Fasıklık Ve Fasıkların Tevbesi

Kur’an’da iki eşit fısk zikredilir. Tek ve mutlak olarak ve isyan ile birlikte. Tek olarak zikredilen fasıklık iki türlüdür; kişiyi dinden çıkaran küfür fasıklığı ve çıkarmayan fasıklık.İsyan ile birlikte zikredilen fasıklığa misal olarak”Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinize ziynet yapmıştır. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” (Hucurat,7)” ayetinde geçen fısk gösterilebilir.

  • Küfür fasıklığı olan ve tek olarak zikredilen fasıklığa örnek olarak da ayetlerde zikredilenleri nakledelim: “Allah onunla birçok kimseyi saptırır,bir çoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak fasıkları saptırır.

Onlar öyle saptklardir ki kesin söz verdikten sonra sözlerinden donerler…(Bakara’26-27″.”And olsun ki sana apaçık ayetler indirdik (ya Muhammed) onları hiç kimse inkar etmez,ancak fasıklar inkar eder (Bakara’99)”.”Yoldan çıkanlara gelince, onlarin varacaklari yer ateştir. Oradan çikmak istediklerinde her defasinda geri çevrilirler…(Secde, 20)” Bu ayetlerde zikredilen fasklarinh hepsi de küfür fasığıdırlar.

  • Sahibini dinden çikarmayan fasıklık türüne örnek olarak da şu ayetler örnek teşkil ederler: “Eğer onlardan birine bir kötülük yaparsanız kendinize kötülük (fısk) yapmış olursunuz (Bakara, 282)”.” Ey iman edenler! Eğer fasıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın (Hucurat, 6)”

Bu son ayet Mustalıkoğulları savaşından sonra Resulullah (s.a.v.) in bu kabileye zekatlarını tahsil etmek üzere göndermiş olduğu Velid b. Ukbe b. Ebi Mu’ayyit hakkında nazil olmuştur. Velid ile bu kabile arasinda cahiliye döneminden kalma bir düşmanlık vardı. Mustaltkoğulları Velid’in kendilerine gelmekte olduğunu duydular ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in emrine saygılarını göstermek için onu karşılamaya çıktılar. Şeytan bu davranış karşısında Velid’i kendisini öldürecekleri tarzında bir vesvese düşürdü.Velid bu kuruntuyla yoldan geri dönüp Medine’ye gelerek Resulullah (s.a.v)’a şöyle dedi:

“Mustalıkoğulları zekatlarını vermediler ve beni öldürmek istediler.” Resulullah buna çok sinirlendi ve onlarla savaşa karar verdi.Mustalikoğulları Velid’in geri döndüğünü öğrenince Hz. Peygamber’e(s.a. v.) gelerek durumu açıkladılar: “Ya Resulallah! Elçinizin gelmekte olduğunu duyunca kendisini karşılamak ve saygı göstermek için yola çıktık. Daha sonra kabul etmiş olduğumuz zekatımızıı da verecektik. Ama geri dönüp gitti. Bize kızıp sonradan elçinize bir mektup gönderdiğinizi ve elçinin bundan dolayı geri döndüğünü sandık. Biz Allah in ve Resulü’nün gazabından Allah’a sığınırız. Resulullah onların bu sözlerinin doğruluklarindan emin olamadğı. Halid b. Velid’i bir miktar askerle birlikte gizlice Mustallkoğulları köyüne gönderdi. Ona gizlilik içinde hareket etmesini emrederek şöyle buyurdu Bak, eğer imanlarını gösteren bir davranışlar görürsen mallarının zekatını al. Eğer öyle bir hal göremezsen kafirlere ne yapıyorsan onlara da aynısını yap.” Hz. Halid, Resûlullah (s.a.v.)’in emrine uyarak habersizce köye girdi. Köyde akşam ve yatsı için ezan okunduğunu gördü. Zekatlarını aldı.Köylü tam bir itaat içindeydiler. daha sonra geri dönüp olna bitenleri Resulullah’a anlattı.Bunun üzerine, “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın (Hucurat, 6)” ayeti nazil oldu.Bu ayette geçen”nebe‘ kelimesi kendisine haber verilen kimsenin aslını bilmediği haber manasındadır. Tebeyyün kelimesi ise o haberin aslının ortaya çıkmasını ve o hususta tam bir bilgi sahibi olmayı temin etmek demektir.

Bu ayette ince bir nükte vardır.Şöyle ki ; Allah Teala bu ayette fasıkın getirmiş olduğu haberin reddedilmesini,yalan olarak değerlendirilmesini ve şahitliğinin bütünüyle kabul edilmemesini emretmemiştir.Ancak o haberin doğruluğunu araştırmayı emretmiştir.

Şayet onun doğruluğuna delalet eden birtakım karine ve deliller mevcut olursa,haber veren kimse fasık dahi olsa o haberin doğru olduğu olduğu kabul edilir.Böyle bir durumda fasıkın yapmış olduğu rivayet ve şahidliklerine de doğru olduğuna hükmetmek gerekir.. Aslında bir çok fasıkın vermiş olduğu haberler,etmiş olduğu rivayet ve şahitlikler kabul edilir. Çünkü birçok fasik vardır ki doğruluğa büyük önem verirler.Onların fıskı yalancılık değil,başka bakımdandır.Bu haldeki kimselerin haber ve şahitliklerinin reddedilmeyeceği aciktir.Aksi halde pek çok hak zayi olur,birçok doğru haber batıl olur.Bilhassa inanç ve görüş bakımından fasık olanlar, doğruluğa büyük titizlik gösterebilirler, Bunların verdikleri haberler, yaptıklari şahitlikler reddedilmez.

Fıskı,yalan söylemek olan kimselere gelince eğer bunların yalanı doğrusuna galip gelecek kadar çok vaki olmuş ise haber ve âhidlikleri kabul olunmaz.Şayet bir iki defa gibi az vaki’ olmuş ise bu durumda haber ve şahidliklerinin reddedilmesi hususunda ulema iki farklı görüş ileri sürmüşlerdir. Ahmed b. Hanbel’den her iki görüş de nakledilmiştir.:

Buraya kadar anlatılmış fısk,sahibini küfre düşürmeyen fısktır.İşleyenin tevbe etmesi vacib olan fasıklıklar,haber ve şahidliğin reddine sebep olan fasıklıktan daha geneldirler.

Şimdi tevbe edilmesi vacib olan fısk konusuna gelelim.Bu nevi fısklar iki çeşittir.Amel bakımından olan fısklar,inanç bakımından olan fısklar.Amel bakımından olan fısk da iki nevidir.İsyan ile birlikte zikredilmiş olan ve tek olarak zikredilmiş olan fısk

İsyan ile birlikte zikredilmiş olan fıska gelince burada fısk Allah’ın yasakladigi bir fiili işlemek, isyan ise onun emri dişina çıkmaktır. Nitekim Cenab-ı Allah “onlar Allah’in emirlerine karşı gelmezler.” (Tahrim, 6)” buyurmuştur. Musa’da kardeşi Harun (a.s)’a”Ey Harun! Onların saptiklarini gördüğün zaman bana tabi olmaktan seni alikoyan nedir? Emrime karşı mı geldin?” (Taha, 92 )” Şair der ki:

Sana kesin bir emir verdim, bana isyan ettin
Sen saltanati gitmiş, pişman birisin.

“Fisk” kelimesi özellikle yasaklanmış olan bir fiili işlemeye delâlet eder, genellikle bu manaya kullanılır. Nitekim şu ayette böyledir: “Eğer onlardan birine bir kötülük yaparsanız, kendinize kötülük (fısk) yapmış olursunuz (Bakara, 282)” Ma siyet ise daha önce de geçtiği gibi, özellikle emre muhalefet etmek manasina gelir.Ancak fisk da isyan da zaman zaman birbirlerinin yerine kullanılmışlardır.

Mesela; “Yalnız,iblis secde etmedi. O cinlerdendi. Rabbinin emrindem dışarı çıktı (Kehf, 50)” ayetinde emre uymamaya fısk adı verilmiştir.”Adem Rabbine karşı geldi (yasağa uymadı) da yolunu şaşırdı (Tâhâ, 121)” ayetinde de yasağı çiğneme, isyan kelimesiyle ifade edilmiştir. Ancak bu birbirinin yerine kullanilma, bu kelimelerin tek olarak zikredilmeleri durumunda söz konusudur.Her iki kelimenin bir arada kullanılması halinde ise biri emre, diğeri yasağa uymama manasina delalet ederler

Bir de takva Allah’ın bütün emirlerini harfiyen yerine getirmek,Allah’tan, O’nun cezasindan korkmaktır. İtikadi fıska gelince bu, Allah’a, O’nun peygamberine ve ahiret gününe iman eden, O’nun haramlarını haram, farzlarını farz bilen, ancak bilgisizlik ve te’vil yoluyla ileri gelen bazı kimseleri taklit etmek suretiyle Allah ve Resulü’nün isbat ettiği birçok şeyi inkâr, nefyettiklerini de isbat eden bid’atçilerin fıskıdır. Hâriciler, Rafizilerin çoğu, Kaderiyye, Mutezile ve aşırı gitmeyen Cehmiyye’nin çoğu bu nevi bid’atçidirler. Cehmiyye’nin aşırı gidenleri ise aşırı Rafiziler gibidirler. Son iki mezhebin islam’da yeri yoktur Onun içindir ki, bazi selef ulemasi onları yetmiş iki firkanın dışına çikarmiş, ümmetin haricinde olduklarını söylemişlerdir

Ancak bizim burada maksadımız inanç fıskı işleyen bid’atçilerin hükümlerini zikretmek değil, bunların tevbesinin nasıl olacağını açıklamaktır. Bu tür fıskı işlemenin tevbesi herhangi bir teşbih ve temsile sapmaksizin, Allah ve Resulü’nün Allah için isbat ettikleri şeyleri kabul etmek, herhangi bir tahrif ve inkara kaçmaksızın Allah ve Peygamberi’nin onu tenzih ettikleri şeylerden tenzih etmektir. İsbati da tenzihi de insanların bid’at ve dalaletin kaynağı olan görüş ve düşüncelerinden değil, vahy sahibinin nurundan almaktır

Fâsikin Tevbesinin Şartları

Bozuk itikat sahibi olan fasıkların bu günahlarından tevbe etmeleri sünnete ittiba” ile mümkündür. Ancak bu yetmez. Ayrıca ileri sürdükleri bid’at inançla itiraf etmesi gerekir. Çünkü tevbe daha önce işlenen günahın zıddıkını işlemekle olur. Nitekim Cenab-ı Allah indirdiği ayette hidayetleri gizleyenlerin tevbelerinin kabul olması hususunda onlarin açıklamalarını şart koşmuştur.Çünkü onların günahları gizlemek idi. Onun içn ondan tevbe etmek açıklamak suretiyle olmuştur. Cenab-ı Allah bu hususu şöyle ifade buyurur: “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti biz kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler (var ya!) İşte onlara hem Allah lanet eder,hem bütün lanet edebilenler lanet eder.Ancak tevbe edip (durumlarını) düzeltenler, (gerçeği) açıklayanlar müstesnadır.Onları bağışlarım.Çünkü ben tevbeyi çok kabul edenim, çok esirgeyenim (Bakara, 159-160)”. Bid’atçinin günahı ise gerçeği gizleyeninkinden daha büyüktür.Çünkü onlar sadece hakkı gizlemişlerdir.Bid’atçi ise hem hakkı gizlemiş hem de onun hilafına hareket etmiştir.Her bid’atçı hakkı gizler,her hakkı gizleyen ise bid’atçı değildir.

Münafığın tevbesinin şartlarından biri de, ihlisli olmasadır. çünkü onun günahı ihlasi zıddı olan riyadir. Nitekim Allah (c,c) Kur’an’da şöyle buyurur: “Doğrusu ikiyüzlüler(münafıklar) ateşin en aşağı tabakasındadırlar.Onlar i,çin hiçbir yardımcı bulamazsın.Ancak tevbe edenler,durumlarını düzeltenler,Allah’a yapışanlar ve dini sırf Allah’a has kılanlar işte onlar mü’minlerle beraberdir.Allah da yakında mü’minlere büyük bir mükafat verecektir (Nisa’145-146)” Bunun içindir iki görüşten sahih olana göre mü’mine zina suçu isnad (kazf) edenin tevbesinin sahih olması için onun kendi nefsini yalanlaması gerekir.Çünkü bu kendi kendini yalanlama fiili,onun işlemiş olduğu ve böylece namuslu bir mü’minin iffetini lekelediği günahın zıddıdır.Dolayısıyla bu kimsenin tevbesi ancak kendi kendini yalanlaması ile hasıl olur.Ancak böylece iftirasıyla o kimseye bulaştırmış olduğu lekeyi temizlemiş olur ki tevbenin gayesi de budur.

Zina iftirasinin tevbesi kişinin “wstağfirullah” demesi ve onun günah ve haram olduğunu kabul etmesidir, tarzinda bir görü ise zayıf bir görüştür (batil bir görüştür). Çünkü iftiraya uğrayan için bunda herhangi bir yarar olmadiğı gibi uğradiği iftiradan dolayı namusuna düşürülen lekeden de temizlenmiş olmaz. Dolayısıyla sırf böyle bir hareketle bu günahtan tevbe etmiş olmaz. Çünkü mü’mine yapılan zina iftirasinda iki hak vardir: Birincisi Allah hakkıdır ki iftirayı haram kilmıştır. Bunun tevbesi bağışlanma dileme, iftiranin haramliğinı kabul etme, ondan dolayı pişmanlik duyma ve onu bir daha işlememeye karar vermek suretiyle olur. İkincisi ise kulun hakkıdır ki iftira ona bir ayıp iliştirmiştir Bu hakkın tevbesi kendi kendini yalanlamaktır. O halde bir mü’mine zina suçuyla iftira etme günahinin tevbesi iki hakkın da iade edilmesi olacaktir.

Eger denilirse ki, bir mü’mine zina fiili isnad eden kimse şayet bu fiile geçekten şahid olmuş ve doğru olarak onu anlatmış ise, nasl kendi kendini yalanlayacak ve kendini iftira fiili ile suçlayacak ve bu hareketi tevbenin sahih için şart olacak?

Buna şöyle cevap verilir: iki görüşten ikincisini söylemeye sevk eden problem de budur. Bu görüş: Bunun tevbesi zina isnadinin haram olduğunu kabul etmek ve ondan dolayı af dilemektir, şeklindeydi. Ancak öncelikle buradaki yalan izaha muhtaçtır. isnatta bulunanın verdiği haber aslinda gerçeğe uygun yani doğru dahi olsa bu kişi Allah tarafından yalancı olarak kabul edilmiş ve hakkindaki hükmü buna göre vermiştir. Buna cevaben şöyle deriz: Yalan iki manaya gelir. Birincisi gerçeğe uygun yani doğru olmayan haberdir. Bu da iki türdür: Kasten söylenen yalan, yanlışlıkla söylenen yalan. Kasten söylenen yalan bellidir. Yanlişlikla söylenen yalan ise Ebu’s Senabil b. Ba’kek’in, kocası öldükten sonra doğum yapan bir kadın hakkındaki şu sözü buna misal teşkil eder: O kadın dört ay on gün geçmedikçe evlenemez. Nitekim H2. Peygamber (s.a.v) onun bu sözünü duyunca,Ebu’s Senabil yalan söylemiştir.” buyurmuştur Yanlislikla kendini öldürmüş olan Amir hakkında”Amir’in hayırları boşa gitti.” diyen kimse in Resulullah (s.a.v.)’in, “Bunu söyleyen yalan söylemiştir.” tarzındaki sözü de böyledir. Ubade b. es-Samit’in”Vitir vacibdir” diyen Ebu Muhammed hakkındaki ‘Ebu Muhammed’ yalan söylemiştir sözü bu türdendir,hata etmiştir , manasına gelir.

Yalanın ikinci manası ise gerçeğe uygun dahi olsa söylenmesi câiz olmayan haber demektir. Yalnız olarak bir zina fiiline şahid olup da onu haber vermek bu kabildendir. Bu haberi veren kimse verdiği haber aslında doğru dahi olsa, Allah hakkında yalancı hükmündedir. Onun içindir ki Allah böyleleri hakkında, “M demki şahidler getiremediler, o halde onlar Allah yanında yalancıların ta kendileridir (Nur, 13)” buyurmuştur. Allah katında böylelerinin cezası aslında haberi gerçeğe uygun olmasına rağmen yalancı bir iftiraci gibi muâmele görmektir Binaenaleyh Allah katında yalancı olduğunu itiraf etmedikçe böylelerinin tevbeleri gerçekleşmez. Allah onu yalancı olarak kabul ettiği halde, o hâlâ yalancı olduğunu itiraf etmezse bir tevbeden bahsedilebilir mi? Böyle bir davranış hatada ısrar ve Allah’ın kendisi hakkında verdiği hükme açıkça muhalefet etmekten ve razı olmamaktan başka nedir?



Kaynak = İbn Kayyım El-Cevziyye / Medaricu’s Salikin / bkz:325-330