İslam’ın Kadına Verdiği Önem

İnsanlık medeniyetinin temeli, kadın ve erkeğin sosyal hayattaki karşılıklı ilişkilerine dayanır. Bu yüzden tarihin ilk çağlarından devrimize değin felsefecilerin, ilim adamlarının zihnini hep bu sorun meşgul etmiştir. Her devirde uygarlık, erkeğe değerini verirken kadını bundan mahrum bırakmış, hakir görmüştür. Genelde kadının bu hakir durumu, Arabistan’da İslâm dininin bir Güneş gibi doğuşuyla son bulmuştur

Ve o ana kadar hürriyet ve mülkiyet hakkından mahrum bırakılan, hizmetçi seviyesinde bulunan, basit bir eşya gibi alınıp satılan ya da günah ve kötülüklerin kaynağı olarak görülüp varlığına önem verilmeyen bir durumda iken, İslâm dininin gelişi ile hakkı olan üstün değerini bulmuş, sosyal hayatta yerini almıştır.

Çünkü İslâm, toplumun fertleriyle (erkek, kadın ve çocuklarla) ilgilenen ve onları en iyi şekilde yetiştiren bir nizamdır. İslâm, verdiği terbiye ile, insanları cehaletten doğan sapıklıklardan ve dolayısıyla ızdırablardan, huzursuzluk ve şaşkınlıktan kurtarır. İslâm, her şeyden önce erkekle kadın arasında adilâne görev taksimi yapar. Bu taksimde kadın ve erkeğin fıtrî yetenekleri göz önüne alınmıştır. İnsanın yeteneksiz olduğu, yaratılışının gerektirdiği görevlerin dışında çalışması, yaşaması olumsuz neticeler doğurur.Çünkü fıtrat, “Zaman ilerlemiştir yahut geri kalmıştır, bu yüzden zamana ayak uydurmak gerekir.” Diye bir kaide tanımaz. Fıtratın, zamanla ilgisi yoktur.

Nitekim günümüzde zamana uyan modern hayatı görüyoruz; dengesi bozularak hızla ileriye fırlamış, ardından da sâdece kadınları değil, erkek ve çocukları da sürükleyerek ızdırap ve acılara boğmuş, girdapların kolları arasına atarak mahv ve perişan etmiştir.

Günümüzün cahiliyyeti, kadın öyle bir hale getirmiştir ki, Allah’ın yarattığı fıtrat yolundan sapıtmasının bir neticesi olarak, kadını arada mahvolan üçüncü bir cins haline getirmiştir. Kadın başı boş olarak sokağa çıkış sınırsız bir özgürlük havasına kapılınca, toplumda umumî bir bedbahtlık olmuş, ne ev, ne aile ne de istikrar diye bir şey kalmış. Sonuçta da kadın, kadın olmaktan çıktığı gibi, erkek olmak arzusuna da kavuşamamıştır. Ortaya şaşkınlıkla beraber dehşet verici bir şey çıkmıştır: Kadınla erkek arasında olan bir üçüncü cins doğmaktadır. Bu, kadınlığının değerini bilmeyen kadına bir ceza olduğu gibi, ona toplumda yerini vermekte ya tefrite ya da ifrata kaçmış olan cemiyete de bir cezadır. Günümüzün sözde medeni, gerçekte ise cahil olan insanları bunu anlayamamaktadır. İslâmdan başka hiçbir sistem ve nizamın kadına gerçek ve fıtri yerini, değerini veremediğini, veremeyeceğini de anlayamamaktadırlar.İslâmiyetin kadına verdiği değer ve üstünlüğü anlayabilmek için tarihin en eski devirlerinden başlayarak günümüz Avrupa’sına gelinceye kadar örnekler vermek suretiyle mukayese etmemiz gerekir.

İLKÇAĞDA KADININ YERİ

Eski Yunan ve Romanın kültür sanat ve fende ilerlemiş, ilkçağdaki toplumlar için de en üstün medeniyete sahip olmalarına karşın, kadına bakış açıları oldukça geridir. Kadını çok aşağı bir seviyede gören Yunan ve Roma toplumlarında kadın, insanlık üzerine sâdece bir yük olarak addedilirdi. Onlara göre; kadının tek amacı, erkeklere hizmet etmekti. Kadın, çocukluğunda ise erkek çocuklarının himayesi altında yaşamak zorundaydı. Platon, Yunan toplumuna her ne kadar kadının değerini anlatmak istemişse de, fikirleri hiçbir zaman teorik bir vaazdan öteye geçememiştir.

Yunan toplumunun kadınlar hakkında ileri sürdüğü görüşler mantığın kabul edemeyeceği derecede tutarsız ve gülünçtür. Onlar kadın için: “Yılan sokmasının ve yangının bir çaresi vardır. Fakat kadının kötülüklerinin çaresi yoktur,” diyorlar, böylece kadını kötülüklerin baş müsebbibi olarak addediyorlardı.

Yunan toplumunda evlilik hiçbir zaman kutsal değildi. Evliliğin amacı, sâdece politikti. Yani devletin güçlü bir savunma için her zaman güçlü, sıhhatli, gürbüz çocuklara ihtiyacı vardı. Bunun temini de kadınlara aitti.Hatta Yunan kanunlarına göre; yaşlı olan bir koca, genç karısını, orduya gürbüz çocuklar sağlamak için, genç ve sıhhatli erkeklere takdim edeceklerdi.

Roma toplumunda da kadın çok aşağı bir seviyede tutuluyordu. Aile reisi olan erkeğin ve erkek çocukların kadın üzerinde tam bir yetkileri vardı. Erkek, karısını istediği anda kovabilirdi. Baba, kızını istediği erkekle evlendirmek yetkisine sahib olduğu gibi, istediği anda boşatmak yetkisine de sahipti. Fakat babanın kızını boşatma hakkı sonradan erkeğin karısını isterse öldürebileceği şekline dönüştü. Zaten 520 yıllarına kadar Roma toplumunda boşanma sistemi diye bir şey bilinmiyordu. Roma toplumunda sâdece kadını köle gibi kullanma amacı vardı. Erkeğin menfaatları için çalışan, zavallı bir köleydi kadın.Gerek Roma, gerekse Yunan gibi iki uygar toplumda kadın medeni hukuk ve kanuni haklardan tamamen yoksun olarak bulunuyordu. Hiçbir meselede şahitliği kabul edilmiyordu.

Aynı dönemde Mezopotamya’da durum kadının lehine gibi görülmektedir. Buna rağmen o dönem Mezopotamya’sında uygarlığın en ileri safhasında bulunan Sümerler’de kadın, her ne kadar kanun nazarında erkekle eşit haklara sahip oluyorsa da, boşanma halinde, kocası tarafından nehire atılmak suretiyle öldürülmekle yine gerçek değerine ulaşamıyor.

Yine aynı dönem Mezopotamya’sında Babil’lilere Hz. İbrahim’in peygamber olarak gönderilmesi, Babil’in köhne kanun ve âdetlerini yıkmış, böylece Allah’ın çizdiği hudutlar dahilinde kadınları şerefli olarak kılmıştır. Fakat bir süre sonra Babil halkının Allah’ın hükümlerini unutup terketmesi sonucu, kadınlar da kazandıkları şerefi tekrar kaybettiler. Mısır’da ise kadının durumu korkunçtur. Firavunlar döneminde kardeşler arası evlenmenin geçerli olduğu ve Firavunların kız kardeşlerini helal eşler ilân edip sayısız kadınlarla yaşadıkları tarihte kaydedilmektedir.

Bazı sosyologlara göre; yakınlararası evlenme, mal ve miras endişesi yüzünden çıkmıştır. Firavunlar ise, tahtlarını başkaları ile paylaşmamak için kızkardeşlerini yabancılara vermemiştir. Hz. Musa’nın doğumuna yakın müneccimlerin, bir peygamberin gelip kendisini tahtından edeceğini söylemeleri üzerine o devrin Firavunu, kehanetin gerçekleşeceği yılda doğan tüm erkek çocuklarını öldürtmekle, tarihin kaydettiği en korkunç zulmü yapmıştır. Böyle zalim Firavun’ların ilahlık taslayarak, başta aile sistemi olmak üzere her türlü faaliyetleri kendi akıllarından çıkardığı hükümlere göre düzenlemeleri, kadınları korkunç zulme maruz bırakmıştır.

Hz. İbrahim’in peygamber olarak gönderildiği dönemde, Filistin bölgesinde de Hz. Lût tebliğ görevini ifa etmeye çalışmaktadır. Hem de öyle bir kavme ifa etmeye çalışmaktadır ki o kavim sapıklığın en alasını sergilemekte en ufak bir utanç duymuyor. Erkekleri erkekleriyle, kadınları da kadınlarıyla cinsel ilişki kuran bu sapık toplum, o dönemde bir türlü doğru yola girmedikleri için, gökten üzerlerine taş ve ateş yağdırılmakla ilâhi cezaya çarptırılmış, böylece helâk olmuşlardır.

Günümüzde “cinsel özgürlük” yaygaraları altında o dönemin sapık ilişkilerinin propagandası yapılarak, mitinglerin düzenlenmesi, halen insanın kendisini insan olarak bilmediği anlamına gelir. Nitekim eski Lût kavminin yaşadığı sapık zevk âlemlerinin aynısı bugün Yunanistan’daki bir kasabada yaşanmaktadır. Dünyadaki sapıkların (homoseksüel ve sevicilerin) bu yörenin sapıklarıyla buluştuğu ve en iğrenç şekilde zevk âlemleri yaşadığı bilinmektedir.



Kaynak= Turan Yazılım / Mürşit 5/ İlmihal / Evlilik Ve Mahremiyetleri