Kuran Yurdu

Özdenetim Sahibi Olmak

    Yüce Allah’ın yarattığı en üstün ve değerli varlık insandır. Bilgi ve üretme yeteneği, insanı meleklerden de üstün bir konuma yükseltmiştir. Bununla birlikte, kusursuz ve mükemmel olan bir insan yoktur. Çünkü kusursuzluk ve mükemmellik ,yalnızca yüce Allah’a mahsustur. Kendimizi bütün eksik ve kusurlarımızla doğru bir şekilde tanımak ve bunları dengeleyecek orta yolu bulmak en başta gelen görevimizdir.

    Bunu yapabilmek için herhangi bir kimsede gördüğümüz bir kusurun kendimizde de açık ya da gizli bir şekilde var olabileceğini kabullenmeliyiz. Ne var ki insanın kendi eksik yanlarını görmesi ve kabullenmesi çok zordur. Çünkü her insan, kendi benliğine çok düşkündür, kendini çok sever. Kişinin kendine olan bu sevgisi, onu kendi kusurlarını göremez duruma getirir.

    Şu bir gerçektir ki bir şeye karşı duyulan aşırı sevgi, algılamayı çarpıtır ve bozar; kişiyi neredeyse kör ve sağır duruma getirir. Kendini beğenmişlik ve yersiz büyüklenme, işte bu yansımalı algıdan kaynaklanır. Bu durumda kendimizi geliştirme ve iyileştirmeye ihtiyacımızın olduğu bir gerçektir. Kendimiz hakkında doğru bilgi, alçak gönüllü olmayı gerektirir. Bu aynı zamanda , hayata ve insanlara uyum sağlayabilmenin de başta gelen şartıdır. Alçak gönüllü olmak, kendi insani gerçekliğimizi kabul etmek, kendimize karşı dürüst olmak demektir. Aşırılıklardan uzak, dengeli, orta yolu tutan bir hayat tarzını izlemek demektir.

    Başkalarının yardım ve desteği olmadan daha tam ve olgun bir insan olamayacağımız açık bir gerçektir. Kendini kendine yeterli görmek ,her şeyin üstünde tam ve eksiksiz olduğunu zannetmek kadar yanlış ve yanıltıcı bir tutum yoktur. Kur’an da belirtildiği gibi, çoğu zaman insanların aşırı davranışlarının, azgın ve sapkın yönelimlerinin temelinde, bu kendini kendine yeterli görme tavrı vardır. Bu yüzden insanın kendini yaratan ve onu en iyi tanıyan yüce Allah’a kulak vermesi gerekir. Bilinmelidir ki insanın yücelişi Allah’a yaklaşmaya, düşüşü de ondan uzaklaşmaya bağlıdır.

    Yüce Allah bizleri yaratmış, bilgi ve yaratıcılık ile donatmıştır. Sayısız insani başarı ve gelişmenin temelinde işte bu bilgi ve yaratıcılık yeteneği vardır. Fakat insanın gerçek değeri ve mutluluğu,ahlaklı ve erdemli olmadaki başarısına bağlıdır. Bilgi, sanat ve yetenek başlı başına bir değer olmakla birlikte, bunlar insanın iyi ve erdemli olmasında görev yaptıkları zaman daha değerli olurlar. Tersi durumunda, insanın ahlaki çöküşü daha hızlı ve tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Çünkü bizler, yaratılış bakımından iyiliğe olduğu kadar kötülüğe de yakınız. İyilik gibi kötülük de bizim içimizden doğar. Güzel duygu ve düşünceler kadar, şeytani dürtü ve vesveseler, bilincimizden hiç eksik olmaz. İyiyi gerçekleştirip, kötülüklerden uzak durmak, bilgi, dikkat ve emek ister. Hiçbir değer ve kutsallık tanımayan ya da ahlaki ve manevi ilkelere göre hayatına düzen vermeyen kimselerden insanlık adına birşey beklenmez. İnsanın kötüye yönelmesi, iyiye yönelmesinden daha kolaydır. Çünkü insanın alçalması, bencilleşmesi, günlük hayatın çekiciliği içinde kaybolması ve arzularının esiri olması için pek çaba harcaması gerekmez. Alçalmak, faziletin doruklarına yükselmekten çok daha kolaydır. Dolayısıyla, ahlaki duyarlılık ve çaba olmaksızın bilgi, tek başına bizi geliştirmez ve yüceltmez. Bu yüzden insanın en zorlu sınavı ahlak alanında kendisini gösterir. İnsan hayatı, sonu gelmez ahlaki bir mücadele alanıdır. Bu konuda ki gayretler Peygamber Efendimiz tarafından ‘en üstün cihat‘ olarak nitelendirilmiştir.

    Ahlaki seçim ve davranışlarımızla, yücelerin yücesine çıkabilir, melekleri imrendirecek saflık ve erdeme ulaşabiliriz ya da aşağıların aşağısına düşerek, en vahşi ve ilkel hayvanları bile geride bırakacak zararlı ve tehlikeli işler yapabiliriz. Bu iki yönlü potansiyel de bizim insani tabiatımızın ayrılmaz özelliğidir.

    Yüce Allah bu konuda bize irade özgürlüğü tanımıştır. Hangi yöne yönelmeyi istersek, Allah da bizi o yöne yöneltmektedir. Sonuçta kendi seçim ve eylemlerimizin sonucu olarak kişiliğimiz olgunlaşır ya da geriler. Dolayısıyla erdemli olma, en iyiyi gerçekleştirme irade ve idealine sahip olmadan, kötülüklerle başa çıkamayız. Bu yolda olan birisi için ilahi yardımı ve merhameti olmaksızın faziletli bir hayat yaşamak, kötülüklere direnmek çok zordur.

    Ahlaki gerilim ve çelişkilerle, başa çıkmada en temel ilke kendimiz hakkında hoşgörü sahibi olma, doğru ve yansız bir bilinç oluşturmadır. Kendi içindeki kötülüğün farkına varmama, onun üstünü örterek kendini bütünüyle temize çıkarmaya çalışma, kişinin felaketini hazırlayan en aldatıcı durumdur. Çoğu insan, iyi, doğru ve güzel davranışları kendi nefsine, kötü ve yanlış olanları da başkalarına ya da şeytana yükleyerek, kendini rahatlatma eğilimi taşır. Gerçekte, kişinin başına gelen olumsuz durumların sebebi de çoğu zaman yine kendisidir. Fakat bir günah keçisi bularak olup bitenleri ona yüklemek, herkesin kolayına gelmektedir. Böylece bir kimsenin kendi özgürlük alanı içerisinde yaptığı eylemlerinin bir kısmının sorumluluğunu yüklenirken bir kısmını inkar etmesi -böylece benlik saygısını korumaya çalışması-, sık rastlanılan bir savunma mekanizmasıdır. Bu şekilde kendini aldatma ve kandırma tuzağına düşmekten kendisini kurtaran çok az insan vardır. Bunun farkına varılamadığında, giderek kendine yabancılaşma, kaçınılmaz bir durum olur. Gerçekte, kötülük kaynağı ve sembolü olarak en çok sorumlu tutulan şeytanın bile etkisi çok sınırlıdır. Bunun da ancak kendi istek ve eğilimlerimiz, zaaf ve dikkatsizliklerimizden kaynaklandığını bilmemiz gerekir. Samimi dindarların üzerinde ise onun kışkırtmalarının hiçbir gerçek gücü ve etkisi olmadığı da bir gerçektir.

    Kısaca ifade etmek gerekirse; insan olarak en zayıf ve sorunlu yanımız, ahlaki kişiliğimizdir. Bütün ilişkilerde kendisini gösteren tutarsız, dengesiz ve değişken davranış özelliklerinin yol açtığı iletişim kazalarını yaşamayan çok az insan vardır. Kendimize karşı yansız ve dürüst olmakta pek çok güçlükler içerisindeyiz. Hep kendinden yana olan, en çok kendini seven ve düşünen, kendi hak ve çıkarlarını her şeyin üstünde tutan dar bir bilinç yapısıyla olaylara yaklaşanlarımızın sayısı az değildir. Bencillik, cimrilik ve tamahkarlıktan kendisini arındıranlara çok az rastlıyoruz. Kıskançlık duygusu ve başkalarının iyiliğini istememezlik ayıbından, küçük büyük, çocuk-yaşlı pek çok insan nasibini alıyor. Aceleci ve telaşlı yönelişlerimizle çoğu zaman kendimize zarar verecek işler yapıyoruz. Davranışlarımızın ileride ne sonuçlar vereceğini düşünmeden ya da kısa günün karını elde etmek için gelecekte elde edilebilecek daha büyük ve kalıcı iyilikleri terk ediyoruz. Pek çok konuda adalete uygun olmayan haksız işler yapıyoruz. Bize yapılan iyilikleri gereği gibi takdir edemiyoruz; unutma yada inkar etme eğilimimiz çoğu zaman üstün geliyor. Kibir, gurur, böbürlenme ve büyüklenme, çoğu insanı kendi gerçek benliğinden uzaklaştırıyor. Hayatın olumsuz durumları ise yine pek çok kimseyi umutsuzluk ve çöküntü içerisinde tüketiyor, kendine olan güvenini boşa çıkartıyor. En çok, darlık ve sıkıntı anında Allah’ı hatırlıyoruz, genişlik ve feraha kavuştuğumuz zaman ise Allah’ı unutuyoruz. Bütün başarı ve iyileşmeyi kendi güç ve bilgimize bağlıyor, insan olmanın sınırlarını ve eksikliklerini yok sayıyoruz. Kimimiz ise rahat ve genişlik anlarında sevinip şımarıyoruz, dar ve sıkıntılı durumlardan Allah’ı sorulu tutuyor, onun hakkında dar ve yüzeysel bakış açısı ile uygunsuz düşünceler bile geliştirebiliyoruz.

    İnsan gerçeğinin hem iyiyi hem de kötüyü birlikte barındırdığını kabul etmedikçe, tam anlamıyla insan olamayız. Olumsuz yönlerimizden utanmak yerine onları kendi insani tabiatımızın bir parçası kabul edip güzelleştirmenin yolunu aramalıyız. İnsanın bütün bu hoş olmayan davranış eğilimlerinden arınma, bunları düzeltme ve iyileştirme gücü vardır. Aşırılıklardan uzaklaşarak, kendimizi dengeleyecek olgun ve tutarlı kişilikler haline gelebiliriz. Kendi üzerimizdeki hakimiyetin artmasına bağlı olarak benlik saygımız ve değerimiz de artacaktır. Hem insanlarla hemde yüce Allah ile ilişkilerimiz, düzeyli ve istikrarlı bir nitelik kazanacaktır. İnsanın kurtuluşu ve gerçek mutluluğu da ancak buna bağlıdır. Biz kendimizi arındırmadığımız sürece, içsel çatışma ve gerilimler peşimizi bırakmayacaktır. Herkes için geçerli olan kural şudur;

    “Yapılan her iyilik, bizi kötülükten uzaklaştırır ve fazilete yaklaştırır. İyilikler çoğaldıkça, bu bizde kalıcı bir tabiat ve karakter halini alır. Artık bu durumu tersine döndürmek oldukça zorlaşır. Kötülük, ancak iyiliğin olmadığı, yapılmadığı yerde ortaya çıkar”

    Kimi zaman benliğimizi kuşatan kötü eğilimlerle mücadele edilmez ve bunlardan arınmaya çalışılmazsa, ruhsal sağlığımız ve mutluluğumuzun bundan büyük zarar göreceği bilinmelidir. Olayları ve gerçekleri doğru algılayıp anlayamayan, insanlarla ilişkileri hep sorunlu olan kimseler, öncelikle kendi ahlaki kusurlarına bakmalıdır. Biz nasılsak, dünya da bizi öyle görür.

    Mevlana’nın değişiyle ;

    “Dünya bir dağ gibidir, biz ona nasıl seslenirsek, onun bize yankısı da aynı şekilde olur”

    Bu bakımdan dünyada mutluluğu hak edenler, kendini düzeltip iyi ve güzel davranışlarda bulunan faziletli kimselerdir. Böyle insanlar öldükten sonra da dünyadakinden daha büyük bir mutluluk beklemektedir. Kendi benlik ve kişiliğimizi denetim altına alıp iyiye yönlendirmede yüce Allah’ın yol göstermesi, yardım ve desteği, Hz Peygamber’in örnekliği, bizim için her şeyden daha önemli ve gerekli kabul edilmelidir.

    Peygamber Efendimiz “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” sözleriyle, dindarca yaşamanın son hedefinin olgun ve erdemli kişilikler olmak olduğunu ortaya koymuştur.

    Kaynak = Diyanet İşleri Başkanlığı / İslam’a Giriş (Gençliğin İslam Bilgisi) / bkz : 20-25

    Okuduğunuz Makaleyi Paylaşmak İster Misiniz?
    ZİYARETÇİ YORUMLARI

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

    BİR YORUM YAZ

    This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.