Hz Muhammed Nasıl Bir Ortamda Dünyaya Gelmiştir

Bundan yaklaşık on beş asır öncesi.. Mekke

Kurak ve sıcak bir şehirde. Yazlar çok sıcak ve yağışsızdı. Su çok azdı. İnsanlar kuyu suyuna mahkumdu. O da bulunabildiği kadarıyla. Dolayısıyla hayat şartları oldukça zordu.

Bu zorlu iklime katlanabilen, çöl şartlarında günlerce susuzluğa dayanabilen deve, Araplar’ın en değer verdikleri binek hayvanıydı.Bir de atları vardı Araplar’ın. Her ne kadar çöl şartlarında yetiştirilmesi zor olsa da güzelliği, dayanıklılığı ve sahibine bağlılığı ile tanınırdı bu atlar. Sahipleri için de servetlerinin göstergesiydi.

En önemli geçim kaynağı ise ticaretti. Arabistan’ın bir ucundan öbür ucuna giden kervanlar Mekke’den geçiyorlardı. Yılın çeşitli vakitlerinde panayırlar düzenleniyor, Arabistan’ın dört bir tarafından Araplar bu panayırlara akın ediyorlardı. Panayırlarda alışverişin yanı sıra birçok eğlence de düzenleniyordu. Bunların arasında şiir yarışmalarının ayrı bir yeri vardı. Beğenilen şiirler Kabe’nin duvarına asılıyordu. Mekke’de okuma yazma bilen çok kimse yoktu. Ama yine de şiir ve edebiyat oldukça gelişmişti.

Kabe’nin varlığı Mekke’ye özel bir öenm katıyordu. Arabistan’ın her yerinden insanlar hac için Kabe’ye geliyorlardı. Kabe’yi tavaf ediyorlar, putları ziyaret ediyorlardı.

Kabe, Hz İsmail zamanından beri hayatın merkeziydi. Araplar Hz İbrahim ve Hz İsmail’den beri hac yapmayı sürdürüyorlardı. ama çoğu tevhid inancından uzaklaşmışlardı. Her şeyi putlardan diliyorlar, onlara kurbanlar kesip dualar ediyorlardı. Ahirete de inanmıyorlardı.

Kahinler ve büyücüler toplum içinde çok saygın bir yere sahipti. Derdi, sıkıntısı olan, onlara koşuyordu. Anlaşmazlıklarda onlardan hakemlik yapmaları isteniyor, hakemin dediğine ise kimse itiraz etmiyordu.

İçki, kumar ve fuhuş çok yaygındı. Bazı kimseler kız çocuklarını küçük yaşta diri diri toprağa gömebilecek kadar insanlıktan çıkmıştı.

Güçlüler zayıfları hep eziyordu. Kadınlar, fakirler, köleler, yabancılar, yolcular hiç güvende değildiler

Kabilecilik ve kan bağı çok önemliydi. Kabileler arasında hep bir üstünlük mücadelesi vardı. Herkes daima kendi kabilesini ve akrabalarını savunmaya hazırdı; ister haklı olsun ister haksız, ister zalim olsun ister mazlum. Kabileden bir kişinin kanı dökülürse bütün kabilenin kanı dökülmüş sayılıyordu. Bu yüzden kan davası ve savaşlar hiç bitmiyordu.

Peygamberimiz (s.a.v) işte bu şehirde, bu ortamda, bu insanların arasında doğdu



Kaynak :Diyanet İşleri Başkanlığı / Dinim İslam Temel Bilgiler / bkz: 68-69