Fecr Süresi 6-8 Ayetler Besairu’l-Kur’an Tefsiri

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

6…8-)Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Sütunlar sahibi İreme? Ki ülkeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı.

Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd’a, Âd kavmine? Görmedin mi ne yaptı Rabbin yüksek sütunlarla dolu Âd-ı İreme. Âd kavminin mesire yeri, bağlık-bahçelik yeri olan İrem yalancı dünyanın yalancı cennetiydi. Meşhur Şeddad’ın meşhur cenneti de oradaymış. Ad toplumunu ve onlara yaptığını anlatacak Rabbimiz.

Rabbimiz Ad milletine, elçi olarak Hz. Hud’u (a.s) göndermişti. Âd kavmi Yemen, Yemame, Cidde, Hadramut arasında yaşamış bir kavimdir. Kur’an’ın bize anlattığına göre Âd toplumu, Arapların yakından tanıdıkları, bildikleri, şiirlerine konu ettikleri bir toplumdur. 1970 lerde İngilizler bu bölgede Âd’ın helâk edildikleri bölgede bazı araştırmalar yapmışlar, bazı bulgular elde etmeye çalışmışlar, ama azabın indiği, azabın merkezi olan o bölgeye girmeleri mümkün olmamıştır.

İbni İshak’ın rivâyetine göre Âd kavmi Umman’dan Yemen’e kadar uzanan geniş bir bölgede, Ahkâf denen bölgede yaşıyordu. Bu bölgede meskun olan Âd toplumu tüm civar ülkelere de hakim bir durumdaydı. Hâlâ şu anda bile Hadramut taraflarında bunların evlerinin, barklarının, şehirlerinin, medeniyetlerinin izlerine, kalıntılarına rastlanmaktadır.

Âd kavmi gibisi, memleketlerde bir daha yaratılmamıştır. Çok güçlü, kuvvetli, otuz-kırk metre boyunda insanlar… Cenneti dünyada arama sevdasına tutulmuş, cenneti dünyada kurma, ya da dünyayı cennetleştirme cinnetine kapılmış bir kavimdi. Dünyayı kıble edinmiş, tüm plan ve programlarını dünya adına yapan bir toplum, bir karakter… Bu karakterin, bu kıblenin tezahürü olarak da İrem’i görüyoruz. Bağlar, bahçeler, eğlenceler, köşkler, kafesler, kanaryalar, kâşâneler… Hiç ölmeyecekmiş gibi bir hayat yaşıyorlardı. Gündemlerinde Allah, Allah’a kulluk yoktu. Gündemlerinde âhiret, ölüm, ölüm ötesi hayat yoktu. Canları ne istiyorsa onu yapıyor, keyifleri istikâmetinde bir hayat yaşıyorlardı. Allah’ı da, O’nun elçisini de dinlemiyorlardı.

Şuarâ sûresinde de Hz. Hud’un (a.s) onlarla diyalogu şöyle anlatılır. Allah’ın elçisi onlara şöyle diyordu:

“Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeylerle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah’tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum” dedi. İster öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir (Şuara’128…136)””

Dünyayı cennetleştirme cinnetine kapılmış olan bu toplum bu dünyada ne kadar oturacakları, ne kadar kalacakları belli olduğu halde sanki hiç ölmeyeceklermiş gibi her bir dağın başına villalar, köşkler, eğlence yerleri yapıyorlardı. Oturamayacakları evler yapıyorlar, yiyemeyecekleri, tüketemeyecekleri servetler topluyorlardı. Kendilerini ebedîleştirsin diye, hiç ölmeyelim ve ebediyen yaşayalım diye evler, köşkler, dükkanlar, fabrikalar, iş yerleri yapıyorlardı. Adamların öyle bir hayat programları vardı ki, sanki hiç ölmeyeceklerdi. Dünyaya bu bağımlılıklarından, âhireti unuttuklarından ötürü de tuttukları zaman cebbarların tuttuğu gibi tutuyorlardı. Tuttukları insanları zorbaların tuttuğu gibi tutuyorlardı. Güçsüzleri, mazlumları, garibanları kötü yakalıyorlar ve onlara zulmediyorlardı. Tuttuklarının canını çıkarıyor, yakaladıklarının kanını emiyorlardı. Âhirette yaptıklarının hesabının sorulacağına inanmadıklarından dolayı hak-hukuk tanımıyorlardı. Dünyaya bağımlılıkları, doyumsuzlukları yüzünden insanlara zulmediyorlardı.

Onların bu bozuk düzen hayatlarını gören Allah’ın elçisi kendilerine şöyle diyordu:

Ey kavmim! Ey toplumum!

Böyle yapmayın! Allah’tan korkun! Allah’a karşı muttaki olun! Allah’la yol bulun! Yolunuzu, hayatınızı Allah’a sorun! Hayatınızı Allah için yaşayın! Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapın! Hep O’nun kontrolü altında olduğunuzu unutmadan yaşayın! Allah’a kulluğunuzun bilincinde olun! Allah’ın koruması altına girip O’nun istediği bir hayatı yaşayın! Rabbinize itaat edin! Hep O’nu dinleyin! Hesabınızda hep Allah olsun!Bunun için de bana tabi olun! Rabbinizin sizden istediği kulluğu benden öğrenin! Ben sizin için Rabbimiz tarafından seçilmiş ve görevlendirilmiş bir elçiyim. Ben kulluk örneğiyim. Allah sizden istediği kulluğu benim şahsımda örneklemiştir. Ben bir kulluk modeliyim. Bana bakın, beni izleyin, bana uyun ve benim gibi Rabbinize kul olun!”

Bu sözlere karşı müstekbirce bir tutum sergiliyorlar ve Allah’ın elçisine şöyle diyorlardı:

“Ey peygamber! Boşuna uğraşma! Boşuna yorma kendini! Vaaz etsen de etmesen de, uyarsan da uyarmasan da fark etmez, çünkü kesinlikle biz değişmeyeceğiz Bizim için uyarının varlığıyla yokluğu birdir. Bizi ha uyarmışsın, ha uyarmamışsın. Biz kesinlikle seni dinlemeyeceğiz, yolumuzdan, hayatımızdan, hayat programımızdan vazgeçmeyeceğiz. Sen kendi işine bak ey Hud, biz ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı biliyoruz.”

Onlar, hayatlarına Allah’ı da, Allah’ın elçisini de, Allah’ın gönderdiği mesajını da karıştırmamaya çalışıyorlardı. Allah’ın âyetleriyle mücâdeleye tutuşuyorlar, Allah’ın elçisini yok etmeye soyunuyorlardı. Bakın kendilerinin kurtuluşu için gelmiş bir Allah elçisine şöyle diyorlardı:

“Bize yalnız Allah’a kulluk etmemizi, babalarımızın taptıklarını bırakmamızı söylemek için mi geldin? Doğru sözlülerden isen haydi bizi tehdit ettiğin azaba uğrat” dediler (A’raf’70)”

Diyorlar ki:

“Ey Hud! Bizi yalnız Allah’a kulluğa çağırmaya mı geldin? Bizi babalarımızın dinledikleri tanrılarımızı terk edip yalnız Allah’ı dinlemeye çağırmaya mı geldin? Bizi öteki tanrılarımızdan vazgeçirip sadece Allah’a kulluğa çağırmaya mı geldin? Yani şimdi bizler sadece Allah’ı mı dinleyeceğiz? Sadece O’na mı kulluk edeceğiz? Peki o zaman bizim öteki İlâhlarımız ne olacak? Öteki tanrılarımız ne olacak? Nereye koyacağız onları?”

Bu âyetten anlıyoruz ki, Âd kavmi Allah’ı bilmeyen, tanımayan bir toplum değildi. Allah’ın elçisine: “Ne yâni ey Hud! Durup dururken bir Allah mı çıkardın? Durup dururken bize yeni bir Allah mı bulup geldin? Bu da nereden çıktı? Bugüne kadar hiç duymadığımız, hiç bilmediğimiz bir Allah mı çıkardın?” demiyorlar da, şöyle diyorlardı: “Ey peygamber! Bizi sadece O’na kulluğa mı çağırıyorsun? Öteki İlâhlarımızı terk edip sadece O’nu dinlemeye, egemenlik hakkını sadece O’na vermeye, hayatımızda söz sahibi olarak sadece O’nu kabule mi çağırmaya geldin?”

Yani Allah’ı biliyorlardı, tanıyorlardı, hattâ zaman zaman O’na kulluk da ediyorlardı, ama hayatlarında yetkili gördükleri başka Rableri, başka İlâhları da vardı da, onları da dinlemek zorunda olduklarını söyleyerek sadece Allah’a kulluğa yanaşmıyorlardı. Tamam İlâhlardan bir İlâh olarak, tanrılardan bir tanrı olarak Allah’ı da dinleyelim. Hayatımızın ibadet bölümünde O’nu dinleyelim ama hayatımızın öteki bölümlerinde söz sahibi olan öteki İlâhlarımızı da dinlemek zorundayız diyorlardı.

Bakıyoruz, şimdikiler de aynı şeyleri söylüyorlar. Tamam Allah yücedir, Allah büyüktür, ama yerinde dursun. O bizim hayatımıza karışmasın, diyorlar. Tamam Allah’tır, Rabbtır, İlâhtır, yücedir, severiz, sayarız ama hayatımıza karışmasın. Tamam hayatımızın belli bölümlerinde Allah’ın yasaları geçerlidir. Namaz, oruç, abdest gibi konularda Allah’ı dinleriz, ama hayatımızın öteki bölümlerinde bizim kendi yasalarını uygulamak zorunda olduğumuz başka Rablerimiz, başka İlâhlarımız vardır. Meselâ hukuk konusunda başka Rablerimiz var, eğitim alanında başka tanrılarımız, kılık-kıyafet konusunda başka Rablerimiz var, diyorlar. Tamam İlâhlardan bir İlâh olarak, tanrılardan bir tanrı olarak Allah’ı da dinleyelim, Allah’a da kulluk edelim, ama bizim hayatımıza karışan başkaları olduğu için sadece O’nu dinlemeye, sadece O’na kulluk etmeye, sadece O’nun yasalarını uygulamaya hayır, diyorlar. Zaten tarih boyunca Allah konusunda hiç itiraz çıkmamıştır. Hattâ hayatın bazı alanlarında O’nu dinleme, O’na itaat etme konusunda da pek itiraz yoktur. Ama hayatın tümünde sadece Allah’ı dinleme, hayatın tümünde sadece Allah’a kulluk dediniz mi, öteki sahte İlâhları, sahte tanrıları reddettiniz mi, işte itiraz burada çıkmaktadır. Dün de, bugün de bu hep böyle olmuştur.

Âd kavmi işte böyle bir toplumdu. Peki acaba Rabbimiz onları bize niye anlatıyor? Kur’an bize önceki kavimleri niye anlatır? İbret alalım da onların yanlışlarına düşmeyelim diye. Zira bizim içinde bulunduğumuz toplum bir yönüyle, ya da birden fazla yönüyle onların toplumuna benzeyebilir. Eğer böyle bir toplum içinde bulunuyorsanız, siz de o toplumda peygamberin yanında yer alın, peygamber gibi davranın, peygamberin misyonuna sahip çıkın ki kurtulasınız. Değilse Allah’ı ve elçisini diskalifiye eden, Allah’ı ve elçisini hayatlarına karıştırmayanlar gibi olursanız, kesinlikle onların helâklerine siz de hazır olun deme adına Allah onları bize anlatır.

Meselâ içinde bulunduğumuz toplum Nuh’un (a.s) toplumu gibi küfürde ısrarlı bir toplum olabilir. 950 sene peygamberi uğraştıran ama yine de yola gelmeyen ve hatta çocuğunun elinden tutup ona: “Oğlum, yavrum, bu adam Nuh’tur! Peygamber olduğunu ve bizim hayatımızı reddettiğini iddia ediyor. Bu bizim ezelî ve ebedî düşmanımızdır. Yarın, öbür gün eğer ben ölürsem sana vasiyetimdir, benden sonra sakın bu adama iman etmeyesin” diye çocuklarına küfrü vasiyet eden ve Peygamberin karşısına geçip: “Bırak bizim yakamızı ey Nuh! Seni de, getirdiğin mesajı da duymak istemiyoruz!” diyen bir toplum olabilir. Veya işte burada olduğu gibi içinde yaşadığınız toplum Âd kavmi gibi dünyayı kıble edinmiş, dünyayı Cennetleştirme cinnetine kapılmış, tüm programını dünya adına yapan, âhireti, hesabı, kitabı gündeminden çıkarmış, keyfine göre hayat yaşayan bir toplum olabilir. Hangi toplum içinde olursanız olun o toplumun elçisi gibi olun, o toplumların düştükleri yanlışa düşmeyin deme adına Rabbimiz bunları bize anlatıyor.

Âd kavminin en belirgin özelliği budur. Günümüz Müslümanları açısından çok önemli olduğu için tekrar tekrar bu konuya dönmek zorundayız. Âd kavmi, cenneti dünyada arama, kurma cinnetine kapılmış bir kavimdi. Yahut dünyayı cennetleştirme sevdalısı bir topluluktu. Dünyaya kazık çakma sevdalısı, tüm plan ve programları dünyaya yönelik bir toplumdu. Dünyada mutlu olalım da, dünyada zevk içinde bir hayat yaşayalım da gerisi ne olursa olsun. Varsa da, yoksa da işte bu hayat vardır. Bunun dışında başka bir hayatın varlığına inanmıyoruz. Burada kâm almaya bakalım. Burada her arzumuzu doyurmaya bakalım” diyen ve sadece burada kalacak, âhirete intikal etmeyecek şeylerin peşine takılmış, gece-gündüz şehvetleri peşinde solucanlar gibi kıvranan bir toplumdu. Hayatları, evleri, barkları, zevkleri, eğlenceleri, bağları, bahçeleri kıbleleştirdikleri dünyacılıklarına göre şekillenmiş bir toplumdu…

Bir sapıklıkları daha vardı, o da levhaları, işaretleri değiştirip vurgunlar düzenlemekti. Yolların işaretlerini, işaret levhalarını değiştirip, yol bilmeyen yolcuları sarp yerlere çekip oralarda soyuyorlardı. Bizde de aynısı yok mu şimdi? Şu anda dünyayı kıble edinenlerin aynı şeyleri yaptıklarını ve işaret levhalarını değiştirerek insanları soyduklarını görüyoruz. Şu reklamlar, şu vitrinler, vitrinlere yazılanlar, duvarlara yazılanlar, şu levhalar da aynı şeyler değil mi? Bunlar da aynı hedefi gerçekleştirmek için çalışmıyorlar mı? Bunlar da levhaları değiştirip insanları soymak için çırpınmıyorlar mı? Taktik aynı taktik değil mi?

Şunu mutlaka almak zorundasınız! Şu her evin mutlak ihtiyacıdır! Bunsuz yaşanmaz! Bunlar yeni modellerimiz! diyenler ne yapmaya çalışıyorlar? Adam diyor ki: “Hanımlar! yatağınızı mutlaka değiştirin!” İşte ters yazılmış bir levha! Sana ne benim yatağımdan! Üç yıl daha yatarım bu yatakta. Seni ne ilgilendirir benim yatağım? Hayır! Adam soyacak ya, levhaları, işaretleri değiştirerek vurgun yapma niyetinde.

“Efendim her evin mutlak ihtiyacıdır!” Sana ne benim evimden ya! Ev benim ya! Bir başka levhacı: “Hanımlar! Sizleri düşünüyoruz!” diyor. Sana ne el âlemin hanımından!? Hayır, levhalar, işaretler değişecek, yollar yazar kasalara çıkacak, insanları yazarkasaların önüne uğratacaklar ve orada soyacaklar. Kadınlar yazarkasaların önünde sağılacaklar. Sütlerini sağacaklar, ceplerindekini alacaklar, sonra da: “Tamam abla! A! Ayıp ettin beyefendi! Sen cebindekileri ver, gerisine taksit yaparız” diyecekler. Yani şimdi git biraz daha paralan, gel onu da sağalım diyecekler. Borcu bitmek üzereyken de karşısına yeni yeni şeyler çıkarıp: “Bak sizin için şunları da hazırladık, bunlar yeni model, bunları da almalısınız, şunları da almalısınız.”

Bugün de insanlar levhaları, tabelaları, vitrinleri değiştirip insanları aldatıyorlar.

Âd’ın, Semûd’un yaptığıyla şimdikilerin yaptığının ne farkı var sanki? Âdi insanlardı Âd kavminin insanları. Âdi insanlar, haksız yere, haram yollarla insanların mallarını yiyorlardı.

İşte şu anda da görüyoruz ki reklam yollarıyla zorla insanlara mal satmak, insanların mallarını bâtıl yolla yemek isteyenler var. Hem de Âd kavmini elli kere sollamış olarak. Biz sizi düşünüyoruz diyerek insanların ceplerine el atıyorlar. Beni düşünmüyor adam aslında da kendi cebini düşünüyor. Beni düşünüyorsan bırak el atma cebime! Sana ne benim yatağımdan, yorganımdan? Sana ne benim cebimden? Sana ne benim kasamdan, kesemden? İşte böyle reklam yoluyla aslında ihtiyaç olmadığı halde, efendim her evin mutlak ihtiyacıdır, herkes almalıdır, her kola bir saat, her duvara bir saat, her masaya, her eve bir saat, her eve bir araba, her koltuğa bir insan, herkese bir konu, herkese bir koleksiyon, her kola bir nişane, her sokağa, her caddeye, her mutfağa, her yatak odasına… diyerek insanların malları haksızlıkla yenilmeye çalışılmaktadır. Efendim her yakaya lâzım, her geline, her damada lâzım, her parmağa lâzım vs vs…

Düşünün Türkiye’de yetmiş milyon insanın parmağındakiler bir anda sermayeye dönüşüverse, eminim ki pek çok fakirin hayatını kurtaracaktır. Meselâ talebe kesiminin veya okur-yazar-çizer kesiminin bir kere bile okumadan alıp kütüphanelerine attığı kitapları bir düşünün. Bunları bir anda sermayeye dönüştürüverseniz kaç fakirin geçimidir? Kaç fakirin kaç yıllık geçimi değil mi? Ya da çay bahçelerinden, çay tarlalarından, çay fabrikalarından, çay demleme zamanlarından, demlenme zamanlarına, çay bardaklarını yıkama zamanlarına kadar gömülen zamanları, emekleri bir düşünün.

Âd kavmi böyle Allah’la, Allah’ın elçisiyle savaşa tutuşmuş, Allah’tan gelen hayat programını reddederek kendi pis dünyalarından vazgeçmeyen bir toplumdu. Kendilerini ısrarlar uyararak hakka dâvet eden Peygamberlerine dediler ki:

Ey Hud!

Haydi bize ne getireceksen getir de görelim. Biz seni de, senin getirdiğin mesajı da reddediyoruz. Bu tavrımıza, bu şirkimize karşılık haydi buyur ne getireceksen getir. Azap mı getireceksin? Taş mı yağdıracaksın? Ateş mi göndereceksin? Azap mı edeceksin? Haydi ne yapacaksan yap,” diyorlar. Cahiller Allah’tan istenmesi gereken, Allah’tan beklenmesi gereken şeyleri de peygamberden bekliyorlar. Allah’ı da, peygamberi de bilmiyorlar Bilselerdi zaten iman ederlerdi. Tıpkı Hudeybiye’de yapılan anlaşmanın başına: “Rasulullah Muhammed” ibaresinin yazılmasına bozulup da: “Ey Muhammed! Eğer biz bunu kabul etmiş olsaydık zaten burada bu anlaşmayı yapmazdık” dedikleri gibi. Onlar Peygamberden azap isteyince, Hâkka sûresinde anlatıldığı gibi:

“Allah o fırtınayı üzerlerine yedi gece sekiz gündüz mûsâllat etmişti de, öyle ki, o kavmi içi boş hurma kütükleri gibi orada yerlere serilmiş olarak görürdün (Hakk’7)”

Rabbimiz onların üzerlerine sarsar denen şiddetli, çok soğuk bir fırtına, yahut taş yağdıran, azgın, atiye bir fırtına gönderdi de taş taş üstünde kalmadı. Her şeyi büküp büküp atıverdi. Allah o kahredici, helâk edici, mahvedici rüzgarı bu kavmin üzerine yedi gün, sekiz gece musallat kıldı, emretti de sürekli o rüzgar esip durdu onların üzerinde. Yani salladı durdu orayı. Her şeyi birbirine vurdu, her şeyi birbirine kattı, hepsi mahvoldular, hepsi tuş oldular. Öyle ki sanki orada insan yaşamamıştı. İçi boş hurma kütükleri, hurma kovanları gibi yirmi-otuz metre boyundaki insanlar yerlere yıkılıvermişlerdi.Güçleri, kuvvetleri, kolları, pazıları, imkânları, malları, mülkleri, medeniyetleri, evleri, köşkleri hiçbir işe yaramamıştı.

“Biz, rahmetimizle, Hud’u ve beraberinde bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalan sayarak inanmayanların kökünü kestik.”

Allah diyor ki, biz O’nu, Hud’u ve beraberindeki inananları kurtardık. Onu ve getirdiği mesajını destekleyenleri, peygamber safında yer alanları rahmetimizle kurtardık. Ama beri tarafta âyetlerimizi yalanlayanları, âyetlerimizi işlemez hale getirenleri, âyetlerimizi boşa çıkarıp onlarla ilgilenmeyenleri helâk edip kökünü kazıdık. Kendi sistemlerine, kendi putlarına, kendi hayat tarzlarına tutunarak Allah sistemiyle savaşa tutuşanların da kökünü kestik, diyor Rabbimiz.

Kim iman edecek, kim iman etmeyecek aslında bunu biliyordu Allah. Aslında bunları yaratmadan da biliyordu Rabbimiz. Ama işte böylece hem bu adamları kendi vicdanlarıyla yüzleştirmek, hem insanlara bunları göstermek üzere dünyaya getirip denedi onları ve sonra da köklerini kesiverdi.

Kendimizden bir rahmetle, katımızdan bir rahmetle inananları kurtardık, diyor Rabbimiz. Demek ki Rabbimizin rahmeti olmadıkça kurtuluş kesinlikle mümkün değildir. Bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Rabbimizin rahmeti ve rızası, desteği olmadıkça ne bu dünyada, ne de ukbâda kurtuluşumuz kesinlikle mümkün değildir. Yani bir dâvâ ki, arkasında Allah yoksa o dâvânın galip gelmesi kesinlikle mümkün değildir. Öyleyse tüm mücâdelelerimizde Allah yasalarına uygun hareket edelim ki Allah bizimle beraber olsun. Tavizler vererek, Allah’ın hoşlanmayacağı yollara saparak Allah desteğini kaybetmemeye çalışalım.



Okuduğunuz Makaleyi Paylaşmak İster Misiniz?
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.