Zevkleri terk edememek, başka bir ifadeyle zevkperest bir hayat yaşamak, günümüz insanının en büyük imtihanlarından biridir. “Şunsuz yaşayamam, bunsuz yapamam.” anlayışı, insanı farkında olmadan lüksü ve konforu hayatın merkezine yerleştirir. Oysa mümin, nimetlerin esiri değil, emanetçisi olduğunu bilir.
Yüce Allah şöyle buyurur:
“O gün inkâr edenler ateşe sunulacak ve kendilerine şöyle denilecektir: ‘Siz dünya hayatınızda bütün güzel nimetlerinizi tüketip onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmanız sebebiyle alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.’” (Ahkâf, 46/20)
Bu âyet, nimetlerden faydalanmayı değil; nimetleri hayatın gayesi hâline getirmeyi, zevk uğruna Allah’ın rızasını unutmayı ve dünyanın geçici lezzetlerini ebedî saadete tercih etmeyi kınamaktadır.
Âhiretteki Nasibini Dünyada Tüketmemek
Tefsir âlimlerinden İbn Zeyd (r.a.), bu âyeti açıklarken şu âyet-i kerîmeyi zikreder:
“Kim dünya hayatını ve onun süsünü isterse, yaptıklarının karşılığını orada eksiksiz veririz. Onlar dünyada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar.” (Hûd, 11/15)
Hazret-i Ömer (r.a.) şöyle buyurmuştur:
“İstesem sizin en güzel yemek yiyeniniz, en güzel elbise giyeniniz olurdum. Fakat Allah Teâlâ’nın, ‘Siz bütün iyiliklerinizi dünya hayatında tükettiniz.’ buyurduğunu gördüm. Ben ise iyiliklerimi bâkî kılmak isterim.”
Şam’a geldiğinde kendisi için çok zengin bir sofra hazırlanmıştı. Sofraya bakınca şöyle dedi:
“Bu bizim nasibimizdir. Peki bizden önce vefat eden fakir Müslümanlar ne yiyordu? Onlar arpa ekmeğine bile doyamıyorlardı.”
Bunun üzerine Hâlid bin Velîd (r.a.):
“Onlara cennet var.” dedi.
Hz. Ömer’in gözleri doldu ve şöyle buyurdu:
“Vallahi, bizim nasibimiz dünya nimetleri, onların nasibi ise cennet olursa, âhirette aramızdaki mesafe ne kadar uzak olur!”
Resûlullah (s.a.v.), bir gün Ehl-i Suffe’nin yanına girdi. Onlar, elbiselerine kumaş bulamadıkları için deri parçalarıyla yama yapıyorlardı. Efendimiz buyurdu:
“Siz bugün mü daha hayırlısınız; yoksa sabah bir elbise, akşam başka bir elbise giyeceğiniz, sofranızda çeşit çeşit yemeklerin bulunduğu ve evlerinizin Kâbe’nin örtüsü gibi süslendiği gün mü?”
Onlar:
“Bugün daha hayırlıyız.” dediler.
Resûlullah (s.a.v.):
“Evet, bugün daha hayırlısınız.” buyurdu.
Zevk Allah’ın Nimetidir, Esaret Değil.
Zevki de, lezzeti de yaratan Allah’tır. Hamd yalnız O’nadır. Eğer lezzet olmasaydı yemek yemek bir yük olur, evlilikte huzur ve sevgi olmazdı. Dilin tat alması, burnun güzel kokuları hissetmesi, kulağın hoş seslerden etkilenmesi ve insanın güzeli çirkinden ayırabilmesi Rabbimizin büyük nimetlerindendir.
Ancak nimetler amaç değil, imtihandır. Mümin, nimeti Allah’a yaklaştıran bir vesile olarak görür; onu hayatının gayesi hâline getirmez.
Dünyadaki bütün güzellikler cennetin küçük bir numunesidir. Dünyadaki bütün acılar, korkular ve sıkıntılar da cehennemin birer hatırlatıcısıdır. Asıl ve sonsuz olan ne dünya nimetleri ne de dünya sıkıntılarıdır. Sonsuzluk yalnız âhirettedir.
Zevkleri Terk Etmek Değil, Yönetmek Gerekir.
Öyleyse mesele zevkleri tamamen terk etmek değildir. Asıl mesele, zevklerin bizi yönetmesine izin vermemektir.
Şuurlu bir Müslüman; uykusunu, yemeğini, içmesini, harcamasını, ticaretini ve zamanını Allah’ın razı olacağı şekilde yönetir. Nefsini dizginler, hevasını ilâh edinmez.
Kur’ân’ın ifadesiyle, hevâsını ilâh edinen kimse en büyük yanılgıya düşmüştür.
Lüks ve marka tutkusu çoğu zaman israfa kapı aralar. Gösterişli evler, gereksiz tüketim, sürekli pahalı yiyecek ve içeceklerin peşinden koşmak insanı kanaatten uzaklaştırır. Kalbi dünya sevgisiyle doldurur.
Ne acıdır ki bazıları fakir yaşayan bir Peygamber’i anlatırken, kendileri gösteriş içinde yaşamayı tercih edebilmektedir.
Dünya Bir Yolculuktur
Dünyaya çıplak geldik.
Bir gün yine elimiz boş döneceğiz.
Ne servetimizi götürebileceğiz ne de makamlarımızı.
Şairin dediği gibi:
Dünyaya çıplak geldik, gittik pazara;
İki metre bez aldık, döndük mezara.
Âdem’den (a.s.) bugüne insanın temel ihtiyaçları değişmedi: Bir parça ekmek, su, avret yerini örtecek bir elbise ve başını sokacak bir yuva.
Bunun dışındaki her şey, imtihanın konusudur.
Dünya geçicidir. Biz de geçiciyiz.
Asıl hayat, Allah’ın “hayatü’l-hayevân” diye bildirdiği âhiret hayatıdır.
En Büyük Aldanış: Ertelemek
İnsan, ibadetlerini ve kulluk vazifelerini sürekli erteleyebiliyor.
Bir sohbeti maç için…
Kur’an okumayı bir dizi için…
Namazı dünya meşgalesi için…
Oysa ölüm ertelenmiyor.
Meleklerin yazdığı amel defteri hiç kapanmıyor.
Kıyamet günü insanın dili susacak; elleri, ayakları ve bütün uzuvları konuşacaktır.
İnsan gerçekten neye kul olduğunu daha dünyadayken sorgulamalıdır.
Gerçek Aydınlık Âhirettedir
Allah için yaşamak…
Kur’an’a sarılmak…
Resûlullah’ı (s.a.v.) örnek almak…
Onun ahlâkıyla ahlâklanmak…
Nefsi terbiye etmek…
Akıl nimetini doğru kullanmak…
Dürüst ve güvenilir olmak…
İnfakı hayatın bir parçası hâline getirmek…
Zulme sessiz kalmamak…
İşte bunlar insanı Sırât-ı Müstakîm’e ulaştıran amellerdir.
Bugün insanlığın büyük bir kısmı Ashâb-ı Kehf’in yolunu değil, keyif ehlinin yolunu tercih ediyor. Oysa mümin, niçin yaratıldığını, nereye gideceğini ve hangi hesapla karşılaşacağını asla unutmamalıdır.
Telafisi olmayan bir hayat yaşıyoruz.
Ölüm geldikten sonra pişmanlık fayda vermeyecektir.
Rabbimizden niyazımız; bizleri nefsinin arzularına teslim olanlardan değil, nimetleri şükürle kullanan, dünyayı âhiretin tarlası bilen ve razı olduğu kullarından eyler.