Fecr Süresinin Tefsiri Ve Meali

Fecr Süresi Mekki bir süre olup;Hz Peygamber’in elçi olarak gönderilmesinin ikinci yılında,iki bölüm halinde indirilmiştir.Tamamı 30 ayetten oluşan bu süre,adını birinci ayetindeki tan yerinin ağarması anlamına gelen ‘fecr’ kelimesinden almıştır.Hz Osman’ın Mushaf’ındaki kronolojik sıralamaya göre 10,Hz Ebu Bekir’in cem ettirdiği elimizdeki Kur’an’a göre ise 89. süredir.

Gaflet batağından ve aldanış kuyusu olan dünyadan marifetin zirvesine,huzur ve saadetin üst noktasına yükselen kimselere şu husus gizli kalmaz:İnsanın imkanı varlığının dar ve sınırlı alanından kurtulup ilahi boyutun engin fezasına doğru yükselmek ancak karşı konulması mümkün olmayan ilahi bir cezbe ile sağlanabilir.Zira insandaki hayvani ve ilkel dürtü ve yetiler insanın vehim ve hayalinin misal alemine erişmesine ve orada tasarrufuna engel olur.Vahim ve hayali atıl hale getirir.Yine bu ilkel dürtü ve yetiler insanın ilm-i ilahiden kaynaklanan fıtri aklının da önüne perde olur.İnsanın fıtrı aklı beşeri hafızayı kullanmak suretiyle ve insandaki zahiri ve batıni hislerin önündeki hicapların kalkmasıyla levh-i mahfuzun kandilinden istifade ederek aydınlanır.Ayrıca bu akıl insanın batıni hislerinden olan vehim gücünden (kuvve-i vehime) ve tahayyül gücünden (kuvve-i muhayyile) de yardım alır.İnsanın bu iki batıni yetisi aynı zamanda sürekli kötülüğü emreden İblis’in ordularındandır.

Hiç şüphesiz bu manevi yükseliş ancak ve ancak iraadi mevt sayesinde beşeri vasıfların gereklerinden kurtulup benliğin dönüşümünden sonra kolaylaşır ve mümkün hale gelir.Bu manevi yücelme çeşitli ledünni irfan ve hakikatleri doğuran ve saf tevhid şarabından elde edilen ilahi yükümlülüklerin dayanağı olan manevi rabıta ile irtibatlı olmaya bağlıdır ve fıtrı temayül ile gerçekleşir.

Gerçekleri göremeyen ve olayları hep görünen yüzüyle değerlendiren kimse,kendisine imtihan maksadıyla verilen zenginliği sadece övünç ve gurur malzemesi yapar ve onlarla imtihan edildiğini hiç düşünmez.O,rızkı artırıldığında Rabb’i tarafından yüceltildiğini,rızkı daraltıldığı zamansa Rabb’inin kendisini aşağıladığını söyler.Ne yazık ki o ‘Allah bana verdi ama ben ne yaptım;nimete şükran borcumu ödedim mi? Rabb’imin rızası için bir yoksulu,bir yetimi doyurdum mu? İnsanlığın hayrına bir şey yapabildim mi? Hunların hesabı birgün bana sorulur mu’ demez.

Hz Peygamber’e ve Kur’an’a kulak vermeyenlerde,ancak kıyamet kopup mizan kurulup Rab’lerinin huzuruna hesap vermek üzere çıkarıldıkları zaman şafak atacaktır.Onların akılları başlarına gelecek,ama iş işten geçmiş olacaktır.Allah’ı zikir ile tatmin olup huzura kavuşan müminlerse,her insana nasip olmayan ve değeri dünyalarla ölçülemeyecek şu güzel hitaba muhatap olacaklardır:’Ey ikna olup kemale ermiş nefis’ Sen O’ndan razı,O’da senden razı olarak dön Rabb’ine;haydi katıl seçkin kullarımın arasına ve gir cennetime’.

  • 1-) Andolsun fecre

Bu mübarek ayetler, bir takım kavimlerin küfür ve azgınlıkları yüzünden nasıl birer helâke maruz kalmış olduklarını bildiriyor. Onların maddî kuvvet ve haşmetlerinin kendilerini ilâhî azaptan kurtaramaz bulunduğuna işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Andolsun Fecr’e.) Tan yerinin ağaracağı, gecenin bitip güneşin doğmaya yüz tuttuğu, aydınlığın etrafa dağılmaya başlayacağı zamana ki: O, ilâhî kudrete şahitlik eden ne mühim bir vakittir

  • 2-) Ve on geceye

(Ve on geceye) de andolsun: Ondan maksat, ya her ayın ilk on gecesidir ki, onun karanlık ayın ışıkları gidermeğe başlamış olur. Semada hoş bir manzara vücuda gelmeğe başlamış bulunur. Veya bu on geceden maksat, Ramazan-ı Şerifin son on gecesidir ki, kendisini Bayram takip eder veyahut Zilhicce ayının on gecesidir ki, o müddet içinde haç vazifeleri ile meşgul olmaya başlanılmış olur. Bu görüşe göre fecirden maksat da arefe gününün veya Kurban Bayramı gününün fecrinden ibarettir.

  • 3-) Hem çifte,hem de teke

(Ve çifte ve teke..) de andolsun. Bundan maksat da Allah bilir, bütün Allah’ın Yaratıklarının kısmen çiftler ve kısmen de teker teker bir hâlde bulunmalarıdır. Ve birçok hâdiselerin birbirlerine zıt bir hâl üzere olmalarıdır. Meselâ: İman ile inkâr, hidayet ile sapıklık, saadet ile mutsuzluk, güneş ile ay, gece ile gündüz, cin ile insan birbirinin zıddı bir hâldedirler.

Diğer bir yoruma göre de çiften maksat, Kurban Bayramıdır ki: Ayın çift olan onuncu gününe tesadüf etmektedir.Tekten maksat da arefe günüdür ki: Ayın tek olan dokuzuncu gününe tesadüf etmektedir

  • 4-) Yürüyüp gittiği zaman da geceye ki,.

(Ve geçip gideceği zaman geceye) de andolsun, o da bir yaratılış harikasıdır. Kısalır, uzanır, bazen karanlık, bazen de yıldızlar ile aydınlanır. Gidip gelmesiyle cemiyet hayatında bir intizam, bir istirahat devresi vücuda getirir. Bu geceden maksadın Hacca mahsus olan müzdelife gecesi olduğuna inananlar da vardır, o gecede hacılar yürüyüşte bulunurlar. Bu kendilerine yemin edilen şeylerden evvel bir “Rab” kelimesi de takdir edilmiş bulunabilir. O hâlde onların Rab’bine, Yüce Yaratıcı’ya yemîn edilmiş olur .

Gecenin gece gitmesi, gece içinde gece mülâhaza ettir gibi katmerli bir ifadedir. Bu gibi makamda tecrid mu’tad olduğundan mücerred yürümek manasına hamli mütearef ise de bunda diğer iki nükte vardır. Birisi, geceden murad zulmet olduğuna ve zulmetin zevale yüz tuttuğu lâhzaya işaret olması, birisi de gecenin bir de gam ve elemle alâkadar olduğuna ve o gam ve elemin geçmek üzere bulunduğu lâhzaya işaret olmasıdır. Ki bu demler sabaha yakın olan mubarek seher vakitleridir. Bu itibar ile, fecir ve leyl cins için olmak daha şümullü olur ise de Bayram sabahı ve sabahı Bayram olan gecenin seheri olmak daha cemiyyetli ve daha revnaklıdır. Bir takım müfessirin de bunun leylei cemi’ denilen Müzdelife gecesi olduğunu söylemişlerdir.

Muaz (r.a) namaz kıldırırken bir adam gelip onunla namaza durdu ve Muaz namazı uzatınca bu adam da namazı bırakıp mescidin bir tarafında tek başına namaz kıldıktan sonra gitti.Onun bu yaptığı Muaz’a haber verilince dedi ki:O kişi münafıktır dedi.Tüm bu olanlar Resulüllah (s.a.v)ê söylenince Allah Resulü o gence neden böyle yaptığının sebebini sorunca şu cevabı verdi:

Ey Allah’ın Resulü! Geldim onunla birlikte namaza durdum,ama o bana göre namazı uzattı.Bu sebeple ben de namazı bırakarak tek başıma mescidin bir tarafında namaz kıldım,sonra da su çeken devemin yemini verdim (eşiyle kurduğu cinsel ilişkiyi kastediyor).Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v) Muaz’a hitaben dedi ki:Sen fitneye düşüren birisi mi olmak istersin ey Muaz? Neden ‘O en yüce Rabbinin ismini tesbih et,Andolsun güneşe ve aydınlığa (Şems’1)’ ve ‘Andolsun fecre ve andolsun örtüp bürüdüğü zamana geceye (Leyl’1)’ sürelerini okumuyorsunuz.Bura anlatılmak istenen şudur ki:Namaz kıldıran ve imamlık yapan kişi kendisini değil arkasında ki kişilerin durumunu gözönüne alarak hareket etmeli.Hastası var,yaşlısı var,genci var vb..

  • 5-) Gerçekten bu,akıl sahibi olanlar için bir yemindir değil mi?

(Bunda akıl sahibi için bir yemin yok mudur!.) Evet.. Vardır. Hikmet sahibi Yaratıcı’nın böyle bir takım kudret eserlerine yemin etmesi, sırf kullarını uyandırmak içindir. Onların dikkatlerini ilâhî beyanlara çekmek içindir. Çünkü: Kendilerine yemin edilen şeylerin her biri pek enteresan boş ve Allah’ın kudretine delil bir mahiyette bulunmaktadır. Artık akıl sahipleri bunları güzelce seyrederek, akıllıca düşünerek bunların Yüce Yaratıcısı’nı birlemeye kutsamaya ve yüceltmeye devam etmeli değil midirler?. Kur’an-ı Kerim’in bütün bu mübarek ayetleri ,insanları gafilce yaşamaktan men ederek arifçe, hikmetlice bir hâlde yaşamaya davet etmekte bulunuyor. Gafilce ve inkârcı bir hâlde yaşayanlar da elbette ki: Nihayet lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. İşte Kur’an-ı Kerim, bizlere örnekler gösteriyor.

Bu kasemlerde veya bu zikr olunan şeylerde aklı kendisini fenalıktan menedecek bir akıl sahibi için büyük bir kasem veya kasem edilir, and verilir bir şey var değil mi? – Elbette var, çünkü bunlar öyle hâdiseler, öyle şeylerdir ki bir akıl sahibinin bunlara ehemmiyet vermemesi bunların feyz-u berekatından, hassai irşadiyyesinden istifade etmek, kuvvet almak istememesi ihtimali yoktur. Ancak tam bir akıl sahibi bizzat bu hâdiselerin kendilerinde değil, onların muhdisi olan ve bu inkılabâtı tedbir ve idare eyliyen rabbine istidlâl ederek en büyük kasemi bunların rabbine kasemde bulur

  • 6-)Görmedin mi Rabbinin nasıl ettiğini Ad kavmine,

Ey Yüce Resûl!. Ve ey onun ümmetinden bulunmak şerefine sahip olan insan!. (Gördün mü ki:) görmüş gibi işitip bilmedin mi ki: (Rab’bin Ad’a nasıl yaptı?.) O kavmi küfürlerinden dolayı nasıl helâk etti

  • 7-) Yüksek direkli İrem’e

(Direk sahibi olan) Yani: Büyük çadırlara, yüksek binalara sahip bulunan (İrem cemaatine.) bu Ad kavmi ki: “Arabî Baide” denilen bir Arab kabîlesi bulunuyordu. Avs Bin-i İrem denilen bir şahsın evlât ve torunları bulunuyorlardı, büyük dedeleri ise Nûh (a.s) idi. Rimal, Ahkaf, Hazret Mût denilen yerlerde otururlardı, uzun bir müddet yaşamışlardı, sonra küfürlerinin bir cezası olmak üzere sema tarafından gelen korkunç bir ses ile helâk olmuşlardır

  • 8-) –Ki onun şehirlerde benzeri yaratılmamıştı

O helâk olan Ad kavmi (Bir belde) ahalisi idiler (ki: O beldenin bir misli beldeler arasında yaratılmamıştı.) Kendileri pek büyük bir vücuda uzunca ömre, fazlaca kuvvete nail bulunmuş oldukları gibi beldeleri de çok büyük, çok muhteşem bir hâlde bulunuyordu. Buna rağmen küfürleri yüzünden nihayet mahvolup gittiler. Artık sonraki kavimler de onların o müthiş akıbetlerinden ibret dersi almalı değil midirler?

Öyle Zatil’ımad veya öyle Imad, yahut öyle İrem ki beldeler içinde misli yaratılmamıştı – bu tavsif, İremin bî misil bir belde olmasında zahirdir. O kavmin kuvvet ve kamette misli yaratılmamıştı ma’nasında olmak muhtemil ise de şehr olması daha mütebadir. Misli yaratılmamış olması da o zamana kadar demek olmalıdır.

  • 9-) Ve vadi(ler)de kayaları oyan Semud’a

(Ve) Ey Resûl-i Ekrem ve ey müslümanlar!. (vadide kayaları kesip oyan Semud’a da) Hak Teâlâ nasıl yaptı?. Onları da küfürleri sebebi iile nihayet nasıl bir şekilde kahır etti ve cezalandırdı, onların o akıbetleri de bir düşünülmelidir.

Bu Semud kavmi, “Arab-i Aribe’den (Halis Araplardan) bir topluluk idi, Hicaz ile Şam arasında bulunan “Hicr” adındaki bir beldede oturuyorlardı. Bunlar da Âd kavmi gibi Putlara taparlardı. Pek çok şehir yapmış oldukları rivayet olunuyor.

Dedeleri Semud adında bir şahsın adı ile anılan meşhur bir kabiledir. Büyük dedeleri ise Nûh (a.s)’dır Bu kabile de küfürleri yüzünden bir sarsıntı, bir ses veya yıldırım ile helâk olmuşlardır

  • 10-) Ve kazıklar sahibi Firavun’a?

(Ve) Yüce Yaratıcı, (pek büyük, sabit binalara sahip olan Firavuna) da nasıl yaptı?. Onu da nasıl müthiş bir azaba uğrattı, kendisini de, kendisine tâbi olanları da sular içinde helâk ederek cezalarına kavuşturdu. O Firavun’un kudret ve saltanatı, kendisini asla kurtaramadı, artık dünya varlığına güvenerek dinden, ahiret fikrinden mahrum olanlar, o gibi küfürleri yüzünden helâke maruz kalmış eski kavimlerin o müthiş akıbetlerini bir düşünmeli, nazarı dikkate almalı değil midirler?

  • 11-) Onlar ki memleketlerinde azgınlık etmişlerdi,

1-) (İşte onlar ki:) O Âd ve Semûd kavimleri ve Fir’avun’un kâfiri (beldelerde azgınlıkta bulunmuşlardı.) Kibirli vaziyetler almışlar, kindi fâni kuvvetlerine, servetlerine güvenmişler, kendilerine verilen öğütleri kabul etmemişler, câhilce ve inkârcı bir hâlde yaşamışlardı .

2-) Onlar ki o beldelerde tuğyan etmişlerdi – Her biri kuvvetlerine mağru, arzularına tabi’ olarak bulundukları memleketlerde hak ve adalet hududunu aşıp halkın ve halikın hukukuna tasallut ve tecavüzde ileri gitmişlerdi

  • 12-) Onlar oralarda fesadı arttırmışlardı

1-) O dinsiz kavimler, şahıslar (Oralarda) o bulunmuş oldukları beldelerde (fesadı çoğaltmışlardı.) küfür ve isyana dalmış, kendileri gibi düşünmeyenlerin hayatlarına kastetmiş, hâllerini ıslah etme yolundan ayrılmış, kendi pek çirkin, ahlâka aykırı hâllerini bir yükseliş, bir medeniyet, bir refah ve saadet hâli sanmışlardı

2-) Oralarda dâhilen ve haricen fesadı çoğaltmışlardı – Zulüm, israf, sefahetle çok fesat yapmış, nizamı, ahlâkı, efkârı bozmuşlardı.

  • 13-) Bundan dolayı Rabbin de onların üzerine bir azap kamçısı yağdırdır

1-) (Artık Rab’bin de onların üzerlerine) O dinsizce, ahlâksızca yaşamaları yüzünden (bir azap kamçısı saldırdı.) üzerlerine çeşit çeşit azaplar yağdırdı, hepsini de daha dünyada iken felâketlere uğrattı, âhiretteki azapları ise her türlü düşüncelerin üstündedir.

Kur’an-ı Kerim’de bu gibi kavimlerin pek müthiş tarihî hâlleri ayrıntılı olarak ve kısaca mükerrer bir şekilde beyan buyrulmuştur. Bunlar ilâhî kudretin büyüklüğünü bildirmektedir. İnsanlar için birer ibret dersi vermektedir.

  • 14-) Çünkü Rabbin gözetlemededir

1-) Bu mübârek âyetler de Âlemlerin Rabbi’nin bütün kevnî hâdiseleri görüp bildiğini haber veriyor, insanların zenginlikle, fakirlikle imtihana tâbi tutulduklarını bildiriyor. İnsanların ise bu husustaki hikmet ve faydayı takdîr edemez bir hâlde bulunduklarını ve pek cimrilik ve servete düşkünlük gösterdiklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Şüphe yok ki: Rab’bin) Bütün kullarının hâllerini (görüp gözetmektedir.) sana itaatte bulunanların da, muhalefete cür’et edenlerin de hâlleri Allah tarafından bilmektedir. Artık muhalif, inkârcı, olanlar geçmiş kavimlerin dinsizlikleri yüzünden nasıl felâketlere uğramış olduklarını düşünmeli değil midirler?

Mirsad” Gözetilen yer, gözetme yeri, rasad dürbünü demektir.

“Haris”; yâni muhafız, bekçi mânâsında da kullanılmaktadır. Bu tarassuttan maksat, Cenab-ı Hak’kın bütün hâdiseleri görüp bildiğini bir temsilden ibarettir.

Deniliyor ki: Bu ilâhî beyan, yukarıdaki yeminlerin bir cevabı olabilir. Aradaki beyanlar ise birer muterize cümlesi mesabesindedir.

  • 15-) Şu da insan! Rabb’i onu deneyip ikramda bulunduğu ve bol nimet verdiği zaman ‘Rabb’im bana ikramda bulundu’ der.

16-) Fakat onu deneyip rızkını daralttığı zamansa ‘Rabb’im beni aşağıladı’ der.

  • 17-) Hayır,doğrusu siz yetime ikram etmiyor,

18-) Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz

  • 19-) Mirası toplayıp oburca yiyor

20-) Ve malı şaşılacak derecede seviyorsunuz

Anlaşılıyor ki insanoğlu,rızkı bolca verildiği ya da daraltılıp muhtaç hale getirildiği zaman Rabb’ini hatırlamaktadır.Rızkı artırılıp servete konan insan,Rabb’inin kendisine özel ikramda bulunduğunu;buna layık görüldüğü için onun şerefine şeref kattığını hem de övünerek anlatır.Ama o,nefsinden başkasını düşünmez. Rızkı daraltıldığı zamansa Rabb’inin şerefini düşürdüğünü,kendisini alçalttığını söyler.Halbuki rızkın bolluğu da darlığı da yüce Allah’ın hikmet dolu takdir ve imtihanını bir gereğidir.

Şeref ve yücelik,yüce Allah’ın ihsan ettiği bol rızkı ihtiyaç sahipleriyle özellikle de yetimler ve yoksullarla paylaşmaya bağlıdır.Rızık daraltıldığında kula yakışan;Rabb’ine yönelmek,sabır,şükür ve içtenlikle O’nun takdirine boyun eğmektir.Varlıktan yokluğa düşmek,kendisin ve Rabb’ini bilen hiç kimseyi alçaltmayacağı gibi,yoktan varlık sahibi olmak da tek başına kimseyi yüceltmez.Allah,hak etmediği halde hiç kimseyi zenginlikle şereflendirmez,kimseyi de hikmetsiz olarak aşağılamaz.Şerefini yücelten de düşüren de insanın kendi iman ve ahlakıdır.Çünkü varlıklı kimseler,Allah’ın lütfettiği nimetten akrabaya,yoksula,yetime ve diğer hak sahiplerine haklarını vermez;birbirlerini iyiliğe,bilhassa ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermeye teşvik etmez,bu konuda sosyal bir faaliyet içine girmez;varisler bencillik eder miras hukukuna riayet etmeden,helal haram tanımadan,diğer hak sahiplerinin haklarını da toplayıp yerlerse,onlar da kendi rızıklarını daraltır, şereflerini düşürür;hatta ihtiyaç sahiplerine muhtaç hale bile gelebilirler..

21-23-) Hayır ! Yerküre paramparça olup dağıldığı,Rabb’in ve sıra sıra dizilmiş olarak melekler geldiğinde ki o zaman cehennem de onların yakınlarına getirilmiştir- insan ancak o zaman öğüt alır,ama artık öğüt onun nesine yarayacak.

Bu ayette sembolik bir anlatım söz konusudur.Ayette söylenmek istenen şudur:

Mahkemede suçlu ve şahitler duruşma salonuna alındıktan sonra,hakimin de davaya bakmak ve hükmünü vermek üzere geldiği gibi ‘Hakimlerin en yücesi’ olan Allah’da ahirette,en son duruşma ve hesap gününde ‘Mülkün ve emrin sahibi olarak’ kulları hakkında nihai hükmünü vermek üzere Majhkeme’i Kübra’ya gelecektir. Şahitlik etmek ve karar sonrası görevlerini icra etmek üzere melekler de dizi dizi gelip orada yerlerini alacaktır.

Kur’an’ın uyarılarına kulak vermeyen,verilen öğütleri dinlemeyenler,en son duruşma gününde hakimler hakimi Allah,’Mülkün ve emrin sahibi olarak’ hüküm vermek üzere duruşma yerine geldiği,melekler de şahitlik ve görev icra etmek üzere huzurda dizi dizi durdukları zaman,bütün anlatılanların gerçek olduğunu anlayacaklardır.Mesela kabirden kalkarken ‘… bu,Rahman’ın bize vaat ettiği,elçilerinse doğru söylediği şeydir…’ diyecekler.O zaman onlar yanıldıklarını bilecek ve öğüt almaya hazır olduklarını söylemek isteyecekler ama artık öğüt alma zamanı geçmiştir.Mazeret beyan edip tövbe etme zamanı ise çok gerilerde kalmıştır.

  • 24-26-) O,’Ah keşke ben de şu gerçek hayatım için salih işler yapıp gönderseydim’ diyecektir.İşte o gün,Allah’ın ona edeceği azabı hiç kimse edemez,Allah’ın ona vuracağı bağı kimse vuramaz.

İşte o gün Allah ona,hiç kimsenin yapamayacağı azabı yapar.Hiç kimsenin bağlayamayacağı şekilde ateşe bağlar.

  • 27-) Ey kemale ve huzura ermiş insan!

Her insanda,’akli,Şehevi ve Gadabi’ denilen üç kuvvet mevcuttur.Bu akli,şehevi ve gadabi kuvvetlerin her insanda,eğitim ve öğretim durumuna göre,huy halini almış olan hali o insanın kişiliğini ve karakterini ortaya koyan bir sentezi / olguyu belirler.İşte kişinin ruhsal ve bedensel taleplerinin bütününü temsil eden ve ona ‘O’ dedirten aktif yapıya nefs tabir edilir.Taleplerinin,insanın kişiliği üzerindeki etkinliği sebebiyle nefs’in güç anlamı da vardır;nefis gücü.Kur’an da nefsin yedi ayrı derecesinden söz edilmiştir.Bunlar;

  • Nefs-i Emmare (Yusuf’53)
  • Nefs-i Levvame (Kıyame’2)
  • Nefs-i Mülheme (Şems’8)
  • Nefs-i Zekiyye (Kehf’74)
  • Nefs-i Mutmainne (Fecr’27)
  • Nefs-i Radıyye ve
  • Nefs-i Merdıyye (Fecr’28)

Nefs-i Emmare:Bedensel tabiata meyleden,şerlerin barınağı ve kötü ahlakın menbaı olan nefistir.O,(düzeyli bir eğitim ve öğretim süreci geçirmediği için) hissi lezzetler ve şehvetleri emreder,kalbi daima süfli yöne çeker.

Nefs-i Mutmainne ise;Kur’an da derecelendirilen nefsin beşinci mertebesidir.Bu da Allah’a iman ve kayıtsız şartsız teslimiyetin tadına ermiş mümini kamilin nefsidir

  • 28-30-) Sen O’ndan razı,O da senden razı olarak dön Rabb’ine;Haydi katıl seçkin kullarımın arasına,Ve gir cennetime

Ey Allah’a ve ahiret gününe iman eden,Resulülah’ı kendisine örnek olan,Rahman’a içtenlikle saygı duyan, akıbetinden korkup salih işler yaparak kendine azık hazırlayan nefis’

Ey kalpleri sadece Allah’ı zikir ile mutmain olanlar ve ey dünyada ve ahirette Allah’ın verdiklerine hoşnutlukla kanaat edip hamd ve şükür ile Rab’lerini razı etmiş olan kemal sahibi müminler! Artık dönün Rab’inize,karışın salih kullarım arasına ve girin hak ettiğiniz cennetime..



M. Zeki Duman / Beyanu’l-Hak / C:1 /

Meal = İbn Kesir / İbn Kesir Tefsiri / C:12 / bkz:116

Turan Yazılım / Mürşit 5 / Kur’an / Tefsir / Bilmen

Turan Yazılım / Mürşit 5 / Kur’an / Tefsir / Yazır

Abdülkadir Geylani / Geylani Tefsiri / C:VI /