Kur’an-ı Kerim Kendini Nasıl Tanıtır

İnsanlığın atası Hz Adem ile başlayan vahiy silsilesi,belirli zaman aralıklarıyla gönderilen peygamberler yoluyla devam etmiştir.İnsanı yaratan Allah,yol gösterecek bilgi ve elçilerden oluşan onu yoksun bırakmamış,insanın Allah ile olan ilişkisinin en üste derecesi olan vahiy,çeşitli şekillerde kendisini göstermiştir.

Bu bilgiler sayesinde insanlar,hayattaki temel görevlerini,asıl yaratılış amaçlarını öğrenmişlerdir.Peygamberler kendilerine verilen bu görevi yerine getirebilmek için bütün güçleriyle çalışmışlar ve böylece her devirde Allah’ın varlığına ve birliğine inanan ve bunu savunan insanların var olmasına vesile olmuşlardır.Bugün elimizin altında bulunan Kur’an’ı Kerim‘de,bu sürecin bir örneği ve ilahi kitabın son ifade biçimidir.O bizlere,en doğru ve gerçek bilgileri sunmakta,kendisine uyanları yanlışlıklardan doğruluğa,karanlıklardan aydınlığa ve cehalet bataklığından doğru bilginin selametine ulaştırmaktadır.Onun rehberliğinde insan,kainatla ve kendi bedeniyle barışık,mutlu bir yaşam sürme imkanı elde edebilecektir.

Fakat Allah’ın insana verdiği bu fırsatı ve seçme kabiliyetini hayır yolunda kullanmayarak şeytanın yolunu tercih etmiş,vahyin karşısında yer almıştır.Bu nasipsizler,Nebi’nin şahsiyetiyle ve onuruyla alay etmişler,kendisine sihirbaz,yalancı,şair ve deli isnadında bulunarak vahyi değersizleştirmeye çalışmışlardır.

Peygamber’e olan bu saldırı,kimi zaman Son Vahye de dönük olmuş,Kur’an’ı ‘şeytan sözü‘ ve ‘evvelkilerin masalı‘ olarak niteleyebilmişlerdir.Bu da yetmemiş,vahyin insanlarla buluşmasını önlemek amacıyla ‘Bu Kur’an’ı dinlemeyin.Baskın çıkmak için o okunurken yaygara koparın (Fussilet’26)’ diyerek propaganda çabalarını denemişlerdir.Fakat bilmedikleri gerçek şu idi ki,kafirler istemese de Allah (son) nurunu tamamlayacaktı.Onlar insanları bu vahiyden kaçırmaya ve kendileri de kaçmaya çalışsa da bu değişmeyecekti.Vahiy ile insanlık mutlaka buluşacaktı.Rabbimiz bu hususta Mekke’li müşriklere ‘Sahi siz haddi aşan bir topluluk oldunuz diye Zikir’le (Kur’an’la) sizi uyarmaktan vaz mı geçelim (Tevbe’32)’ buyurarak Kur’an’ın mutlaka gelmesi gerektiğini hazırlamıştı.

Vahiy gelmeliydi.Çünkü insanlığın Yaratıcısına nasıl kulluk edeceklerini bilmeleri gerekiyordu.Gelmeliydi,çünkü daha önce gelmiş peygamberlerin bıraktığı tahrife uğramış tevhid dininin tashihe ihtiyacı vardı.Gelmeliydi,başta vahyin indiği toplum olmak üzere o günkü dünyanın ve kıyamete kadar gelecek tüm insanlığın ihtiyaçlarına cevap verebilecek,onlarda meydana gelen her türlü manevi hastalığa şifa kaynağı olabilecek bir kitaba ve bu kitabın canlı bir örneği bir Resulü ihtiyaç vardı.Ayrıca inkarcıların ‘Biz bir uyarıcı ve ona ait bir kitap gelmeli değil miydi (Ta’ha’134)’ mazereti cevapsız kalmamalıydı.

Bugün elimizde bulunan ve 1500 yıllık bir geçmişi olan Kur’an,biz muhataplarından kendisini kale almamızı,onu okumamızı ve anlamamızı istemektedir.İnkar edenlerin geçmişten gelen önyargılarıyla değil Yaratıcının kendilerine bahşettiği akıl ile bu kelamın nurundan ve hidayetinden faydalanmalarını istemektedir.Yoksa Kur’an’ın hidayet ediciliği ve kılavuzluğu gerçekleşmeyecektir. Kılavuzun rehberliğini kabul etmeyene kılavuzun katacağı değer olmayacaktır.Tüm bunlar,Kur’an’ı tanımaktan geçmektedir.Kuşkusuz o,bir hidayet ve şifa kaynağı,bir ışık ve bir nur,sağlam bir kulp ve bize uzatılmış bir iptir.O insanlığa sunulan bir mesaj,hayat veren bir kaynak ve Rabbimizden bize gelen bir nimettir.Ancak bu nimet,nimetin kadirini bilenler içindir.



Kaynak= Diyanet İşleri Başkanlığı / Kur’an’ın Nüzülünün 1400. Yılı Anısına Diyanet İlmi Dergi Kur’an Özel Sayısı / bkz:233-234

Okuduğunuz Makaleyi Paylaşmak İster Misiniz?
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.