlayacak olan hususlara hayatlarında öncelikle vererek hareket ederler.

Akıllı bir öğrenci: Geleceğini teminat altına alabilecek meslek dalları ile ilgili bölümleri okuyarak yarınlarını düşünür.

İnsanlar, çalışacakları işi tercih ederken en fazla gelir elde edebilecekleri iş adamlarını tercih ederler dolayısıyla bu gelirleri ile geleceklerini teminat altına almaya çalışırlar.

Hemen her kadın ve erkek geleceğini düşünerek kendisine bir eş adayı seçer.

Akıllı tüccar yarınlarda kendisine kar getireceğine inandığı hususları önceleyerek ticaretini yapar.

Gayr-ı menkule sermayesini yatıran kişi kısa vadede oradan çok büyük kâr elde etmeyi amaçlar ve bununla da gelecekte daha müreffeh bir hayat yaşamak ister.

Sermayesini dövize, altına, faize, kripto paralara, hisse senetleri yatıran kişiler de kısa vadede bunların yükselmesi ile kısa zamanda paralarına para katmayı amaçlar.

Yine insanlar yıllarca süren ödemeler yaparak sigortalı olmaya çalışır ve bununla geleceklerini güvence altına almaya çalışırlar.

Kısacası insanlar yarınlarını düşünerek hareket eder ve yatırımlarını hep ona göre yaparlar.

Ayrıca insanlar bu yatırımlarda yaparken kısa bir zaman için kendilerine fayda sağlayacak beklentisi ile değil, hayatlardan geri kalan kısmının tümünde kendilerine fayda sağlasın diye yaparlar.

Gerçek müminler de yarınlarını düşünerek hareket eden kimselerdiler.

Lakin müminin gelecek tasavvuru ile mümin olmayanların ki aynı değildir.

Müminin gelecekte kendisine fayda sağlayacağına inandığı hususlar ile mümin olmayanın kendisine fayda getireceğine inandığı hususlar aynı değildir.

Bazen mümin için gelecekte insana fayda getireceğine inandığı hususlar mümin olmayanlar için çok büyük bir kayıptır.

Çoğunlukla mümin olmayanlar için gelecekte kendisine fayda getireceğine inanarak hareket ettiği hususlar bir mümin için asıl hüsranın ta kendisidir.

Evet mümin günün adamı değil yarınlarını düşünerek hareket eden kimsedir.

Müminin gelecek tasavvuru sadece şu kısacık dünyaya yönelik olmadığından dolayı kendisine gelecekte fayda getireceğine inandığı hususlarda bu dünya ile sınırlı değildir.

Müminin gelecek tasavvuru; bu dünyayı da içerisinde almakla beraber ölüm sonrası hayata uzanan bir boyutu söz konusudur.

İşte müminin tasavvurunda; gelecekte kendisine fayda sağlayacak nice unsurları içerisinde barındıran bir aya ulaşmış bulunuyoruz.

Kısacası karlı yatırımlar yapmak için fırsat ayağımıza gelmiş durumdadır.  

İşte hem dünyada hem de ölüm sonrası hayatta bize fayda getirecek hususları bizim gündemimize getiren, bizi böylesine uzun bir yola hazırlayacak nice kıymetli yol azıklarını içerisinde barındıran bir aya daha ulaşmış durumdayız.

Evet kıymetli Müslümanlar! Ramazan ayı geleceğimizi inşa etme noktasında diğer bir ifade ile geleceğimizi teminat altına alma noktasında bize sunulmuş önemli fırsatları içerisinde barındırmaktadır.

Eğer geleceğimizi teminat altına almak istiyor isek o zaman Ramazan'ın bizim gündemimize getirdiği fırsatlardan sonuna kadar istifade etmeye çalışmalıyız.

Ramazan'ın bizim gündemimize getirdiği ve yarınlarda bizim geleceğimizi güvence altına alan hususları şu şekilde sıralayabiliriz:

Ramazan diğer bir adıyla da Kur'an ayıdır. Kur'an'ın kendisinde indirilmeye başladı aydır. Dolayısıyla geleceğini teminat altına almak isteyen kimseler Kur'an'ın diriltici mesajlarına yönelmeliler. Zaten Kur'an'ın gönderiliş amacı da insanları hem dünyalarını hem de ahiretlerini teminat altına almak değil midir? Dolayısıyla geleceğin teminatının tüm detayları Kur'an'da bulunmaktadır.

Ramazan ayını bizim gündemimize getirdiği ve bizim geleceğimizi teminat altına alacak hususlardan bir tanesi de oruç ibadetidir.

Oruç, mümin geleceğini teminat altına alarak sonsuz mükafat yurdu olan cennetin Reyhan adındaki kapısını açan bir anahtar gibidir.

Oruçla geleceğini teminat altına almak isteyenler, orucu sadece midelerine değil, dilini yalandan, gözünü haramdan sakındırmalı ve tüm gayr-ı meşru alışkanlıklara da son vermelidirler.

Yine Ramazan'ın bizim gündemimize getirdiği ve geleceğimizi teminat altına alacak olan hususlardan bir tanesi de rabbimizle kuracağımız ünsiyettir.

Gerek her daim Rabbimize yönelik yaptığımız zikirlerle gerek nafile ibadetlerle Rabbimizle ünsiyetimizi arttırarak geleceğimizi teminat altına almaya çalışırız. Gece namazı, teravih namazı ve yaptığımız tesbih, tahmid, tekbirlerle rabbimizle olan ünsiyetimizi daha üst noktalara taşımaya çalışırız.

Yine Ramazan'la birlikte ihtiyaç sahibi olan insanların halinden anlamak ve onlara yardım etmeye çalışmak da bizim geleceğimizi teminat altına alan hususlardan bir başkasıdır. Elimizdeki imkanları bir başkalarıyla paylaştığımız oranda geleceğimizi teminat altına almış oluruz. Bir başkaları ihtiyaç sahibi iken bizlerin buna duyarsız kalarak hayatı yaşıyor olmamız bizim geleceğimizi tehlikeye sokar. Gazze’de insanlar gelecekleri için her türlü bedeli ödedikleri bir durumda bizlerin en azından maddî imkanlarımızla onların yanında olmamamız bizim geleceğimizi çok ciddi manada tehlikeye sokar.

İftar sofralarımızı ihtiyaç sahibi olan insanlar için de kurmak, gelecekte bize teminat sağlayacak amellerden olacaktır.

Yine Ramazan ayı gerek zekât, gerek infak, gerekse de fıtır sadakalarımızla ihtiyaç sahibi olan insanların yanında olmamız gereken bir aydır. Bu ameller, kendileriyle yarınlarımızı güvence altına alacağımız amellerdir.

Yine Ramazan'ın bizim gündemimize getirdiği ve yarınlarda bize fayda sağlayacak hususlardan bir başkası da i’tikaftır. Mümin kişi, imkânı ölçüsünde Ramazan'ın son on gününde Rabbi olan bağını daha ileri boyutlara taşımak için tüm zamanlarını rabbine ibadete adayarak geleceğini teminat altına almaya çalışır.

Ramazan'ın bize getirmiş olduğu ve bizlerin geleceğini teminat altına olacak hususların garantörü alemlerin rabbi olan Allah'tır.

İnsanların geleceklerini teminat altına almak için yapıp ettikleri nice durumlar onların geleceklerinin tümünü garanti altına alamamakta ve onlar için her zaman bir risk alanı söz konusu olmaktadır. Oysa Ramazan'ın getirmiş olduğu bu bizim geleceğimizi teminat altına alan hususlarda asla böyle bir risk alanı söz konusu değildir. Bunun teminatını alemlerin Rabbi olan Allah sunmaktadır. Allah'ın teminat verdiği bir geleceğin asla iflası yaşatması söz konusu değildir.

Evet Kıymetli kardeşlerim! Herkes yarınları için yatırım yapmaktadır.

Biz müminler de yarınlarımız için yatırım yapmalıyız. Lakin bizlerin yapacakları yatırımlar sadece şu kısacık dünya yönelik olmamalı bu dünya ile beraber bundan sonraki hayatımızı da içine alacak şekilde olmalıdır.

Biz müminler olarak tek dünyalı insanlar gibi sadece şu kısacak dünyaya yönelik olan ve sadece dünyada insanların geleceklerini güvence altına alan hususlara yönelmemeli aksine bize iki cihanda da güvence getirecek hususlara yönelmeliyiz.

Unutmayalım ki hemen tüm yaptığımız ibadetlerin asıl maksadı bizlerin takva sahibi olan insanlar olmamız içindir.

Takva Hz. Ömer’in (r.a.) bize öğrettiği şekilde dikenli bir yolda yürürken elbisemize dikenler batarak her attığımız adımda bize acı vermemesi için elbisemizi yukarı çekerek yürümemizdir. Dünya imtihanımızı yaşarken etrafımızda meydana gelen günahların bizlerin üzerine sirayet etmemesi için azamı gayret göstermemiz takvadır.

Dolayısıyla bizlerin geleceklerini güvence altına alacak olan husus hiç şüphesiz ki takvadır.

Takva ise Allah'ın bizim üzerimize yüklemiş olduğu tüm sorumlulukların idrakinde olarak onları bir hakkın yerine getirmek için azami gayret göstermek, bunları yaparken Allah'tan başkasının rızasını gözetmemektir.

Yine, Allah'ım emirlerine eksiksiz yerine getirmeye çalışmak, yasakladığı şeylerin tümünden şiddetle kaçınmak gerektiği gibi aynı zamanda da kendisinde şüphe bulunan hususlardan da uzak durmaktır. İşte geleceğimizi ancak bu şekilde güvence altına almış oluruz.

Kardeşlerim şunu iyi bilelim ki insanların Allah'ın nice emirlerini yerine getirmedikleri; bununla beraber nice yasak ettiğin şeylere de hayatlarında yer verdikleri bir durumda tuttukları oruçlar, onların geleceklerini teminat altına almayacaktır. Dolayısıyla bizler bu kimselerden olmamalıyız.

Tuttuğumuz oruçların, yaptığımız ibadetlerin tümünün bizim geleceğimizi güvence altına almasını istiyorsak takvanın gereği olarak Allah'ın tüm emirlerini yerine getirme çabası içerisinde olmalıyız ve yasaklamış olduğu tüm haramlardan da şeytandan kaçar gibi kaçmalıyız. Ve ayrıca şüpheli olan şeylerden de uzak durarak dinimizi ve ırzımızı korumamız gerekmektedir.

Geleceğe yatırım yapmak isteyenler için ayağımıza kadar gelen fırsatlar ayı olan ramazanı hakkıyla değerlendirerek bayrama masiyetlerden/günahlardan arınmış bir şekilde çıkacak olan Müslümanlara selam olsun!

      Allah’u Teâlâ’nın yarattığı zamanlar için bazı zamanlar vardır ki o zamanlar başka zamanlardan daha faziletlidir. Bu zamanları faziletli kılan şey zamanın kendisi değil, o zaman dilimlerinde gerçekleşen hadiseler veya eylemlerdir. İşte Ramazan ayı da böylesine faziletli bir zaman dilimdir. Ramazan ayını da faziletli kılan birtakım unsurlar vardır. Hemen akla gelenleri bu ayda Kur’an-ı Kerim’in inzâl edilmeye başlaması ile oruç ibadetidir. Bu yazımızda idrak ettiğimiz Ramazan ayını daha nitelikli bir şekilde ihya etmek için dikkat etmemiz gereken bazı hususları gündeme getireceğiz. Öncelikli olarak Rabbimizin şu sözüne kulak verelim:

     “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.” (Bakara, 2/185)

  1. Oruç

      Kardeşim bil ki, Ramazan ayını diğer aylardan ayıran en önemli husus hiç kuşkusuz ki, bu ayda takvaya ulaşmanın en önemli unsurlarından birisi olan oruç ibadetidir. Allah’u Teala, orucu eski şeriatlerde emrettiği gibi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Rabbinden getirdiği şeriatte de emrederek farz kılmıştır. Kardeşim, Rabbimizin bu konudaki hitabına kulak verelim; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.” (Bakara, 2/183) Dolayısıyla Ramazan ayını ihya derken ilk üzerinde durmamız gereken unsur, oruç ibadetini bütün boyutlarıyla en güzel şekilde yerine getirmek olmalıdır. 

     Peki kardeşim orucu en güzel şekilde bütün boyutlarıyla nasıl tutarız?

     Kardeşim! Bu konuda iki önemli husus vardır. Şimdi bunları gündeme getirmeye çalışalım:

     A) Kardeşim! Rabbimizin oruç emrine, hayatın getirdiği bütün zorluklara rağmen –mahzurlu olanlar hariç- teslimiyet göstererek başım/gözüm üzerine deyip yerine getirmeye çalışmalıyız. Sabah namazının giriş vakti olan Fecr-i Sadıktan akşam namazın vaktinin girdiği zamana kadar yemek/içmek ve cinsel ilişkiden kendimizi uzak tutarak bu ibadeti yerine getirmeliyiz. Yani kısacası kitap ve sünnete orucu bozan unsurlar olarak gündeme getirilen şeylerden uzak durmalıyız.

     B) İkinci Olarak da kardeşim! Orucu sadece midemize ve şehevi arzularımıza değil, bütün uzuvlarımıza tuttura bilmeliyiz. Nasıl ki orucu bozduğu için yemek/içmek ve cinsel ilişkiden uzak duruyorsak aynen bunun gibi, Allah’a olan kulluğumuza zarar veren, rabbimizin men ettiği her türlü işten, dinin koyduğu ahlak ilkelerine uymayan her türlü davranıştan kendimizi uzak tutmalıyız. Yani bir taraftan Rabbimiz emrettiği için oruç tutarken bir taraftan da Rabbimizin yasak ettiği işleri yapamamalı ve emrettiği diğer emirlerini de yerine getirmeliyiz. Kardeşim bil ki günümüzde, kendilerini İslam’a nispet ettikleri halde, Oruç tutuğu halde Namaz kılmayan insanlarımız olduğu gibi, oruç tuttuğu halde yalan söyleyen, gıybet eden, iftira eden, insanlara zulmeden, kafileri veli ve dost edinen şeriat düşmanlığı yapan bv. İnsanlarımız da maalesef var. Bunlar bir Müslümanın yapabileceği şeyler değildir. Ve bu insanlar Ramazanı ihya etmekten pek uzak olan insanlarıdır. Kardeşim bizler bu konularda çok hassas olmalıyız, Allah’a karşı yapmış olduğumuz kulluğumuza zarar veren her türlü davranıştan ve eylemden uzak durmalıyız. Bu konuda Peygamberimizin şu sözüne kulak verelim; “Oruçlu bir kimse yalanı ve yalanla iş yapmayı terk etmezse onun yemesini içmesini terk etmesine Allah’ın hiçbir ihtiyacı yoktur.” [Buhari, Savm, 8.]

  1. Yardımlaşma

     Kardeşim bil ki Ramazan ayını gereği gibi ihya etmek isteyen bizler, Ramazanın bir başka özelliği olan Müslümanlara arasındaki yardımlaşmayı ve dayanışmayı öne çıkaran boyutlarının da önemle üzerinde durarak yerine getirmeliyiz.

     A) Kardeşim! Ramazan’da Müslümanlar arasında yardımlaşmayı öne çıkaran uygulamalardan birisi Fıtır Sadakasıdır. Ramazan ayını gereği gibi ihya etmek isteyen bizler, Ramazan ayı bitmeden Fıtır sadakalarımızı da vermeliyiz. İslam dini Müslümanlar arsında dayanışma ve kaynaşmayı sağlamak, zengin ile fakir arasında bir köprü oluşturarak sağlıklı bir sosyal toplum oluşturmak için Fıtır Sadakasını bu ayda emretmiştir. Can sahibi olan her insan için verilmesi gerekli olan Fıtır Sadakası, tolumdaki fakirler için bir nebzede olsa kendi ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlamaktadır. Kardeşim bu konu ile alakalı Abdullah İbn Ömer’in naklettiği şu hadise kulak verelim: “Hz. Peygamber fıtır sadakasını 1 sâ’ (ölçek) hurma ve 1 sâ’ arpa olmak üzere köle, erkek, kadın, küçük ve büyüklere farz kılmış ve insanlar (bayram) namazına çıkmadan önce verilmesini emretmiştir.” (Buhârî, Zekât, 76; Müslim, Zekât, 12 .)

     B)Kardeşim! Ramazan’da Müslümanlar arasında yardımlaşmayı öne çıkaran uygulamalardan biriside Zekât ibadetidir. Her ne kadar, zekât yılın herhangi bir ayında verilebildiği halde Müslümanların örfünde Ramazan ayında verilmektedir. Dolayısıyla ramazanı gereği gibi ihya etmeyi düşünen Müslümanlar olarak izler eğer durumumuz var ise kendi kazançlarımızın bir kısmından Allah için vaz geçerek bunu ihtiyaç sahibi olan insanlara ulaştırmalıyız. Zekât konusunda Rabbimizin şu emrine kulak verelim kardeşim; “Sadakalar, -Allah'tan bir farz olarak- yalnızca fakirler, düşkünler, (zekât) işinde görevli olanlar, kalpleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, 60)

     C) Kardeşim! Ramazan’da Müslümanlar arasında yardımlaşmayı öne çıkaran uygulamalardan biriside özellikle ihtiyaç sahibi olan insanlara iftar sofrası kurmak, onlara ikram etmektir. Eğer imkanımız var ise, özelliklede yakınımızda olan ihtiyaç sahibi insanlardan başlamak üzere iftar sofralarımızda onlara da yer açmak, buna imkan yoksa hazırlayacağımız yemekleri onların evlerine götürerek ikram etmek, buna da imkan yoksa kumanya kolileri hazırlayarak bu kardeşlerimize ikram etmeliyiz. Hele de kardeşim, Suriye gibi kendi zalimine karşı baş kardırmış, izzetli bir duruş ortaya koymanın bedelini ödeyen mazlum ve müstazaf kardeşlerimizi de unutmayarak onların sofralarına da yapacağımız ikramlarla ulaşabilmeliyiz. Bu konuda ki Peygamberimizin şu ifadelerine kulak kabartalım; “Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap yazılır Üstelik bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksilme olmaz.” (Tirmizi, Savm 82, (807)

 

  1. Namaz

     Kardeşim! Ramazanı gereği gibi ihya etmek isteyen bizlerin dikkat etmesi gereken bir boyutu da, bu aya has olan namazlardır. Kardeşim bizler ramazanın manevi atmosferinden yeterince istifade etmek istiyorsak bu aya mahsus olan namazları da kılmalıyız. Tabi ki ramazana mahsus namaz deyince hemen aklımıza Teravih namazı gelmektedir. Kardeşim, teravih namazının kaç rekat olduğu ili ilgili tartışmalar her ramazanda gündeme gele dursun, biz bunlarla çok vakit kaybetmeden elimizden geldiği kadar ve gücümüzün yettiği kadar bu ibadeti yerine getirmeliyiz. Eğer zamanımız çok ise yirmi rekat, az ise de sekiz rekat kılmalıyız. Ama kesinlikle bu namazdan gafil olmamalıyız. Ve güç yetirdiğimiz oranda teravih namazını cemaatle kılmaya özen göstermeliyiz. Peygamber efendimizin şu buyruğuna kulak verelim kardeşim; "Kim ramazan namazını (teravih) inanarak ve sevabını Allah'tan bekleyerek kılarsa onun geçmiş günahtan bağışlanır" (Buhârî, "Salâtü't-terâvîh", 1; Müslim, "Salâtü'l-müsâfîrîn")

     Kardeşim! Ramazan mahsus bir ibadet olmasa da gece namazlarına da özenle devam etmeliyiz. Ramazan dışında belki de yeterince riayet edemediğimiz gece namazlarına Ramazan ayında sahura kalkmamızı vesile kılarak ihmal etmeden kılmalıyız. Ramazanda sürekli hale getirdiğimiz gece namazları belki de Ramazan dışında da sürdürebiliriz. Kardeşim zaten sahura kalkıp da gece namazını kılmadan yapmak akıllı insanın yapacağı bir iş değildir. Hani dedik ya kardeşim, Ramazan ilahi rızaya ulaşmak için bir vesile, o halde bu vesileyi en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Peygamberimizin  şu sözlerine kulak verelim : “Hz. Bilal (r.a.) anlatıyor: “Resulullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Size geceleyin kalkmayı tavsiye ederim. Çünkü o, sizden önce yaşayan salihlerin âdetidir; Rabbinize yakınlık (vesîlesi)dir; günahlardan koruyucudur; kötülüklere kefarettir, bedenden hastalığı kovucudur.” |Tirmizî, Da’avât 112, (3543, 3544).

  1. Kur’an-ı Kerim

     Bil ki kardeşim! Ramazan’ı ramazan yaparak diğer aylardan daha değerli kılan şey elbette bu arda Kur’an-ı Kerim’in inzal edilmeye başlamasıdır. Kur’an’ın inzal edilmeye başladığı gece olan Kadir gecesinin bu ayda olması Ramazan ayının oruç içinde seçilmesinin bir sebebidir Allah’u âlem. Kur’an’ın indirilmesinin oruçtan daha değerli olmasının sebebi, orucun önemini, faziletini de biz Kur’an’dan öğreniyoruz. Yani Kur’an olmasaydı biz orucun ve diğer emir ve yasaklarında önemini ve faziletini anlayamazdık. İşte bunun için kardeşim, Ramazan ayı bizim Kur’an ile olan bağımızın en yüksek noktaya ulaştığı bir ay olmalıdır. Ramazan ayı dışında okuduğumuzdan çok daha fazla bir şekilde Kur’an’ı anlamaya yönelik okumalarımız olmalıdır. Arapça biliyorsak metninden, bilmiyorsak da hem metninden hem de mealinden okumalı hatta imkan varsa metin ve meal hatmi yapmalıyız. Çünkü önderimiz ve rehberimiz olan Peygamberimizde Medine döneminde her yıl Cebrail (a.s.) ile birlikte o zaman kadar inen bütün ayetleri talim yaparak hatim yapıyorlardı. Peygamberimizin bu sünnetinden biz de ilham alarak bizde Kur’an’ı anlamaya yönelik her zaman yaptığımız veya yapmamız gereken okumalarımızı artırmalıyız.

      Kardeşim! Toplumumuzda yaygın olarak yapılan yanlış hatim merasimlerine kızarak veya karşı çıkmak için Kur’an okumak ve hatim yapma uygulamalarımızdan vazgeçmemeliyiz. Ama onların yaptığı yanlışları yapmamak kaydıyla. Kardeşim maalesef onlar, Kur’an’ı anlamadan okumanın yeterli olacağını zannetmektedirler. Yine onlar, yapılan hatimlerin insanları kötülüklerden koruduğuna inanmaktadırlar. Yine onlar, yapılan hatimlerin ölen insanların ruhlarına hediye edilmesi gerektiği hatta hediye edilen ruhlara fayda verdiği gibi yanlışları yapmaktadırlar. Bizlerin Kur’an okuma amacımız hiçbir zaman böyle olamamalıdır. Bizler Kur’an’ı ancak ve ancak anlamak ve hayatımıza aktarmak vede başkalarını da bu Kur’an’ın hakikatleriyle uyarmak için okumalıyız. Birde olsa olsa bir davetçi olarak eğer yeteri düzeyde Kur’an’ı metninden okuyamıyorsak eğitim amacıyla Kur’an okumalıyız. Kardeşim bir davetçi olarak Kur’an’ı metnini de iyi bir şekilde okuyabilmeliyiz. Tecvidine, mahrecine dikkat ederek yanlışsız bir şekilde okuyabilmeliyiz. Kardeşim, Peygamberimizin şu sözlerine kulak kabartalım; "Bu Kur'ân'ı öğreniniz! Çünkü onun tilâvet edeceğiniz her harfine karşılık on hasene ile sevap verilir, mükâfatlandırılırsınız.” (Dârimî, c. 2, s. 108.)  "Kim Kur"ân okur, onu ezberler, onun helâlini helâl, haramını haram kılarsa, Allah o kimseyi bu amelinden dolayı cennete koyar …” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 149, Tirmizî, c. 5, s. 171)

 

  1. İ’tikâf

    Kardeşim! Yine bil ki, Ramazan ayını hakkıyla ihya etmek için baş vuracağımız vesilelerden biriside hiç şüphesiz ki i’tikaftır. İ’tikaf toplumumuzda pek bilinmese de Hz. Peygamberimizin Ramazanında ayı yeri olan bir sünnetidir. Hem de Ramazan orucu farz kılındıktan sonra hiç terk etmediği müekked bir sünneti. Toplum olarak bazı ibadetleri ön plana çıkartıp bazı ibadetleri de hayatımızın dışarısına atmış durumdayız. İşte itikafta bu ibadetlerden birisidir. Kardeşim bil ki itikaf, Ramazan ayında manevi olarak arınmayı amaçlayan bir Müslümanı, bu arınma ameliyesini neticeye ulaştırıp bayrama arınmış bir şekilde ulaştıran bir ibadettir. Peygamberimizin şu şekilde buyurduğunu unutma; “Ramazan girip çıktığı halde günahları affedilmemiş olan insanın burnu sürtülsün…” (Tirmizi, Daavat 110) İşte ramazanı bütün boyutlarıyla ihya ettiğimiz zaman bayrama manevi olarak arınmış bir şekilde çıkmamız mümkün olur. Buda orucuyla, namazlarıyla, Kur’an okumalarıyla, itikafıyla, infakıyla ve Kadir gecesini ihya etmesiyle mümkün olabilmektedir.

     Kardeşim bil ki! İ’tikaf, Ramazan ayının son on gününde mescitlerden birisine kişinin kendisini kapatarak ibadete adamasına denir. Tabi ki itikaf yapmak için illa on gün yapmak zorunda değiliz ama sünnet olan on gün olmasıdır. Yani kişi imkânı olduğu kadar itikafa niyet ederek bir saat veya bir gün yani zaman ayırabildiği kadar i’tikafa girmelidir.

  1. Kadir Gecesini İhya Etmek

     Kardeşim bil ki! Ramazan ayını en verimli bir şekilde ihya etmenin vesilelerinden bir tanesi de, Kur’an’ın indirildiği gece olan kadir gecesini ihya etmekten geçer.  Kardeşim kadir gecesi hakkında Rabbimiz şöyle buyurur; “Biz o (Kur'ân)nu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail veya Ruh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler. O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.” (Kadir, 1-5.)

     Kardeşim! Söyle diyebiliriz; Ramazan’ı faziletli kılan o ayda bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinin olmasıdır, Kadir gecesini bin aydan daha hayırlı kılan ise, o gecede Kur’an’ın indirilmiş olmasıdır. O halde kardeşim, madem Kur’an indiği geceyi bin aydan daha hayırlı kılıyorsa, bizim hayatımıza indiği zamanda bizi binlerce insandan daha hayırlı kılacağına inanarak bu geceyi ve bu gecenin içerisinde bulunduğu ramazanın son on gününü çok iyi bir şekilde değerlendirmeliyiz. İ’tikafın ramazanın son on gününde olmasının sebebi de bu olsa gerekir. Ramazan’ın son on gününde olduğu kabul edilen Kadir gecesinin en güzel şekilde ihya edilmesinin yolu İ’tikafı en güzel şekilde ihya etmekten geçmektedir. Şunu da söyleyebiliriz, itikafı güzel bir şekilde ihya etmek için Ramazan ayını ihya etmek gerekir.

     Kardeşim! Bilmeliyiz ki, bir geceye Kur’an indiği zaman o geceyi bir aydan daha hayırlı kılıyorsa bizim hayatımıza da indiği zaman bizi de hayırlı kılacaktır. Kur’an’ın hayatımıza inmesi için elimizden gelen çabayı ortaya koymalıyız. Onunla ilişkimizi artırarak, onu okumalı, okuduklarımızı anlamaya çalışmalı, anladıklarımızı da hayatımıza taşımalıyız. İşte o zaman bizim de kadir gecemiz olacak ve biz binlerce geceden hayırlı olacağız.

     Kardeşim! Son olarak da şunlara da dikkat etmeliyiz. Gün içerisinde oruç tutuyoruz diye akşamını bin bir çeşit yemekler yiyerek israf bataklığına sürüklenmemeliyiz. Yani kardeşim kısacası Ramazan ayı gıda tüketiminin hayatımızda en asgariye indiği ay olmalıdır. Maalesef toplumumuz bu konuda da pek olumlu bir örneklik ortaya koyamamakta. Biz onlar gibi olmamalıyız. Kardeşim unutmadan, hele hele şu televizyon ve belediyelerin, müzik ve eğlence şölenine dönüştürdüğü boyutlarından uzak durmalıyız. Bunlar hani dedik ya “Ramazan manevi arınmayı sağlamaktadır” işte bu boyutunun altına döşenmiş bir dinamit gibidir. Bizde kendi maneviyatımızın altına dinamit döşemeyelim.

     İşte kardeşim! Ramazan’ı hakkıyla ihya etmek için dikkat etmemiz gereken unsurların üzerinde durduk. İnşaAllah bunları yerine getirme azmini gösteririz de bayrama manevî olarak arınmış ve Ramazan’ı hakkıyla ihya etmiş oluruz. Selam ve dua ile.

Tarih bize; Müslüman halklar üzerindeki egemenliği ifade eden halifeliği elde etmek için yıllarca mücadele eden bir ecdattan onu bir çırpıda kaldıran sözüm ona kahraman(!) torunlarının hikayesini anlatır. Bir zamanlar tüm Müslümanlar nezdinde meşruiyet elde etmenin vasıtası olarak görülerek elde edilmesi için birçok bedeller ödenen hilafet kurumu, batılı efendilerinin istemesi neticesinde bir gecede kaldırılarak yok edilmiştir. 1571 yılında Yavuz Sultan Süleyman tarafından Mısır’ın ele geçirilmesiyle İstanbul’a getirilen hilafet, yaklaşık olarak 350 yıl kadar varlığını sürdürmüş ve ne yazıktır ki Müslümanları birbirine bağlayan en önemli kurum olduğu halde, kıblesini Müslümanlara tarafa değil de Müslümanların düşmanlarına doğru çeviren zihniyetler tarafından 1924 varlığına son verilmiştir. Her ne kadar Hilafet kurumu asıl istenilen gücünü yitirmiş olsa da Müslümanları bir arada tutma görevini belirli oranda da olsa hâlâ muhafaza ediyordu. Ne yazıktır ki Müslümanlar için bu derece önemli ve zaman açısından da çok daha fazla ihtiyaç duydukları bir zamanda kaldıranlar kurtarıcı, hilafet makamını umdesinde bulunduranlar ise hain ilan edilerek Müslüman çocuklarına düşman gibi gösterildiler. Müslüman nesiller, Müslümanları bir arada tutan bir kurumun başında duran liderlerine hain gözüyle baktılar ve bakmaya devam ediyorlar. Oysaki asıl ihanet Müslümanları siyasî birliktelikten koparak onları emperyalistlerin kucağına parça parça atılmasıydı. Lakin bunu yapanlar, kurtarıcı olarak gösterilerek lider, ulu önder, ata, kurtarıcı gibi gösterildiler.

Oysaki Hilafeti kaldıranlar onun nimetlerinden hâlâ istifade etmeye devam ediyorlardı. Şimdilerde halan büyük bir başarı olarak toplumlara örnek gösterilen Çanakkale Savaşında hilafetin bayrağı altına yaşayan topraklardan gelerek orada küffarın başarı elde etmemesi için canını ortaya koyarak şehit olanlar, Halifenin çağrısı üzerine oraya gelmişlerdi. Yine kurtuluş savaşı olarak ifadelendirilen savaşta başarı elde edilmesi için çuvallarla paralar yine hilafet kurumunun yüzü-suyu hürmetine toplanarak hilafet merkezinin kurtarılması için gönderilmişti.

Yine Müslümanlar tarihin hiçbir döneminde hilafet makamının varlığına, hilafetin kaldırıldığı zaman ki kadar da ihtiyaç duymamışlardı. Müslümanlar, düşmanları tarafından her taraftan kuşatılarak işgal edilen topraklarını ancak bir arada durarak ve tek vücut olarak durduklarında kurtaracakları gerçeği aşikârdı. Bunu sağlayacak en önemli -belki de tek- kurum hilafet (Müslümanların siyasî birlikteliği) kurumuydu. Peki konjektör bunu gerektirdiği halde neden hilafet kaldırıldı?

Bu sorunun en temel cevabı şudur: Müslümanların düşmanlarının zaten amaçladıkları şey bunu gerçekleştirmekti. Lakin bunu kendi elleriyle yapmaları Müslümanlar tarafından bir kabule dönüşmeyecek, aksine bir tepkiye dönüşerek daha büyük mukavemetlerin oluşmasına sebebiyet verecekti. Böylesine bedeli daha ağır olarak bir sürecin içerisine girmektense Müslümanlardan olan birisi tarafından kaldırılmasının daha az tepkiyle karşılaşacağını bildiklerinden, bizden görünen birisi üzerinden kaldırtıldı. Böylece asıl düşmanları olan Müslümanları bir arada tutan ipi kesmiş olacaklar, bunun neticesi olarak Müslümanlar küçük gruplara ayrılacak ve böylece de bu gruplarla mücadele etmek çok daha mümkün olacaktı. Hatta bu şekilde olması Müslümanların, asıl düşmanların unutturacak birbirlerine düşmelerine de sebebiyet verecekti. Batılıların, yüz yıldan fazladır bu coğrafyalar üzerinde egemen olmalarının en önemli sebebi bu coğrafyada yaşayan Müslümanları gruplara ayırarak, hepsinin üzerinde egemenliklerini kurmuş olmalarıdır. Ulus devletler inşa ederek bu sınırlarla Müslümanları birbirlerinden tamamen uzaklaştırarak aralarına aşılması zor mesafeler koymuşlardır. Önce Müslümanları bir arada tutan hilafeti kaldırdılar, bunun bir sonraki adımı olarak da Müslümanlar arasında suni sınırlar koydular. Ve böylece kendilerine çizilen sınırlar içerisine hapsolan Müslümanları kontrol etmek daha kolay olacaktı. Ayrıca kendi dünya görüşlerine ve de çıkarlarına hizmet edecek kimseleri destekleyerek muhaliflerine onlar üzerinden baskı kurdular. Bu kesimleri aralarında hiç bitmeyecek bir kavganın içerisine sokup, güçlenmelerinin önünde de geçmek istediler.

Gelinen noktada ümmetin birliğinin bozulmasıyla birlikte oluşturulan devletçikler üzerinde ne büyük tesirlerinin olduğunu; Batılılardan onay almadan kendi ülkeleri üzerinde herhangi bir egemenliklerinin olmadığını, kendi yöneticilerini bile seçme haklarının bulunmadığını, ancak kendilerinin izin verdiği kimselerin yine izin verdikleri şeyleri yapmak için iktidara gelebileceklerini görmekteyiz.

Bütün küresel güçler bir araya gelerek küçücük bir yer olan Gazze’yi yerle yeksan etmek için her türlü yardımlaşmayı sağladıkları bir dönemde elli yedi tane olduğu söylenen Müslüman ülkelerinin hiçbir şey yapamamaları, hatta bırakın engel olmak için bir şeyler yapmayı küresel güçleri lojistik olarak destekleyerek yanında yer almak zorunda kaldıklarına tanıklık ediyoruz. Buda bize Müslüman olduğu söylenen ülkeler üzerinde Batılıların egemenliğinin hangi düzeyde olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bugün gerek Gazze’de gerekse de dünyanın diğer coğrafyalarında bu şekilde bir zilleti yaşıyorsak bunun en büyük sebebi o gün Müslümanları bir arada tutarak yardımlaşmaları sağlayan, birbirleri için gerekirse canlarını verdikleri Müslümanların siyasî birliğini ifade eden Hilafet kurumunu ortadan kaldırmalarıdır. Bugün yapacakları hamlelerin adımlarını ta o zamanlarda atmışlar. Kendilerini ta o zamandan güvence altına alacak şekilde atmaları gereken tüm adımları atmışlar. Müslümanları kendilerine karşı mukavemet gösteremeyecek şekilde baskı altına almışlar ve onlar bir araya getirerek bir güç oluşturacak her türlü değerden uzaklaştırmak istemişlerdir.

Bugün Gazze’de katledilen her bir masumun kanının akmasına sebebiyet verenlerden birileri de zamanında Müslümanlar arasındaki o ipi koparanlarındır. Batılıların, hilafeti niçin ortadan kaldırmak istediklerini şimdi Gazze’de yaşadığımız pratik bize bir kez daha göstermektedir. Acaba Hilafet kurumu hâlâ aktif bir şekilde yürürlükte olsaydı, bugün o zalimler bu şekilde pervasızca birlik olarak Müslümanları katledebilirler miydi? Veya onlar bunu yapmaya kalkıştıklarında elli yedi tane olduğu söylenen Müslüman ülkeler, bu şekilde hiçbir etkilerinin olmadığı zilleti dibine kadar yaşayan bir fotoğrafı ortaya koyabilirler miydi?

Batılılar kendi yaşadıkları ülkelerde bir araya gelerek güç oluşturmanın önemi üzerinde ısrarla durarak bunun için çok ciddi fedakârlıklarda bulunurlarken, Müslümanların yaşadığı ülkelerde ise var olan parçalanmayı daha derinlikli hale getirmek için aynı şekilde çok büyük fedakârlıklar yapmaktadırlar. Büyük büyük bütçeler ayırarak Müslümanların parçalanmalarına sebebiyet verecek oluşumları desteklemekte, Müslümanlar arasında fitne ve fesat tohumları ekmek için her fırsatı kullanmaktadırlar.

Bugün Müslümanlar arasında Batılıların bu oyunlarının farkında olan Müslümanların bir kısmı bilerek veya bilmeyerek o oyunun bir parçası olmaktadırlar. Müslümanları bir araya getirerek güç oluşturmalarına sebebiyet verecek şeylere karşı olanlar, bu unsurları yorumsal bir takım indi görüşlere indirgeyenler, temel olmayan konularda da aynileşmeyi olmazsa olmaz görenler, bir mezhebin esas alınmasını şart koşan anlayışlar, ister istemez bu oyunun bir parçası olmaya devam ediyorlar. Bilerek veya bilmeyerek Batılıların emellerine hizmet ediyorlar.

Müslümanlar olarak bu hataları yapmaya devam ettiğimiz sürece bugün Gazze’de yaşadığımız acıları yaşamaya yarında devam edeceğiz. Dün Cezayir’de, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Bosna’da, Çeçenistan’da, Arakan’da ve dünden bugün Filistin’de yaşadığımız zulümleri yaşamaya devam edeceğizdir. Kafirlerin güç birliği yapığı bir zamanda bizler ise basit meselelerden dolayı ayrışarak düşmanlaştığımız bir durumda, başarılı olanlar onlar olacaklardır. Yüce kitabımız “ayrılmayın, yoksa gücünüz gider” dediği halde bizler hâlâ dağılarak güç elde edeceğimizi düşünüyoruz. Müslümanlarla ayrışımlarımızı dinin temek sabiteleri üzerinden değil de yoruma açık olan meselleler üzerinden yaptığımız bir durumda, kendileriyle birlikte aynı kaderi paylaşarak aynı coğrafyada yaşadığımız gayr-i müslimlerle birlikte olmamız gerekirken bizler maalesef kendilerini samimi bir şekilde İslâm’a nispet eden insanlarla ayrışıyoruz. Düşmanlarımızı bir kenara koyarak düşmanlığımızı birbirimize yönelik yapıyoruz. Hâlâ güç birliği oluşturmak konusunu fikrî zemin üzerinde değerlendirerek asla birleşmemizin mümkün olmayacağı bir alanda ısrar ediyoruz. Oysaki Müslümanların birlikteliği fikrî zemin üzerinde değil, siyasî zemin üzerindendir. Kafirlerle ve onların uşaklığını yapanlarla mücadele etmek için illa tüm Müslümanlarla hemen her konuda fikir birliğimizin olması gerekmiyor. Böylesine bir durum, tarihte hemen hiç yaşanmamış ve bugünden sonrada -Allahu âlem- yaşanmayacaktır. Lakin düşmana karşı siyasî birliktelik ise eğer istendiğinde hemen her zaman mümkün olacak bir şeydir.

Neden Hz. Peygamberin Medine’deki tüm kabileleri hatta münafıkları bile aynı siyasî çatı altında tutma örnekliği bizler için güncel karşılığı olan bir örnekliğe dönüşmüyor? Yüzyıldır çok büyük bedeller ödediğimiz halde ne yazıktır ki bu meselenin önemini kavramış değiliz. Münafıkların kafilerden bir zümre olduğu, çeşitli zamanlarda Müslümanlar için kafirlerden daha tehlikeli oldukları açık bir şekilde ortada olduğu halde, sırf Müslüman olduklarını deklere ettiklerinden dolayı onlara kafir muamelesi yapmamış, onları Müslümanların siyasî birlikteliği altında tutmuştur. Kavmiyetçiliğin hâkim olduğu bir coğrafyada ve zamanda, insanları bir arada tutmak için çok büyük bir örneklik ortaya koyan Efendimizin bu örnekliği, bugün çok daha fazla ihtiyaç duyduğumuz halde neden hâlâ hatada ısrar ediyor ve Müslümanların birlikteliğini değil de ayrılığını oluşturacak adımları atmaya devam ediyoruz? Kabileciliğin hâkim olduğu bir durumda çözümü dinî değerlere sarılmakta bulan ve bununlar insanları bir ve güçlü kılan örnekliği bir kenara bırakarak o gün, insanları güçsüz kılan ırkçılık veya benzeri suni anlayışlarının mahkûmu haline getirerek çözümü buralarda arıyor, Müslümanları ayrıştıracak konular üzerinde ısrar ediyoruz? Müslümanların birlikteliğini ortadan kaldıran zihniyet ve kişileri hâlâ kurtarıcı olarak görme yanlışında ısrar ediyoruz? Müslüman halklar olarak şu an yaşadığımız katliamların geçmişteki müsebbibi olanları, hak ettikleri yere konumlandırmıyor, onları insanların gözünde ve gönlünde kahramanlar olarak göstermeye çalışıyoruz? Geçmişte yaptıkları ihanetlerinin hesabını sormamız gerekirken, neden hâlâ onların bizleri şu anki duruma mahkûm eden ideolojilerini bizleri kurtaracak reçeteler olarak görmeye devam ediyoruz?

Yüce Kitabımız Müslümanlar arasındaki bağları kopararak onları birbirlerine düşman eden varlık olarak şeytanları göstermektedir. Dolayısıyla tarihte Müslümanların birlikteliğini ortadan kaldırarak onlara birbirlerine yabancılaştıran, hatta daha da ileri boyutta düşmanlaştıran kimselerin yaptıkları da aynen bu şekilde şeytanî bir uygulamadır. Müslümanlar olarak, böylesine bir durumu ortaya koyan kimselere, şeytanlara duyduğumuz kadar karşı bir duruş göstermeliyiz. Şeytanın gerçekleştirmek istediği bu şekildeki hedeflerinin gerçekleşmemesi için gösterdiğimiz çaba kadar bu kimselerin ortaya koymuş oldukları aynı amaçlarında başarılı olmaması için gayret göstermeliyiz. Şeytandan Allah'a sığındığımız gibi bu kimselerin şerrinden de Allah'a sığınmalıyız. Şeytanı kendimize düşman bildiğimiz gibi bu kimseleri ve ortaya koydukları ideolojilerini de düşman bellemeliyiz. Dünyevî kurtuluşun şeytanî olan bu yaklaşımlarda olmadığını, Yüce Kitabımızın da bizler davet ettiği Müslümanların birlikteliğinde olduğunu bir an önce kavramaları ve bunu gerçekleştirmek için üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeliyiz. Bir an önce Müslümanların siyasî birlikteliğini yeniden inşa etmeliyiz. Gerek günümüzde gerekse de geçmişte bu konuda Müslümanlara ihanet edenleri tanımalı ve onlara gereken tavrı göstermeliyiz. Müslümanlar olarak bugün ödediğimiz bu büyük bedellerde onlarında parmaklarının hiçte azımsanmayacak kadar olduğunu unutmamalıyız.

İslâmî camialar arasında Şubat ayı, hemen her yıl şehitler ayı olarak kabul edilerek kutlanılması gelenekselleşmiştir. Bu ayda, şehadet geceleri düzenlenerek islâm dâvası için canlarını veren şehitler anılmakta ve şehitlerimiz üzerinden İslam'ın şehitlik ve şahitlik algısı gündemleştirilmektedir.

İslâmî camialar içerisinde her ne kadar şehit olan şahsiyetlere yönelik herkesin ortak bir kabulü söz konusu olmasa da genel itibariyle İslâm dâvasını yüceltmek için canını veren Müslümanlara, şehit denilmektedir.

Özellikle tevhidi camialar içerisinde hoca, yazar, kanaat ve cemaat önderi vb. bazı kimselerin; Şehitlik algısı üzerinden gündeme getirerek sık sık isimlerine atıfta bulundukları bazı şehitlerin sahip oldukları fikrî anlayışların günümüzdeki temsilcilerini sapkın bir yolun yolcuları oldukları kabul etmektedirler. Bu fikrî anlayışa sahip olan kimselerle de ilişkilerini, Müslümanlarla olması gereken ilişkiler üzerinden sürdürülmemekte aksine sapkın anlayışların temsilcileri olarak görülerek ötekileştirme yaklaşımı üzerinden sürdürülmektedirler.  Bu kimseleri sürekli olarak yazılarında, sohbetlerinde tenkide tabi tutulmaktadırlar. Oysaki aynı düşünceye sahip oldukları halde geçmişte ortaya koymuş oldukları eylemlerinden dolayı onlarla aynı düşünceye sahip olan -bizce şehit olan-  bazı kimseleri şehitler olarak gündeme getirerek onları andıklarına tanıklık ediyoruz.

Bugün Şeyh Said’i, Hasan el Benna'yı, Ahmet Yasin'i, Şeyh Şamil’i, Molcom X’i, İskilipli Atıf hocayı ve benzeri nice isimleri şehitler ile alakalı programlarda gündeme getiren nice sözüm ona tevhidi Müslümanların, bu kimselerin İslâm anlayışlarını günümüzde temsil eden kimselere karşı tepki ortaya koyabildiklerini, onları İslâmî olarak görmediklerini, çoğunlukla tekfir ederek onların tevhidi bir anlayışa sahip olmadıklarını gündeme getirmekte, onları kıyasıya eleştirerek ötekileştirmektedirler. Eğer bugün "şehit" olarak kendilerini andıkları o şahsiyetlerin yaşadığı zamanda yaşasalardı, onların din anlayışlarını meşru görmedikleri için öldürülmelerini hiçte şehitlik algısı üzerinden benimsemeyecek, belki de “iyi ki öldürüldüler” diyeceklerdi. Eğer üzülselerdi de bunu ancak onların Müslüman kimlikleri üzerinden değil, mazlum oldukları için yapacaklardı.

Böylesine bir durum da ister istemez bu şekilde hareket eden Müslümanların, bu yaklaşımlarında samimi olmadıklarını ortaya koymaktadır. Hamas’ı kıyasıya eleştirdikleri bir fikrî anlayışa sahip oldukları halde, Gazze’deki mücadeleden övgüyle bahsetmekte, orada ölenlere şehit dediklerine tanıklık ediyoruz. Bir taraftan Hamas'ın İslâm dâvasına ihanet ettikleri ve tevhiddet uzaklaştıkları söylemleri diğer taraftan ise Hamaslı Müslümanları ortaya kodukları destansı mücadeleden dolayı örnek ve model göstemeleri, onlar üzerinden şehitlik programları düzenlemeleri pratiğini ortaya koymaktadırlar. Tabi ki ortaya konulan bu resim bir çelişki oluşturmakta, yapılan bu organizasyonlar inanlara hiçte samimi gelmemektedir.

Oysa ki bizler, farklı İslâm anlayışlarına sahip olsalar da İslam'a ihanet etmedikleri sürece Allah'ın dini için ortaya koymuş oldukları gayretlerini takdirde karşılamalı, fikri olarak sahip oldukları anlayışlarının eğer varsa bir hesabı onu âlemlerin Rabbi olan Allah'a vermeleri gerektiğini düşünerek bu kimseleri İslâm'ın dışında görmemek gerektiğini düşünmekteyiz. Hele bir de bu kimseler -bizlerin bakış açısına göre yanlış bir din anlayışına sahip olsalar da- Allah'ın dini için canlarından bile vazgeçecekleri bir fedakarlığı ve bedeli ödemiş olmaları, onların şehitlik payesini hak ettiklerinin bir nişanesi olarak görmekteyiz. 

Tabii ki bizim, kendilerine tevhidi olarak her yönleri ile takdir ettiğimiz kimseler arasında bile bizim nazarımıza şehit oldukları halde Allah indinde şehit olmayan kimseler söz konusu olabildiği gibi bizler de aynı düşünceye sahip olmadıkları halde bizlerin kendilerine şehit demediğimiz lakin Allah indinde şehit olabilecek bazı kimseler de -Allah en doğrusunu bilir- söz konusu olabilmektedir.

Biz burada dikkate aldığımız husus; bu kimselerin Allah'ın dinini yüceltme gayesi ile mücadele içerisinde iken ölmelerinin kendilerine, şehitlik mertebesini kazandırdığına yönelik düşüncemidir.

Böylesine bir durum, yukarıda gündeme getirdiğimiz yaklaşımı sergileyen kimseler için her ne kadar tutarsız bir durumu ifade ediyor olsa da olayın birde şöyle olumlu bir yönü söz konusudur:

Müslümanlar her ne kadar çeşitli kamplara ayrılarak birbirleriyle fikrî kavgalarını içerisinde bulunsalar da hangi fikrî anlayışı benimsediğinin bir önemi olmadan Allah’ın dinini yüceltmek için canlarını veren kimselerin bu fedakârlıklarının bereketi üzerinden bir noktada buluşabiliyorlar. Ödenen bedelin büyüklüğü, bu kimselerin fikrî problemlerini geride bırakacak, göz ardı edecek bir anlayışın oluşmasına sebebiyet veriyor. Canını Allah için feda edenlerin olduğu bir durumda, bu şekilde bir bedeli henüz ödememiş birisinin onlar hakkında ileri-geri konuşmasının çok da tutarlı olmayacağı anlayışı bu noktada da belirleyici oluyor.

Selam olsun canını Allah için yeri ve zamanı geldiğinde adamaktan geri durmayanlara! Selam oslun zamanı ve yeri gediğinde seve seve canını Allah'ın dini yüce olsun diye verecek olan ve bunun için sırasını bekleyenlere!

Asrın felaketi olarak nitelendirilen 6 Şubat depremleri üzerinden tam bir yıl geçmiş oldu. Bir yönüyle depremlerin toplumlar için ilâhî ikaz yönü bulunmaktadır. 6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen depremde -resmi rakamlara göre- yaklaşık olarak 60 bine yakın insanımızı kaybettik. Yaklaşık olarak 11 ilimizi etkileyen depremde şehirlerimizin -bazılarında çok büyük olmakla birlikte- çok ciddi manada yıkımlarıyla karşı karşıya kaldık. Aradan geçen bu bir yıllık süre bize gösterdi ki toplum olarak, ne yazıktır ki bu ilâhî ikazdan yeteri kadar ibret alamadık, kendimize birtakım dersler çıkaramadık.

Ateş yine düştüğü yeri yaktı. Dolayısıyla depremde yakınlarını kaybedenler, evlerini barklarını kaybedenler, işlerini ve dünyalık imkanlarını kaybedenler depremin getirmiş olduğu acılara ve mağduriyetlere katlanmak zorunda kaldılar. Acıları ve kayıpları yüreklerinin derinliklerinde onlar yaşadılar. Sevdiklerinin olmadığı bir dünyada yaşamak zorunda kalmanın kişinin yüreğinde oluşturduğu sızılara katlanmak zorunda onlar kaldılar. Dünyada yaşamanın kişide oluşturduğu dayanılması güç ızdıraplara onlar katlandılar. Bütün mahrumiyetlere rağmen dünyaya bir umutla tutunmanın ne demek olduğunu onlar yaşayarak gördüler. Yıllarca çalışıp didinerek elde etmiş oldukları evlerinin yıkıntısının altında yakınlarını aramanın ne büyük bir acı olduğunu onlar yaşadılar. Tonlarca beton yığınlarının altında bir umutla yakınları bulabilmek için günlerce beklemenin ne demek olduğunu onlar yaşadılar. Birgün önce yarınlara dair nice hayallerinin olduğu sıcacık evlerinin, bir gün sonra yakınları için mezar olduğunu onlar gördüler. Elde etmek için nice bedelleri ödedikleri ve yıllarca mahrumiyetlere katlandıkları, kredi üzerinden borçlandıkları evlerinin birgün sevdikleri kimselerin nazik bedenlerini paramparça ederek öldüreceğine onlar tanık oldular. Bir lokma ekmeğe, bir yudum suya, başlarını sokacakları sıcacık bir yuvaya muhtaç olmanın ne demek olduğunu onlar yaşayarak gördüler.  

Diğerleri ise televizyon kanallarının gündeme getirdiği kadarıyla deprem gündemi ile yaşadılar. Sonrasında ise sanki hiç böyle bir felaket yaşanmamış gibi hayatlarda kaldıkları yerden devam edenler oldu. Hatta depreme ve onun oluşturduğu mağduriyetlere aldırış etmeden oluşan mağduriyetlerden menfaat elde etmek isteyenler oldu. Yıkılan binalarda bulunan market ve benzeri yerleri yağmalayanlar oldu. Yakınları kaybeden insanların acılarıyla dalga geçen insan müsveddelerine tanık olduk. Yine, depremin oluşturduğu mağduriyetleri seçim için araca dönüştüren sözde toplumu yönetmeye talip olan “yönetici” olarak addedilen zavallıları gördük. Hata depremin mağduru olan insanlara, yaptıkları yardımların neticesi olarak kendi partilerine destek verilmediğinden dolayı gönderdikleri yardımları haram, zehir-zıkkım eden omurgasız insanlara tanıklık ettik. Depremin oluşturduğu yıkıntılar altından çıkarılan cesetleri televizyon ekranlarından seyrederken yürekleri sızlayanlar oldu, gözyaşı dökenler oldu, tüm imkanlarını seferber edenler oldu, kumbarasında biriktirdiği üç-beş lirayı onlar gönderenler oldu. Deprem haberini alır almaz oradaki mağdurların yardımına koşmaya çalışanlar oldu. Tüm ülkede yardım seferberliğinin içerisinde yer almak için koşuşturanlar oldu. Daha önce yaşanan depremlerin oluşturduğu mağduriyetleri yaşayanlar, oradaki insanların halinden en iyi kendileri anladıkları için depremzedeler neye ihtiyaç duyuyorlarsa onları toparlayarak bölgeye göndermeye çalışanlar oldu. Ülkenin her tarafından bölgeye insanî yardım taşıyan tırların oluşturduğu kuyruklara tanık olduk. Evleri-barkları yıkılan depremzedelere evlerini açan, onları misafir ederek ihtiyaçlarını karşılamak için fedakârca çırpınan insanlara tanık olundu.

Deprem bize, hiç beklenmedik bir zamanda ve beklemedik bir yerde ölümün gelebileceğini haykırdığı halde maalesef bizler, ölümün bize hâlâ çok uzaklarda olduğunu düşünerek, hayatımızı alışık olduğumuz alışkanlıklarımız üzerinden sürdürmeye devam ettik. Ölüm denilen hakikat oysaki daha öncede yakınlarımızı hiç beklemediğimiz bir zamanda kaybederek bize ansızın da gelebileceğini defaatle göstermişti. Bizler, akşam sapasağlam yatağında yattığı halde sabaha ölü olarak çıkanların olduğunu biliyorduk. Hiç beklemediğimiz biz zamanda aldığımız bir telefonla yakınlarımızdan birisinin bir trafik kazasında öldüğü haberini de almıştık. Evinde televizyon seyrederken oturduğu koltuğunda kalp krizi geçişmesi neticesinde hiç beklenmeyen biz zamanda hayata gözlerini yuman insanların oluğunu da haber kanallarından veya gazetelerden okumuştuk. Fakat bunların hiçbirisi deprem kadar büyük boyutlarda ölümün bizlere ansızın da gelebileceğini hatırlatmamıştı. Lakin depremin üzerinden zaman geçince bizler ölümün bizlere ansızın geleceği gerçeğini yeniden unuttuk, daha önce nice seferler unuttuğumuz gibi. Unutmamamız gerekirken unuttuğumuz ve bizler için en büyük kaybın ve pişmanlığın sebebi olan nice hususları daha önce çok kez unuttuğumuz gibi.

Depremle birlikte insanlarımız, bu ilâhî ikazdan nasiplenerek öncelikle bireysel hayatlarında yapmış oldukları hatalardan ve haramlardan alınarak daha iyi bir insan ve daha iyi bir Müslüman olmak için yola koyulmamız gerektiği halde maalesef bunu yine başka bir zamanlara erteleyiverdik. Müslüman olmamızın gereği olan nice sorumluluklarımızı yerine getirmeyi yine ileriki bir zamanlara erteleyiverdik. Uymamız gereken Allah’ın nice emirleri vardı ve biz onları bir an önce hayatımıza aksettirmemiz gerektiğini biliyorduk lakin yine hâlâ önümüzde uzun ömürler var yanılgısına kapılarak onları ileriki zamanlara erteleyiverdik. Terk edeceğimiz haramlar vardı ve bunları terk etmemiz gerektiğini biliyorduk ve hayatımızın ilerleyen yıllarında onları terk edecektik, deprem bize ileriki zamanlarımızın olmadığın hatırlattı lakin bizler, depremin üzerinden zaman geçince yeniden sanki Allah’tan uzun zaman yaşayacağımıza dair teminat almış gibi onları ileriki tarihlerde terk etmek için yeniden erteleyiverdik.  Yine toplum olarak hiç iyi bir noktaya gitmiyorduk. Toplumun her kademesinde ifsat ve çürümüşlük hakimdi. Siyaset başta olmak üzere, eğitim, hukuk, ekonomi, aile, sosyal hayat büyük ölçüde tükenmişliğin eşiğine gelmişti ve bir an önce oradan kurtulmamız gerekiyordu. Hiç vakit kaybetmeden sürüklenmiş olduğumuz her türlü çirkefliklerden arınarak daha erdemli ve Müslüman kimliğimize yakışır bir toplum olmamız gerekiyordu fakat ne yazık ki bizler toplum olarak deprem öncesi sürdüregeldiğimiz problemlerimizi, hatalarımızı, kusurlarımızı ve ifsatlarımızı sürdürerek daha iyi bir toplum olma hedeflerimizi de yine başka baharlara ertelemiş olduk.

Depremler bir yönüyle Allah'ın yüceliğini, kudretini, büyüklüğünü ve gücünü bize hatırlattığı halde maalesef bizler böyle bir gücün farkında olarak kendi acziyetimizi göremeyerek, kendimizi çok güçlü ve çok büyük kudrete sahip olan varlıklar olarak görmeye devam etmekteyiz. Oysa ki dünya üzerinde küçük bir bölgede meydana gelen bir sarsıntının bile, binlercemizin hayatını sonlandırdığını, o bölge üzerindeki sarsılmaz zannettiğimiz dağları parçaladığını, koca koca binaları temellerinden sarsarak bir moloz yığınına dönüştürdüğünü, daha düne kadar çok gelişmiş olarak görülen şehirlerimizi adeta bir harabeye çevirdiğini yaşayarak gördük. Lakin depremin oluşturmuş olduğu bu tahribatı ayne’l-yakîn gördüğümüz halde bir türlü kendi acziyetimizin farkına varamadığımız gibi ilâhî azametin büyüklüğünün de yine farkına varamadık.

Yine şuna bir kez daha şahit olduk ki deprem gibi bir afetin Allah'tan bağımsız bir şekilde değerlendirilerek birtakım fizik kanunları çerçevesinde anlaşılmasına sebebiyet verilmeye çalışıldığını dolayısıyla da insanların deprem hadisesinden Allah'ın kendilerine sunmak istediğim mesajı anlamalarının önüne geçilmeye çalışıldığını görmüş olduk. Evet, depremler bir takım fizik kanunları ile meydana gelmektedirler. Lakin bu fizik kanunlarını koyan ve yeri zamanı geldiğinde de o kanunları işleten ya da daha doğru bir ifadeyle işlemesine izin veren, âlemlerin rabbi olan Allah'tır. Allah dilemeden, yani izin vermeden ne deprem olabilir, ne bir yaprak dalından düşebilir, ne bir insan ölebilir ve ne de dünya üzerindeki herhangi bir olay meydana gelebilir. Hakikat bu iken maalesef yaşanan deprem olayı üzerinden Allah, gündem dışı tutulmaya çalışıldığı gibi insanların bu büyük olay üzerinden dine yönelmelerinin önüne geçilmeye çalışılmıştır. Hemen her gün haberlerde depremin meydana gelmesiyle ilgili haberler yapıldığı, konunun uzmanlarının görüşlerine yer verildiği halde ne yazıktır ki kâinata tümüyle hükmeden ve fizik kanunlarını koyan varlığın deprem gibi olaylar üzerindeki etkisine yönelik hemen hiçbir içerikli haber yapılmamıştır.

Deprem bize bir kez daha; toplumlar için büyük felaketler olan doğal afetlere karşı ne bireysel ne de devlet nazarında bir hazırlığımızın olmadığını ödediğimiz büyük bedeller üzerinden göstermiş oldu. Yaşadığımız coğrafyanın deprem kuşağında olduğu bildiğimiz halde bireysel olarak bizler; içinde yaşadığımız binaları inşa ederken depreme dayanıklı bir şekilde onları inşa etmediğimiz gibi karşılaşılması muhtemel olan doğal afetlerde hem kendimiz hem de bir başkalarının yardımına koşabilmek için arama ve kurtarma konusunda donanımlı hale gelmek için de hemen hiçbir gayretimizin olmadığını görmüş olduk. Devlet, daha önce defaatle deprem tecrübeleri yaşamasına rağmen maalesef yaşanan depremde, yeterli derecede bir tedbir almadığını bir kez daha görmüş olduk. Tedbir alması gereken kurumların, maalesef görevlerini hakkıyla yerine getirmediklerini ve bunun neticesi olarak da ödemiş olduğumuz bedellerin ne kadar büyük olduğunu görmüş olduk. Devletin deprem bölgelerine yeteri miktarda yardım ve enkaz kaldırma yardımlarını ulaştıramadığı gibi bölgelerde yapılan çalışmaları da maalesef koordine edecek bir kabiliyette olmadığını yaşayarak görmüş olduk. Depremin tüm mağduriyetlerini yaşayan insanlar için en temel gereksim olan ihtiyaç malzemelerinin bile para karşılığında satılabildiğine tanıklık ettik.

Yine deprem bize şu hakikati bir kez daha göstermiştir; topluma ait olan görev ve sorumlulukların ehil olan kimseler verilmediğinde bu durumun topluma ne tür bedeller ödettiğini göstermiş oldu. Gerek bürokraside gerekse de yerel yönetimlerde görev alan kişilerin liyakat sahibi olmamaları sebebiyle yaptıkları birtakım uygulamaların depremdeki kayıpları çok yüksek boyutlara çıkardığını hep beraber müşahede ettik.

Yine kapitalizmin temel felsefesi olan daha fazla kazanmak hırsının insanları sürüklediği ve on binlerce insanın hayatına mal olan bir neticeyi ortaya çıkardığını bir kez daha görmüş olduk. Malzemeden çalan müteahhitler, uygun olmayan zemin üzerine bina yapılmasına müsaade eden yerel yönetimlerdeki yetkililer ve yapılan binaları yeteri kadar denetlemeyen denetim firmaları yaşanan felaketin unutulmayacak mimarlarıdırlar.

Yine insanların barınma ihtiyaçlarını karşılamayan veya bu konuda onlara yardımcı olmayan devletin sebep olduğu netice olan; kişilerin denetimsiz bir şekilde ve malî bütçesi olmadığından dolayı barınma ihtiyacını karşılamak için gereken şartlara uygun hareket etmeyen veya edemeyen kimselerin sebep olduğu neticeyi yaşadığımız acı tecrübe üzerinden görmüş olduk. Bu durum bize bir kez daha göstermiştir ki; sorumluluklar, ehli olmayan kimselere verildiğinde bu durumun toplumlara ödettiği bedel de bir o kadar fazla olmaktadır.

Toplumun işlerine yönelik yapılan görevlendirmelerde en önde gelen prensip olarak; Allah'tan hakkıyla korkmak, hesap endişesi taşımak, sorumluluklarını en ufak bir şekilde aksattırdığında bunun yarın ahirette kendisi için cehenneme girme sebebi olduğunun bilincinde olan insanların bu görevlere getirilmemesi olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Toplumun işlerine yönelik yapılan görevlendirmede Allah'tan hakkıyla sakınan insanların değil de çoğunlukla yetkililerin yakınlarının görevlendirilmesini, dolayısıyla da bu şekilde ehil olan kimseler dururken olmayan insanların bu görevlere getirilmesinin oluşturduğu faturanın çok ağır boyutlarda olduğu bir kez daha müşahede ettik. Peki buna rağmen ders çıkarıldı mı? Bir daha aynı durumla karşı karşıya kalmamak için tedbirler yeteri kadar alındı mı? Bu görevlere insanlar alınırken; başta Allah'tan hakkıyla korkmak, kişinin o görevi yapabilecek en mükemmel şekilde donanımlı halde olması, göreviyle ilgili bilinç ve yeteneklerinin olup olmadığı dikkate alınmakta mıdır? Yoksa daha önce olduğu gibi şimdi de o koltuklar ve yetkiler, seçim süreçlerinde yapandan pazarlıkların neticesi olarak yine konuyla alakalı liyakatsiz ve ehliyetsiz olan insanlara verilmekte midir? Yarın yine yaşaması muhtemel olan bir depremde yine benzer ihmallerden dolayı benzer bir akıbeti yaşayacağımız görülmekte midir?

Yine deprem bizlere kıyametin bir küçük provasını yaşattığı halde ne yazıktır ki bizler, sanki hiç kıyamet kopmayacakmış gibi, sanki hiç hesap kitap görülmeyecekmiş gibi, insanların dünya hayatlarında yapıp ettiklerinin hesabını mahşer gününde Allah’a vererek alamayacaklarmış gibi bir yanılgının içerisinde yaşamlarımızı sürdürmeye devam ediyoruz. Oysa ki deprem, bizim gündemimize, küçük de olsa bir provasını yaşatarak, kıyametin mümkün olduğunu haykırmıştı. Kıyametin vaki olacağını dair bize mesajlarını sunmuş ve kaçınılmaz olarak bizleri kuşatacak olan kıyamete karşı kendimizi hazırlamamız gerektiğini hatırlatmıştı. Bizler ise her zaman yaptığımız gibi yine çevremizde yaşanan bu tür hadiselerin bize sunmak istediği mesajları gündeminizin dışına atarak hayata nefsimizin istediği şekilde veya birilerinin bize dayatmış olduğu hayat keşmekeşi içerisinde dünyalık birtakım menfaatlerin peşinden koşarak hayatımızı yaşamaya devam etmekteyiz.

Ölüm bizler için küçük kıyamet, yeniden dirilip hesap vermeye gideceğimiz zaman ise büyük kıyamettir. Depremde hayatlarını kaybeden on binlerce insan küçük kıyametlerini yaşadılar ve şu an büyük kıyametin gerçekleşmesi için beklemekteler. Yarın bizler için de önce küçük kıyamet sonra da büyük kıyamet kopacaktır. Bizler de yapıp ettiklerimizin hesabını vermek için yeniden dirilerek Allah'ın huzuruna varacağız. Akıllı insanın yapacağı şey deprem gibi afetleri hakkıyla değerlendirerek onların bize sunmak istediği mesajları almak ve o mesajlar çerçevesinde hayatı yeniden ahiret merkezli olarak düzenlemeye çalışmak olmalıdır. Büyük kıyametle beraber Allah'ın huzuruna varıp yaptığımız en küçük iyiliklerin de kötülüklerin de hesabının sorularak bunların karşılığının kişiye tastamam verileceği o güne hazırlık yapmak olmalıdır. Bu durumdan gafil olanlar, depremlerin sunmuş olduğu bu mesajları alamayanlar ve hayatlarını Allah'tan gafil bir şekilde yaşamaya çalışanlar işte o kıyamet gününde pişmanlıkların tümünü yaşayacaklar, depremlerin kendilerine sunmuş olduğu o mesajları alamadıkları için dövünüp duracaklar, ah vah edecekler, lakin bunun kendilerine bir faydası olmayacaktır. Dolayısıyla bizlere düşen asıl vazife; ölümümüzün hangi şekilde olacağından ziyade iman üzere ölüp ölemeyeceğimizin derdinde olarak bunu başarabilmek için üzerimize düşen tüm sorumlulukları yerine getirmeye çalışmamız olmalıdır. Ne şekilde olursa olsun mutlaka ölüm bize gelecektir. Ya bir depremle, ya bir kalp krizi ile, ya da trafik kazası ile, ya bir hastalıkla veya başka bir şeyle, ama mutlaka gelecektir. Dolayısıyla her ne şekilde olursa olsun bize gelecek ölümden kaçamayacağımıza göre ve ölüm şeklimizi de çoğu zaman biz belirleyemediğimize göre, bize düşen şey bizim irademize bağlı olan, bizim başarabilme hakkına sahip olduğumuz imanlı bir şekilde ölmeye çabalamak olmalıdır. Eğer mümin olarak öldülerse depremde ölenlere ne mutlu! Eğer mümin olarak ölebilirsek ne şekilde öldüğümüzün bir kıymeti yoktur.

Dolayısıyla depremlere karşı tedbir elbette alınmalıdır ama her şeyden önce ilk tedbir imanın yaşayacağı depremlere karşı olmalıdır. Bizler öncelikli olarak Allah'a olan imanımızı sarsarak onu yok edecek saldırılara karşı onu muhafaza etmek için çabalamalıyız. Eğer o sarsıntıya uğrayarak yok olursa istediğimiz kadar depremlere karşı tedbir alalım, doğal afetlere karşı önlem alalım, ölümümüz hiçbir şekilde doğal afetlerden olmasın, lakin biz asıl felaketi yaşayan insanlar oluruz. Ölüm sonrasının bize getireceği felaketler, dünyanın getireceği felaketlerden kat ve kat üstündedir. Dünyada insanın yaşayabileceği en büyük zorluk ve felaketler, ahiretin kişiye getireceği en küçük felaketler karşısında yine de çok basit ve çok küçüktür. O halde bize düşen asıl vazife, felaketimiz olacak ahirette kaybedenlerden olmamak için öncelikli olarak bize orada kazananlardan olmamızı sağlayacak hususların peşine düşmeli, onları sarsarak yok etmeye çalışan depremlere karşı kendimizi koruma altına almalıyız.

Hz. Peygamberle birlikte başlayan tek kişilik bir mücadele, Peygamberimizin etrafında toplanan insanlarla birlikte, kısa denilecek bir zaman diliminde suya atılan bir taş misali dalga dalga genişlemiştir. Her ilerleyen gün insanların gündemine girmeye başlamış ve sunduğu mesajın kuvveti sebebiyle etrafında insanları toplamaya başlamıştır. İslâmî söylem; özellikle sorgulama yetisini kaybetmeyen, düşünen, sahip olduğu inanç ve davranış kalıplarına karşı kalbi tatmin olmamış ve gerçeği arayarak bulmaya yönelik gayret gösteren insanlar için sığındıkları bir kale olmuştur.

İslâmî dâvetin Mekke dönemi 13 yıl sürmüştür. İnsanlar yavaş yaşav İslâmî dâvet etrafında toplanmaya başladığında bu durum Mekkeli oligarşik liderler için rahatsızlık oluşturur. Mevcut durumdan istifade eden liderler, İslâmî davetin kendilerinin sahip olduğu bu menfaat ve statüleri ortadan kaldıracağını bildiklerinden menfaatlerini kaybetmemek için İslâmî davetin karşısında burmaya başladılar. Öncelikle psikolojik baskınlar şeklinde başlayan tepkiler süreç içerisinde her türlü baskıyı içine alacak şekilde genişledi. Tüm baskılara rağmen insanların İslâmî dâvet etrafında toplanmalarına mâni olamadılar. İnsanlar ile İslâmî dâvet arasına girmediler. Müslümanlar, canlarından geçtiler, şehitler verdiler lakin İslâmî dâvadan ödün vermediler. 13 yıl sonra, Mekke’de iman eden ve imanların bedelini ödeyen bu fedakâr Müslümanlarla, gönüllerini İslâm’a açan ve her türlü bedeli ödemeyi göze alan Medineli Müslümanlar Medine’de, İslâmî temeller üzerine, el birliği ederek bir devlet kurdular.

İslâmî devlet, kurulduktan 10 yıl sonra nübüvvet dönemi bittiğinde Arap yarımadasının her tarafını etkisin altına almış durumdaydı. Gerek muhacir olarak Medine’ye gelen Müslümanlar, gerekse de hicret ederek kendi memleketlerine gelen Müslümanları bağırlarına basan Medineli Müslümanlar yani Ensar, el birliği ederek yeni kurulmuş bu oluşumu yok etmek için her türlü baskılara rağmen direnerek İslâmî mücadeleden ödün vermediler. Başta Mekkeliler olmak üzere kendilerini yok etmek isteyen güçlere karşı destansı bir mücadele ortaya koydular, nice canlarını kaybettiler lakin İslâmî dâvayı daha uç noktalara taşımak için her türlü fedakârlığı ortaya koymaktan geri durmadılar. Hz. Peygamberin vefatına kadar süren bu mücadele, Hz. Peygamberin vefatından sonra da akamete uğramadan kaldığı yerden devam etti.

İlk halife döneminde bir takım iç karışıklıklar ortaya çıksa da Müslümanlar el birliği ederek kısa zamanda tekrar asayişi sağladılar. İslâmî daveti başka toplumların gündemine taşımak hedefiyle çaba ve gayretlerini azaltmadan sürdürdüler. Müslümanların birlik ve beraberlik içinde hareket ettikleri ve İslâm’ın kendilerinden istediği her türlü bedeli ödedikleri ilk iki halife döneminde sınırlar, bir tarafta Türk bölgesinin sınırlarına, bir taraftan Anadolu’ya, bir taraftan da Afrika’ya uzanmış durumdaydı.

Hz. Osman’ın halifeliğinin ortalarında başlayan huzursuzluklar büyüyerek devam etti ve büyüdü ve önü alınamaz bir boyuta oluşarak süreç içerisinde halifenin katledilmesine sebebiyet verdi. Bu süreç Müslümanlar arasındaki bağların yavaş yavaş gevşemeye başladığı dönemlere tekabül etmekteydi. Daha önce Müslümanlar, İslâmî mücadelenin gereği olan her türlü bedeli göze olan insanlar olarak süreçte yer alıyorlardı lakin daha sonra İslâmî mücadeleye katılan fakat İslâmî ahlâkın gereklerini tümüyle kuşanamayan kimselerin sürece dâhil olmaları daha önce olmayan bir takım sorunların oluşmasına sebebiyet vermeye başladı. Oluşan bu süreçler, halife Hz. Osman’ın katledilmesine sebebiyet verdiği gibi ondan halifelik bayrağını devralan Hz. Ali’yi, içerisinde Müslümanların yaşadığı şehirlerde artarak devam eden çok büyük fitnelerin bulunduğu bir sürecin içerisine itti. Nitekim Halide Hz. Ali, çok büyük gayretler göstermesine rağmen etrafında bulunan insanların büyük çoğunluğunun kendisine yeterince itaat etmemelerinin sonucu olarak bu fitneleri önleyemedi ve bu fitneler, onun da şehadetine sebebiyet verdi.

Hz. Ali’nin şehit edilmesinden sonra kurulan Emevî devleti, daha önce İslâmî temeller üzerine kurulan devleti, İslâmî olma vasfını belirli oranda korusa da saltanat temelleri üzerine kurulan başka bir devlete dönüştürdü. Kendinden önceki halifelerin sürdürdüğü siyaset anlayışını değiştirerek yönetim işini kendi ailesinin tekeline bıraktı. O zamana kadar Sasanî ve Bizans imparatorluklarının bir anlayışı olan saltanatı Müslümanların yönetim tarzı haline getirdi. İlk defa bir yönetici, kendinden sonra kendi oğluna insanlardan zorla bey’at alma yoluna gitti. Bey’at etmek istemeyenlere karşı baskı kullanarak onları bey’at etmeye zorladı. Birkaç kişi dışında hemen herkes, kerhen de olsa bey’at etmek zorunda bırakıldı.

Saltanat temelleri üzerine kurulan Emevî devleti, yaklaşık olarak 90 yıllık hükümdarlığı sonrasında Abbasiler tarafından yok edilerek tarihin sayfaların bırakıldı. Emevî devletinin varlığına son vererek tarih sahnesinde yerine alan Abbasî devleti, yaklaşık 500 yıl hükümranlığını sürdürmüştür. Emeviler gibi onlarda saltanat sistemi üzerinden yönetimi kendi tekellerine aldılar. Neticede onlarda Moğollar tarafından yıkılarak Evemiler gibi onlar da tarihin tozlu sayfalarındaki yerini aldılar.

Sonrasında bayrağı devralan Müslüman Selçuklu Türkleri, tüm Müslüman halklar üzerinde olmasa da büyükçe bir coğrafya üzerinde devlet kurdular. Sonra onlar da yıkılarak Osmanoğulları dönemi başladı. 6 yüzyıl kadar Müslümanlara ait olan toprakların çok azı hariç hepsine hükmettiler ve sınırları Avrupa içlerine kadar taşıdılar. Osmanlılarla birlikte başka Müslüman devletler de tarih sahnesinde yerlerini almışlardı. Lakin Osmanlı devleti Müslümanlara ait olan toprakların çoğunu idaresi altında tutuyordu.

Yaklaşık olarak 600 yıl hüküm süren Osmanlı devleti 19 yüzyılla birlikte, batılı devletler karşısında zayıflamaya başladı. Osmanlı karşısında güçlenen batılı devletler işbirliği yaparak Osmanlıyı yok etmek için kolları sıvadırlar. Her taraftan gücünü kaybetmiş Osmanlıya karşı saldırılar başlattılar. Neticede Osmanlı yavaş yavaş sahip olduğu toprakları kaybetmeye başladı. Neticede yüz yıllık bir yıkılış süreciyle birlikte kendi yetiştirdiği subaylar tarafından 1924’te oda kendinden önceki devletleri gibi tarihin tozlu sayfalarına bırakılmış oldu.

Dünya Müslümanları için daha önceden emperyalist işgaller sonucunda başlayan sıkıntılar, artık son noktaya varmış ve özelikle Osmanlının bakiyesi olan bu topraklarda, Müslümanlar tümüyle egemenlikleri kaybetmiş oldular. Osmanlının bakiyesi olan T.C. devleti batılıların da baskıları sonucu İslâm’a dair ne varsan ona karşı tavır almak ve Batılıların istediği şekilde bir siyasal ve toplumsal düzen inşa etmek durumunda kaldılar. Batılılar işgal ettikleri yerlerden çekilirken içinde yaşadığımız bu toprakların yarınlarda kendileri için bir problem teşkil etmemesi için her türlü tedbiri aldılar. Özellikle Müslümanları bir arada tutan en önemli unsur olan Hilafeti yok ederek Müslüman halkları birbirine bağlayan bağları yok etmiş oldular. Hem de bunu sözde Müslüman olma iddiasındaki Cumhuriyetin kurucu kadrolarına yaptırdılar. Müslümanları 50’ye yakın devlete böldüler ve aralarına bir takım fitne tohumları attılar. Müslümanlar tekrar bir araya gelerek bir güç oluşturmasınlar diye her türlü tedbiri aldılar.

Gelinen noktada Müslüman coğrafyaların bir kısmında ya kendi anlayışlarına dayanan devletler kuruldu –Türkiye, Batı Trakya ve Balkanlar örneğinde olduğu gibi- ya da başındaki yöneticilerin kendilerine bağlı olduğu krallıkların kurulmasını sağladılar. Tüm Arap bölgelerinde kurulan krallılar gibi. Neticede Batılılar, tüm Müslümanların kendi çıkarlarına hizmet edecekleri şekilde bir sürece mahkûm ettiler. Artık kendileri, işgalin getirdiği maddi külfetlere katlanmayacak, kendilerine hizmet edecek ve halklarında çok ciddi manada tepki ortaya koymayacağı –kendi kavimlerinden olan- kimselere devletler kurdurarak memleketlerine döndüler. Batılılar işgal ettikleri topraklarda Müslüman halkların kendilerini benimsemeyeceğini, dolayısıyla o halleriyle uzun zaman varlık gösteremeyeceklerini anladıklarında işgali sürdürmek yerine tüm şartlarını hazırlayarak ve tedbirleri olarak kendilerine hizmet edecek kişileri, buralarda kurdukları devletlerin başına geçirdiler. Bunu yaparken de bıraktıkları liderlere insanlar sıkı sıkıya bağlansın diye kahramanlık hikâyeleri oluşturdular, bu insanları kurtarıcı lider olarak toplumlara sundular. Halkalar, kendileri hakkında bir sürü kahramanlık hikâyeleri uydurulan bu liderleri benimsemekte çok güçlük çekmedi. Bu liderler eliyle daha önce kendilerinin yapamayacaklarını bildikleri her şeyi toplumlara aşama aşama yaptırmayı başardılar.

Batılıların en temel hedefi olan ve kendileri için tehlike gördükleri İslâm’ın, toplumlar üzerindeki egemenliğini yok etmek istediler. Yaklaşık olarak yüz yıldan beridir, -içinde yaşadığımız ülke başta olmak üzere- Allah’ın dinin egemenliği ortadan kıldırılmıştır. Daha önce Müslümanlara ait olan topraklar üzerindeki bazı bölgelerde tümüyle batılı tarzda ve laikliği esas alan bir siyasal ve toplumsal hayat inşa ettiler. Diğer bazı bölgelerde ise devletin bir ailenin tekelinde kalmasını sağlayarak Müslüman halkları kendilerine hizmet edecek bir siyasal sistemin içerisine çektiler. Batılılar kendi halkları için saltanatı kötü görerek onunla mücadele ettikleri halde Müslümanların yaşadığı nice bölgede saltanatın varlığını koruması için çalıştılar ve halen çalışıyorlar. Yönetimin kendilerine hizmet edecek kimselerin elinde kalması hiçin her türlü yardımı bu yöneticilere yapmaktadırlar. Dolaysıyla Müslümanlara ait topraklar üzerinde, -uzaktan yönetme yöntemiyle- Batılıların egemenliği gelinen noktada halen sürmektedir.

Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda, Batılı devletler ve onların bölgedeki uşaklığını yapan yöneticiler İslâmî bir inisiyatifin ortaya çıkmasına müsaade etmemektedirler. Ortaya çıkmaya çalışan İslâmî oluşumları çok sert bir şekilde yok etmeye çalışmaktadırlar. Hangi Müslüman coğrafyaya yüzünüzü çevirirseniz çevirin orada İslâmî kesimlere karşı baskının olduğunu görürsünüz. Olanların hemen terörle ilişkilendirilerek yok edilmeye çalışıldığını görürsünüz. Dolayısıyla Kur’an ve Sahih sünnetin temel ilkelerine uygun toplumsal ve siyasal hayatı savunan tüm kesimler, terörist olarak görülerek onlara her türlü baskı yapılmaktadır. İsrail gibi bir haydutlar çetesinin Filistinlilere yönelik yaptıkları katliamları terör olarak görmezlerken, kendi topraklarını işgal eden işgalci Siyonistlerle savaşan ve İslâmî temeller üzerine hareket eden oluşumları ise terör örgütü olarak kabul etmekte ve onlara hayat hakkı tanınmamaktadır.   

Batılıların, daha önce Müslüman topluluklar olarak varlık gösteren toplumlar üzerindeki hâkimiyetlerinden ötürü, bu toplumlardaki İslâmî hassasiyetler her geçen gün yok olmakta ve batılıların kültürel “değer(sizlik)leri” egemen olmaya devam etmektedir. Müslüman toplumlar her geçen gün biraz daha artan bir ivmeyle tüm yönleriyle İslâm’dan uzaklaştırılarak batılıların izini takip eder hale getiriliyorlar. 

Bu coğrafyalarda İslâmî olma iddiasıyla ortaya çıkan bir kısım hareketler ya Batılıların araçlarını kullanarak yavaş yavaş İslâmî olma iddialarını bir kenara bırakarak demokrasi, laiklik, cumhuriyet gibi argümanları kullanmaya başladılar, diğer bazıları ise başka bir uç olan silahlı mücadele yöntemine doğru evrildiler, evriliyorlar. Türkiye’de 70’li yıllarda başlayan ve 90’lı yılların ortalarına kadar artarak, Tevhidî eksen üzerinden hareket eden İslâmî harekeler ne yazıktır ki zeminini koruyamadılar. Kimileri demokratik yöntemlere doğru savrulurken, kimisi de cihat bölgelerine yönelerek tek kurtuluşun ancak oralarda yapılan mücadeleyle mümkün olduğu anlayışını benimsediler.

Özellikle muhafazakâr bir kimliği olan Necmettin Erbakan ve onun bakiyesi olan mevcut AKP iktidarıyla birlikte İslâmî uyanış her geçen gün sistem içi mücadeleye doğru biraz daha evrildi. Her gecen gün gayr-i islâmî sistem biraz daha benimsendi. Gelinen noktada daha düne kadar İslâmî devlet söylemleri gündeme getirenler, şimdilerde mevcut sistemin varlığının devam etmesi için canhıraş bir şekilde çalışıyorlar. Daha düne kadar İslâmî temeller üzerine kurulması gereken devlet söylemini savunanlar, şimdilerde sisteme ve laikliğe methiyeler düzmeye başladılar. Mevcut sitemin içerisinde kendilerine alan bularak –ihale kapanlar, bürokraside görev alanlar-, kısacası sistemin ekmeğini yiyenler ve ortada bulunan pastadan pay alanlar, süreç içerisinde sistemi benimsemeye başladılar.

Gelinen noktada gördük ki daha düne kadar İslâmî olma iddiasındaki Müslümanlar artık bu iddialarından vaz geçerek sadece “ahlâk eksenli” bir İslâm anlayışına ve “bireysel Müslüman kimliğine” doğru bir geçiş yaptılar. Lakin sitemin içerisinde görev alan Müslümanlar ne yazık ki İslâmî ahlâk ilkelerine de bağlı kalmadılar, onlarda diğerleri gibi bozuk olan sistemin kendilerine sunduğu imkânları sonuna kadar kendi menfaatleri için kullandılar. Hak ve hukuka riayet etmeden alabildiğinde haksız menfaat sağladılar. Dolayısıyla dünün mücahitleri bu günün müteahhitleri oldular. Düne kadar sistemin kendilerine dayattığı nice hususları reddettikleri halde şimdilerde sistemle barışarak dün reddettiklerini bugün savunur hale geldiler.

Gazze’de yaklaşık olarak 100 gündür devam eden direniş bize bir kez daha gösterdi ki, beşeri sistemler içinde fayda arayan Müslümanların, bu arayışları bir netice vermemiştir. Devletin hemen her kesiminde yer aldıkları halde ne yazıktır ki Gazze’deki direniş lehine kamuoyuna yansıyacak şekilde herhangi bir adım atamamışlar, hatta Siyonist Yahudi devletiyle yapılan hiçbir anlaşma dahi sonlandıramamışlardır. Sistem içerisine girerek Müslümanlara fayda sağlayacaklarını söyleyen insanlar, bırakın İslâm’a ve Müslümanlara fayda vermeyi yaptıkları usûlsüzlüklerle ve zalimlere karşı gösterilmesi gereken tavrı göstermeyerek İslâmî kimliğe çok büyük zararlar verdiler. Maalesef Müslümanları töhmet altında bırakacak nice yanlışların içerisine düştüklerini müşahede etmekteyiz.

Yine, yaklaşık olarak 100 yıldır bize bir şiir nakaratı gibi söylenen “bağımsız devlet” dizelerinin gerçeği yansıtmadığını, devletin hiçte bağımsız olmadığını bir kez daha görmüş olduk. Hata bu sadece Türkiye için değil tüm Müslüman olduğu söylenen devlereler içinde böyle oluğunu görmüş olduk. Bir-iki istisna dışında tüm devletlerin Yahudi sermayeye yedi göbekten bağlı olduğunu görmüş olduk. Müslüman olduğu söylenen bu devletler kendi iplerini, kurulurken Batılı sahiplerinin eline vermiş durumdadırlar. Dolayısıyla sahipleri onları nereye çekerse oraya gidiyorlar, nerede otlamalarına fırsat veriyorlarsa orada otlamak zorunda bırakılıyorlar. Sahiplerinin izin verdiği kadar olaylara tepki ortaya koyuyorlar. Bunu şuradan görmek mümkün: Normal şartlarda Müslümanlar için Filistin ve Kudüs’ün işgalden kurtarılması en önemli bir vazifeyken, Filistin’in neredeyse tamamı işgal edilmiş ve Gazze’de katliam yapılmaktadır. Lakin Filistin’in ve Mescid-i Aksâ’nın işgalden kurtarılması için mücadele eden Müslümanlara yardım etmesi gereken Müslüman ülkelerin liderleri, ancak bir araya gelerek kınama mesajı yayınlayabiliyorlar. Çünkü bundan ötesini yapmalarına efendileri izin vermemektedir.  

Gelinen noktada Türkiye’de İslâmî temeller üzerine kurulacak bir hayat ve bunun için gösterilmesi gereken gayretler ne yazıktır ki “mahcur” bırakılmış durumdadır. Bırakın bu yöndeki bilinci diri tutarak mücadele etmeyi hatta İslâmî bir toplum inşa etme gayretinde direnen, mevzilerini terk etmeyen bir avuç Müslüman, kıyasıya eleştirilmekte, dışlanmakta ve tahkir edilmektedirler.

Görüyoruz ki İslâmî çalışmalara karşı ilgi ve destekler her geçen gün azalmaktadır. Buradan şunu ifade etmek gerekir ki; Allah’ın dini olan İslâm’ın bize ve bizlerin gayretlerine ihtiyacı yoktur. Tam aksine bizim İslâm’a ve o uğrunda mücadele etmeye ihtiyacımız vardır.

Eğer bizler Allah’ın bizlere verdiği hidayet nimetinin kıymetli bilerek, üzerimize düşen sorumlulukları hakkıyla yerine getirmezsek, Allah, o nimeti bizlerden alarak onu hakkıyla taşıyacak insanlara verir. Konuyla ilgili bir âyet-i kerimede şu şekilde buyurulur: يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دٖينِهٖ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرٖينَؗ يُجَاهِدُونَ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍؕ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْتٖيهِ مَنْ يَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَلٖيمٌ “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah’ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir.” (Maide, 54) âyette de ifade edildiği gibi eğer bizler İslâmî olma iddialarımızdan vazgeçersek, Allah hidayet nimetini bizden çeker alır ve İslâmî kimliğin gereklerini tümüyle üzerinde taşıyacak kimseleri meydana getirir. Aslında bu âyet Müslümanlar için çok büyük bir tehdit içermektedir. “Eğer siz dininizden önerseniz” kısmı bizler için çok büyük bir tehdittir. Din bir hayat tarzıdır. Yaşam biçimidir. Dolayısıyla eğer bir kişi İslâm’ın belirlediği  hayat tarzı ve yaşam biçimini dikkate alarak hayatını yaşamazsa, İslâm’ın kendisine yüklediği her türlü sorumluluğu umdesine almazsa o zaman bu kişi İslâmî olma iddiasından vazgeçmiş demektir. Kelime-i Şehâdet aslında bir kimsenin, Allah ve Müslümanlarla yaptığı bir antlaşmadır. Kişi bu antlaşmada dinin kendisinden istemiş olduğu her emri yerine getireceğini, yasakladığı her şeyden ise uzak duracağını ifade etmiş olur. Lakin gelinen noktada birçok Müslümanın bu antlaşmaya sadık kalmayarak İslâmî söylemlerden uzaklaşarak seküler söylemlerin takipçisi olduklarını görmekteyiz. Düne kadar İslâmî bir toplum inşâ etmek için söylem ve eylem üretenlerin bugün mevcut durumu kanıksadıklarını, dünkü söylemlerinden vaz geçerek onlara yabancılaştıklarını görmekteyiz. Dolayısıyla İslâmî mücadele her geçen gün yalnız bırakılmaktadır. İşte yukarıdaki âyette “Ey İman edenler!” diye başlayarak buna vurgu yapmaktadır.

Peki bu âyete göre İslâm’ı temsil etmek salahiyetine sahip olan Müslüman kimliğin en önemli unsurları nelerdir?

1) Allah’ın kendilerini sevdiği, onlarında Allah’ı sevdikleri ifade edilir. Allah’ı seven sevdiğinden gelenleri “başım gözüm üzerine” diyerek hayatına taşır ve onun mücadelesini verir. Allah’ın buyrukları karşısında “işittim ve itaat ettim” diyerek hayatını Allah’ın belirlediği ölçülere göre tanzim eder. Allah’ın kişiden istediği sorumlulukları yerine getirmekten kaçınan kimseleri sevmesi söz konusu olabilir mi? İslâmî mücadeledeki yerlerini almayan, İslâmî söylemlerine helal getirecek bir takım anlayışları benimseyen kimseleri Allah’ın sevmesi mümkün müdür? Dolayısıyla dinin kişiden istediği davranış ve inancı benimseyen kimseleri ancak Allah sevmektedir. Bunları hayatlarında pratize ederek uygulayan kişiler ancak o payeye ulaşırlar. Yoksa İslâmî kimliğin gereği olan davranışlardan ve inançlardan uzaklaşarak ödün veren kimseleri Allah’ın sevmesi mümkün değildir.

2) Kendisi gibi iman eden kimselere karşı zelil yani merhametli; kâfirlere karşı ise şiddetli yani sert olurlar. Gelinen noktada Müslümanların birbirleriyle olan ilişkilerinde burada ifade edilen hususun tam tersi hareket edildiği gözlemlenmektedir. Genel olarak Müslüman olma iddiasındaki kişilerin sertliklerini kendileri gibi düşünmeyen Müslümanlara yönelik ortaya koyduklarını, kâfirlere karşı ise daha müsamahakâr hareket ettiklerini görmekteyiz. Oysaki sertliğimizi -isterse bizim gibi düşünmesin- Müslümanlara yönelik değil, Allah’a, dinine ve Müslümanlara karşı düşmanlık yapan kâfirlere yönlendirmemiz bizden istenmektedir.

Gazze direnişi bize gösterdi ki, sözde Müslüman olma iddiasındakilerin, kâfirler karşısında ne kadar zillet içinde olduklarını hep birlikte müşahede ettik. İslâmî kimliğin bize kazandırdığı izzetli duruşun gereğini maalesef ortaya koyamadık, bunun tam tersi adata zelil bir duruş sergileyerek sadece dilimizle yapılanları kınadık. Hatta yer yer Siyonist kâfirlerde olduğu söylenen gücü gözümüzde çok büyüterek karşı konulması mümkün olmayacak bir güç olarak kabullendik. Gazze’li Müslümanların o güçle savaşmayı göze almalarından dolayı kendilerini kıyasıya eleştirdik. Oysaki gördük ki aslında İslâmî kimliğin gerektiği şekilde onlarla mücadele edildiğinde, hiçte korktuğumuz kadar büyük güçlerinin olmadığını anladık. Gazze’li Müslümanlar izzeti tercih etti biler ise zilleti. Bugün dünya Müslümanları olarak neden zillet içerisindeyiz, kâfirler karşısında neden suyun üzerindeki çer-çöp gibiyiz? Bütün bu durumun sebebi İslâmî kimliğin gereği olan izzetli duruşu ortaya koyamadığımızdan dolayıdır. Kendisinden korkulması gereken asıl merciinin Allah olduğunu unutup, kendilerinde güç vehmeden kimselerden korkmaya başladığımızdandır. Gazze’li Müslümanlar bu yönüyle de bizlere örnek oldular.

3) Allah’ın dininin, toplumlar üzerinde egemen olması için gereken her türlü çabayı ortaya koyarlar. Kur’an’ın üzerlerine yüklediği tüm sorumlulukları bil-hakkın yerine getirmeye çalışırlar. Gazze’deki Müslümanlar gibi gerektiğinde mallarını, canlarını ve tüm sevdiklerini Allah’ın yoluna feda etmekten geri durmazlar. Bizler, imanın bizlerden istediği bedelleri ödemeden, ayağımıza taş bile değmeden cennet hayalleri kuran kimseler haline geldik. Ne işimiz ters gitsin, ne de gelirimiz azalsın, ne sağlığımız bozulsun, ne de sevdiklerimizin başına bir musibet gelmesin istiyoruz. Bizler, istediğimiz kadar kulluk vazifelerimizi yerine getirelim ve bunun karşılığında da cennete gidelim istiyoruz. Oysaki dünya imtihan yeriydi ve bizler burada sahip olduğumuz her şeyden imtihana tâbi tutulacaktık. Maldan, candan, sevdiklerimizde kısacası tüm sahip olduklarımızdan imtihana çekilecektik. Tıpkı şu an Gazze’de her türlü bedeli ödeyen kardeşlerimiz gibi. Gazze’deki kardeşlerimiz, bedel ödemenin edebiyatı değil, ispatını yapıyorlar. Bizler ise gereğini yapmak yerine genelde edebiyatını çok iyi yapıyoruz.

Allah yolunda mücadele etmek edebiyatı yapılarak değil, İslâmî kimliğin gereğini ortaya koyarken başımıza gelecek her türlü zorluğu karşı geri adım atmadan onun uğrunda gayret göstermeyle ancak mümkündür. Allah’ın dinini önce kendi beden ülkemizde hâkim kılmak için mücadele etmekle mümkündür. Sonrasında ise çemberi genişleterek önce içinde yaşadığımız ülkede ve aşama aşama tüm dünyaya taşıyarak hâkim kılmak için gereken gayreti ortaya koymakla yerine getirebiliriz. Bu mücadeleden kaçanların dinden yüz çevirmiş olacaklarından korkulur. Allah yolunda değil de dünyevî çıkarlar peşinde mücadele edenlerin yukarıdaki ayetin tehdidine muhatap olacaklarının endişesini taşıyalım.

4) Ayrıca hiçbir kimsenin kınamasına da aldırış etmezler. İslâmî kimliğin gereklerini yerine getiren Müslümanlar şu kimselerdirler ki Allah’ın dinini hayatlarına aktarırken karşı karşıya kalacakları hiçbir tepki karşısında dâvalarından dönmez ve dinin gereği neyse onu yapmaktan geri durmazlar. Fakat gelinen noktada bugün Gazze’deki kardeşlerimizi kınayan yığınlarca sözüm ona Müslümanlar vardır. 7 Ekim’de, Batılıların arkasında durduğu İsrail gibi bir devlete saldırı düzenlediği için. Oysa yaklaşık olarak 76 yıldır kendi toprakları o zalim Siyonistler tarafından işgal edilmiş, 100 binlere varan insanları katledilmiştir. Milyonlarca Filistinli toraklarını terk etmek zorunda bırakılarak diğer ülkelerde mülteci olarak yaşamak zorunda bırakılmıştır. Böylesine bir durumdaki işgalciye karşı yapılan bir eylem mi kınanmalı yoksa Filistin’de ve diğer coğrafyalarda Batılıların egemenliğinin kabul edilmesi mi kınanmalıdır? İşgalciye karşı çıkmayan kimseler mi kınanmalıdır yoksa izzetli bir şekilde işgalciye karşı çıkarak her türlü bedeli ödeyen Müslümanlar mı kınanmalıdır. Dolayısıyla İslâmî kimliği olan İslâm ve Müslümanların hatta kendilerinden olmayan tüm insanların düşmanı olan Siyonistlerle karşı izzetli bir duruş sergilemeyen insanlar kınanması gerekirken Gazze’de İslâmî kimliğin gereğini yerine getiren Müslümanlar kınanmaktadır.

Gelinen noktada kendilerini İslâm’a nispet eden insanların büyük ekseriyeti İslâmî kimliğin gerektirdiği şekilde hareket etmemektedirler. Yukarıda gündeme getirdiğimiz âyette ise hakiki Müslümanların hasletleri gündeme getirilmiştir. Eğer bizler bu hasletleri hakkıyla kuşanmazsak ayetteki tehdit bize yönelik olduğunu unutmayalım. Biz Müslümanlar olarak İslâmî kimliği temsil etmek durumunda olan kimseleriz. Daha önce bu temsiliyet İsrailoğulları’nın üzerindeydi. Lakin onlar o temsiliyeti hakkıyla yerine getirmediklerinde onlardan alınarak bir başka topluluğa verilmiş oldu. Bizler de kendimizi İslâm’a nispet eden kimseler olarak o topluluktan olmayı umuyoruz. Konula ilgili olarak rabbimiz şu şekilde buyuru: كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız.” (Âl-i İmrân, 110) Görüldüğü üzere en hayırlı ümmet olmamızın gerekçesi kuşandığımız sorumluluklarla ilgili olduğu ifade edilmektedir. O sorumluluklar ise “hakiki iman” ve bunu başka insanlara taşınması ve toplumsal ifsadın önlenmesi olarak ifade edeceğimiz “iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak” olduğunu görmekteyiz. Başka bir âyette de şu şekilde buyurulur: وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık.” (Bakara, 143) Bu âyet-i kerimede ise bizlerin vasat ümmet olmamızın sebebi olarak İslâmî kimliği tümüyle kuşanarak diğer insanlar için model olmamız olduğu ifade edilmektedir. Peygamber nasıl ki bizler için model olduysa bizler de diğer insanlar için İslâm’ı temsil etmekte model olmak durumundayız. Eğer bu temsiliyet görevimizi hakkıyla ifa etmezsek Allah onu bizden alarak başkalarına verir. Daha önce İsrailoğlulları onu hakkıyla taşıyamadıkları için onlardan alınarak diğerlerin verildiyse şimdi de bizden alınarak başkalarına verilebilir. Bu hem ırki manada böyle olduğu gibi hem de bireysel manada olabilir.

Geldiğimiz noktada bugün batıda İslâm’a yönelişlerin arttığına şahit olmaktayız. Bütün bunlar bizler için şu soruyu sormamıza sebebiyet vermelidir: Acaba biz İslâmî kimliğe layık olmadıkta, Allah bu nimeti bizlerden alarak onlara mı verecektir? Daha önce Araplardan alarak Türklere verdiği gibi şimdide Türklerden aldı başkalarına mı verecektir? Birey olarak bizden alarak bizden daha iyi bir şekilde o kimliği temsil edecek kimselere mi verecektir?

Biz şunu biliriz ki; bir kurum, birisine bir yetki verdiğinde o kişinin kendisine verilen yetkiyi en iyi şekilde temsil etmesini ister. Eğer kişi verilen yetkileri temsil etmekte gevşeklik gösterirse, yetkilerini kötüye kullanırsa, kendisi için belirlenen kuralları ihlal ederse böyle birisinde o yetkinin bırakılması mümkün olmaz, kendisine o yetkileri verenler tarafından yetkileri elinden alınır. Söz gelimi bir kimseyi siz işveren olarak müdür olarak görevlendirirseniz ve müdürün sorumluluk alanlarını kendisine bildirirseniz o kişi de o sorumluluklarını yerine getirmezse siz böyle bir kimseyi müdür olarak çalıştırmaya devam eder misiniz? Yoksa onun iş akdine son vererek veya kendisine başka bir görev vererek onu müdürlükten azleder misiniz? O görevi daha layıkıyla yapan birisi dururken görevini ihmal eden birisini o görevde tutmaya devam eder misini? İşte bu örnekte olduğu gibi eğer biz Müslüman bireyler olarak İslâm’ın bizlere yüklediği sorumlulukları yerine getirme noktasında gevşeklik gösterir, ihmalkâr hareket edersek, İslâmî kimliğimize yakışmayacak inanç ve davranışları benimser ve uygularsak bu taktirde Allah hidayet nimetini bizde tutmaya devam etmez. Onu bizden alarak onu hakkıyla temsil edecek kişilere verir. Şunu unutmamız gerekir ki Allah’ın ve O’nun yüce dini olan İslâm’ın bizlere ihtiyacı yoktur. Aksine bizlerin Allah’a ve onun yüce dininin belirlediği şekilde mücadele etmeye ihtiyacımız vardır. Dinin bizden istediği mücadele sayesinde hem bizle hem de diğer insanlar ancak huzurlu bir şekilde dünya imtihanlarını sürdürebilirler. Bu sebepten dolayı İslâmî kimliğin gereği olan sorumluluklara azı dişlerimizle tutunmamız gerekiyor. Bu konuda kendimizi Allah’a ispat etmemiz gerekiyor. Bize verilen hidayet nimetinin kadrini kıymetini bilmemiz gerekiyor. Şükrünü eda etmek için gayret göstermemiz gerekiyor.

Unutmayalım ki Allah ancak kendi dinine yardım edenlere yardım ederek ayaklarını dini üzere sabit kılıyor: يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7)

Ey Rabbimiz! Bizleri İslâmî kimliğin ve temsiliyetin gereklerini hakkıyla kuşanan kullarından eyle! İslâmî kimliğimize zarar verecek her türlü inanç ve davranışlardan bizleri uzak eyle! Bize verdiğin hidayet nimetini ölene kadar hakkıyla koruyabilmeyi bizlere lütfeyle!

Akıl, insana verilmiş en büyük nimetlerden birisidir. İnsan bu nimet sayesinde doğru ile yanlışı kavrayabilmektedir. İnsanı diğer canlılardan farklı kılan en önemli özelliklerden bir tanesi de akıl nimetidir.

Akılın, doğru bir şekilde çalışabilmesi için bir takım donelere, köşe taşlarına ihtiyacı vardır. Bu doneler olmadan aklın kendi başına doğruyu tam olarak tespit etmesi söz konusu değildir. Tarih, aklın bir takım doneler olmadan tek başına, doğruyu bulmada yeterli olmadığının delidir.

İnsana verilen akıl ve düşünce yetileri de kirletilebilmektedir. Hatta bir kişinin aklını, yani düşüncesini/inancını kirletmesi, namusunu kirletilmesinden çok daha büyük olumsuz neticelere sebebiyet vermektedir. Namusunu kirleten birisinin o durumdan arınması, zihnini kirletmesinin sebep olduğu kirlilikten arınmasından çok daha kolaydır. Düşüncenin kirliliği, dinin şirk olarak ifadelendirdiği hususların kişinin düşüncelerine sirayet etmesi anlamına gelmektedir. Allah’a şirk koşanların pislik olması, onların düşüncelerini kirletmelerinden kaynaklanmaktadır: اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ “Müşrikler ancak pisliktir” (Tevbe, 28).

Kur’an’ın “kalpleri pas tutmuş” dediği kimseler akıllarını dumura uğratan kimselerdir: كَلَّا بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُون “Hayır! Bilakis onların kazanmış oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir.” (Mutaffifin, 14)

“Allah’ın murdar kıldığı” kimseler, akıllarını hakkıyla kullanmayarak düşüncelerini kirleten kimselerdirler:  وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ “O, akıllarını kullanmayanları murdar kılar.” (Yunus, 100) Her türlü şirk anlayışı, insanın düşüncesini kirleterek onu, pislik çukurlarında ki pisliklerden daha da pis olan fikirleri benimsemesine sebebiyet verir.

Düşüncelerini kirletenlerin tüm amelleri boşa gider: وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ “Şüphesiz sana da senden öncekilere de şöyle vahyolunmuştur ki: Andolsun (bilfarz) Allah'a ortak koşarsan, işlerin mutlaka boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun!” (Zümer, 65)

Allah kendilerini asla af etmez: اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْمًا عَظ۪يمًا “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” (Nisâ, 48)

Ebedi cehennemlik olur: اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ “Biliniz ki kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur» demişti.” (Mâide, 72)

Zihin dünyamıza nüfuz etmiş hastalıklar bir hayli fazladır. Bu hastalıklardan bir tanesi de ırkçılık hastalığıdır.  Irkçılık: Kendi ırkını öteki ırklardan üstün sayma ve siyasal tutumunu buna dayandırma eğilimidir. İslâm dini, tarihin birçok döneminde insanların düşüncelerini kirletmelerinin bir neticesi olarak içerisine düştükleri bu hastalıktan, insanları kurtarmak için bu anlayışı bâtıl bir yaklaşım olarak görmüş ve onunla mücadele etmiştir.

Peygamberimiz, vahiyden aldığı talimatla bu anlayışlar mücadele etmiştir. Kureyş kabilesinin kendilerini diğer kabilelerden üstün görme eğilimlerini bâtıl bir anlayış gördüğü gibi Arap olanın olmayanlardan üstün olduğu anlayışını da bâtıl görmüştür. Veda hutbesinde: "Ey insanlar! "Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arap'ın Arap olmayana Arap olmayanında Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, yani Allahtan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız Ondan en çok korkanınızdır. "Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse onu dinleyiniz ve itaat ediniz.” Yine Yahudilerin kendilerini diğer toplumlardan üstün göreme eğilimlerini bâtıl görmüştür. İslâm üstünlük ölçüsü olarak sadece takvayı belirleyici kılmıştır: يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُواۜ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât, 13)

Müslümanların tarihinde Emeviler dönemi hariç tutulursa ırkçılığın Müslümanlar arasında neşvü nema bularak toplumsal düzeni etkileyecek boyutlara ulaştığı görülmemiştir. Ta ki 19 yüzyıla gelinceye kadar.

19 yüzyılda Müslümanlar arasında ulus devlet fikri yerleşmeye başladı ve bunun içinde ulusun üstünlüğü fikri tek çözüm olarak görüldü. Bu fikir her ne kadar bazı düşünürler tarafından çözüm olarak görüldüyse de aslında Müslümanların arasındaki bağların çözülmesine hizmet eden bir anlayışa hizmet ettiği fark edilmedi. Beklenen çözüme değilse de çözülmeye hizmet etti.

Bu ülkede Cumhuriyetle birlikte, binlerce yıldır çok farklı etnik kimlikten oluşan insanları bir arada tutan İslâm’a dayalı bağlar ortadan kaldırılarak bunun yerine bir etnik kimliğin üstünlüğünü esas alan ve bunu diğer etnik kimlikler üzerinde belirleyici kılamaya çalışan bir anlayış benimsendi. Bunun neticesi olarak da, daha düne kadar dost ve kardeş olduğumuz, birbirimizi korumak için öldüğümüz bir süreçten, birbirimizi katledecek bir başka sürece evrildik.

İçinde yaşadığımız ülke İttihat ve Terakki cemiyeti ve onun bakiyesi olan cumhuriyetle birlikte üstün kimlik olarak Türk ırkına dayalı kimlik oluşturuldu ve özellikle baskı yapılan kimlikle, Kürt ve Arap kimlikler oldu. Geldiğimiz noktada da aynı zihin kirliliğini oluşturduğu erozyon devem ediyor. Bu ülkede söz gelimi Kürt diline karşı gösterilen tepkiler, batı dillerinin hangisine gösteriliyor? Arapça tabelalara gösterilen tepkilerin hangisi İngilizce, İtalyanca, Almanca tabelalara gösteriliyor? Neden bu ülkede hemen hiç batılılar yaşamadığı halde Türkçeden sonra İngilizce okutulur da en azından Kürt kardeşlerimizin yaşadığı yerlerde ikinci dil olarak Kürtçe anadil olarak öğretilmez.

Bu ülkede, zihni kirlenmiş veya kirletilmiş zihniyetin bir futbol müsabakaları üzerinden nasılda bir paradokssun içine insanları ittiğini üzülerek de olsa görmekteyiz.

İki futbol takımın ortaya koydukları yüz kızartıcı bir durumun –yapılan protokole uyulmaması, sporla alakası olmadığı halde bir sloganla maça çıkma inadının ortaya koyulması- nasılda ırkçı söylemler üzerinden adeta kahramanlığa dönüştürülmeye çalışıldığı aymazlığını hep beraber gördük.

Irkçı söylemleri kullanmanın bir gerekçesi haline getirilerek bir baskı aracına dönüştürüldüğünü gördük: Tevhid bayrağı taşıyan bir şahsın yumruklanması bu paradokssun öne çıkan görünümlerini arz etmektedir.

Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran unsurlar birbirine karışmış durumdadır. Eğer siz insanları iyi veya kötü olarak sınıflandıracağınız ölçüler sağlam bir temele dayandıramazsanız bâtıl bir takım unsurlar üzerinden bunu yapmak zorunda kalırsınız. İslâm, insanları hak ile batıl, iman ile küfür, adalet ile zulüm, salih amel ise su-i emel üzerinden ayrıştırmaktadır. Müslümanların kırmızı çizgilerini; Allah, kitap, peygamber vb. unsurlar oluştururken, buralarda ise İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlık yapan birisi, kırmızı çizgi olarak kabul edilmektedir. İçinde yaşadığımız bu ülkede kurulduğu günden biridir bir kişi üzerinden toplum kamplaştırılıyor. Son yıllarda bunun çok daha ileri boyutlara taşınmak istendiğine şahit oluyoruz.

Sahi bu ülke Osmanlının bakiyesi değil mi? Batılılar neden şu anki topraklar üzerinde bir Türk devletinin kurulmasına müsaade ettiler? Neden daha önce Osmanlıya bağlı oldukları halde başka toraklar üzerinde değil de şu anki toraklar üzerinde bir devlet kurulmasına müsaade ettiler? Neden Yunanlılar işgal ettikleri bu ülkenin batısından çekildiler ve İngilizler, İstanbul’dan tek kurşun atılmadan çıkıp gittiler? Bunun sebebi acaba bizlerin o gün, İngilizleri yenecek kadar büyük bir güç olduğumuzdan dolayı, bizlerden korktukları için mi çekildiler? Cevap: Tabi ki hayır. Esasında buralar, Osmanlı devletinin üzerinde kurulduğu topraklardır da ondan. Peki Türk kimliği üzerinden ismi yüceltilmesi gereken birisi varsa o Osmanlı devletinin kurucusu Osman Bey mi olmalı, yoksa Mustafa Kemal mi olmalı? Ya da Türklere Anadolu’nun kapılarını açan Sultan Alpaslan mı olmalı, yoksa Mustafa Kemal mi olmalı? Şu an içinde yaşadığımız İstanbul’u feth eden Fatih Suntan Mehmet mi olmalı, yoksa Mustafa Kemal mi? Peki neden onlar değil de Mustafa Kemal? Mustafa Kemal’in başarısının onların başarısından daha büyük olduğundan mıdır? Tabi ki hayır!

Nedenini ben size söyleyeyim: Gerek Sultan Alpaslan, gerek Osman Bey ve gerekse de Fatih Sultan Mehmet, hepsinin Müslüman kimliği, tüm kimliklerinin önünde olan birileri olduklarından dolayı onlar üzerinden insanlar ayrıştırılmıyor. Tümü, hiç mi hiç Türk kimliğini, Müslüman kimliğinin önüne geçirmemişlerdir. Mustafa Kemal’in ise İslâmî kimliği yoktur. Laiktir ve dini söylemlere karşı mesafeli hatta yer yer düşmanca tavırları olan birisidir. Kısacası dini kendine referans almadığından, bunun yerine batılıların ürettiği anlayışları tümüyle benimseyen birsisi olduğundan dolayı bu gün onun üzerinden insanlar kamplara ayrıştırılıyor.

Biz Müslümanlar olarak, eğer toplumla ayrışma yaşayacaksak ancak ve ancak dinin belirlemiş olduğu kırmızı çizgiler üzerinden yaşarız. Bizlerin kırmızı çizgilerimizi, tüm âlemlerin ve bizlerin Rabbi olan Allah belirler. Bizler suni olan bir takım kırmızı çiğiler edinerek, insanlarla, onlar üzerinden ayrışım gerçekleştirmeyiz ve geçekleştirilmesini de doğru görmeyiz. Zihnini ve düşüncelerini kirletmiş anlayışların ürettiği bu batıl anlayışları, tümüyle reddediyoruz. Bölge insanları için kurtuluşun ancak ve ancak İslâmî temeller üzerine bina edilmiş bir düşünce ve hayat nizamından geçtiğine inanıyoruz. Zihni ve düşüncesi kirlenmiş insanların, toplumu, kaosun içerisine sürüklemek dışında bir işlev görmeyeceğini yeniden hatırlatıyoruz. Hem dünyevi kurtuluşun hem de uhrevi kurtuluşun ancak ve ancak Rabbimizin biz kulları için belirlediği kırmızıçizgilerde olduğuna inanıyoruz.

Toplumlar, iç içe yaşadıkları zamanlarda birbirlerinden kültürel olarak etkilenmeleri söz konusu olmaktadır. İnsanlar özellikle de duygularının yönlendirmesiyle duygusal bağ kurdukları inanç ve yaşam tarzlarına sahip olan insanlardan etkileşim içerisine girmişler ve süreç içerisinden farklı dinleri ve yaşam tarzlarını benimsemişlerdir. Birçok toplum bu sebepten dolayı hem dini hem de kültürel dönüşüm yaşamışlardır. Böylesi durumlarda insanlar genellikle iki farklı tavrı ortaya koymaktadırlar: Ya muhafazakâr bir tavır sergileyerek sahip odluğu inancı ve yaşam tarzını tutucu bir tavır sergileyerek muhafaza etmek için her türlü gayreti ortaya koymuşlar, ya da süreç içerisinde etkileşimde olduğu toplumun hemen tüm kültürünü ve hayat tarzını aşama aşama benimsemişlerdir.

Peygamberlerin asıl hedeflerinde birisi toplumları dönüştürmektir. Kendi toplumlarındaki bireyleri Allah’ın razı olmuş olduğu insanlara benzetmeye çalışmak en önemli görevlerinden birisidir. Böylesine insanlar yetiştirmek için kendileri, insanlara örnek ve model olmuşlardır. Peygamberler, Allah’tan almış oldukları vahyi toplumların gündemine getirerek yapmak istedikleri şey; aslında o toplumu vahyin belirlediği istikamette dönüşüme tabi tutmak, içerisine düştükleri yanlışlardan onları tümüyle kurtarmaktır. Tarihi süreç içerisinde batıl din ve inançlardan etkilenerek hayatlarına nüfuz eden yanlışlardan onları temizleyerek İslâm’ın kendilerinden istediği hayat şeklini yeniden o insanlar üzerinde gerçekleştirmektir.

Peygamberlerin ulaşmak istedikleri bu hedefler karşısında muhatap oldukları toplumlar çoğunlukla, kendilerini değiştirmeye yanaşmamış, atalarından devralmış oldukları yaşam standartlarına tutunmayı daha doğru bir yol olarak görmüşlerdir. İnsanoğlu, alışık olduğu inanç ve yaşam şeklini değiştirmeyi kendisi için çok zor bir süreç olarak kabul ettiğinden, peygamberlerin değişim taleplerine sıcak bakmamış hatta çoğunlukla güçlerin nispetinde onlarla mücadele etmişlerdir. Ayrıca atalarından devralmış oldukları inançların ve pratiklerin onların günlük hayatlarında gönülden benimseyerek yaptıkları hususlar olduğundan bunları reddederek bunların yerine başkalarını kabul etmenin getirdiği zorluklara katlanmak istememişlerdir. Yine toplumların önünde duran ve mevcut durumdan fayda sağlayan kimseler, ellerinde bulunan imkânları kaybetmemek adına toplumların eski inançlarında kalmaları konusunda yönlendirmişlerdir.

İnsanların bir kısmı da peygamberlerin kendilerinden istemiş olduğu yaşam modelini daha önceki yaşam modelleri ile kıyaslayarak, peygamberlerin getirmiş olduğu dini daha doğru görmeleri neticesinde peygamberlerin kendilerine göstermiş olduğu istikamette inançlarını ve yaşam tarzlarını değiştirmeye başlamış ve bu konuda vahyin kılavuzluğunda yeni bir yaşam tarzını oluşturmaya çalışmışlardır. Kendilerini vahyin ve peygamberin etkisine bırakarak onların istediği istikamette bir değişim ve dönüşümü başarmışlardır. Dolayısıyla değişim dönüşüm, yani başka bir topluma veya bireye benzemek her zaman kötü değildir. Bu durum kime benzememiz veya kime benzemememiz gerektiği noktasında önem kazanmaktadır. Eğer benzediğimiz kişi ve toplumlar peygamberler ve onlara iman eden müminler topluluğu ise bu etkileşim gayet güzel ve her insanın da başarabilmesi gereken yüce bir başarıdır. Fakat eğer etkileşim içerisinde olduğumuz toplum veya kişiler bâtıl bir inancın ve yaşam tarzının müntesipleri ise o zaman, bu benzeşme ve etkileşim kötüdür ve bir insanın kendisini bu etkileşime karşı muhafaza etmesi en temel sorumluluklarından bir tanesidir.

Tarih bize göstermiştir ki Müslümanlar, vahyin belirlediği istikamette yürüdükleri zaman diliminde birçok toplumları inançları ve yaşamlarıyla etkileyebilmiş ve toplumları, daha doğru bir istikamete ulaştırma konusunda çok ciddi mânâda etkilemeyi başarabilmişlerdir. Mekke'de başlayan değişim ve dönüşüm süreci kısa bir zamanda öncelikle Arap Yarımadası'nda, sonra orta Asya'ya doğru genişlemiş, bir yönüyle Anadolu ve ora üzerinden Balkanlar'a doğru ilerlemiş, bir yönüyle de Afrika'ya ve orası üzerinden de Avrupa'ya kadar ulaşmıştır. Lakin tarihi süreç içerisinde Müslümanların kendi sahih din anlayışlarına yabancılaşmaya başlaması ve kendi üzerlerine düşen sorumlulukları hakkıyla yerine getirmemeleri sebebiyle toplumları etkileşim içerisine alarak dönüştürmeleri süreci de akamete uğramıştır. Batı toplumunun süreç içerisinde gerek ekonomik gerekse de teknolojik kazanımlar sebebiyle elde etmiş oldukları güçle, diğer toplumları etkileşimleri altına almaları süreci başlamıştır. Müslümanlardan devralmış oldukları etkileşim bayrağını diğer toplumlar üzerinde hızlı bir şekilde sürdürmüşler ve teknolojinin de kendilerine sağlamış olduğu imkânlardan istifade ederek bütün toplumları etkileri altına almışlar ve kendilerine benzetme noktasından bir hayli mesafe almışlardır.

Yüce dinimiz olan İslâm, biz Müslümanlardan, bâtıl inanç ve yaşam şekillerinin müntesiplerine benzemek konusunda uyarılarda bulunarak bizleri o duruma üşmekten muhafaza etmek ister. Yüce Kitabımız olan Kur'an-ı Kerim'de bizlere en doğru yolu göseren Rabbimiz buyurur ki: “Bilmeyenler dediler ki: Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir âyet (mucize) gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de işte tıpkı onların dediklerini demişlerdi. Kalpleri (akılları) nasıl da birbirine benzedi? Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik.” (Bakara, 118) Görüleceği üzere burada Rabbimiz biz iman edenlere şu hakikati ifade etmektedir: Sözlerin benzeşmesinin neticede kalplerinde de benzeşmesine sebebiyet vereceği geçeğini bu âyet-i kerimede ifade edilmektedir. Dolayısıyla İslâm'ın dışındaki inanç ve pratiklere sahip olan insanlara benzemekten bizleri sakındırmaktadır. Çünkü bâtıla hangi yönüyle olursa olsun benzeşmek, süreç içerisinde kalplerin de birbirine benzemesi neticesini kaçınılmaz olarak doğuracağı geçeğini hatırlatıyor.

“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba uyarsanız (itaat ederseniz) imanınızdan sonra sizi yeniden inkârcılığa sevkederler.” (Âl-i İmrân, 100) Bâtılın hangi tonu olursa olsun, dinin açık bir şekilde açıkladığı meselelerde dinin koyduğu ölçüleri bir kenara koyarak onlara itaat etmek, insanları kâfirlere benzemeleri neticesini doğuracaktır. Kâfirlerle duygusal olarak başlayan yakınlık süreç içerisinde inanç ve amellere de yansıyacaktır. Tıpkı şu hadis rivâyetinde buyurulduğu gibi: "Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” (Ebu Davud, Edeb, 19; Tirmizi, Zühd, 45) Bu hadiste ifade edildiği gibi inancın belirleyici olmadığı her türlü ilişki süreç içerisinde yozlaşmayı beraberinde getirecektir. Kâfir ve mücrimlerle inancın belirleyici olmadığı birliktelikler, onların birtakım inanç, düşünce ve kültürel değerlerini benimsemeyi daha mümkün hale getiriyor. Bu geçeği şu hadis rivayeti de ifade etmetedir. “Kim bir kavme benzerse o da onlardandır” (Ebû Dâvûd, Ahmed b. Hanbel). Yine ayrıca: Allah'ın Rasûlünün; "Muhakkak, sizden önceki ümmetlerin yoluna karış karış, arşın arşın uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğine girseler sizler de onları takip edeceksiniz" buyurdu. Sahâbeler: "Ya Resûlallah! Bu ümmetler Yahudilerle, Hıristiyanlar mıdır?" diye sorduklarında; "Başka kim olacak?" diye buyurdu. (Buhârî, İ’tisam, 7320) Gelinen noktada yaşanan durum bunun tam aynısıdır. Tarihte bu hakikatin en açık ve sağlam delilidir.  

Daha yüz yıl önce inançlardan ve yaşam tarzlarından dolayı Müslümanların kendilerine tepki koyduğu, savaştığı, öteki gördüğü bir inanç ve yaşam tarzının sahipleri, aradan yüz yıl geçmeden egemenlikleri altındaki toplumlara kendi kültürlerini ulaştırabilmişler ve o toplumları kendilerine benzetebilmişlerdir.

Daha yüz yıl önce içinde yaşadığımız bu ülkenin insanları, topraklarını işgal eden batılıları, Müslüman kadının Müslümanca yaşam tarzına el uzattıklarından dolayı kendileriyle savaşmayı dinlerinin bir gereği olarak görmekteydiler. Aradan geçen bu zaman diliminde yetişen yeni nesil dedelerinin o gün takındıkları o tavırlarını unutuverdikleri gibi dedelerinin dinlerini de bir kenara koyarak, batılıların o gün zor kullanarak müdahale edemedikleri Müslüman kadının giyim tarzına, bugün kendilerini o günkü örtüsüne el uzatılan kadınlarla aynı dine müntesip gören insanlar tarafından başörtüsü ve onun temsil ettiği dine karşı düşmanlık yapmaktadır. O gün batılıların ve onların gönüllü uşaklarının zorla yaptıramadıkları hususları gelinen noktada kendilerini İslâm’a nispet eden insanlar tümüyle benimsemiş hatta dedelerinin uğruna savaşarak öldükleri o değerlere karşı adeta düşmanlık yaparcasına bir değişim ve dönüşümü yaşamışlardır.

Daha dün Müslüman erkeklerin başındaki fesi (İslâmî bir yönü söz konusu değildir) çıkartarak onun yerine fötr şapkayı ve Batı tarzı bir giyim şeklini dayatan anlayışlara karşı Müslümanlar, bir dirayet ortaya koyarken, gelinen noktada onların giyim-kuşam şekillerini tümüyle içselleştirdiler ve onlar ne giyiyorlarsa aynısını giymeyi çok normal karşılar durumdalar. Kendi kültürlerinin gereği olarak giyilen kıyafetleri ise gericilerin giydiği kıyafetler olarak görmektedirler. Bu ülkede yaşayan Türklerin, Kürlerin ve diğer toplulukların geleneksel kıyafetleri bir kenara konularak batılıların giydiği kıyafetlerin aynını giyilmektedir. Adeta bu konuda boyutları çok ileri noktalara taşınan erozyon yaşanmaktadır. Yeni yetişen gençler atalarının ve dedelerinin giydiği kıyafetleri giymeyi gericilik olarak görmekteler, o şekilde bir giyim şekline karşı tiksinti duymaktadırlar.

Onların kadınlarının giydiği kıyafetlerle kendilerini İslam'a nispet eden, içinde yaşadığımız ülkedeki Müslüman olduğu söylenen kadınların giysileri hemen aynıdır. Daha yüz yıl kadar önce bu ülkede kadınlar, dinlerinin bir gereği olarak tesettürlü olmayı ve toplum içinde ancak İslâm’ın istediği şekilde giyilen bir kıyafetle bulunmayı olmazsa olmaz görürlerken gelinen noktada devletin de özendirmesi ve zorlaması neticesinde batılıların giydiği kıyafetlerin aynısını giyiyor, açık yerlerinin kapalı yerlerinden daha fazla olduğu kıyafetlerle toplum içinde yer alıyorlar. Daha düne kadar namussuzluk sayılan kadın-erkek arasında gayr-i meşru ilişkiyi şimdi rahatlıkla yapmaktalar hatta bu konuda kendilerine müdahale edilmesini bile yanlış görecek bir tasavvurun içerisine düşmüş durumdadırlar. Kendilerini bu konularda ikaz eden insanlara, kişisel haklarını müdahale ettikleri gerekçesiyle tavır almaktadırlar.

Yine batılıların, sokaklarında hangi cürümler işleniyorsa bizim sokaklarımız aynı çirkeflikler yapılmaktadır. Nasıl ki onların sokaklarını kadınlar, yarı çıplak olarak bulunuyorlarsa bizlerin sokaklarında da kadınlar ayrı çıplak olarak vücutlarını teşhir ediyorlar, adeta kendilerini alıcısına cazip göstermek için pazarcı tarafından tezgâhın ön tarafında dizilen, insanın iştahını kabartan meyve ve sebzeler gibi. Nasıl ki onların sokaklarını cinselliği yaygınlaştırmak amacıyla asılan billboardlar ve reklam afişleriyle doluysa bizlerin sokakları da aynıdır. Onların sokaklarından kadın-erkek flörtleşmeleri söz konusuysa bizlerin sokakları da aynıdır.   

Onların eğlence unsuru olarak kullandıkları içki, kumar, seks gibi unsurlarla gelinen noktada kendilerini İslâm’a nispet eden insanların eğlence aracı olarak kullandıkları hususlar da hemen hemen tümüyle aynıdır. Kumar, hem oyun salonlarında, hem şans oyunlarıyla hem de internet üzerinden oynanan versiyonlarıyla yaygın bir şekilde kendilerini İslâm’a nispet eden insanlar tarafından oynanmaktadır. Yığınlarca insan, kendilerini sömüren bu şans oyunlarının girdabına düşerek orada bir umutla gelecek aramakta, fakat esasında içine düştükleri çıkmazın içinde inim inim inlemektedirler. Kumarı oynatanlar paralarına para katarken oynayanlar ise milyonda bir olan umutlarını diri tutarak kumar oynatanların ceplerini doldurmaktadırlar. Kumar oynatanlara kendi paralarıyla umutlarını satmaktadırlar.

Yine insanların sağlıklı bir şekilde düşünmeleri engelleyen uyuşturucu medde ve sarhoş edici içki, batılı devletlerden geri kalmayacak kadar yaygın olarak kendilerini İslâm’a nispet eden bu ülkenin insanları tarafından da tüketilmekte, tüketirken de tükenmektedirler. Hatta insanını kötü alışkanlıklardan koruyarak muhafaza etmesi gereken devletin kendisi, içkinin üretilme miktarını artırarak insanların bu kötü alışkanlıkların müptelası olasına katkı sağlamaktadır. Dinlerinin kendilerine sarhoş edici içkileri yasaklamasına rağmen hem kendilerini o dine nispet etmeye devam ediyorlar hem de o içkileri yaygın olarak tüketiyorlar. Sarhoş edici içkilerin hem bireyin sağlığına hem de toplumsal düzene verdiği zarar hiç kimsenin inkar edemeyeceği kadar aşikârken ne yazıktır ki ne insanlar kendilerini ondan sakındırıyor ne de devlet insanları o illetten muhafaza etmek için gereken sahici tedbirleri alıyor.

Ayrıca özgürlük adıl altında her türlü ahlaksızlığın toplumda yaygınlaşmasının önün açıyor. Zinanın önü “özgürlük” maskesi arkasına sığınılarak o kadar açılmıştır ki, hemen herkes istediği zaman ona çok kolay bir şekilde ulaşabilmekte ona erişebilmek artık çok kolay hale gelmiş durumdadır. İnternet ve sosyal medyanı yaygınlaşmasıyla birlikte artık insanların akıllı telefonlar veya bilgisayar aracılığıyla ona ulaşması bir “tık kadar” yakınına gelmiş ve bu illete ulaşım o kadar kolaylaşmış durumdadır. Her türlü nikâhsız ilişki eğer şikâyet olmazsa belirli yaş üstündeki insanlar için yasal görülmekte, hatta devlet kendisi zina evleri açılmasına ve kadınların vergisini vermek şartıyla zina yapmasına resmî ruhsat vererek bu çirkefliğe insanların ulaşmasını kolay hale getirmiştir. Öyle bir hale gelmiş durumdadır ki eskinden evelenmeden önce kadın ile erkeğin bakir ve bakire olması olmazsa olmaz görülürken şimdilerde bu durum normal karşılanmayarak yadırganmaktadır.

Batılıların devleti yönetirken dikkate aldıkları sistemlerle bizlerin devlet yönetme modelleri tümüyle aynıdır. Onlar nasıl ki laiklik, demokrasi gibi batıl anlayışları devleti yönetmede model alıyorlarsa buralarda da aynısını yapılmaktadır. Onlar nasıl ki dinin devletin yönetimi üzerinde hiçbir etkisinin olmaması gerektiğine inanıyorlar ve o şekilde hareket ediyorlarsa buralarda da aynısını yapılıyorlar. Kâinatın sahibi olan Allah’ın yaratmış olduğu insanın hayatı üzerinde herhangi bir müdahalesinin olmasını doğru görmüyor, hatta bunu talep etmeyi suç sayıyorlar. Allah’ın elinde olması gereken egemenliği Allah’tan alarak onu insanlara; insanlar içinde de bir zümrenin tekeline vermeyi daha doğru gören laiklik gibi ideolojileri en isabetli bir yönetim şekli olarak görüyorlar.

Onların insanlar arasında çıkan anlaşmazlıkları çözmek ve toplumsal hayatı düzenlemek için uyguladıkları hukukları ile kendilerini ilâhî bir dinin müntesibi gören insanların uyguladıkları hukuk da aynıdır. Onlar nasıl ki dinlerinin koymuş olduğu hukuku bir kenara koyarak kendilerinin belirlemiş olduğu beşerî hukuka göre insanlar üzerinde hükmediyorlarsa, buralarda da onların yolunu takip edilmektedir. Onlar gibi yüce dinimiz olan İslam'ın insan hayatı için koymuş olduğu hukuku bir kenara bırakarak, ya onlardan ithal edilen ya da kendilerinin oluşturduğu hukuka göre insanlar üzerinde hükmediyorlar. Allah’ın yarattığı kulları için vaz’ettiği ilâhî hüküm kötü görülerek reddedilirken inanların hevâlarından kaynaklanan beşerî hukuk ise en isabetli ve doğru olarak görülmektedir.

Onların eğitim kurumları ile kendilerini Müslüman olarak gören insanların eğitim kurumları da hemen tüm yönleri ile aynıdır. Onlar nasıl ki, eğitimlerini kutsal kitaplarına ve dinlerinin koymuş olduğu temel ölçülere göre yapmıyorlarsa buralarda da yüce dinimiz olan İslâm'ın ve onun yüce kitabı olan Kur'an'ın belirlemiş olduğu temel referansları dikkate alınmadan eğitim yapılıyor. Kâinatın oluşumu, insanın yaratılması ve günümüze kadar ki serüveni, canlıların var edilmesi, dünyada var olan kevnî düzen gibi hususlar Allah’tan bağımsız bir şekilde öğretmek, hatta bunlar Allah’ı reddetmenin bir sebebi olarak gösterilerek çocuklar eğitilmektedirler. Dinin temel referansları dikkate alınmadığı gibi bunun tam aksine rasyonalist bir takım ölçüleri dikkate alınarak insanlar eğitilmeye çalışılıyor, eğitim ve öğretim bu temeller üzerinden yürütmeye çalışılıyor. Yapılan bu eğitimin neticesinde dinine, örfüne ve kültürüne yabancı hatta düşman olan nesiller yetiştirildi. Kendisini yaratan Allah’ın hayatına müdahale etmesini haksızlık olarak gören ve bunun bir netçisi olarak ya O’nu reddeden veya göklere hapseden bir varlık olarak telakki ediyorlar.

Yine onların sanata karşı yaklaşımları ile maalesef kendilerine İslam'a nispet eden insanların sanat anlayışları da hemen hemen aynıdır. Nasıl ki onlar sanatı adeta ifşadın ve fesadın yayılmasında en önemli bir etkeni olarak kullanıyorlar ise, kendilerini İslam'a nispet eden insanlar da aynı şekilde kendi yaşadığı coğrafyalarda sanat adı altında toplumları ifsat etmekte her türlü fahşanın ve azgınlığın yaygınlaşmasına sanatı bir araç olarak kullanmaktadırlar. Batı toplumları nasıl ki insanları, haktan ve hakikatten uzaklaştırmak için spor, müzik ve cinselliği bir araç olarak kullanıyorlarsa aynı şekilde kendilerini İslam'a nispet eden toplumlar da aynı yöntemler kullanılarak insanlar, haktan ve hakikatten uzak tutulmaya çalışılmaktadırlar. On binlerce insan, stadyum denilen yerlerde adeta beyinleri uyuşturularak boş bir hedefin peşine takılarak uyutuluyorlar. Yığınlarca insan kendilerine “yıldız sanatçı”, “pop star” müzisyenlerin paralarına para katmak için her türlü değerinden vazgeçmeye hazır haldeler. Onlarla görüşmek, onların konserlerine katılmak, onlarla resim çektirmek için nelerini feda etmiyorlar ki? Televizyon ve sosyal medyada bu insanların yaşantılarını toplumlara gözlerine soka soka göstererek insanları onlara hayran bırakıyor ve ayrıca böylesine bir hayatı özendirilerek insanlar, hiçbir zaman ulaşamayacakları o şekilde bir hayatın peşinden gitmek için tüm değerlerinden vazgeçebiliyor. Dolayısıyla gerek spor, gerek müzik ve gerekse sinema gibi unsurlarla toplumlar tüm mânevî değerlerinden uzaklaştırılıyorlar.

Bütün bunlar bize göstermektedir ki bir zamanlar kendilerine karşı savaşılan ve bedeller ödenen düşmanların inançları ve yaşam tarzları süreç içerisinde ne yazıktır ki benimsendi ve onlarla tüm yönleriyle aynıleşildi. Dün bu halka zorla ve baskıyla yaptıramadıkları nice hususları, gelinen noktada kendilerini Müslüman gören halklar gönül rızasıyla yapmaktalar. Yapmakla da kalmıyor başka insanların da bu algıya taşınması konusunda onlara baskı uygulamakta, onları da kendilerine benzetmek istemektedirler. Dolayısıyla dün baskı uygulayarak başaramadıklarını, bugün gerçekleştirmiş oldukları etkileşim araçlarıyla çok daha fazlasıyla başarabildiklerini, adeta onların gönüllü inanç ve kültür taşıyıcıları durumuna insanları getirdiklerini ifade edebiliriz. Artık kendileri çok büyük bütçeler ayırarak insanlara dünya görüşü dayatmak zorunda kalmıyorlar, buralarda onların gönüllü temsilciliğini yapan insanlar eliyle bu hedeflerine ulaşıyorlar. Filistin örneğinde gördük ki bir yeri işgal ederek orada istenilen hedeflere ulaşılmıyor. Fakat içinde yaşadığımız ülkede olduğu gibi kendilerine hizmet edecek insanlar bulup ülkelerin yönetiminde onları söz sahibi yapılınca o ülkelerde daha nitelikli sonuçlar alınmaktadır.

Gelinen noktada bizler kendilerini İslâm’a nispet eden insanlar olarak kendi dinî inancımızın gerektirdiği şekilde ne bir devlet düzeni oluşturabildik, ne sosyal hayat, ne bireysel hayat ve ne de hayatın diğer alanlarına yönelik dinin belirleyici olduğu bir gerçekliği sağlayabildik. Hayatımızın tüm alanlarından dinin belirleyiciliğini kaldırarak hayatımıza müdahale edecek başka unsurlara yetkili kıldık. Bunu gerçekleştirirken de batılıları kendimize referans aldık. Onların batıl dinlerine karşı giriştikleri savaşlarının bir benzerini bizler yaşadığımız ülkede hak din olan İslâm’a karşı yaptık. Biz kulların hem dünya hem de ahiret saadetini gerçekleştirmek için gönderilen Yüce Allah’ın dinini bir kenara koyarak onun yerine bizler gibi aciz insanların ürettiği anlayışları veya hevâmızın isteklerini belirleyici kıldık. Batılılar, yaşadıkları ülkelerde nasıl ki dinlerini bir kenara koyarak daha fazla bir sapkınlığın içerisine girdilerse yaşadığımız coğrafyada da aynısı yapılarak insanlar içlerinden çıkmalarının neredeyse imkânsız olduğu kokuşmuşlukların içerisine sürüklendiler. Kendilerini çevreleyen sapkınlıklardan kurtulmaları neredeyse imkânsız hale geldi.

Dolayısıyla Allah’tan yüz çevirerek O’dan başkalarını hayatımızda belirleyici kılmanın neticesi olan durumumuza biz kendimiz razı olduk ve gelinen noktada da böylesine bir zillet durumunu yaşamak adeta bizimle bütünleşen bir kimliğimiz haline geldi. Fakat bütün bunlara rağmen bu durumdan bir çıkış yolu var mı? İnsanlar dünyada var oluş amaçlarına ulaşmaları yeniden mümkün müdür? Tabi ki mümkündür. Onları batılıların oluşturduğu karanlıklardan kurtararak her türlü aydınlığa çıkaracak olan Kur’an-ı Kerim aramızdadır. Daha önce şu anki insanlarla benzer inanç ve pratikleri olan Mekkeli ve diğer Araplar nasıl ki Kur’an ipine tutunarak oradan kurtuldu ve dünyaya insanlık ve medeniyet öğrettilerse bizler de aynısını yapabiliriz. Tek yapmamız gereken yaptığımız hatanın farkına vararak batılıların ürettikleri hemen tüm değersizlikleri bir kenara koyarak bizleri yaratan ve her türlü nimeti kendisine borçlu olduğumuz Rabbimizin bizler için göndermiş olduğu ipi olan Kur’an’a tutunmaktır.

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla!

Biz Müslümanlar olarak yaşanan hemen her hadiseden alacağımız bir takım ders ve mesajlar olduğunu bilerek hareket etmeliyiz. Yaşanan olumlu hadislerin, bizlerin yolumuzu aydınlatmak için sunacağı bir takım dersler olduğunu bildiğimiz gibi yaşanan olumsuz olaylarında ibret almamız yönüyle bizlere nice ders ve mesajlar sunduğunu biliriz. Bu sebepten dolayı Yüce Rabbimiz Kitab-ı Kerim’inde bizlere, sadece geçmişte yaşanan olumlu örneklikleri gündeme getirmekle kalmaz bununla birlikte olumsuz nice örnekliği de gündemimize getirerek onlardan ibret olmamızı sağlamak ister. İnsanlık tarihi bizler için adeta en mahir bir öğretmen gibidir. Bu mahir öğretmen, öğretirken bizlere teorik bilgiler vermez çok daha etkili olan yöntemi kullanır, yani modelleyerek müşahhas hale getirerek öğretir. Hz. Peygamberimizin hayatında bizler için nice örneklikler olduğu gibi O’nun vefatından sonraki süreçten günümüze kadar geçen zaman diliminde, yani Müslümanların tarihinde de nice örneklikler yaşanmıştır. Yaşanan bu örnekliklerin bir kısmı bizler için olumlu mânâda örneklik oluştururken bazıları da olumsuz yönleriyle bizler için örneklik oluşturmaktadırlar. Biz Müslümanların tarihe yaklaşımında, tarihi sadece geçmişlerin hayat hikâyeleri anlatan bir ilim dalı olarak görmeyiz. Yine sadece geçmişte yaşayan insanların yaptıklarından dolayı yargılamak için de tarihi okumayız. Bizler tarih okumaları yaparken geçmişi tanımak istediğimiz gibi asıl olarak da ondan dersler çıkarmak ve tarihin bizler sunduğu o muhteşem tecrübelerden istifade etmek istediğimiz için okuruz. Dolayısıyla yaşanan her olayın bizler için bir takım mesaj ve dersleri olduğunu bilerek olaylara yaklaşırız, yaklaşmamız gerekir.

Gazze’de, 7 Ekim 2023 tarihinde başlayan Aksâ Tûfânı adındaki kutlu direnişin de bizlere sunduğu bir takım mesajları söz konusudur. Özelde Filistinliler genelde de tüm Müslümanlar için son zamanlarda yaşanan en önemli hadise olması yönüyle de Gazze direnişi çok büyük bir önem arz etmektedir. Düşmanın Siyonist Yahudiler olması, yaklaşık olarak yetmiş küsur yıldır Filistin topraklarını işgal etmiş olmaları, yüzbinlerce Filistinliyi katletmeleri ve milyonlarcasını ülkelerini terk etmek zorunda bırakmaları bu direnişi önemli kılan hususların başında gelmektedir. Sadece Filistinliler için en büyük düşman olmayan aynı zamanda tüm bölge ülkeleri içinde tehlike oluşturan Siyonist Yahudilerin bölge üzerindeki ulaşmak istedikleri hedeflerini sekteye uğratması yönüyle de önem arz etmektedir. Yine özellikle dünya üzerinde hali hazırda egemenlikleri bulunan tüm batılı devletlerin de kendilerine destek verdikleri ve ayrıca dünya ekonomisini ellerinde bulunduran bir düşmana karşı bu savaşı veriyor olmaları da bu direnişi önemli kılmaktadır. Hemen tüm Müslüman olduğu söylenen ülkelerin yöneticilerinin kendilerine yedi göbekten bağlı olmaları ve dolayısıyla da ne yaparlarsa yapsınlar karşı bir mukavemet oluşturmalarının mümkün olmayacağı bir düşmana karşı mücadele ediyor olmaları da bu direnişi önemli kılan bir başka husustur. Ayrıca Müslümanların savaş araç ve gereçleri konusunda hemen hiç denilecek kadar imkânlarının olmadığı, düşmanın ise en ileri derecede en yeni teknolojik tüm imkânlara sahip olduğu, yine düşmanın savaşlarda hemen hiçbir insan hakları ve ahlâkî kural gözetmeyen bir barbarlığa sahip olması da bu direnişi önemli kılan hususlardan bir başkasıdır. Bütün bu ve benzeri yönleriyle Gazze direnişi, Müslümanların ibret nazarıyla bakarak mesajlar almaları gereken bir direniştir. Gazze direnişini bu yönüyle okumaya çalışan bir kimse hiç kuşku yoktur ki nice ibret ve derslerle karşılaşacaktır. Bizler de bu yazımızda bu mesajların bir kısmını sizlerin gündemine getirmek istiyoruz.

1) İşgali benimsemediler ve kabullenmediler. İşgale uğramış bir toplum için en önde gelen felaketlerden bir tanesi düşmanın yaptığı işgali kanıksayarak alışmak ve düşmana karşı mukavemeti yitirmektir. Dünyanın hiçbir yerinde işgalciler eğer işgal ettikleri topraklardaki insanlara kendilerini benimsetememişlerse o toraklarda egemenlikleri uzun sürdürememişlerdir. Uzun sürse bile, sürekli ayaklanmalar yaşayarak günün sonunda ya yenilgiye uğramışlar ya da o toprakları terk etmek zorunda kalmışlardır. Filistin toprakları da yaklaşık olarak yüz yıldır işgal altında tutuluyor. Önce İngilizler tarafından işgal edilen Filistin, 1949 yılından itibaren de Siyonist Yahudiler tarafından işgale uğratılmaktadır. İlk kurulduğu yıllarda çok az bir toprak parçasını işgal ederek orası özerinde bir devlet kuran Siyonist Yahudiler, gelinen noktada Gazze hariç tüm Filistin topraklarını işgal altına almış durumdadırlar.

Yaklaşık olarak 75 yıl gibi bir zamandır Filistin topraklarında işgalci olmalarına rağmen Siyonistler, Filistinliler tarafından benimsenmemiş ve sürekli olarak işgalci olduklarından dolayı intifada adıyla çeşitli direnişlerle karşılaşmışlardır. Gelinen noktada Filistinli gruplar içerisinde Siyonistlere karşı en güçlü direnişi sürdüren grup İslâmî Direniş Hareketi Hamas olmuştur. Daha önceleri Filistin Kurtuluş Örgütü, Siyonistleri işgalci görerek mücadele etkin bir yer işgal ederlerken, süreç içerisinde Siyonistleri, işgal ettikleri toprakların bir kısmı üzerinde devlet olarak tanıyacaklarını kabullendiler. Böylece de kısmen de olsa işgali kabul edeceklerini deklere ettiler. Doksanlı yılların ilk çeyreğinde Siyonistler ile Filistin Kurtuluş Örgütü’nün anlaşma imzalaması sonucunda kâğıt üzerinde de olsa Filistin devleti süreç içerisinde Birleşmiş Milletler tarafından tanındı. Neticede Filistinlilerin bir kısmının, Filistinlilere ait olan toprakların bir bölümünü Siyonistlere bırakmaları sağlanmış oldu. Filistin Kurtuluş Örgününün kâğıt üzerindeki Filistin devletinin resmi muhatapları olarak kabul edilmesinin de bunda etkili olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla Hamas, Siyonistleri Filistin topraklarının tümünde işgalci olarak görmekte ve işgal ettiği tüm Filistin topraklarından çekilmediği sürece onları tanımayacağını ve onlarla mücadele etmeye devam edeceğini deklere etmektedirler. 

Hamas, kurulduğu günden bugüne kadar, gerek kendi müntesiplerinin, gerek diğer Filistinlerin, gerekse de tüm Müslümanların düşmana karşı mücadele azmini diri tutmak için her türlü gayreti ortaya koymuştur. Çünkü düşmana karşı direncin güçlü olduğu bir durumda, düşmana karşı gösterilecek mukavemet de o derece güçlü olur. İnsanlar nazarında düşmana karşı direncin zayıfladığı ve yok olduğu bir durumda da mukavemet o oranda başarısız olur. Dolayısıyla Hamas, bunu çok iyi bildiğinden bu konuda insanların düşmana karşı bir direnç oluşturmalarını ve bu direnci diri tutmalarını sağlamaya yönelik çok ciddi gayretler ortaya koymuştur ve koymaya da devam etmektedir. Aliya İzzet Begoviç’in meşhur olan bir sözünde ifade ettiği gibi: “Savaş, düşmana yenilince değil düşmana benzeyince kaybedilir.” Çünkü siz düşmana yenilseniz de onunla sonra tekrar savaşmak için hazırlık yapar ve neticede onu yenebilirsiniz. Fakat düşmana karşı direnciniz kırılır ve ona benzemeye başlarsanız o zaman onunla bir daha mücadele etmeyecek bir duruma gelmiş olursunuz. Bu durumda düşmanın sürekli olarak sizin üzerinizde tahakküm oluşturması anlamına gelmektedir.

Yine İslâm'ın kendilerinden istemiş olduğu velâ ve berâ akidesini uygulamışlardır. Asla, İslâm'ın ve Müslümanların düşmanı olan Siyonistleri benimsemek, onlarla dost olmak, onları yönetici olarak kabul etmek gibi bir sapmanın içerisine girmemiş ve İslâm’ın kendilerinden istediği gibi velâ yönüyle onlarla yakınlık kurmamışlardır. Aynı şekilde onları düşman bilerek Müslümanlara karşı uygulamış oldukları düşmanlığı, kini ve nefreti onlardan beri olmanın bir gereği olarak görüp bu şekilde hareket etmişlerdir. Asla işgalci Siyonist düşmana karşı mücadeleden geri durmamış, tüm yönüyle onlardan beri olduklarını ortaya koymuşlardır. Müslümanların izzetini ve onurunu Siyonist düşmana karşı muhafaza etmişlerdir.İslâm'ı dar kalıplar içerisinde hapsederek sadece ibadetler ve ilmî çalışmalardan ibaret olarak görmediler.

2) Gazze’de direnen Müslümanlar İslâm’ın sadece bir takım ibadetler ve ilmî çalışmalardan ibaret olarak görmediler. Hayatın bütün alanlarını kuşatacak şekilde bir hareket planı gerçekleştirdiler. Bir taraftan işgalcilere karşı direnecek askeri bir kanat oluşturdular. Düşmanla savaşta başarılı olmalarını sağlamak için bu kimselere askerî eğitim verdiler. Ellerinde bulunan imkânları kullanarak düşmanla mücadeleyi en verimli şekilde sürdürebilmek için başta bomba imalatı ve patlayıcı üretmek gibi hazırlıklar yaptılar. Bir taraftan askeri operasyonlarda düşmanla mücadelede başarıyı getirecek şekilde askeri donanıma sahip mücahitler yetiştirdiler, diğer taraftan da düşmanın güçlü olmasına aldırmadan onunla mücadele etmeyi göze alabilecek kadar cesaretli insanlar yetiştirdiler.

Yine siyasal mânâda düşmanla mücadelede başarıya gidecek adımları atmaktan da geri durmadılar. Gerek Filistin’de ve çevre ülkelerde siyasî bürolar açarak Filistin direnişini ve işgali oralarda sürekli gündemde tutmaya çalıştılar. Ayrıca bölge ülkelerinin bu konuda desteklerini almaya çalıştılar. Yine Filistin meselesini önemseyen gruplarla yakın temas oluşturarak onlardan yardım ve destek almaya çalıştılar. Dolayısıyla siyasî hamleler gerçekleştirerek Filistin direnişini başarılı kılmak için ellerinden gelen tüm diplomatik yolları kullanmaya çalıştılar ve çalışıyorlar. Dünyanın adeta küçük bir köy haline getirildiği bir durumda ortaya konulan mücadelede başarılı olmak için dünya kamuoyunun desteğini almanın önemi ne kadar büyük olduğu ortadadır. Dolayısıyla Hamas’ın siyasî kanadı bu desteği almak için de ciddi mânâda bir gayret içerisine girmiş durumdadır.

 Ayrıca kendilerine intisap eden insanları ciddi mânâda bir eğitime tabi tutmaktadırlar. Eğitimi sadece kendi müntesiplerine yönelik değil Gazze halkını da eğitme noktasında ciddi bir çaba ortaya koyduklarını görmekteyiz. Bir taraftan insanlara İslâm’ı en geniş mânâsıyla öğretirken bir taraftan da insanlara lazım olacak aklî ilimleri de öğretmeye çalıştıklarını görmekteyiz. Özellikle de hareketin belirli aşamalarında görev almış veya alacak olan kimseleri ilmî noktada nitelikli hale getirmek için ciddi bir eğitim sürecinden geçirdiklerini görmekteyiz. Eğitimi sadece bilgi yüklemek olarak görmediklerini aynı zamanda ahlâkî yeterlilik oluşturma konusunda da ciddi bir çaba ortaya koyduklarını ifade edebiliriz. Dolayısıyla Hamas'ın müntesipleri bir taraftan yeteri kadar bir bilgi birikimine ve İslâmî ilimlere sahipken diğer taraftan da ahlâkî olgunluk sahibi insanlar olarak diğer insanlara örnek olabilecek bir kapasiteye sahip olduklarını müşahede edebilmekteyiz.

 Yine Hamas'ın bir direniş hareketi olmadan önceki faaliyetlerine baktığımızda o bölgede İslâmî faaliyetler yapan bir grup olduğunu biliyoruz. Sosyal yardımlaşmayı esas alan, İslâm’ı insanlara ulaştırmayı hedefleyen, bu konuda gereken tüm alanlara etkili bir şekilde kullanarak çalışma yapan bir ekip olduklarını biliyoruz. Direniş hareketi olarak çalışmalara başladı günden sonra da aynı hassasiyeti gözettiğini, özellikle de 2006 yılından itibaren Gazze’de sahip olduğu siyasî egemenliği de kullanarak bölge insanlarını ihtiyacı olabilecek hemen her konuda onlara hizmeti götürerek halkla dayanışma içerisinde bulundular. Hamas’ın müntesiplerini, yeri geldiği zaman insanlara sağlık hizmeti veren insanlar olarak, yeri geldiği zaman eğitim kurumlarında eğitim veren bir birey olarak, yeri geldiği zaman mağdur ve muhtaç insanların yardımına koşan insanlar olarak, yeri geldiği zaman da işgalci Siyonistlere karşı mücadele eden mücahitler olarak görmekteyiz. Aynı zamanda bütün bu alanlarda faaliyet gösterirken de İslâm’ın emirlerine hassasiyetler riayet eden, ibadetlerini aksatmadan yerine getiren, mânevîyatını güçlü tutmaya çalışan, mânevî anlamda da bir yeterliliğe sahip olan Müslümanlar olarak görmekteyiz. Bütün bu durumlar Gazze’deki mücadeleden almamız gereken derslerden bazısını oluşturmaktadır.

3) Hamas'ın bölgede düşmana karşı başarılı olmasının bir başka sebebi de başta Filistin davasına gönül veren ve Siyonistlerle mücadeleyi gerekli gören hemen her kesimle birlikte hareket etmeyi önemli bir sorumluluk alanları olarak görmeleridir. Filistin meselesi konusunda hiçbir zaman kendilerini öne çıkartarak Filistin davasının adeta tek temsilcileri olarak kendilerini görmemiş bu konuda kendileriyle hedef birliği olan tüm gruplarla beraber hareket etmeyi başarabilmişlerdir. 7 Ekim sonrası yaşanan hadiseler de bize göstermektedir ki şu an Gazze’de Siyonistlere karşı sadece Hamas değil, orada bulunan irili ufaklı birçok grubun beraber savaştığını görebilmekteyiz. Yani ifade etmek istediğimiz şudur ki; düşmanla mücadelenin olduğu bir durumda çeşitli usûlü farklılıkları ve fikri farklılıkları bir kenara koyabilmektedirler. Bu sebepten dolayı da güçlerini bir noktaya yönlendirerek tüm enerjilerini o alana hasretmeyi başarabildiklerini görmekteyiz. Bu da bize düşmanla mücadelede takip edilmesi gereken etkili yollardan bir tanesinin bu olduğunu göstermektedir. Yaklaşık iki aydır devam eden savaşta Siyonist Yahudiler, masum insanları öldürmenin ötesinde Hamas'a ve direniş gruplarına karşı herhangi bir başarı elde edememişlerdir. Müslümanların ve bölgede bulunan unsurların bu dayanışması işgalcilere karşı dirençlerini de ciddi bir ivmenin oluşmasına katkıda bulunmuş ve düşmanın ilerleyişini belirli oranda durdurmuştur. Hatta yavaşlatmış ve neticede de Allah'ın da yardımıyla, başarısız olmalarına sebebiyet verecektir.

4) Kendi bünyelerinde bulunan tüm birimlerde itaat bilincinin sağlamları: Evet Filistin mücadelesinde bir kez daha şahit olduk ki; örgütlü bir şekilde hareket eden gruplar, düşmanla mücadelede çok daha etkili olmaktadırlar. Dolayısıyla Hamas hareketi, adeta devlet kurumlarının organizeli bir şekilde hareket etmesi gibi kendi iç yapılanmasında görev alan tüm birimlerin birlikte hareket edebilme becerisini ve disiplini sağladıklarına tanıklık ediyoruz. Birçok birimden oluşmasına rağmen sanki tek bir biriymiş gibi hareket edebildiklerini ve hiyerarşik olarak tüm birimlerin ortak hareket edebildiklerini gözlemlemekteyiz. Dolayısıyla gerek yöneticilerin gerekse de onlara tâbi olan insanların intizam içerisinde hareket ettiklerini, görev dağılımında bulunarak düşmana karşı mücadelede etkin bir başarı kazandıklarını görmekteyiz. Bu durumda bize göstermektedir ki; intizamlı bir şekilde hareket eden, kendi içerisinde disiplini sağlayan grupların başarı kazanma oranlarının daha yüksek olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Zaten İslâm, bireylerin kendi başına yaşayacağı bir din değil, kişinin bir topluluk içerisinde kendisine düşen vazifeleri eksiksiz bir şekilde yerine getirerek yaşayabileceği bir dindir. Bu sebepten dolayıdır ki Hz. Peygamber (a.s.) kendisine iman eden Müslümanları kendi bireysel hayatlarıyla baş başa bırakmamış, onları mutlaka bir organizasyon içerisinde tutarak sorumluluklar yüklemiş ve bu sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmeleri kendilerinden istemiştir. Böylece de Müslümanlar, çok büyük bir organizasyonun bir parçası olarak süreç içerisinde adeta bir devlet gibi hareket edebilme becerisi göstermiş ve neticede bölgede çok hızlı bir şekilde ilerleyişini sürdürmüş ve önce koca bir İslâm Devleti sonra da Dünya Devleti olmuşlardır. Bu durumda bize İslâmî temeller üzerinde örgütlü bir şekilde hareket etmenin, başarılı olmak noktasında ne kadar da etkili olduğunu göstermektedir.

5)Düşmanın olduğu bir yerde, her daim düşmana karşı hazırlıklı olmak gerektiğini bizlere göstermişlerdir. Gazze’deki direnişin belirli oranda başarı elde etmesinin ve Siyonist Yahudiler tarafından bir türlü yok edilmemesinin arkasında yatan önemli saiklerden bir tanesi de Müslümanların içinde bulundukları şartları zorlayarak düşmanla savaşacakları zamana kendilerini hazırlamaları ve bu konuda üzerlerine düşen vazifelerini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışmalarıdır. Yapılan şu son savaş da bize göstermiştir ki Hamas müntesipleri, sıcak savaşın olmadığı zaman diliminde oturmamışlar, aksine ellerindeki tüm imkânları kullanarak düşmanla mücadele edecekleri zamana kendilerini hazırlamışlardır. Bunun için gerekli olacak araç ve gereçleri oluşturmak için var olan tüm imkânlarını seferber etmişlerdir. Zaten zafere ulaşmak ve düşmana galip gelmek isteyen kimselerin kendilerini düşmana karşı avantajlı kılacak durumları hazırlamaları en önemli vazifelerindendir. Hiçbir zaman yan gelerek yatanlar değil, aksine tüm yönleriyle düşmana karşı hazırlık yapan, düşmanla mücadelede kendilerine avantaj sağlayacak imkânları hazırlayan kimseler başarılı olmuşlardır. Dolayısıyla Hamas, abluka altındaki Gazze’de elinde bulunan tüm imkânları zorlayarak, tüm şehrin altına tüneller kazmış, elde etmiş oldukları tüm araç ve gereçleri kullanarak başta füzeler ve patlayıcılar hazırlamış ve gelecekte olası bir savaşa karşı hazırlık yapmışlardır. Dolayısıyla bugün, iki ayı geçmesine rağmen o Siyonist Yahudilerin bir başarı elde edememesinin, aksine çok büyük kayıplar vermesinin en önemli sebeplerinden bir tanesinin de bu olduğunu gözlemlemekteyiz. Eğer bu hazırlık yapılmamış olsaydı, şimdi çoktan Gazze işgal edilmiş ve oradaki direniş sonlandırılmış olacaktı. Bu durumda bize, düşmana galip gelmek isteyen kimselerin bunun için gerekli olan şartları oluşturmaları önemli vazifeleri arasında olduğunu göstermektedir. Rabbimiz yüce olan kelamında bize bildirdiği gibi: “Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.” (Enfâl, 60) Âyet-i kerime de bize göstermektedir ki; düşmanı tanımak ve onunla mücadelede Müslümanlara avantaj sağlayacak şekilde savaşa hazırlık yapmak Müslümanların önde gelen sorumluluklarından bir tanesidir. Gazze’li Müslümanlar da bu konuda âyet-i kerimenin ifade ediği sorumluluğu hakkıyla kulanmış ve çok kısıtlı imkanlara rağmen çok büyük imkanlar uluşturmuşlardır. Hatta bugün bağımsız olduğu söylenen nice Müslüman ülkelerden çok daha fazla silah ve füze üretmişlerdir.

6) Düşmanla masum insanları ayrı tutmak, düşmana karşı sert halka karşı ise merhametle muamele ettiklerine tanıklık ettik. Her ne kadar Müslümanlar, Siyonist Yahudilere karşı savaşıyor olsalar da halkla, bizatihi savaşa katılarak kendileriyle savaşan insanları aynı görmemiş halka merhametle muamele etmeyi kendileri için önemli bir vazife addetmişlerdir. Oysaki yaklaşık olarak yüz yıla yakın bir zamandır bölge üzerinde egemenliği olan bu Siyonist Yahudiler, masum Filistinli halka bile her türlü zulmü reva görmektedirler. Yani sebepsiz yere öldürmek, hapse atmak, evlerine ve arazilerine el koymak ve buna benzer daha nice zulümler yaptıkları halde Hamas, 7 Ekim’de gerçekleştirdiği operasyonla esir olarak almış olduğu haktan olan insanlara merhametle muamele etmiş ve asla intikam duygusuyla hareket etmemiştir. Tıpkı Hz. Peygamberin Mekke feth ettiğinde, yıllarca Mekke’de kendilerine zulmeden Mekkelilerden intikam almaması örneğinde olduğu gibi. Hamas’da, yıllardır kendilerine, sivil, kadın, erkek ve çocuk demeden katleden Yahudilere karşı intikam duygusuyla hareket etmemiş, halka karşı merhametle muamele etmeye devam etmiştir. Hamas'ın elinde esir bulunan Yahudiler serbest bırakılırken görmüş oldukları muamelenin bir neticesi olarak Hamas’lı Müslümanlara karşı nasıldı memnuniyet ifade eden bir durumla oradan ayrıldıklarını tüm dünyayla beraber müşahede etmiş olduk. Bu da bize düşmanla mücadelede, merhamet göstereceğimiz ve göstermemiz gereken kimseleri iyi ayırt etmemiz gerektiğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla intikam duygularımızı ancak bizi yok etmek için mücadele eden İslâm’ın ve Müslümanların azılı düşmanı olan kimselere yöneltmemiz gerektiğini hatırlatmaktadır.

7) Gazze savaşı bize bir kez daha göstermiştir ki Müslüman olan kimseler düşmandan ve düşmanın sahip olduğu imkânlardan değil yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarak hareket etmeleri gerekmektedir. Gazze’li Müslümanlar ile Siyonist Yahudiler arasındaki bu savaşta, düşmanın çok güçlü olması ve dünyanın süper güçleri olarak kabul edilen batılıları arkalarına almış olmaları ve ayrıca da onlardan her türlü desteği de aldıkları bir durumda düşmandan kokmayarak onlarla savaşmayı göze almışlardır. Düşman arkasına aldığı devletlerle birlikte bu kadar güçlüyken Müslümanlar ise ancak kendi ellerinde bulunan imkânları kullanabileceklerini bilerek, bölge ülkelerinin hemen hiçbirinden bu konuda elle tutulur bir destek görmeyeceklerini bildikleri halde buna rağmen hareket etmişler ve işgalci kâfirlere karşı asla bir korku içerisine girip savaştan geri durmamışlarıdır. Bunun tam aksine savaşı başlatanlar olarak kendileri harekete geçmiş, neticede korkulması gereken gücün dünyaya ait bu imkanları ellerinde bulunduranlar değil, âlemlerin Rabbi olan Allah olması gerektiğini bir kez daha bize hatırlatmışlardır. Yüce Kitabımızın da gündeme getirdiği üzere: “…Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” (Âl-i İmrân, 175); “…Şu hâlde, siz de insanlardan korkmayın, benden korkun…” (Mâide, 44); “Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, “İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun” dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler.” (Âl-i İmrân, 173)

Müslümanların süreç içerisinde yaşamış oldukları imanî erozyonlar neticesinde düşmanı gözlerinde çok büyüterek adeta kendileriyle mücadele edilmeyecek bir güç olarak telakki ettiklerini üzülerek de olsa görmekteyiz. Özellikle Siyonist Yahudilerin; ekonomik olarak çok güçlü olduklarını, askeri olarak dünyanın en güçlü ordularına sahip oldukları, demir kubbe gibi kendilerini düşmanlarından koruyacak radar sistemlerine sahip oldukları ve benzeri yönlerini gözlerinde çok büyüterek âdata onları yenilmeyecek birer güç olarak telakki ettiklerini görmekteyiz.

Oysaki Gazze savaşı bize bir kez daha gösterdi ki; Müslümanlar kendi üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirip kâfirlerle mücadelede ederken Allah’tan başka kimseden korkmadan hareket ettikleri bir durumda elde edecekleri başarı hiçte tahmin etmeyecekleri kadar büyük olacağına Gazze direnişi bize bir kez daha göstermiştir. Dolayısıyla dünyanın önde gelen bir ordusuna karşı dünyanın en küçük imkânlarına sahip olan bir direniş grubu durmuş ve düşmanın sahip olduğu tüm yenilmez olarak kabul edilen imajlarını adeta alaşağı etmişlerdir. Buda bize göstermektedir ki korkulması gereken merci olarak Allah’ı tercih edenler, Allah’ın gücünün ve kudretinin farkında olanlar, düşmanı kendi gözlerinde büyütmeyerek, neticede onların da insan olduklarını bilerek hareket edenler düşmanın karşısına çıkarak onunla mücadele etmek cesaretini gösterebilirler. Nitekim savaştıkları düşmanın, Kur’an’ın da Yahudileri getirdiği âyetlerinde de hatırladığımız üzere nice zaaflarının olduklarını bizlere bildirmektedir. Dünya yaşamına karşı en hırlı insanlar olmaları (Bakara, 2/96), sağlam kalelere sahip olmadan savaşmak istemeyecekleri (Haşr, 59/14) örneklerinde olduğu gibi. Düşmanda bulunan bu psikolojik zafiyetler, Müslümanlarda da bulunan psikolojik üstünlük, neticede fiziki üstünlüğüne de sebebiyet verecektir. Gazzeli kardeşlerimiz bu hakikati bir kez daha bizim gündemimize getirmişlerdir.

Gazze’de Siyonist Yahudiler ve onların arkasında duran zâlim müstekbir güçlerden sadece Hamas’lı Müslümanlar değil, Gazze halkının tamamının kokmadığına tanıklık ettik. Filistinin ve Mescid-i Aksâ’nın işgalden kurtulması için mallarını da canlarını da seve seve kurban edeceklerinin bilincinde olan insanlar olduğunu gördük. Daha yeni doğmuş minik yavrusunun cesedini eline alarak “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyerek direnişin yanında durduklarını gördük. On binlerce insanlarını bu savaşta kurban verdikleri halde yılmadıklarını, direnişin arkasında durarak mücadelede yerlerini alan bir toplum olduklarına tanıklık ettik. Büyüğüyle-küçüğüyle,  kadınıyla-erkeğiyle tüm insanların işgalcilere karşı direniş bilincini kuşandıklarını ve her türlü bedelleri ödemelerine rağmen geri adım atmadıklarını gördük. İşte böylesine bilinçli bir toplumu yenilgiye uğratmak zor olduğu gibi uğratılsa bile onlara karşı mutlak mânâda bir başarı kazanmak asla mümkün değildir.

8) Dünya egemenlerinin insanlığa sunmuş oldukları değerlerin gerçeği yansıtmadığını görmüş olduk. Yüz yıllardın dünyaya, tek alternatif olarak sunmaya çalıştıkları dünya görüşlerinin aslından bir yalandan ibaret olduğunu, sahip oldukları o sözde değerlerin sadece kendi insanlarına yönelik ve kendilerinden olmayan insanları aldatmaya yönelik olduğu Gazze direnişi tüm dünyanın gözüne soka soka bir kez daha göstermiş oldu. Zâlim Siyonistler hiçbir değer tanımadan, çocukları, kadınları, camileri, kiliseleri, hastaneleri, okulları bombaladıkları halde sözüm ona dünyaya refah ve huzuru getirecek tek alternatifin sahipleri olan batılı devletler, hemen hiçbir yaptırımda bulunmadılar. Hatta birçoğu o Siyonistlerin arkasında durarak katliamlara destek verdiler. Lakin batılıların sahip oldukları anlayışların dünya insanına hayır getirmeyeceğini aksine kan ve gözyaşı getirdiğini hem bizler Müslümanlar olarak bir kez daha görmüş olduk ham de tüm dünya halkları görmüş oldular. Bu mânâda maskeleri bir kez daha düşmüş oldu. Gazze’deki kutlu direniş bize bu hakikati bir kez daha göstermiş oldu.

9) Gazze direnişi bir kez daha bize gösterdi ki Müslüman olduğu söylenen tüm ülkelerin idareleri Müslümanların elinde değil, aksine ya Siyonistlerin elinde ya da onlara uşaklık yapan batılıların elindedir. Tüm Müslümanlar nezdinde içinde Mescid-i Aksâ bulunduğu için kutsal bir dava olan Filistin meselesi ne yazıktır ki Müslüman olduğu söylenen devletlerin sessizliğiyle sadece Gazze’de direnen direniş gruplarının üzerine bırakılmış durumdadır. Müslüman olmalarının bir gereği olarak Filistin meselesinde direniş gruplarının yanında durarak onları desteklemesi gereken sözde Müslüman ülkeler, ne yazıktır ki kendi ülkelerindeki halkların tepkilerinden korktukları için sadece yapılan katliamları kınamakla yetiniyor, Siyonistlere karşı herhangi bir adım atmıyorlar veya atamıyorlar. Bırakın Müslümanları destekleyecek bir takım adımlar atmayı, o katliamcı Siyonistlerle yaptıkları hemen hiçbir ticarî, siyasî ve sair antlaşmaları aksıya alamıyorlar. Dolayısıyla her ne kadar kendilerinin bağımsız bir ülke olduklarını ifade ediyor olsalar da aslında hiçte bağımsız olmadıklarını ya da henüz olmadıklarını görmekteyiz. Filistin meselesi gibi tüm Müslümanları ilgilendiren bir meselede Müslümanların yanından duramayan veya buna yönelik bir takım adımlar el altından atıyor olsalar bile bunu açıktan somut adımlarla ifade edemeyen bu devletlerin Müslümanlara ait diğer meselelerde Müslümanların yanında durmaları hiç mi hiç beklenmemelidir. Bu durum bize bir kez daha göstermektedir ki Filistin’in özgürlüğü ya sadece Filistinli grupların direnişiyle kazanılacak ya da bölge ülkelerinin yönetimleri öncelikli olarak değişecek ve İslâmî yönetimler haline gediğinde gelecek Filistin’imiz, ancak ondan sonra özgürleşecektir. Siyonistlere uşaklık yapan, onlara muhtaç durumda bulunan bir yönetimin onların karşısında durması tabi ki beklenmez ve beklenmemelidir.

Mesele buraya gelmişken şunu da ifade edelim ki eğer bu ülkeler şu durumda Siyonistlere veya onların arkasında duran batılı güçlerin karşısında duracak bir iradeyi ortaya koyamıyorlarsa dahi yarın bu iradeyi ortaya koyacak bir oluşumun içerisinde girmeleri kendi gelecekleri için olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Bugün Siyonistler tarafından işgal edilerek tümünde egemenliklerini ilan etmek istediği Filistin topraklarından sonra bu zâlim katliamcıların hedefinde diğer Müslüman ülkeler olacaktır. Sırasıyla Lübnan, Ürdün, Suriye ve Türkiye başta olmak üzere diğer Müslüman ülkeler olacaktır. Dolayısıyla bu katliamcı düşmana karşı bugün birlikte hareket edecek bir organizasyonu gerçekleştirememiş olan devletler, en azından yarınlarda bu hedefi gerçekleştirme gayreti içinde girmelidirler. Yoksa bırakın kendi halklarının direnişleri yoluyla olmasa da asıl düşman olan Siyonistler veya onların arkasında duran batılılar eliyle kolay lokma olarak yok almaya mahkûm olacaklardır. Bu gün sahip oldukları saraylar ve maddi imkânlar onları düşmanın hedefi olmaktan kurtaramayacaktır.

Gazze mektebinde bu ve bunun gibi daha nice ders ve mesajlar söz konusudur. Bizlere düşen ise bu mesajları hakkıyla okuyarak hareketlerimizi buna göre belirlememizdir. İlâhî vahyin bizlere sunmuş olduğu temel ilkeleri kendimize yol işaretleri edinerek hareket etmeliyiz. Bununla birlikte aynı zamanda tarihte yaşmış ve yaşanmaya devam eden hadiseler üzerinden de kendimize bir takım tecrübeler edinmeliyiz. Yarınlarımızı sağlıklı zeminler üzerine inşâ edebilmek için bu kaçınılmaz bir gerekliliktir. Eğer ihmal edersek, yarınlarda benzer akıbetleri yaşamaya devam ederiz. Biz Müslümanlara düşen vazife sürekli aynı delikten ısırılmak değil, yaşadığımız pratiklerden ders çıkararak aynı hataları bir daha yapmamaktır. Mücadele bizden, başarı ise en nihaye olarak âlemlerin Rabbi olan Allah’tandır.