Din Adamının Hassasiyetleri

Emr-i Maruf Nehy-i Münker Görevini Yapan Kişinin Dikkat Etmesi Gereken Hususlar



Sözün ve hitabet’in taşıdığı bu sürükleyici kuvveti Allah’ın Resulü, şu cümle ile dile getirmektedir: “Bir kısım ifade ve sözler büyü gibi insana tesir eder.” hitabet ve konuşmanın büyüleyici kuvvetinden halkı irşad ederken en geniş ölçüde faydalanmak lazımdır. Fakat bilmek gerekir ki sözün karşı durulmaz gücü bir takım şartlara uygun olması sayesindedir. Her çeşit sözün ve herkes tarafından yapılan konuşmanın kalabalıkların beyinlerine ve yüreklerine hükmedebileceğini sanmak hatalıdır.

Hatta aynı sözü söyleyen iki kişiden biri saygı görüp alkışlanırken, öbürünün nefret toplayıp yuhalandığı çok görülmüştür. Demek ki sözün akıl durdurucu gücü, önemli derecede söyleyeninden ileri gelmektedir. Her zaman doğru ve faydalı öğütler verdiği halde idaresi altındakilere söz geçiremediğinden şikâyet eden kimselere sık sık rastlarız.

Aynı şikayeti, hatiplerden, imamlardan ve diğer din vazifelilerinden de sık sık işitmekteyiz. Çeşitli çevrelerin söz birliği halinde dile getirmiş olduğu bu şikayetlerin gerçeklere dayandığından, hakikati ifade ettiğinden zerre kadar şüphemiz yoktur. Fakat kusuru sadece halka yüklemenin, insanların faydalı nasihatlere ve doğru sözlere bile bile kulak tıkadığını ileri sürmenin yanlış ve haksız olduğu inancındayız.

Düşünelim ki Peygamberimiz İslam dinini cahil, kavgacı ve emir dinlemez bir bedevi topluluğu arasında yaymaya başlamış ve kısa zamanda bu serkeş kalabalığın arasından insanlık tarihinin benzerlerini tanımadığı örnek şahsiyetler meydana getirmeye muvaffak olmuştur. Nasıl oldu da o kaba ve kara cahil insanlar arasından bir Hz.Ömer, bir Hz.Ali, bir Hz.Ebu Bekir ve diğer şerefli sahabeler çıkabilmiştir? Peygamberimiz onlara nasıl söz geçirebilmiş, onları o güne kadar gittikleri yoldan çevirerek yeni inanç ve hareketlere nasıl alıştırabilmiştir?

Güvenilir bir hadis-i şerife göre alimler ve din adamları Peygamberlerin varisleri, vekilleri değil midir?

Varisin ve vekilin, yerini tuttuğu büyüğüne her bakımdan benzemeye çalışması, bütün hareket ve düşüncelerinde onu örnek diye tanıması gerekmez mi?

Peygamberimizin huzurunda ilken başlarına kuş konmuş da onu uçurmamaya titizlikle gayret gösteriyorlarmış gibi hareketsizlikle Allah Resulünü dinleyen sahabilerin bu ciddiyet ve saygının ana sebebini, yine Peygamberimizin hayatını anlatan kitapların satırlarında okuyoruz.

Yine bu yüzdendir ki, Hz.Muhammed (s.a.v) kabile reisi, oymak başkanı gibi bir vazifeli şahsiyet olmadığı halde Peygamberlik gelmeden önce bir çok anlaşmazlıkları halletmiş, çeşitli konularda halka sözünü ve fikrini kabul ettirebilmiştir. O halde Peygamberimizin günümüzdeki varisi ve vekili mevkiinde olan vaiz, hatip ve halka seslenen bütün din adamları ile birlikte kalabalıklara söz dinletmenin ana şartlarını ehemmiyet sırasına göre ve her adımda Peygamberimizi örnek tutarak tespit etmeye çalışalım. Göreceğiz ki bu şartları şahsında birleştirmiş kimselerin sözlerini ve öğütlerini halk, kanla başla dinlemekte: hatta böylesine kimselerin daha fikir beyan etmeye fırsat kalmadan kanaatlerini sezmeye çalışarak onlara tutkun bir saygı ile bağlanmaktadır. Ve yine anlayacağız ki sözünü dinletemeyen din adamları kusurun büyük bir kısmını halkın inatçılığında değil, kendi yetersizlik ve kabiliyetsizliklerinde aramaları ve kendilerini düzeltmeleri lazımdır. Şimdi bu şartları sıralamaya geçiyoruz.

a) Sözlere uygun ameller yapmak. Halkın kendisine öğüt veren bin din adamında en çok titizlik göstererek aradığı sıfat budur. Herkese iyiliği, doğruluğu öğütlerken (kendisi eğri yoldan giden, kötülüklerin çamuruna batmaktan sakınmayan kimselerin sözleri, ne kadar doğru ve güzel olsalar bile halka tesir edemez. Çünkü halk böylesine özü sözüne uymayan kimselere karşı ne saygı duyabilir ve ne de itimat besleyebilir. Halkın saygı ve itimadını kazanmaksızın onun gönlüne hükmetmek mümkün değildir.

Böylesine kimseler, kendileri hasta iken başkalarını tedavi etmeye kalkışan doktorlara benzer. Böyle bir doktorla karşılaşan herkes haklı olarak “eğer doğru bir bilgisi olsaydı önce kendini tedavi ederdi. Demek ki bunun doktorluğu kuru laftan ibarettir,” diye düşünür ve hasta doktora yarasını açmaya bile güvenemez.

Ulu Allah Kur’an’ı Kerim’inde bu iki yüzlü sözde mürşidlere öfke ile seslenerek şöyle sormaktadır, “kendiniz yapmadığınız hareketleri ne yüzle başkalarına emrediyorsunuz?…” Peygamberimiz de riyakarlık ve iki yüzlülüğün her çeşidini şiddetle yasak eden sayısız hadislerinden ayrı olarak halka nasihat verenlerin söylediklerini önce kendilerinin yapması gerektiğini çeşitli vesileler ile açıkça belirtmiştir.

Ne kadar üzülsek yeridir ki, böylesine samimiyetsiz ve mes’uliyetsiz din adamları yüzünden halkımızın topyekun din adamlarına karşı itimadı sarsılmış ve saygısı azalmıştır.

Hocanın dediğini yap ama gittiği yoldan gitme

sözü bu türlü din adamları yüzünden din büyüklerine karşı itibarın ne derece zedelendiğini dile getirmektedir. Halkımız “ele verir talkını, kendi yutar salkımı” ve “gündüz külahlı, gece silahlı” gibi yaygın sözlerle, onlar için neler düşündüğünü gayet açık bir şekilde ifade etmektedir.

Bu arada şunu da belirtelim ki, din adamlarına hakaret etmek ve dine saldırmak için her Allah’ın günü aç gözlü kurtlar gibi fırsat kollayan din düşmanlarının gazetelere bastıkları ve dillerine doladıkları hakaret ve iftiraları göz önünde bulundurmuyoruz. Çünkü bunlar çoğu kere maksatlı uydurmalar ve her zaman için pireyi deve diye gösteren kara niyetli şişirmelerdir. Yüzlerce din adamı arasından bir tek kendini bilmezin çirkin hareketlerini yüzlerce defa büyülterek yayarken bu kimseler, aslında din adamları kötülüklere el ve gönül sürmeyen saygıdeğer kişiler olsunlar diye arzu ediyor değildirler. Bütün dilekleri, böylesine hadiseler ortaya çıksın da onlara dine saldırabilmek fırsatı doğabilsin şeklinde özetlenebilir.

Fakat müslüman halkımızın din adamlarına karşı taşıdığı fikirler önemlidir. Ve haklı bir sebebe dayansa da dayanmasa da milletin din adamlarında var olduğuna kanaat beslediği kötülüklerden ve lekelerden din adamlarının, davanın şerefi uğruna sıyrılarak temizlenmeleri gerekir.

b) Dünyalık hiç bir menfaat beklemeden kendini din ve irşat davasına adamak, Para, mevki ve şöhret kazanmak gibi gayelere ulaşmak için halka dini öğütler veren, parlak ve süslü cümleler ile kürsülerden ve minberlerden seslenen kimseleri halk, kısa zamanda tanır ve artık sözlerine değer vermemeye başlar. Ulu Allah, “Kur’an’ı Kerim’i ve dini öğütleri para ve menfaat karşılığında halka ulaştıran tüccar düşünceli din adamlarını, hareketlerine son vermeye çağırmakta ve onları “ağır bir şekilde aldanmış kişiler” olarak isimlendirmektedir.

Din adamlarının paraya ve menfaate tenezzül etmeyecek derecede gözleri doymuş olmalı; devlet hazinesi, onları halkın fitre ve zekatlarına düşürmeden yeterli bir maaşla beslemelidir. Ayrıca şunu da söylemeliyiz ki, fedakarlık, kendini din gayesine adamışlık ve halka karşılık beklemeden seve seve hizmet etmek arzusu din adamının yüreğinde sağlam bir şekilde varolmalıdır.

Başta Peygamberimiz olmak üzere bütün şerefli din adamları zaman zaman hayatlarını bile ortaya koyarak halka dinini öğretirken en küçük bir menfaat beklememişler, en ufak bir maddi kazanç kabul etmemişlerdir. Tabii ki halk da kendisinden hiç bir menfaat beklemediğini açık açık gördüğü kimselerin iyiliğe ve doğruluğa çağıran sözlerine daha büyük bir değer verecek, daha samimi bir saygı ile onlara sarılacaktır.

Üzülerek belirtelim ki bu hususta hak dinin mensupları olmamıza rağmen bizlere bilhassa hıristiyanlar örnek olmaktadır. Misyoner teşkilatlarının bütün yeryüzüne dağılmış fedakar ve menfaat kaygısı taşımayan gayretlerini hepimiz biliyoruz. Hatta adı geçen bu teşkilatın üyelerî, dinlerini, hala insan eti yiyen, vahşi insanların (yamyamların) yaşadığı memleketlere kadar yaymak için ülkelerindeki modern ve rahat hayatı gönül rızası ile terkederek balta girmemiş ormanların kapladığı kıtaların içlerine kadar sokulmakta ve ölümü bile bile göze almaktadırlar. İnsan, bir yandan bunları duyarken öbür tarafta Kur’an’ı bile pazarlıklı ücretler karşılığında ancak okumaya razı olan cerci din adamlarının kısa görüşlü ve kısır ruhlu hallerine dinimiz namına acımakta ve utanç duymaktadır.

c) Yabancı fikir ve grupların aleti olmamak. İslam ahlakını ve İslam düşüncesini halka iyice benimsetip kabul ettirmekten başka hiç bir gaye taşımaması gereken din adamı, memleketin her yanında faaliyet gösteren çeşitli siyasi partilerin, fikir cereyanlarının ve diğer bütün grupların dışında ve üzerinde kalmalı ve karşısına topyekun bütün milleti almalıdır. Dinimiz öz kardeşlik seviyesindeki birliği emreder ve bölücülüğü, ayrılık tohumları saçmayı şiddetle yasak eder. Din adamının vazifesi bir partinin, bir grubun sözcüsü ve aleti olarak halkı birbiri aleyhine kışkırtmak değil, böylesine kavgalar sorumda zedelenen din kardeşliğini canlandırmak, milli birliği elden geldiği kadar güçlendirmek olmalıdır.

Din adamının memleketteki siyasi münakaşalara karışmaması gerektiği gibi vazifeli olarak bulunduğu yerdeki gruplardan ve çatışmalı taraflardan birine yaslanarak onun müdafaasını yapması ve dini heybetini bu yolda kullanarak karşı tarafın üzerine yürümesi de vazifenin lekesiz şerefine uymayan bir davranış olur.

Bütün bu söylediklerimiz din adamlarının memleket ve dünya meseleleri karşısında hiç bir fikre sahip olmamaları, kaldıkları yerden olup bitenler karşısında şahsi kanaat taşımamaları demek değildir. Din adamı da bir insan ve vatandaştır. Ve bu sıfatlarına dayanarak dünyadaki ve yurdumuzun her köşesindeki hadiseleri yakından takip etmek, onları kendi şahsi görüşlerine göre değerlendirmek hakkı hatta vazifesidir.

Fakat İslamiyet çerçevesine göre sineğin uçuşuna kadar irili ufaklı, yerli yabancı her hadiseyi yakından takip ederek değerlendirecek olan din adamı, hiç bir zaman kürsülerden, minberlerden ve din adamı sıfatı ile seslendiği hiç bir yerden bölücü ve ayırıcı olacak tarzda konuşmak hakkına sahip değildir. Hele hele şahsi görüş ve kanaatlerini dine mal ederek halkın bir kısmını düşünce ve kanaatlerinden ötürü dinin dışında ve karşısında göstermek hiç bir kulun elinde ve selahiyetinde değildir.

Memleket içinde dine karşı bir hareket ve düşmanlık alıp yürümüşse buna karşı şerefli ve seviyeli bir ifade ile direnmeli; gereken cevaplar en yetkili din adamlarının söz birliği ile ve din davasından başka hiç bir art niyetin izini taşımayan mert ve samimi açıklamalar şeklinde olmalıdır. Şunu da önemle belirtmeliyiz ki zamanımızın fikir cereyanları ve siyasi görüşleri milletlerarası çapta kirli ve kapalı oyunların perde önündeki görüşleridir. Gerçek maksatları her zaman ve her yerde meydana çıkarılmayacak derecede kapalı ve saklıdır.

O yüzden din adamları herhangi bir konuda taraflardan birisini destekleyerek görüş beyan ederken çok dikkatli ve ehliyetli davranmalı, konuyu en derin teferruatı ile incelemeden din adına fikir beyan etmekten kaçınmalıdır. Çünkü görünüşte parlak cümleler ile dile getirilen, kirli bir dış menfaatin oyununa gelerek dinin şerefine ve coşkun saygısına gölge düşürmek tehlikesi her zaman için söz konusudur.

d) Halkın seviyesine göre konuşmak. Din adamı, halkın içinden yetişerek ona ışık saçmayı kendine vazife edinen bir şahsiyettir. Bu itibarla kürsülerde ve minberlerde halka seslenirken, sohbet toplantılarında mü’minlerle dertleşirken, milletin ruhuna ve idrak seviyesine göre hitabetmesini becermeli ve bu esastan hiç bir zaman şaşmamalıdır.

Din adamı, ağdalı ve halkın konuşmasına yabancı olan ve anlaşılmaz kelimeleri kullanmaktan kaçınmalı;

Arapça dilini sadece ayet ve hadis okurken kullanmalı; açıklamalarında ve öğütlerinde halkın gündelik dilini ve konuşma üslubunu kullanmakta titizlik göstermelidir.

Ayrıca din adamı cemaatinin kadın erkek, genç ve yaşlı gruplarından her birine karşı ayrı ve münasip bir ifade seviyesi kullanmalı ve karşısındaki grubun ilgisini çeken konularla bilgi seviyesini titizlikle tespit edip asla gözünden kaçırmamalıdır.

Halka dini anlatırken şahsi kanaat temayüllerini değil, elinden geldiği kadar öz bütünlüğü içinde dinin coşturucu ruhunu dile getirmeye çalışmalıdır. Halkı ısrarla Cehennemin gür alevleri ile korkutmaktan sakınmalı; Allah’ın geniş rahmetini etraflı örneklerle anlatarak gönüllere ümit ışığı salmalıdır.

Dini duyguları gevşek ve ruhları henüz İman ateşi ile tutuşmamış kimseleri yola getirmeye çalışırken kırıcı, küstürücü, soğutucu ve Cehennemin dibine batıncı olmamalı; müsamahakar ve tatlı bir ifade ile soğuk yüreklere din ve İman aşkı aşılamasını becermelidir.

Bu konuda Allah’ın kelamı bize yol göstermektedir. Kur’an’ı Kerim’deki bir ayette Ulu Allah, Hz.Musa (a.s) ile kardeşi Hz. Harun’u Firavun’a gönderirken onlara şöyle talimat, vermektedir: “O’na yani (Firavun XII. Ramses’e) dini anlatırken yumuşak tatlı bir dil kullanın. Belki böylelikle hakikati anlayabilir ve yaptığı fenalıklardan ötürü içine korku ve pişmanlık girer.”

Peygamberimiz de önemli sayıda hadisleri ile bu konuya dokunmakta ve dini halka anlatacak kimselere seslenerek; daima kolaylık gösteriniz; halkın önüne açılmaz güçlükler çıkartmayınız. Her zaman müjde ve ümit veriniz. Sakın yüreklere korku ve ümitsizlik salmayınız” demektedir.

Ayrıca vaiz nasihatlar sırasında uzun, kuru ve bıktırıcı konuşmalar yapmamalı; arada tatlı, güldürücü hikaye ve fıkralarla dinleyenlerin yorulan beyinlerini canlandırmalı; dinleme arzularını tazelemelidir.

Vaiz ve nasihat verirken gözönünde bulundurulmasını belirttiğimiz yukarıdaki esaslar bu konuda söylenebilecek ve yapılması gereken hareketlerin tümünü dile getiriyor değildir. Zaten “konuşma ve hitabet sanatı” hakkında kalın cildleri dolduracak kitaplar kaleme almak gerekir ki bizim şu andaki maksadımız bu değildir.

Aslında bu esasların hepsini bir tek ana esasa bağlamak ve o ana temeli de şu şekilde cümleleştirmek mümkündür: “Bilgi, ahlak ve fazilet yönleri ile yeterli bir din adamı olmak.” çünkü bilgisi yerinde olan bir din adamı dini ve dünyayı; bu ikisinin arasında bulunan sıkı ve yakın münasebeti iyi bilecek ve bildiklerini de halka münasip bir dil ile anlatmayı becerecektir.

Böylece bir din adamı, ahlak ve fazileti sayesinde hangi hareketin vazifesine yakışmayacağını, hangi çeşit davranışın hem kendisi ve hem de mensup olduğu davaya şeref ve saygı kazandıracağını kesinlikle ayırtedebilecek ve hareketlerim ona göre ayarlayacaktır.

Zaten bu konuda bir takım prensipler sıralamak okuyucuya fikir vermekten öteye geçebilecek bir fayda taşıyamaz. Çünkü yazımızın başlığında söylediğimiz gibi “hitabet ve konuşma” sadece kitaplardan öğrenebilecek bir meslek değil, insanın ruh ve mizaç yapısına göre şekil alan bir san’attır.

Ve diğer bütün san’atlarda olduğu gibi bu konuda da tavsiye ve yol göstermeler, havada kalmaya mahkum cansız bir takım prensipler olmaktan öteye geçmeyebilir. Dini halka yaymak vazifesini omuzlarına alan kimse, kendine göre bir yol bularak bu yoldan giderek şahsiyet ve bilgisi ile halkın gönlünde taht kurmayı mutlaka başaracaktır. Aksi halde davaya faydalı olmasına imkan ve ihtimal yoktur.

Herkese derhal ve ayak üstü öğrenerek başarı ile uygulayacağı bir takım esaslar vermek elimizde olmadığına göre konunun üzerinde bu derece neden durduğumuz sorulabilir. Sebebi açık ve basittir. Dünyanın her köşesinde çeşitli batıl fikir ve görüşler arı kovanı gibi kaynaşmakta ve durmadan gayret göstererek temiz yürekli ve saf insanların beyinlerine zehir saçmaya çalışmaktadır. Bu sayısız ve eğriliğe çağıran fikir ve görüşler mukaddes memleketimizin insanlarını da ihmal etmiş değildir.

Her Allah’ın günü radyolarla, gazetelerle, kitaplarla, mecmua ve resimlerle müslüman milletimizin İman ve ahlakını yıkmaya çalışmaktadırlar. Böylesine karanlık tehlikeler yaşadığımız şu günlerde ehliyetli, azimli, mert ve fedakar din adamlarına her zamankinden daha çok ihtiyacımız vardır. Ve bu din adamlarının çalışmaları mutlaka gelişi güzellik ve rastgeldiğin üstüne yükselerek değişmez birtakım esaslara ve kaidelere bağlanmak zorundadır. Aksı halde sırf kendini gösterişli kalıplara sardığı, süslenip cilalanmasını ve bu kılığı ile gözlere güzel görünmesini bildiği için batıl karanlığı, kendini mü’min halkımıza kabul ettirebilir. O zaman doğacak olan mes’uliyeti en ağır hesabı kendi halinde ve saf halkımızdan değil de ona doğru, yolu tanıtıp sevdiremiyen beceriksiz din adamlarımızın boynuna olur.

Ulu Allah’tan hak yolu yolcularına tükenmez başarılar ve mü’min halkımıza da eksilmez İman açkı bağışlamasını dileriz.



Kaynak= Turan Yazılım / Mürşit 5 / Hadis / Riyazü’s-Salihin