Mezhebe Bağlanmanın Tarihi Ve Fikri Temelleri

İslam hukuk tarihinde mezhepler konusunu iyi tahlil edebilmek için şu başlığı birbirinden ayırt etmek gerekir:

Mezheplerin ortaya çıkışı ve oluşması.

Diğer Mezheplerin istikrar kazanması (mezhep realitesinin toplumda etmesi).

Mezheplerin belirli bölgelerde yayılmış ve tutulmuş olması

Birinci başlıkla ilgili olarak şu kadarını söylemek herhalde yeter: Farkli anlaşılmaya müsait yazılı bir kaynaktan hüküm çıkarma durumunda bulunan hakim veya hukukçuların farklı yöntemler izleyebileceklerini hukuk nosyonuna sahip herkes kabul eder. Bundan ayrı olarakİslam hukukunun ikinci asli kaynağı olan sünnet malzemesinin sınırlandırılmasında önemli bakış farklılıklarının olması (hadisin tedvini öncesinde bir alime ulaşan hadisin başka bir alime ulaşmamış olması, gerek tedvin öncesinde gerekse tedvin sonrasında bir alimin sahih saydığı hadisi diğerinin sahih saymaması, böylece birincisi bakımından konu nas ile düzenlenmiş olduğu halde diğerine göre konu hakkında kanun boşluğunun bulunduğunun kabulü) vakıasi hatırlanırsa görüş ayrılıklarının yeni bir boyut kazanmış olacağını kavramak güç olmaz.

Üçüncü başlıkla ilgili olarak, yani bir mezhebin belirli yerlerde yayılmasının amilleri etrafında İslam hukuk tarihi yazarları değişik tespitler ortaya koymuşlardır. Bu çerçevede bir mezhebin belirli dönemlerde devletin desteğini almış olması veya bir mezhebin eğilim ve ilkeleriyle belirli bir bölgenin kültürünün ve sosyal yapısının uygunluk arz etmesi gibi amiller anılabilir

Bir mezhebe bağlanmanın gerekli olup olmadığı ve birden fazla mezhepten yararlanmanın sakıncalı olup olmadığı sorusuna sağlıklı bir cevap bulabilmenin yolu ise, yukarıdaki ikinci başlığın tetkikinden yani”mezheplerin istikrar kazanmasının temelinde hangi ihtiyacın yattığını” tespit etmekten geçer.

Sahabe-i kiram ve tabiun dönemlerinde henüz mezhepler oluşmamıştı. Bir Müslüman karşılaştığı dini bir mesele için, güvendiği alimin görüşüne başvuruyor, tutumunu buna göre ayarlıyordu. Hakimler de önlerine getirilen hukuki ihtilafları ya kendi ictihadlar ile ya da ittiba ettikleri bir müctehidin ictihadına göre çözümlüyorlardı. Zamanla, İslam ülkesinin farklı bölgelerinde farklı hükümler uygulanıyor olmasının toplumda önemli rahatsızlıklara yol açmaya başladığı anlaşılmaktadır.

Esasen, bir meselede delil ve yorum farklılığı sebebiyle birbirine taban tabana zıtiki çözümü ilmi açıdan izah etmek çok güç olmayabilir. Mesela,bir fakihin tazminat ödenmesi gerekeceğine hükmettiği bir olayda başka bir fakih tazminata gerek olmadığına bir fakihin kadının hakim hükmüyle evliliğin sona erdirilmesi (tefrik) talebinin kabul edilmesi gerektiğine hükmettiği bir olayda bir başka fakih hakime böyle bir yetki verilemeyeceğine, hatta bir fakihin kısas gerekeceğine hükmettiği bir olayda başka bir fakih kısas yapılamayacağına hükmedebilir ve bu ictihadlarını ikna edici ilmi izahlar olabilir Nitekim fıkıh kitapları bu tür görüş ayrılıklarıyla doludur ve bu farklı görüşler değişik bilginlerce savunulagelmiştir.

Yine, farklı ülkelerde veya bir ülkede olmakla beraber farklı zamanlarda, birbirine zıt çözümlerin herkese uygulanması halinde, taraflardan biri mahkeme kararını kendisi için ağır bulsa bile- bu hükümlerin kişilerin adalet duygularını rencide etmeden varlığını koruması çok güç olmayabilir. Nitekim Şeriatin kestiği parmak acımaz vecizesi bu anlayışı yansıtmaktadır

Fakat aynı toplumda yaşayan fertlere, kaza (yargı) alanında farklı hükümlerin uygulanmasına imkan verilmesi halinde bu, kısa zamanda önemli sancılar meydana getirir ve hukuk anarşisine yol açar.

İşte Abbasi hilafetinin başlarında İslam ülkesinde bu istikamette gelişen gidişatı farkeden devlet sekreteryasında görevli Abdullah b. Mukaffa devlet başkanına sunduğu genel bir raporda, hukuk anarşisini giderici tedbirler alınmasını önerme ihtiyacını duymuştur. Bu raporda şöyle deniyordu: “Emirü’l mümininin (halifenin)… üzerine eğilmesi gereken hususlardan biri de, çok önemli ihtilaflara yol açan birbiriyle çelişkili farklı hükümler meselesidir. Keşke emirü’l müminin, bu farklı hüküm ve uygulamaların-her bir tarafın sünnetten ve kıyastan dayandığı delillerle birlikte- derlenip bir kitap halinde kendisine sunulmasini emretse, sonra bunlara bakıp birleştirici ve kesin karakterde bir kitap yazsa; umarız ki Allah hata ile doğrunun karışımı olan bu hükümleri tek bir doğru hüküm kılar”. Kısaca ibnü’l-Mukaffa. ülke genelinde bir kanunlaştırmaya gidilmesini teklif ediyordu.

Şüphesiz fıkhi hükümlerin tedvininin (derlenip kanun haline getirilmesinin) faydalarının yanı sıra birtakım sakıncalar da vardı. Aynca İslam hukukunun asli kaynaklarından sünnetin henüz tedvin edilmemiş olması da, bu meyanda dikkate alınması gerekli çok önemli bir husus idi. Bu yüzden imam Malik, halifenin kanunlaştırma yönündeki teklifini kabul etmedi.

Sonuç olarak, İslam dünyasındaki bu ilk kanunlaştırma girişiminin olumlu neticelenmediği görülmektedir.Fakat bu, sözü edilen girişimi harekete geçiren ihtiyacın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine bu yöndeki ihtiyaç zamanın ilerlemesi ile kendisini daha fazla hissettirir olmuştu

İşte bu açmaz (bir yandan hukuk birliği ihtiyacının bulunması,diğer yandan kanunlaştırmaya gidilmemesi) karşısında Müslüman toplumlar spontane (kendiliğinden) bir çözümle bu meseleyi halletmek durumunda kalmışlardır.Bu çözüm de mezheplerin istikrar kazanması,bir anlamda,bir mezhebin esas alınıp ona kanun misyonunun gördürülmesi olmuştur.

Artık bir mezhebin çözümleri bazı konularda diğer mezheplerdekilere göre -toplumun ihtiyaçlarını karşılama,fakihe ve hakime doyurucu görünme ve hatta adalet duygusunu tatmin etme yönünden- daha zayıf görünse bile, hukuk birliğinin sağlanmış olması diğer yönlerde sakıncaları önemli ölçüde hafifletmiş oluyordu. Böylece İslam dünyası-bazı sinirli ve mevzii düzenlemeler bir yana- birden fazla mezhepten yararlanarak toplum geneline uygulanacak hukuki hükümleri kanun haline getirme yönündeki bir tercihe ancak XX asrın başlarında (1917 yılında Osmanlı Hukuk-i Aile Kararnamesi’ni yürürlüğe koyarak) ulaşabilmiş , bir anlamda ‘hukuk emniyeti’ düşüncesine hukukun diğer fonksiyonlanna nispetle daha fazla önem verilmiştir

Şu halde, bir mezhebe sıkı biçimde bağlanmanın temel gerekçesi, çelişmezlik ve kendi içinde tutarlılık arayışıdır. şayet mezheplerin, kendi içinde tutarlılığı sağlayan metotlara sahip birer hukuk doktrini olduğu söylenebilirse, bir mezhebin esas alınması bu arayışı tatmin edecek en iyi yollardan biri sayılabilir. Fıkıh usulü eserlerinin kaleme alınmaya başlandığında ilk dönemlerde ortaya konan tavırlar (özellikle Hanefi usulü etrafındaki tartışmalar ve açıklamalar) dikkatle incelenirse, İslam bilginlerinin mezheplere (özellikle kendi mezheplerine) bu nazarla baktıkları yani onu kendi içinde tutarlı kurallar bütünü olarak gördükleri anlaşılır

Bununla birlikte her mezhepte bu hususta eleştiriye açık noktalar bulunabileceği inkar edilemez. Öte yandan, teorik olarak mezhebin usulü kendi içinde tutarlı olsa da, pratik hayatın ortaya çıkardığı ihtiyaçlar ve toplumdaki değişmeler karşısında, ya da dayanılan delilin (özellikle sünnet malzemesinin) yeniden gözden geçirilmesi ile, fıkıh alanında uzman kişilerce (bir mezhep esas alınmakla beraber bazı meselelerde başka mezheplerden iktibasta bulunma yahut her bir meseleyi yeniden inceleyerek en uygun çözümü belirleme şeklinde değişik mezheplerden yararlanma yoluna gidilmesi, çelişmezlik arayışı düşüncesini ihlal etmez

Günümüz şartlarında, hukuki uyuşmazlıklara (yargı kararlarına) konu olan meselelerde,bu manadaki ihtiyacın giderilmesi -izlenecek yol açısından- büyük zorluklar taşımaz.Her bir konunun uzmanlarınca toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak ve delili en kuvvetli görüşün belirlenmesi ve bu çözümün kanunlaştırılması ; sonra kazai ictihadlar mekanizması ile bir taraftan bu çözümlerin doyuruculuğunun kontrolü bir taraftan da uygulama birliğinin sağlanması ; şartlar değiştikçe bu çerçevede gereken değişikliklerin yapılması mümkündür.Dolayısıyla , hukuk alanında tek mezhebe sıkı bir şekilde bağlanma düşüncesi , temelindeki gerekçeyi yitirmiş demektir.

İslam fıkhının sadece günümüzdeki çerçevesi ile hukuk alanını düzenlemekle kalmayıp kişinin Allah’a karşı vecibelerini de düzenlediği dikkate alınırsa,konuya Müslüman fert açısından da bakmak gereği ortaya çıkar: Dar anlamıyla dini konularda da (ibadetler ve helal-haram konularında) bir Müslümanın kendi içinde tutarlı kurallar bütününü hayatına uygulamak istemesi tabiidir.Hukuk birliğinin olmadığı bir ülkede farklı farklı hükümler uygulanarak bir hukuk anarşisi yaşanması ne kadar rahatsız edici ise,kişinin kendisini ikna eden haklılık gerekçeleri olmaksızın dini yaşantısını değişken , ölçüden mahrum kurallara göre yönlendirmesi de o kadar , hatta -mahkeme kararlarında olduğu gibi dünyada olup biten bir hesaplaşma ile sınırlı olmadığı için- daha çok rahatsız edicidir.

İşte bu yönüyle bir mezhebe bağlılık, kişi için güvenli bir yol sayılabilir. Fakat bu, izlenmesi zorunlu ya da en iyi yol olduğu anlamına da gelmez

Avam açısından konuya bakıldığında, kişinin her bir meselede hükmün dayandığı delilleri ölçüp tartması, bir meselede başka mezhebin hükmünü aldığında metodik açıdan çelişkiye düşülüp düşülmeyeceğini tespit edebilmesi beklenemez. Şu halde ona, bir mezhebe bağlanmanın verdiği güveni sağlayıcı bir alternatif sunmak gerekir.

Bu konuda güven verici bir yöntem olmak üzere (kişinin Allah’a karşı kulluk görevini huzurla ifa edebilmesi için) biri genel diğeri özel nitelikli iki yol önerilebilir

Genel nitelikli güven yolu, icmaya aykırı olmayan (yapılan uygulamanın hiçbir İslam aliminin vardığı sonuçla bağdaştırılamaz duruma düşmediği) bir çözüm olmak kaydı ile, herhangi bir müctehidin görüşü ile amel edilebileceğinin kabulüdür. Bu yolu izleyen kişi, her bir müctehidin Allah katında doğru oolanı araştırmak için azami çabayı harcamış olduğu, hepsinin aynı kaynakları esas aldığı ve Allah katındaki doğrunun bunlardan herhangi birindekine uygun olduğuna dair açık bir delil bulunmadığı noktasından hareket etmiş olacaktır.Felsefi temel itibariyle bu tutum tutarlı sayılır; çünkü kaynaklar birdir ve ictihadla amaçlanan hedef birdir. Metodoloji açısından ise tutarlılığına güvenle bakabilmesi kolay değildir. Mesela, bir meselede Kur’an’in mütevatir de olsa sünnetle neshini kabul etmeyen bir müctehidin görüşünü uygularken , başka bir meselede Kur’an’ın mütevatir sünnetle neshini kabul eden bir müctehidin görüşünü uygulamak ; bir meselede , bir sahabenin Resülullah’tan rivayet edip sonraki tabakalarda tevatür sayısındaki ravilerce rivayet edilen hadis meşhur sünnet) metodik açıdan ayrıbir değer veren müctehidin görüşünü uygularken, başka bir meselede bu tür hadisi haber-i vahid sayan ve ona göre bir metodik rol tanıyan müctehidin görüşünü uygulamak gibi durumlara düşülmeyeceğini garanti etmek mümkün değildir.Bununla birlikte, zaruret, ihtiyaç gibi gerekçelerle (ki bunlar İslam fıkhının herkesçe kabul edilen ilkeleridir) kişinin birden fazla mezhep hükmünü dini hayatında bir araya getirmesi de kıstastan mahrum gelişigüzel bir seçim yapmış olma endişesini ortadan kaldıran bir güvence sayılabilir.

Özel nitelikli güven yolu ise, bir meselede hangi ictihadin delillerinin daha kuvvetli ve içinde bulunulan zamanın şartlarına daha uygun olduğuna dair ehliyetli kişilerin veya kuruluşların yaptıkları tercihlerin esas alınmasıdır. Bu tür tercihler, çoğunlukla, metodik çelişki şüphelerinden uzak olup daha çok, hadislerin sıhhat derecelerinin gözden geçirilmesine, farklı yorumlar yahut maslahatla ilgili farklı değerlendirmeler içinden mevcut şartlara en uygununun belirlenmesine yöneliktir.

Bu ikinci yolun, avam açısından, dini yaşantıyı tutarsızlıklara düşmeden sürdürebilmek için izlenebilecek en emin yol olduğu söylenebilir. Bu yolda, tercih edilen görüşün dayanakları ve diğer görüşlerle karşılaştırmasının yapıldığı yayınlar takip ederek yürünmesi halinde, bu yolun aynı zamanda kişinin fıkıh kültürünü geliştirmesine ve böylece topluma bu konuda bir seviye kazandırılmasına da yardımcı olacağı şüphesizdir

Bu alanda Müslümanlar aydınlatma ve onların güvenerek uyabilecekleri tercihleri ortaya koyma hususunda ilgili kuruluşlara önemli görevler düştüğü açiktir.



Kaynak = Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları / İlmihal / C:I / bkz: 41-44