Kuran Yurdu

Fecr Süresi 9. Ayetin Tefsiri Besairu’l Kur’an

    KAYADAN ÇIKAN DEVENİN SIRRI

    Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

    9-) “Vadide kayaları kesip yontan Semud milletine ne yaptı Rabbin?”

    Rabbimiz, Ad’ın başına gelenleri kısaca anlattıktan sonra şimdi de Semud kavmini anlatmaya başlıyor. Semud kavmi, Ad kavminden sonra gelmiş, onların halefi olarak Medine ile Kudüs arasında “Hicr” denilen bölgede yaşamış bir kavimdir. Hatta Allah’ın Resûlü, Tebuk taraflarına giderken yanındaki ashabına şöyle buyuruyordu: “Buradan hızlı geçin, zira burası Semûd toplumunun kendilerine elçi olarak gönderilmiş olan kardeşim Sâlih’in devesini katlettikleri yerdir. Burası azabın indiği yerdir. Azap bölgesinde eğlenmeden yürüyün.”

    Semûd’un en büyük şehirlerinden birisi, belki de merkezi “Medayin-i Sâlih”tir. Bu şehrin harabeleri üzerinde yapılan incelemelerden anlaşıldığına göre bu şehrin nüfusu beş yüz bin civarındaymış. Bu toplum muhtemelen helâk edilen üçüncü toplumdur. Kendilerinden önce sırasıyla Nuh kavmi, Âd kavmi helâk edilmiş ve onların arkasından da bu toplum gelmişti.

    Semûd’un bir özelliği daha vardı, o da tüm hayırları, tüm menfaatleri reddetmek. Hayırdan ve hayırlıdan hoşlanmayan bir toplum. Meselâ adama diyorsunuz ki, “İşte şu ekmek temizdir, al götür ye bunu!” Hayır, adam illa da pislik yiyecek. Tertemiz ekmeği değil de pisliği seviyor adam. Hayırlıyı reddetmek, temizden nefret edip pisi sevmek gerçekten garip bir özelliktir. İşte Semud kavminin böyle bir karakteristik özelliği vardı. Allah, Semud kavmine bir deve gönderdi… Mucize bir deve… Diğer develere benzemeyen, onlardan farklı, Allah’ın gücünü, kudretini ortaya koyan bir deveydi bu. Toplum için de hayırdı, hayırlıydı, bereketliydi. Hiçbir zararı yoktu bu devenin. Tek suçu süt vermekti. Süt vererek tüm kavmi doyuracak özellikte bir deve. Üstelik bakmayacaklar, beslemeyecekler, doyurmayacaklardı. Bir gün şehrin tüm sularını bu deve içecek, ertesi gün de içtiği suyu süt diye kavme ikram edecek ve tüm toplumu doyuracaktı. Söyleyin şimdi: Bu deve hayırlı mı, hayırsız mı? Bereketli mi, bereketsiz mi? Böyle bir deve elbette hayırdan, bereketten ibaretti.

    Ama alçaklar bu hayra tahammül edemediler de bu deveyi katlettiler. Allah’ın bu hayrına, Allah’ın bu ayetine tahammül edemediler de bu deveyi öldürüverdiler. Bu deveyi öldürerek yeryüzünde Allah’ın bir ayetini yok etmek, silmek istediler. Allah’ın varlığını, Allah’ın gücünü, kudretini hatırlatan bir ayetin görüntüsüne tahammül edemediler. Tıpkı şu anda yeryüzünde varlığı hayır olan, varlığı tüm dünya insanlığı için bereket olan, tüm suçu süt verip dünyayı beslemek olan Müslümanları katletme adına tüm dünya kâfirlerinin soyunduğu gibi. Şu anda yeryüzü Müslümanlarının bir tek suçları var. O da süt vermek. Ürettikleriyle tüm dünyayı doyurmak. Ama bakıyoruz kâfirler bugün de hayırdan, hayırlıdan, bereketliden hoşlanmıyorlar. Kâfirler bugün yeryüzünde Müslümanların varlığına tahammül edemiyorlar. Tıpkı dün Allah’ın kendilerine süt verip beslemesi için gönderdiği deveye, yani Allah’ın böyle bir ayetinin varlığına dayanamayıp da onu yok etmeye teşebbüs eden Semud kâfirleri gibi.

    “Bu deve mûcize bir devedir. Yaratılışı mûcizedir. Allah onu bir kayalıktan çıkarıp yaratmıştır. Öteki develerden farklı bir ayettir.

    Onun içindir ki yaratılışıyla ve varlığıyla sürekli bize Allah’ı hatırlatıyor. Sürekli bizi Allah’la yüz yüze getiriyor. Halbuki biz O’nu unutarak rahat bir hayat yaşamak istiyoruz. Görüntüsüyle bize sürekli Allah’ı, ahireti, hesabı, kitabı hatırlatıp bizim iştahlarımızı kaçıran bu deveyi mutlaka öldürmeliyiz. Bu ayeti mutlaka insanların gözleri önünden silmek zorundayız. Bunu unutmak ve insanlara unutturmak zorundayız,” diyerek Allah’ın bir ayetini yok etmek üzere bu deveyi öldürdüler. İşte şu anda da günümüz kâfirleri aynı şeyi yapmaya çalışıyorlar. “Görüntüleri bize hep âhireti hatırlatıyor. Varlıkları bize hep Allah’ı hatırlatıyor. Varlıkları, hayatları, hayat programları, kılık-kıyafetleri, örtüleri, namazları, namusları, oruçları hep bize sapıklığımızı hatırlatıyor. Müslümanca kimlikleri bizim küfrümüzü açığa çıkarıyor. Programları, hayatları bizim programlarımızın uygulanmasına izin vermiyor. Başka çaresi yok, bu Allah ayetlerini, bu Allah görüntülerini yok etmek zorundayız.” diyorlar.

    Sâlih’in (a.s) kavmi olan Semud kavmi hayırdan, hayırlıdan hoşlanmayan bir toplumdu. Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın elçisine ve onun Allah’ı hatırlatmasına tahammül edemeyen, Allah ve elçisiyle savaşa tutuşan bir toplumdu. Halbuki bunlar da kendilerinden önceki toplumların yok edilişlerini görmüşlerdi. Bu adamlar Ad kavminin torunlarıydı. Ne gariptir ki bu adamlar kendilerinden önce Nuh kavminin suyla, Ad kavminin de dondurucu bir fırtınayla helâk edildiklerini görmüşlerdi. Allah’ın gücünü, kudretini, Allah ve elçisine kafa tutanların başlarına gelenleri biliyorlardı. Gördükleri, bildikleri bu tecrübelerden dolayı bunlar kendilerinden öncekilerin akıbetine uğramamak için yüksek kayaları, kayalıkları yontarak yüksek yüksek barınaklar yapmışlar, evlerini, şehirlerini yüksek kayalıkların arasında yontarak oluşturmuşlardı. Sudan etkilenmemek, rüzgardan korunmak için böyle yaptılar. Böylece güya kendilerini garantiye aldıklarını zannediyorlardı. Artık Allah’la tutuştukları savaşta, peygambere karşı gerçekleştirdikleri mücadelede Ad kavmini yakalayan rüzgar onları yakalayamayacak, Nuh toplumunu helâk eden su onlara bir şey yapamayacaktı.

    Onun için bu gerçekleri bildikleri halde yine de kendilerinden önce helâk edilen toplumların yolundan gitmekten korkmuyorlardı.

    “Biz onlar gibi tedbirsiz değiliz” diyorlardı. “Onlar evlerini, şehirlerini düzlük arazilerde kurdular ve Allah’ın deprem, sel ve diğer afetlerine yenik düştüler. Ama biz onların yanlışlarına düşmeyeceğiz. Biz evlerimizi, yerleşim merkezlerimizi dağ gibi kayalıkları yontup oralarda oluşturacağız ve böylece hiçbir şeyden etkilenmeyeceğiz. Allah’la savaşımızda başarılı olacağız” diyorlardı. Dikkat ediyor musunuz? Adamlar atalarının, dedelerinin başına gelenlerden böyle bir ders çıkarıyorlardı. Onlar şöyle şöyle hata ettiler biz yapmayacağız… Şimdi de aynısı değil mi? Onlar evlerini depreme dayanıklı yapmadıkları için yenik düştüler. Bizler bundan ders çıkarıp evlerimizi şöyle şöyle yapıp Allah karşısında yenik düşmeyeceğiz diyenlerin durumu da aynı değil mi? Halbuki atalarımızın başına gelenlerden başka türlü dersler çıkarmalıydık. Onlar Rablerine kulluktan çıktılar. Onlar Allah ve elçisiyle savaşa tutuştular, onlar dünyayı kıbleleştirdiler, onlar âhireti gündemlerinden düşürdüler. Onlar Allah’ı ve O’nun hayat programını unutup heva ve hevesleri istikametinde bir hayata yöneldiler de onun için bütün bunlar başlarına geldi. Bizler öyle yapmayalım. Bizler bundan bir ders çıkarıp onların düştüğüne düşmeyelim demeleri gerekirdi.

    Geçmişlerini yanlış yorumladılar. Atalarının başlarına gelenleri yanlış değerlendirdiler. Evlerini onlarınkinden daha sağlam, daha güvenilir bir zeminde kurarak güya Allah’a ve O’ndan gelebilecek bir helâke karşı kendilerini emniyete aldıklarını sandılar. Ama Allah bir sesle, bir sayhayla onları yok ediverdi. Rabbimiz hepsini bir rüzgarla, bir depremle, bir suyla yok edecek değil ya! Allah’ın orduları çoktur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nun ordusudur. Bir sayha ordusuyla da onları yok ediverdi Rabbimiz.

    Semûd kavmine de peygamberleri Salih (a.s) vasıtasıyla Allah hidayeti, kulluğu, doğru yolu göstermişti.

    Sanki Rabbimiz suç Bizim değil, Biz onlara gereken hidayeti gösterdik, diyor. Onlara doğru yolu, hakkı, kulluğu, hidayeti gösterdik. Yani durup dururken Biz onları helâk etmedik. Onlar helâki hak ettiler de onun için helâk ettik, diyor Rabbimiz. Allah onlara hidayeti, basireti, basiret yollarını göstermiştir. Ama onlar körlüğü basirete, dalâleti hidayete, kendi heva ve heveslerini, kendi hayat programlarını, kendi keyiflerini Allah yasalarına tercih ettiler. Kendilerinden öncekiler gibi körlüğü hidayete, küfrü imana, sapıklığı hidayete tercih ettiler. Salih’e (a.s) ve onunla beraber iman edenlere dediler ki: “Biz sizin inandığınızı inkâr ettik. Biz sizin iman edip kutsadığınız her şeyi inkâr ediyoruz.”

    Bu inkârlarını, küfürlerini açığa çıkarmak için de Allah’ın bir mucize olarak Salih’e (a.s) verdiği deveyi öldürdüler. Hud süresinin 65. ayetinde anlatıldığına göre devenin öldürülmesinden sonra Salih (a.s) onlara üç günlük bir süre tanıdı. Üç gün yurtlarında istediklerini yapabileceklerini söyledi. Çünkü bu süre içinde Allah’ın azabı gelip onları yakalamıştı. Azabın geleceği gece onlar da Hz. Salih’e (a.s) saldırmayı ve onu öldürmeyi planlıyorlardı. Ama Allah onları da başlarına gelen bir sayhayla, bir yıldırımla, bir racfeyle veya geberin geberiseceler diye bir sesle helâk ediverdi. Allah yerlerini, yurtlarını bir sarstı ki, o kıyamet kopsa da yıkılmaz zannettikleri mağaralarını, binalarını yerle bir ediverdi. Allah’la ve Allah’ın ayetleriyle savaşa tutuşan bir toplum daha yok olup giderken, Rabbimiz onların içinden inananları da kurtardık, diyor.

    Rabbinle savaşa tutuşan Semûd’a Rabbinin yaptıklarını görmedin mi? Gözünle görür gibi vahiyle buna muttali olmadın mı Peygamberim? Semûd’un başına gelenleri sizler de görmediniz mi ey insanlar?

    Ne oluyor size? Ne yapmaya çalışıyorsunuz?

    Bütün bunları Ben size ne için anlatıyorum? Sizler ne yapmaya çalışıyorsunuz?

    Yoksa sizler de onlar güçsüzlerdi. Onlar dağınık toplumlardı. Allah onlarla baş edebilmiştir. Ama şu anda bizim düzenli ordularımız var. Yer altı, yerüstü filolarımız, tanklarımız, zırhlılarımız, füzelerimiz, atom reaktörlerimiz var. Bizler şimdi Birleşmiş Milletleri oluşturduk, Nato’yu kurduk. Artık Allah bizimle baş edemez diyerek kendinizde güç-kuvvet görüyorsunuz da ondan mı Rabbinizle, Rabbinizin yasalarıyla savaşa kalkışıyorsunuz? Kendinizi bir şey zannederek mi Rabbinizin yasaları yerine kendi yasalarınızı hakim kılmaya çalışıyorsunuz? Rabbimiz, gerek bu âyetlerin geldiği dönemin kâfirlerine, gerekse asrımız kâfirlerine sesleniyor.

    “Ey insanlar! Unutmayın ki tarih boyunca helâke uğrayan toplumlar teknolojik ve ekonomik yönden zayıf oldukları için helâke uğramış değillerdir. İşte size anlatıyorum ki, onların helâk sebebi bu değildir. Aksine onların helâk sebebi Benimle ve elçilerimle çatışma içine girmeleridir. Gündemlerinden Beni, dinimi düşürmeleri ve kendi keyiflerince bir hayat yaşamaya yönelmeleridir. İnsanlar Benim tarafımdan kendilerine verilen imkânlara, Benim tarafımdan ulaştırıldıkları dünya güçlerine dayanıp güvenerek kendilerini Benim dinimden müstağni sayarak, hayat programlarını kendileri yapmaya kalkışarak dünyada dilediklerini yapabilecekleri zannına kapılıp, kendilerini bir şey zannedip, gururlanıp gerçek güç kaynağı olan Bana kafa tuttular. İşte helâk sebebi budur. Şimdi de öyle diyor değil mi bu müstekbirler? Artık insan çağ atlamıştır. Artık önceki dönemler kapanmış, insan, rüşdünü ispat etmiştir. Artık insan kendi kendine yeterli olduğu, kendi kendine ayakta durabileceği, kendi sistemini kendisi yapabileceği bir bilince ulaşmıştır. Binaenaleyh artık insanın Allah’a da, Allah’ın kitabına da, Allah’ın elçisine de, Allah’ın hayat programına da ihtiyacı kalmamıştır, diyorlar. Kalmış mı, kalmamış mı yakında göreceğiz?



    Okuduğunuz Makaleyi Paylaşmak İster Misiniz?
    ZİYARETÇİ YORUMLARI

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

    BİR YORUM YAZ

    This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.