Hırsızın Tevbesi

  • 06 Mart 2018
  • 79 kez görüntülendi.

Hırsızın ceza olarak eli kesildikten sonra tevbesinin sahih olması için çaldığı şeyi geri ödemesinin şart olup olmadığı hususunda ihtilaf edilmiştir.İslam uleması çalınan malın aynıyla mevcut olması halinde çalan kimsen tevbesinin sahih olması için o malı sahibine iade etmesinin şart olduğu hususunda Şafii ve Ahmed b. Hanbel bu durumda tevbesinin sahih olması için çalan kimsenin zengin olsun fakir olsun,o malı tazim ederek ödemesinin gerektiği görüşündedirler.

Ebu Hanife ise bu konuda şöyle demektedir: Eğer eli kesilirse ve malın aynısı da artik mevcut değil ise hırsız o malı tazmin ile ödemez,tevbesinin sahih olması o malı ödemeye bağlı olmaz Çünkü elin kesilmesisinin tam karşılığıdır. Çalınan malı tazmin ise fazladan bir cezadur. Dolayısıyla hukuki değildir.Çalınan malın aynının mevcut olması halinde durum değişir. Çünkü mal sahibi onu aynıyla bulmaktadır, dolayısiyla bu halde onu alması hırsız için fazladan ceza sayılmaz.O malın aynının bulunmamasi halindeki tazminde ise durum farklidir. O bir borçlanmadır. Ayrıca eli de kesilmiştir. Hal böyle olunca hırsıza hem beden, hem de mal cezasını birlikte veremeyiz.

Ebu Hanife’nin takipçileri onun bu görüşünü daha sonra şöyle izah etmeye çalışmışlardır: Nitekim Cenab-ı Allah Kur’an da hırsız ve Müslümanlarla savaşanlar için had cezasından başka bir ceza zikretmemiştir. Şayet hırsıza tazminen ödeme de farz olsaydı Allah had cezası ile birlikte onu da zikrederdi; mü’minlerle savaşanlar için hasr manasina geldiği herkesçe kabul edilen”innema” edatiyla zikredilmiş olan cezanın zikriyle iktifa edilmezdi; “Allah ve elçisiyle savaşanlarin ve yeryüzünde bozgunculuk peşinde koşanlarin cezast ya öldürülmeleri ya asılmaları ya ellerinin ve ayaklarinin çaprazlama kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir.Bu onlarum dünyada çekecekleri zillettir. Ahirette ise onlara büyük azap vardır (Maide, 33)” denmezdi. Bu ayette zikredilen”innemâ edatını hasr manasına anlayan herkese göre bu ayet bu kimseler için sayılanlardan başka bir ceza olmadığını ifade eder.

Ayrica Nesai’nin Sünen’ inde Abdurrahman b. Avf’tan (r.a) naklettiği bir hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Had cezasi verilen hırsıza borçlanma cezası (tazminat) yoktur.”

İfade ettiklerine göre keza insan aklı ve O’na bağlı olarak yapageldiği tatbikat a şöyledir: Hirsizin eli kesilir, itlaf ettiği çalıntı mal tazmin edilmez. Mü’minlerin güzel ve doğru bulduğu şey Allah katında da öyledir

Yine onlara göre öte yandan eli kesildikten sonra o mal hırsızın zimmetine geçmiş olsa, bu durumda ona malik olmuş olur. Çünkü bir insanın zimmetinde bir malın hem kendisi hem de bedeli bir arada bulunmaz. Hırsızın zimmetinde çaldığı malın bedelinin tazmin sûretinde sabit olması da onun o mala mâlik olduğunun kabul edilmesini gerektirir. Bu hali ise el kesmenin düşmesini gerektiren bir şüphedir. Hırsızın eli kesildiğine göre böyle bir şüphe yok demektir. O halde hırsız o mala ve dolayısıyla onun bedeline zimmetinde m alik değildir.Binaenaleyh onun bedelini ödemesi gerekmez

Şafiiler ve Hanbeliler ise şöyle demektedirler:O malın aynına Allah’ın ve sahibinin olmak üzere iki hak taalluk etmektedir.Bunlar sahipleri birbirinden ayrı ve farklı olan iki ayrı haktır.Biri diğerini iptal etmez,aksine birlikte alınırlar.Çünkü hırsızlık olayında el kesme Allah’in hakk, tazminle ödeme ise kulun. hakkıdır. Hal böyle olduğu içindir ki malı çalınan kimse olay mahkemeye intikal ettikten sonra malının geri ödenmesi isteğinden vazgeçecek olsa ödeme düştüğü halde, hırsızın elinin kesilmesini istese bu hüküm düşmez

Nitekim başkasına ait olan bir cariye ile zor kullanarak zina eden kimseAllah hakki olarak had cezasına çarptırılırken, cariyenin sahibinin hakkı olarak da ona mehir ödemeye mahkûm edilir. Hür bir kadinla zor kullanarak zina eden kimsenin durumu da böyledir. Bir kimse başkasının cariyesiyle zina ettikten sonra onu öldürse hem had cezası ile hem de sahibine o cariyenin parasini ödeme cezası ile mahkum edilir. Aynı cariyeyi çaldıktan sonra öldüren kimse de hem el kesme, hem de kıymetini sahibine ödeme cezasına çarptırılır

Keza ihramli iken başkasına ait bir hayvanı avlayarak öldüren kimse de Allah hakkı olarak cezasını, sahibinin hakkı olarak da onun kıymetini ödemekle yükümlü olur. Zimmi bir kimseye ait arabi gasb ettikten sonra onu içen de hem Allah hakki olarak had cezasına çarptırılır, hem de Hanefilere göre onun bedelini, o zimmiye ödemekle yükümlü kılınır.İslam ulemasının cumhuruna göre ise onun bedelini ödemesi gerekmez Çünkü şarap mal değildir. Binaenaleyh, ölmüş bir hayvanda olduğu gibi tüketilme ile bedelinin ödenmesi gerekmez.

Hanefilerin hırsızlığın cezasinin elin kesilmesinden ibaret olduğu tarzinda ki görüşlerine gelince, eger bundan kasitlari cezanın tamami demek ise bu doğrudur. Çünkü elin kesilmesinden sonra artık başka bir ceza kalmamıştır. Ancak çalınan malın bedelini ödeme hırsızlığın cezasi olduğundan değildir. Nitekim tazminen ödeme kasıt hali dışındada da söz konusu olmaktadir. Meselâ başkasina ait bir malı yanlışlıkla veya ikrâh (cebir) altında yahut da uyku sırasında tüketen kimse; yemeye mecbur kalan veya gemiyi kurtarmak için vb. denize atlama zorunda kalan insan gibi ruhsat ve izin ile tüketen kimse o malın bedelini ödemekle yükümlü olur. O halde bedel ödeme bir ceza değildir

Hanefilerin, “Allah Kur’an’da hırsız ve mü’minlerle savaşanlar için tazminat cezasi zikretmemiştir.” tarzındaki görüşlerine gelince, Allah öyle bir ceza zikretmemiştir, ama tazminat verilmez de dememiştir Sadece sükût etmistir. tazmin edilmesinin hükmü, “Kim size saldırrsa, onun size saldırdığı kadar sizde ona saldirn (Bakara, 194)” ayeti gibi dini kural ve nasslardan çikarilmaktadır Bir malı çaldıktan sonra onu itlâf eden kimse de bu tecavüz etmemitir Onun için kendisine tazmin ile tecavüz edilecektir. Nitekim Kur’ân da zikredlimemiş olmasına rağmen eğer mevcut ise çalınan malın aynının iade edilmesini gerekli görürüz Bu, nassa ilave etmek demek değildir. Aksine naslarn bütününü geçerli bazisini işletip işletmemek değildir.”Allah ve elçisiyle savaşanların cezası” hakkındaki ayetle ilgili yoruma da bu tarzda cevap verebiliriz.

Abdurrahman b. Afv’tann rivayet edilen hadise gelince, bu sabit olmayan munkati bir hadistir. Sa’d b, ibrahim, Mansur’dan rivayet etmiştir. Hadisi eleştiren İbn Münzir, ravi Sa’d b. ibrahim’in mechul (iyi tanınmayan) biri olduğunu söyler.İbn Abdilberr”hadis kavi değildir” demiştir.

İnsan akıl ve vicdaninin öyle benimseye geldiği meselesine gelince bu halde şu soruya cevap verilmesi gerekiyor: Acaba ihtiyaç içindeki bir fakirin veya yetimin malini çalıp tüketen kimsenin eli kesildikten sonra ödeme gücü olduğu ve karşı tarafın da şiddetli ihtiyaç içinde bulunduğu halde davacıya o malın bedelinin ödenmemesi akıl ve vicdana uygun mudur? İnsan akil ve vicdanı tamamıyla bunun aksini gerektirmez mi?

“Şayet o malın bedeli hırsızın eli kesildikten sonra zimmetinde sabit olsaydi, bu durumda ona malik olmuş olması gerekirdi.” tarzındaki görüşlerine gelince bu son derece zayif bir görüştür. Çünkü o mal tüketilmek suretiyle hirsizin zimmetinde başkasına ait ödenmesi zorunlu olan bir hakka dönüşmüştür. Bu sebepledir ki, onu ödemesinin gerektiği ittifakla kabul edilmiştir. Öte yandan zimmetinde bu hakkın sabit olması onun elinin kesilmesine mani” değildir. Çünkü hırsızın eli o mali itlaf edip bedeli zimmetinde sabit olmasından sonra kesilir. Binaenaleyh elin kesilmesi zimmette sabit olan hakkı ortadan kaldırmaz ve kişiyi o hakkı ödemekten kurtarmaz.

İmam Malik ve diğer Medineli fukahâ bu konuda geçen iki görüşü te’lif ederek şöyle demişlerdir: Bir malı çalıp onu itlaf eden kimse eli kesildikten sonra eğer o malın bedelini ödeyecek gücü varsa tazmin edilir, aksi halde herhangi bir ödeme yapması gerekmez. Medine alimlerinin bu görüşü gayet güzel bir istihsan örneğidir. Dinimiz bu nevi güzellikleri benimsemiş ve olumlu karşılamistir. Al lah(c.c.) daha iyi bilir



Kaynak = İbn Kayyım El-Cevziyye / Medaricu’s Salikin / bkz: 330-333