Kuran Yurdu

Emr-i Bil Mar’uf Ve Nehy-i Anil Münkerin İzahı

    Emr-i Bi’l-Ma’ruf Ve Nehy-i Ani’l-Münker



    Yani iyiliği yayma ve kötülüğü önlemeye çalışma, içinde yaşanılan asrın şartlarına göre yapılış keyfiyeti farklılık arz etse de, inanan insanların ifa ve icra etmesi gereken bir vecibe ve ilkedir. Emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i anil münkere günümüzde her devirden daha çok ihtiyaç olduğu ortadadır. Bu hususta ne kadar çalışma yapılsa yerindedir.

    Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm vb. disiplinlerle mukayese edildiğinde emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerle ilgili müstakil olarak yazılmış pek az esere rastlamaktayız. Bunların en hacimlisi, Doktora tezi olarak birinci cüz’ünü meslektaşım Suriyeli Muhammed Nur er-Rahvan’ın; ikinci cüz’ünü de bizim tahkik ve tahlilini yaptığımız Abdurrahman b. Davud el-Hanbeli’ye ait el-Kenzü’l-Ekber fi’l-Emri bi’l-Ma’ruf ve’n-Nehyi ani’l-Münker adlı iki yüz varakı aşkın elyazma eserdir.1

    Her ne kadar bu konuda yazılan mezkur eserler ve çalışmalar karşısında bizim bu konuya temasımız ilam-ı malum kabilinden sayılsa da çam sakızı çoban armağanı nev’inden ve önemine binaen bu konuda bir makale yazmayı uygun bulduk. Ancak oldukça geniş olan bu konuyu bütün detaylarıyla ele alacak değiliz. Biz burada sadece emir ve nehyin sözlük ve terim anlamlarına, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin dindeki yerine, önemine, ihmalinde başımıza gelebilecek kötü sonuçlara temas etmeye çalışacağız.

    Emir, Nehiy, Ma’ruf ve Münkerin Anlamları

    Emir sözlükte nehyin zıddı olup, bir şeyin yapılmasını talep etmek demektir (1).

    Nehiy ise, bir şeyden men etmek, alıkoymak ve yapılmamasını istemektir (2).

    Ma’ruf, münkerin zıddıdır. İslâm öncesi câhiliye döneminde bir eylem kabile geleneklerine uygun düşüyorsa ma’ruf; bu geleneklere ters düşüyorsa münker sayılırdı. İslâmi ölçülerle uyuşması şartıyla örf denen bu eylemler, İslâmi dönemde de devam ettirilmiş, hatta daha sonraları bu, usul kitaplarında “bizden öncekilerin şer’i/örf ve geleneği -Kur’ân ve Sünnete aykırı olmamak şartıyla bizim de şer’imizdir” şeklinde kaideleştirilmiş ve formüle edilmiştir. Bunlar daha çok edep, hikmet ve ahlâka ilişkin hususlardı.

    Ancak bilhassa kelâm tartışmalarının başlamasıyla ma’rûf ve münker, akıl ve şeriat ölçülerine göre tanımlanmaya ve tesbit edilmeye başlanmıştır. Nitekim Mutezile âlimlerinin çoğunluğu, hüsn/güzellik ve kubh/çirkinlik anlayışlarının sonucu olarak ma’rufu aklın iyi gördüğü, münkeri de aklın çirkin ve sakıncalı gördüğü şey olarak görmüşler, şeriatın sadece aklın tesbitini desteklemekten ve irşaddan ibaret olduğunu ifade etmişlerdir (3). Eş’arilere ve Selefilere göre ise ma’ruf, şeriatın iyi ve güzel olarak kabul ettiği şey; münker de şeriatın kötü ve çirkin gördüğü şeydir (4). Ancak bu tanımların ma’ruf ve münkerin uzun tarihi geçmişe dayalı çok yönlü anlamlarını daralttığı görülmektedir (5). Bu nedenledir ki, ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunluğu ma’ruf ve münkeri tanımlarken sadece akla veya sadece şeriata/nakle değil, her ikisine birden vurgu yapmaktadırlar. Mesela Ragıb el-Isfehani’nin “Ma’ruf, güzelliği akıl ve şeriatla bilinen eylemlere verilen bir isimdir. Münker ise, aklın ve şeriatın benimsemediği, yadırgadığı şeydir” (6) şeklindeki tanımı buna bariz bir örnektir.

    Burada şunu da belirtmek gerekir ki, ma’ruf ve münkerin tanımında yer alan akıldan kasıt, selim ve sağlıklı akıldır. Nitekim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ma’rufu “Allah’ın kitabında ve kendini bilir akıllılar nezdinde yapılması lazım ve varlığı yokluğundan hayırlı olduğu bilinen güzel bir fiil” (7) olarak tanımlar. “Kendini bilir akıllılar” kaydı hiç şüphesiz selim aklı nazara vermektedir. Nitekim Isfehani kitabının başka bir yerinde münkeri şöyle tanımlar: “Münker, selim aklın çirkinliğine hükmettiği veya çirkin ve güzel görmekte akılların duraksayıp, çirkinliğine şeriatın karar verdiği her bir eylemdir” (8).

    Ma’ruf ve münker kelimelerinin iştikakına/çıktığı köke bakıldığında tanımda sadece aklı ve şeriatı değil, bunların yanı sıra insan tabiatına/ fıtratına ve selim kalbe de yer verilmesi daha uygun düşmektedir. Zira ma’ruf, alametleriyle tanınan ve bilinen şey anlamına gelmektedir ki, bu da insanın fıtratında karşılığı olan şey demektir. Münker ise, fıtratın kabul etmeyip ret ve inkar ettiği, içine sindiremediği, beğenmediği ve benimsemediği şeylerdir. Nitekim Kasimi, Reşid Rıza ve daha başka tefsirciler bu kayıtları dikkate alarak ma’ruf ve münkerin tanımını yaparlar. Kasimi’ye göre ma’ruf, selim tabiatın bildiği ve kerih görmediği, nefsin iyi görüp, aklın ve dinin kabul ettiği (9); Reşid Rıza’ya göre ise ma’ruf, selim aklın güzelliğini tanıdığı, faydalı, fıtrat ve maslahata uyduğundan temiz kalplerin kendisiyle sevinç duyduğu şeydir. Reşit Rıza münkeri de selim aklın benimsemediği ve kendisinden kalplerin nefret edip yüz çevirdiği şey olarak tanımlar (10).

    Burada şunu da belirtmek gerekir ki, günümüzde kimilerinin, Mu’tezile’nin Kur’an’da vurgulanan ma’ruf ve münker veya güzellik ve çirkinlik prensiplerinin yegane ölçüsünün ve objektif kriterinin akıl olduğunu ileri sürerek bu ilkenin kullanım alanını insanların akıllarına ve tecrübelerine sunarak genişletmiş ve evrenselleştirmiş olduğu görüşünü benimsemesi, Kur’an’ın akla ve teafekküre verdiği önem ve değeri buna gerekçe göstermesi, aklı her zaman ön plana geçirdiğini ve Mu’tezile’nin dışındaki ekollerin bu kriterleri geniş tutmadığını ileri sürmesi kanaatimizce gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır.

    İslâm’ın akla ve tefekküre verdiği değer ve önem tartışılmaz

    Ancak ma’ruf ve münkerin veya iyilik ve kötülüğün/ güzellik ve çirkinliğin tesbitinde yegane kriterin akıl olduğunu iddia etmek oldukça zordur. Aynı zamanda bu durum, birtakım çıkmazları hatta psikolojik rahatsızlıkları da beraberinde getirir. Nitekim oldukça önem arz eden bu hususu Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri vesvesenin çeşitli yönlerini izah ederken ele alır. Bu tür itizali düşüncenin hem ne tür bir vesvese olduğunu hem de bu görüşe sahip olanların ibadetler açısından nasıl bir durumla karşılaştığını belirtir. Akabinden de yapılması gereken tavsiyelerini zikreder. O, bu konuda kısmen sadeleştirdiğimiz sözlerinde şu ifadelere yer verir:

    “Amelin en iyi şeklini araştırmaktan meydana gelen bir vesvesedir ki, takvâ zannıyla şiddetlendikçe, durum daha da güçleşir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin daha iyisini ararken harama düşer. Bazen bir sünneti yerine getirme çabası, bir vâcibi terk ettirir. “Acaba amelim sahih oldu mu?” der, iade eder. Bu hal devam eder, gayet ye’se düşer. Şeytan şu halinden istifade eder, onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var:

    Birinci Merhem: Bu gibi vesvese, Mu’tezile mezhebine mensup olanlara layıktır. Çünkü onlar şöyle derler: “Görev ve sorumluluk sebebi olan fiiller ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibarıyla ya hüsnü/güzelliği var sonra o hüsne binâen emredilmiş veya kubhu/çirkinliği var, sonra ona binâen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hâkikat nokta-i nazarında olan güzellik ve çirkinlik zâtîdir; Allah’ın emretmesi ve nehyetmesi/yasaklaması ona tâbidir.” Bu mezhebe göre, insana her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: “Acaba amelim işin aslındaki güzel surette yapılmış mıdır?”

    Amma hak mezhep olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: “Cenâb-ı Hak bir şeyi emreder, sonra güzel olur; nehyeder, sonra çirkin olur.” Demek emirle güzellik, nehiyle çirkinlik gerçekleşir. Güzellik ve çirkinlik, mükellefin bilgi sahibi olmasına bakar ve ona göre karar bulur. Şu güzellik ve çirkinlik ise, görünüşteki ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. Meselâ sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini bozacak bir sebep, işin aslında varmış; lâkin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem güzeldir. Mûtezile der: “Hakikatte çirkindir ve bozulmuştur. Lâkin senden kabul edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin; ve özrün var.” Öyle ise, Ehl-i Sünnet mezhebine göre şeriatın zahirine uygun olarak işlediğin ameline “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat “Kabul olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe/kendini beğenmeye ve gurura girme.” (11).

    Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i ani’l-Münkerin Dindeki Yeri

    Dinde önemli bir yer ihraz eden emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin farz olduğu hususunda âlimler arasında ihtilâf yoktur. Çünkü Kitap, Sünnet ve icmadan oluşan deliller, bu görevin farz olduğunu teyit eder. Meselâ Kur’ân-ı Kerim’in bir âyetinde şöyle buyrulur:

    “Ey iman edenler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kِtülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun.” (12)

    Bir başka âyette de şöyle buyrulmaktadır:

    “(Lokman oğluna nasihat ederken dedi ki): Evlâdım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kِötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret. çüünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.” (13)

    Hz. Peygamber’in “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir köِtülük gِörürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. (El ile düzeltme yetkisi devletin yetkisi içindedir. Yoksa herkes eliyle düzeltmeye kalkarsa kaos olur.) Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu kadarı da imanın en zayıf mertebesidir.” hadisiyle, iyiliği yayıp kِtülüğü önlemeye çalışmanın önemine dâir zikretmiş olduğumuz “Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüze saygı gِöstermeyen, iyiliği yaymayan ve kِötülüğü önlemeye çalışmayan bizden değildir” hadisi ve daha başka hadisler de mezkûr âyetlerin hükümlerini teyit etmektedir (14).

    İcmâa gelince, İslâm’ın ilk asrında ve müteâkip asırlarda gelen bütün âlimler, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani- ’l-münkeri dinin temel prensiplerinden saymışlar, tavsiye etmişler ve bu gِörevi ifa etmeyeni kınamışlardır.

    Farz olduğu Kitap, Sünnet ve icmâ ile sübut bulan bu ilkenin farz-ı ayn veya farz-ı kifâye olduğu hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Bu ihtilâf, âlimlerin âyetlerde geçen bazı lafızları farklı yorumlamalarından kaynaklanmaktadır. Meselâ ( ولتكن منكم أمة ) cümleciğindeki ( من ) harf-i cerrinin “teb’îz” (cüz’îlik) için olduğunu söyleyen âlimler, bu görevin muayyen bir topluluğa tahsis edildiğini ileri sürmektedirler. Dolayısıyla bu gruba göre emr-i bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münker farz-ı kifâyedir. Cenaze namazında olduğu gibi bir kısım insanların bu görevi ifa etmesiyle diğerlerinin üzerinden sorumluluk düşer.

    Âlimlerden bazısına göre ise âyette geçen ( من ) harf-i cerri teb’îz için değil, tebyîn içindir. Dolayısıyla bu görevi insanlardan bir kısmının yerine getirmesiyle diğer insanlardan sorumluluk düşmez.

    Bu her iki grubun da ileri sürdükleri bazı deliller vardır. Meselâ bunlardan birinci grubun delilleri şöyledir:

    من) . 1 )’in teb’îz için olmasının faydası, emr-i bi’l-ma’- ruf ve nehy-i ani’l-münkere gücü yetmeyen hasta, kadın ve âciz vb. kimselerin bu yükümlülükten muaf tutulmalarına işarettir.

    2. Bu yükümlülük, toplumda sadece âlimlere mahsustur. Zira âlimler, diğer insanlara nisbetle hayrı-şerri, iyiyikötüyü daha iyi bilirler ve bunları birbirinden ayırt etme yeteneğine sahiptirler.

    İkinci grubun görüşlerini ise şöyle özetlemek mümkündür:

    a. Yüce Allah “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” derken من) ) harf-i cerrini kullanmamı؛tır. Dolayısıyla bütün ümmeti bu gِِrevle yükümlü tutmu؛tur. Ayrıca hadis-i ؛erifte ؛ِyle buyurulmu؛tur:

    Kim iyiliği yayıp kِِtülüğü önlemeye çalışırsa o Allah’ın, Allah Resulü’nün ve Allah’ın kitabının halifesidir.” (15).

    b. Hadiste her mükellefe ya eliyle, ya diliyle ya da kalbiyle iyiliği yayıp köِtülükten men etmesi emredilmi؛tir (Her iki grubun da gِِrü؛ü ve delilleri için (16).

    Cumhurun gِrü؛ü, bu gِrevin farz-ı kifâye olduğu yِِnündedir. Bِyle de olsa İslâm ümmetinden bir grubun bu gِِrevi mutlaka yerine getirmesi gerekir. Ancak bu sayede müslümanlar aras‎nda ًِütle‏me, birbirlerini ayd‎nlatma ve ir‏at etme gibi ِnemli hususlar gerçekle‏ir ve yine bu sayede فslâm toplumunda bir bütünlük meydana gelir. Toplum; günah, bozgunculuk ve kِِtülüklerden temizlenir. Bu gِِrevin yerine getirilmemesi durumunda ise, ne ibâdetler korunabilir, ne hükümler uygulanabilir ve ne de muâmelâtta dinin hâkimiyeti sِِz konusu olabilir.

    Her ne kadar cumhur, Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’lmünkerin farz-‎ kifâye olduًu yِِnünde gِrü؛ belirtmi؛ ise de, Bediuzzaman Said Nursi Hazretlerine gِِre günümüzde bu ِnemli vazife farz-‎ aynd‎r. Onun “ھehit velidir. Cihad farz-ı kifaye iken farz-ı ayn olmu؛tur. Belki muzaaf bir farz-ı ayn hükmüne geçmi؛tir” (17) ؛eklindeki ifadesi, bu gِِrevin farz-ı ayn olduğunu apaçık ortaya koymaktadır.

    Cihadın en ِnemli kısmı emri bil-ma’ruf nehy-i anilmünkerdir. Bediüzzaman bu gِِrevin ِnceden farz-‎ kifaye olduًunu ifade ediyor ama içinde ya‏ad‎ً‎m‎z ‏artlarda bunun farz-‎ ay‎n olmas‎ gerektiًine dikkat çekiyor.

    “Bu vazife her ne kadar ‘müeyyidat’tan say‎lm‎؛sa da, günümüzde kazand‎ً‎ farzlar ِtesi farz keyfiyetiyle, her mü’mine terettüp etmektedir” (18) diyen M. Fethullah Gülen Hocaefendi de hem bu vazifenin farz-‎ ayn olmas‎ noktas‎nda Bediüzzaman ile ayn‎ gِِrü؛ü payla؛makta hem de Bediüzzaman’ın “muzaaf bir farz-ı ayn” ؛eklindeki ifadesiyle Hocaefendi’nin “farzlar ِtesi farz” sِِzü ayn‎ hakikat‎n farkl‎ ‏ekillerde seslendirilmesinden ibarettir.

    Her iki فslâm âliminin günümüz ‏artlar‎n‎ dikkate alarak emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin farz-‎ ayn olduًuna dair gِِrü؛leri oldukça isabetli ve manidardır. Zira bu asırda birçok meselenin yanı sıra bu kudsi gِِrev çok ihmale uًram‎‏ ve neme lâz‎mc‎l‎k oldukça yayg‎n hale gelmi‏tir. Eskilerin ifadesiyle ate‏ bacay‎ sarmakla kalmam‎‏, ate‏ paçay‎ sarm‎‏t‎r. ضyle ki, aynı anne ve babadan olma iki karde؛ten birinin gayet dindar olmasına kar؛ın, diğerinin alabildiğine dinden uzak veya ateist olduğu, bilinen gerçekler arasındadır. Bu nedenledir ki, ِzellikle günümüzde farz-ı ayn derecesine çıkan bu gِِrevi inanan her insanın yerine getirmesi gerekmektedir. Bu hususta az-çok, büyük-küçük demeden herkes ne biliyorsa onu ba؛kalarına aktarmakla yükümlüdür.

    Bu gِِrevin sadece fertlere ait olmadığını, devletin de bu gِِrevi icra ve ifa ile yükümlü olduًunu, bunu yaparken de bu gِِrevin usul ve adab‎na riayet edilmesi ve dayatmalara yer verilmemesi gerektiًini belirten M. Fethullah Gülen Hocaefendi, sِِzlerini ؛u ifadelerle sürdürür:

    “Fakat, bir dِِnemde devlet boyunduruًu yere koyarsa, i’lâ-y‎ kelimetullah vazifesini eda etmezse, o zaman her fert o vazifeden sorumlu olur; o vazife, bir farz-‎ ayn hâline gelir. Hatta, devlet birkaç müessesesiyle o vazifenin k‎y‎s‎ndan kِِ؛esinden tutsa bile onun hakkı tam verilemiyorsa, o zaman da bir seferberlik ânı gibi o vazife herkese terettüp eder. Mesela, günümüzde olduğu gibi, din terِrle beraber zikredilir olmu؛sa, din adına canlı bombalar patlatılıyor ve bِِylece İslâm’ın çehresi karartılıyorsa.. din bombaların, cinayetlerin gِِlgesinde anlat‎l‎yor ve dolay‎s‎yla terِrle mü؛terek mütâlâa ediliyorsa.. -Onun tertemiz yüzünü kana bulayanlar yerin dibine batsın.- bِِyle bir dِِnemde, doًruyu doًru üslupla ve me‏ru yollarla anlatmak farz-‎ ayn gibi olur” (19)).

    Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i ani’l-Münkerin Önemi

    Dinin payandas‎, umdesi, direًi, en hayati dinamiklerinden biri olarak nitelendirebileceًimiz iyiliًi yayma ve kِtülüًü ِnlemeye çal‎‏ma mânâs‎n‎ ifade eden emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, fonksiyonu itibar‎yla dinde ِnemli bir yer ihraz etmektedir. O, فslâm medeniyetinin kurulmas‎nda ِnemli temel ilkelerden biri olma ِzelliًini ta‏d‎ً‎ gibi, onsuz فslâm ‏eriat‎n‎n varl‎ً‎n‎ sürdüremeyeceًi bir ilkedir ayn‎ zamanda. Yine onsuz namaz, oruç, zekat, hac ve benzeri ibadetlerin icra ve ifas‎ sِِz konusu olamaz. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin bِِylesine hayati bir ِneme sahip olduًunda فslâm ümmeti içinde ittifak vard‎r. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat bu vazifeyi yerine getirilmesi gereken bir farz olarak kabul etmi‏ hatta Mutezile bunu usul-i hamseden/be؛ temel esastan saymı؛tır.

    Allah’ın seçkin kulları olan peygamberlerin bu gِِrev ile gِnderilmi؛ olmaları, ِzellikle de Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın, insanlığın ؛eref tablosu Hz. Muhammed’i tavsif ederken “Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıfları yazılı o elçiye, o ümmî Peygambere tâbi olurlar. O Peygamber ki kendilerine me؛ru ؛eyleri emreder, kِِtülükleri yasaklar.” (20) demek suretiyle O’nun en ِnemli vas‎flar‎ndan birinin ümmîliًi yani ilâhî emirlerin yorumunda zihnî müktesebat ve yabanc‎ malumat‎n konuyu buland‎rmamas‎, ayr‎ bir renk ve kal‎ba ifraً etmemesi, diًeri de iyiliًe davet etmesi ve kِِtülüًü ِnlemeye çal‎‏mas‎ olduًunu beyan buyurmas‎, yine bu ilkenin ِnemini ortaya koymaktad‎r.

    Gerek Kur’ân-‎ Kerim’de gerekse Peygamber Efendimiz’in hadis-i ‏eriflerinde emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerden ve bunun ِneminden sِِz eden birçok nass vard‎r.

    Mesela Kur’an’da Yüce Allah şöyle  buyurmaktadır:

    “Ey ـmmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için çıkarılmı؛ en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği yayar, kِtülüğü ِnlemeye çalı؛ırsınız; çünkü Allah’a inanırsınız.” (21)

    Gِrüldüğü üzere bu ayet-i kerimede Hz. Muhammed’in ümmetinin en hayırlı ümmet olduğu belirtilmektedir. Ancak bu hayriyyet/hayırlı olma vasfı belli ؛artlara bağlanmı؛tır. Bu ؛artlardan birincisi iyiliği yaymaları, ikincisi kِtülüğü ِnlemeye çalı؛maları, üçüncüsü ise Allah’a inanmı؛ olmalarıdır. Bunun mefhum-i muhalifine baktığımızda ortaya ؛u sonuç çıkar:

    Bu ؛artları haiz olmayan ümmet- i Muhammed, hayırlı ümmet olma vasfıyla nitelendirilemez. Nitekim Hz. ضmer’in bir keresinde haccederken bazı insanların ho؛ olmayan hareketleri kar؛ısında “Siz insanların iyiliği için çıkarılmı؛ en hayırlı bir ümmetsiniz” ayetini okuduktan sonra sِylemi؛ olduğu ؛u sِzleri bu gerçeği teyit etmektedir: “Kimin bu ümmetten olmak ho؛una gidiyorsa Allah’ın bu ümmet için buyurduğu ؛artları yerine getirsin” (22).

    Eğer ümmet-i Muhammed bu vasfın devamlı ve kalıcı olmasını, kesintiye uğramamasını istiyorsa mezkur ؛artları yerine getirmesi gerekir. Bu vasfın devamlılığı demek, ümmet kendi inandığı değerlerine sahip çıkmı؛ ve muhafaza etmi؛ demektir. ـmmeti ümmet yapan ve ona değer kazandıran ve milletler arası muvazenede değerler üstü değer kazandıran ِzellik budur.



    Kaynak Site

    (1-İbn Manzur, Lisan, 4: 26-27; Tehanevi, Ke؛؛af, 1: 68);(2-Isfehani, Müfredat, s. 528-529; İbn Manzur, a.g.e., 15: 343-344);(3-Abdülcebbar, ھerhu’l-Usul, s. 141, 595; Cürcani, ھerhu’l-Mevakıf, s. 298);(4-Gazali, İhya, 2: 324; İbnü’l-Esir, en-Nihaye, 3: 216, 5: 115);(5-اağrıcı, Emir bi’l-Ma’ruf Nehiy ani’l-münker, D.İ.A., 11: 139);(6-Isfehani, s. 343);(7-Yazır, 1960, 4: 2357);(8-İsfehani, s. 526);(9-Kasimi, 1878, 4: 176);(10-Re؛it Rıza, 1990, 10: 534. );(11-Nursi, Sِzler, 1958, s. 287-288);(12-Al-i İmrân, 3/104);(13-Lokman, 31/17);(14-Geni؛ bilgi için bkz. Cessas, Ahkamü’l-Kur’ân, 2: 316; Gazali, İhya. 2: 306 vd.);(15-Deylemi, el-Firdevs, 3: 586);(16- Cessas, 2: 315; Sealebi, el-Cevahir 1: 297-298; Alusi, Ruhu’l-Meani, 4: 21-22);(17-Nursi, Hutbe-i ھamiye, 1960, s. 130);(18-M. Fethullah Gülen, فnanc‎n Gِlgesinde, 2: 197);(19-Gülen, ـmit Burcu, 151;(20-A’raf, 7/157);(21-آl-i فmran, 3/110);(22-Taberî, Câmiu’l-Beyan, 7: 102)

    Okuduğunuz Makaleyi Paylaşmak İster Misiniz?
    ZİYARETÇİ YORUMLARI

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

    BİR YORUM YAZ

    This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.