Ortaçağda Kadının Yeri

  • 26 Ocak 2018
  • 120 kez görüntülendi.

İslâmiyetten önceki Arabistan’da kadın, kötülüğün sebebi olarak düşünülürdü. Bu yüzden, kız çocuklarını diri diri toprağa gömüp öldürmek suretiyle kadını aşağı gören Arap toplumunda kadın hayat hakkını tamamen kaybetmekte.Araplar için oğlan çocuğunun doğması bir şeref iken, kız çocuğunun doğması da bir utanç olurdu. Bundan ötürü de kızlarını diri diri gömmek suretiyle öldürürlerdi. Ashabtan biri cahiliyye devrinde iken yani İslamı kabul etmezden önceki bir hareketini ağlayarak şöyle anlatırdı:

“Beni çok seven küçük bir kızım vardı. Onu çağırdığım zaman, sevinçle koşar, yanıma gelirdi. Bir gün yine onu çağırdım. Eskisi gibi sevinçle koşup yanıma geldi. Ve beni takip etti. “Baba” diyerek yüzüme gülüyordu yavrucak. Sonra onu bir kuyunun yanına götürdüm. Ve içine attım. İçine atarken “baba” diye haykırarak ağladı.” Araplar kızlarını canlı bıraktıkları takdirde de, haklarını ellerinden alırlardı. Arap toplumunda erkekler için evlilikte sınır yoktu. İstedikleri kadar kadınla evlenir ve istedikleri zaman da onları boşayabilirlerdi. Defalarca da boşasalar istediği zaman tekrar birleşebilirlerdi.

Kadın, hayatı boyunca kocasına hizmet etmek zorundaydı. Öldükten sonra da kocasının varisleri, üzerine tam hak sahibi olurlardı. Öyle ki, onu istedikleri biriyle evlendirebilir ya da onun istediği biriyle evlenmesine engel olabilirlerdi. Ayrıca dul kalan kadının mal ve servetini ona mal etmemek için, tekrar evlenmesine müsaade etmezlerdi.Arap toplumunda kadının miras hakkı yoktu. Kocası ölen kadın, kocasının malına (eğer kocasının varisleri vermediği takdirde) sahip olamazdı.İslam, kadına miras hakkını verdiği zaman, Araplar büyük şaşkınlık içine düştüler. Onlara göre, bir kadın ata binemez, kendisini müdafaa edemezken mülkün yarısına Nasıl varis olabilirdi?

Ortaçağda Kadının Yeri

Hz. İsa’nın doğumundan başlayıp Fatih Sultan Mehmet Han‘ın İstanbul’u fethine (1453) kadar süren dönem, Orta Çağ olarak anılır.Bu dönemde tahrif olunarak hak kitap olmaktan çıkan Tevrat kadını kötülüklerin kapısını açmakla günahların müsebbibi olarak addederken lanetliyor. Tevrat’ın bu korkunç hükmü, Ortaçağ Yahudi toplumunda kadına tarifi imkansız zelil bir hayat getirmiştir.

Muharref olan Tevrat, kadını kötülüklerin kapısını açmakla suçlarken, bu suçlamayı, Hz. Adem (A.S.) ve Havva hikayesine dayandırır.Yahudilere göre; Hz. Adem (A.S.), eşi Havva kendisini kandırmayana kadar, Allah’a itaatkar olduğu için, mesut bir şekilde cennette yaşıyordu. Fakat eşi Havva, yasak meyveyi yemesi için onu kışkırtınca, Hz. Adem de eşinin tahrikiyle yasak meyveyi yiyerek Allah’ın emrine: karşı geldi. Sonuçta da Allah’ın kendisine bahşettiği lütuflardan yoksun kalarak cennetten çıkarılıp dünyaya sürüldü.

İşte muharref olan (tahrif olunarak hak kitap olmaktan çıkan) Tevrat, bu hadiseye dayanarak bütün suçu Havva’ya yüklemekte tüm kadınları suçlamakta, hatta daha da ileriye giderek lanetlemekte, ve doğum esnasında çekilen sıkıntıların bu yüzden olduğunu iddia etmektedir.

Muharref Tevrat’ın bu korkunç hükmüne göre kadın, kıyamet gününe kadar kayıtsız şartsız erkeğin hükmü altında yaşayacaktı. Yahudi kanunları kadına kocasının ölmesi halinde ikinci bir evliliği yasaklamakla, onu miras hakkından mahrum bırakmakla kölelik zinciri altına alıyordu. Kadın ancak babasının mirasına sahip olabilirdi. O da kendisinden başka bir varis olmadığı takdirde.

Tevrat’tan sonra tahrif olunarak hak kitap olmaktan çıkan İncil de, bu hususta Tevrat’tan pek geri kalmaz. O da Hz. Adem ve Havva hikayesine dayanarak kötülüklerin kapısını açmaktan ötürü kadını suçlar. Bu suçlamada Tevrat’ı izleyen İncil’in kadına karşı davranışı daha da kötü olmuştur.

Hristiyanlık, erkeği yoldan çıkaran kadını şeytan olarak görür, bu yüzden de onu lânetler. İngiltere’de Kral 8. Hanri’nin girişimleri sonucu 1547 yılında parlamentodan çıkan bir kararla sona erdirilinceye kadar İngiltere’de kadın, kötü ruhlu, murdar bir mahlûk sayıldığından İncil’e el sürmesi ve onu okuması yasaktı. Boşanma ve boşanmadan sonra ikinci evliliğin yasak kılındığı Hristiyanlığın bu hükmü, halen günümüzde Katolik Mezhebince yürütülmektedir.

Ortaçağın en güçlü devirlerinden biri olan Bizans İmparatorluğunda kadın, o kadar iğrenç, zelil bir duruma getirilmiştir ki,Bizans şehirlerinin fahişelerin istilasına uğramaması için, imparatorluk onlara vesika ve numaralar vermek zorunda kalmıştır.

7.Asra kadar insan olup olmadığı hususunda tartışmalara bile gerek görmeyen kadının durumu. İslâm dininin gelişi ile birdenbire değişir. İslâmiyet, Arabistan’da bir güneş gibi doğmakla önce Arabistan’a, sonra tüm dünya ülkelerine ışık tutacak fikir ve sistemleriyle mükemmelliğini ortaya koyar. Bu mükemmel hak dinin getirdiği hükümlerde kadın da sosyal hayatta gerçek yerini ve değerini buldu.
Çünkü İslâma göre; kadın ve erkek, birbirleri üzerine hüküm koyucu iki cins değil, Allah’ın koyduğu sınırlar dahilinde O’nun hükümlerine boyun eğen ve yer yüzünde iyilik peşinde yarışan iki kutsal varlıktır.

O dönemde İslâmiyetin kadına getirdiği üstün ve gerçek hayatı, insanlık ne Orta Çağ’da ne Yeni Çağ’da (1453 -1789), ne de günümüzde getirebilmiştir.

(Haricen Not=Tevrat ve İncil hakkında hak kitap olmaktan çıkan derken;içerisindeki bilgiler tahrif olunup değiştirildiği için böyle bir izahta bulunulmuştur.Kişiye düşen bütün semavi yani Tevrat,Zebur,İncil ve Furkan -Kur’an’a iman etmektir.Ancak sadece amel yönünden furkan-Kur’an’a göe hareket etmek zorundadır.Kur’an’da belirtilen emir ve yasaklara göre hayatını yönlendirmelidir.Buda böyle biline veselam)



Kaynak= Turan Yazılım / Mürşit 5/ İlmihal / Evlilik Ve Mahremiyetleri