Buruc Süresi Bilmen Tefsiri

Bu mübârek sûre, Şems sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Yirmi iki âyeti kerimeyi içermektedir. Göğün burçlarına yemîn ile başladığı için kendisine böyle “Burûc sûresi” adı verilmiştir. Bu sûrede kendisinden evvelki İnşikâk sûresi gibi müminler hakkında ilâhî vâ’di kâfirler hakkında da Rabbanî tehdidi ve geçmiş kavimlerin tuzak ve hilelerini içermektedir. Kur’an-ı Kerim’in büyüklüğünü ve yüceliğini Allah’ü Teâlâ’nın da azametini ve yüce sıfatını içermiş bulunduğu için aralarında büyük bir münâsebet vardır.

  • 1 – Burçlarla süslü göğe!

1. Bu mübârek âyetler, mü’mînlere karşı sırf Yüce Yaratıcıya îmanlarından dolayı hakarette, sûikastta bulunmuş olan eski bir kavmin başına gelen helâki bir takım kudret eserlerine yemîn sûretiyle haber veriyor. Asr-ı Saadetteki din düşmanlarına da bir ibret numunesi göstermiş bulunuyor, şöyle ki: (Andolsun burçlar sâhibi olan göğe.) Bu burçlardan maksat, güneş ile ayın ve yıldızların konaklarından, güneşin ayrılmış olduğu on iki kısmın her birinden ibarettir. Onlar, bu konaklarda her ay, her sene muayyen vakitlerde dolaşırlar, bunun neticesinde bâzen bahar, kış ve yaz mevsimleri meydana gelir.(“Burçlara dair Furkan sûresinin (61) ” inci âyetinin tefsîrine de bakınız!.)

  • 2 – Geleceği vâd olunan kıyamet gününe!

2. (Ve vâ’dedilen güne..) De andolsun.. Bundan maksat da Peygamberler ve semâvî kitaplar vasıtalariyle Allah tarafından vuku bulacağı vâ’d edilen âhiret günüdür, bir hesap ve ceza günüdür.

  • 3 – Şahid ile meşhûda kasem ederim ki: (Kur’ân’ı inkâr eden kâfirler mel’undurlar).

3. (Ve şâhitlik eden ve şâhitlik edilene..) De andolsun. Bunların hakkında birçok rivâyetler vardır. Kısaca deniliyor ki: Şâhitten maksat, Hz. Muhammed (a.s)’dır. Şâhitlik edilenden maksat da Âdem oğullarıdır. Veya şâhitten maksat, Hz. Muhammed’in ümmetidir. Şâhitlik edilenden maksat ise diğer ümmetlerdir. Veyâhut şâhitden maksat, hafaza melekleridir. Şâhitlik edilenden maksat da Âdem’in çocuklarıdır. Maamafih şöyle de deniliyor ki: Şâhitten maksat, cuma günüdür. Şâhitlik edilenden maksat arefe günüdür. Cuma gününde işlenilen amellere Cuma günü şâhitlik edecektir.

  • 4 – Tıpkı kahrolası Ashab-ı uhdud’un, o hendeği hazırlayanların mel’un oldukları gibi...

4. (Hendek sâhipleri öldürülmüştür.) Günahları ile yakalanarak katle. Allah’ın kahrına uğramışlardır. Bu ilâhî beyan, yukarıdaki yeminlerin cevabı durumunda bulunmaktadır. Bu helâk olayının böyle yeminlerle bildirilmesi, onun ehemmiyetine ve nazarı dikkate alınmasının lüzumuna işaret içindir.

“Uhdûd” kelimesi: Yer yarığı, hendek mânâsınadır. Çoğulu, “ehadid” dir. Bu hendek sâhipleri hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Kısaca deniliyor ki. “Necrân” denilen mahelde bir zât var idi, Hz. İsâ’nın dini üzerine bulunuyordu. Kendi kavminden olan Yahudileri Hz. İsâ’nın dinine dâvet etti, cenab-ı Hak’kın Hz. İsâ’yı yeni bir şeriat ile göndermiş, onların şeriatini nesh eylemiş (kaldırmış) olduğunu bildirdi. Onlardan bir gurup, imân ettiler. Bu hâdiseden Yahudilerin hükümdarı olan “Zanuvas” haberdar olunca “Himyer”den askeri bir kuvvetle o îman edenlerin yanlarına gitti, onları Yahudi olmakla ateşe atılmak arasında serbest bıraktı ve bir çukur kazıttı, içinde bir ateş tutuşturdu, artık bu ateşten korkup dinini terk eden, Yahudiliğe dönen kimseleri bıraktı, dinine sarılıp dünyevî azaplardan korkmayanları da o ateşin içine alıverdi, sıkılmadan da o yaman îman sâhiplerini seyre daldı. İşte bu mübârek âyetler, böyle bir hâdiseyi bildiriyor.

  • 5 – O tutuşturulmuş ateşle dolu hendeği.

5. Evet.. Öyle bir maksatla (Şiddetli tutuşturulmuş ateş..) Sâhipleri kahrolsunlar, onlar kahra, cehennem ateşine lâyık bulunmuşlardır.
“Vekûd” odun ve çıra gibi ateş tutuşturan şeyler demektir.
“Vukûd” da ateş yanmak, tutuşmak mânâsınadır.

  • 6 – Hani onlar ateşin başında oturur,

6. (O vakit ki: Onlar) O hendek sâhipleri (onun üzerine oturucu idiler.) O ateşe attıkları müminleri seyre dalmışlardı.

7 – Müminlere yaptıklarını acımasızca seyrederlerdi.

7. (Ve onlar, mü’minlere yaptıklarını) O pek zâlimce muamelelerini (seyir ediciler idi.) O mü’mînleri kendi adamları vasıtalarıyla o ateşler içine attırıyorlardı, karşılarından onları görüp duruyorlardı, bundan bir üzüntü duymuyorlardı, bu kadar zâlimce muamelelerinden, hiç sıkılmıyorlardı, o kadar katı kalpli bulunuyorlardı.

  • 8 – Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin Allah’a iman etmeleri idi.

8. (Ve) o zâlimlerin (bunlardan) bu ateşe attıkları mü’minlerden (intikam almaları da) sırf (bunların) bu mü’min zâtların (azîz, hamîd olan Allah’a îman etmiş olmalarından başka bir şey için değildir.) O hususta meşrû, mâkul bir sebep yok idi. Ancak o zâlimlerin ilâhî dine olan düşmanlıklarından dolayı idi ki: Kendilerini böyle pek büyük bir zulme sevk edilmişti.

  • 9 – Göklerin ve yerin tek hâkimi, azîz ve hamîd (mutlak galip ve bütün övgülere lâyık) olan Allah’a Allah her şeye şahittir.

9. O mü’minlerin imân ettikleri (O) Allâh-ü Teâlâ’dır ki: (Göklerin ve yerin mülkü ona aittir.) Bütün mahlûkat onun tasarrufu altındadır. Artık o zâlimler, şüphe yok ki, kendilerini o Yüce Yaratıcının kahır pençesinden aslâ kurtaramayacaklardır. (Ve Allah) O Kâinatın hâkimi (her şey üzerine şâhittir.) Bütün mahlûkatının neler yaptıklarını tamamen görüp bilmektedir. Elbette ki; onları lâyık oldukları cezalara kavuşturacaktır.

  • 10 – Mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de, sonra tövbe etmeyenler var ya, İşte onlara cehennem azabı var, yangın azabı var!

10. Bu mübârek âyetler de mü’mînlere eza ve cefada bulunan kâfirleri müthiş bir cehennem azabı ile tehdid ediyor. Mü’minlerin de ne kadar büyük nîmetlere nâil olacaklarını müjdeliyor. Yüce Yaratıcı’nın mükemmel kudretini afv ve keremini ve sanının yüceliğini şöylece beyan buyurmaktadır. (Muhakkak o kimseler ki,) Uhud ashabı gibi din düşmanları ki: (Mü’mînleri ve mü’mîneleri belâya düşürmüşlerdir.) Onları dinlerinden döndürmek için sıkıntılara işkencelere uğratmışlardır. (Sonra da) öyle kâfirce hareketlerde bulunanlar, o pek çirkin hâllerinden dolayı pişmanlıkta bulunarak (tevbe etmişlerdir, artık onlar için) âhirette (cehennem azabı vardır.) Orada ebediyen azap göreceklerdir. (Ve onlar için) başkaca da bir (yangın azabı vardır.) Bu da mü’mînlere yaptıkları fenâ muamelelerinin ayrıca bir cezasıdır. Bunu dünyada iken de görmeleri düşünülmüştür. Nitekim öyle bir çok zâlimler, dünyada da pek büyük felâketlere uğramışlardır.

“Bu âyet-i kerîme Ashab-ı kirâma eziyetlerde bulunmuş olanların ve her hangi asırda olursa olsun mü’minlere hakaret etmek ve cezalandırmak isteyenlerin mutlaka azaba, Allah’ın kahrına uğrayacaklarını haber veriyor. Bu ilâhî kahır, âhirette olacağı gibi dünyada da meydana gelebilecektir. Nitekim Kureyş müşrikleri böyle bir âkıbete mâruz kalmışlardır..

  • 11 – İman edip makbul ve güzel işler yapanlara ise, içinden ırmaklar akan cennetler var. İşte en büyük başarı, en büyük mutluluk budur!

11. Evet.. Küfürlerinde devam edenler, er geç cezalarını göreceklerdir. Mü’mînlere gelince (Şüphe yok ki: İman etmiş ve salih sâlih amellerde bulunmuş kimseler için de) o güzel itikat ve amellerinden dolayı (altlarından ırmaklar akan cennetler vardır…) Onlar, ahiret ağaçlarının altlarından nehirler akan bahçelere, bostanlara kavuşacaklardır. (Bu ise) böyle cennetlere kavuşmak ise (pek büyük bir kurtuluştur.) Pek şerefli bir kurtuluş ve selamettir. Bu ebedî saadete göre dünyanın bütün varlıkları pek ehemmiyetsiz kalır, işte insanlar, böyle yüce nîmetlere nâil olmak, âhiret azabından emin bulunmak için ilahî dine ve salih amellere sarılmalıdır. Hilafına harekette bulunmamalıdır.

  • 12 – Senin Rabbinin darbesi çok müthiştir.

12. (Şüphe yok ki,) Ey Son Peygamber!. (Senin Rab’binin kavrayıp tutuşu) Zalimlerden, müminlerin kutsal değerlerine musallat olanlardan intikam alması (pek şiddetlidir.) Artık bu müthiş cezayı düşünmelidirler. Bu ilahî hitab, Resûl-i Ekrem’edir. O Yüce Peygamber’e teselli veriyor. Ona eziyet veren Kureyş kafirleri vesaire hakkında da büyük bir korku ve tehdidi içermektedir.
“Batş” Bir şeyi şiddetle tutmak, sertlikle yakalamaktır.

  • 13 – O ilkin yaratır, sonra öldürüp tekrar diriltir.

13. (Muhakkak ki: O’dur) O alemin yaratıcısıdır, bu kainatı (ilk olarak yaratan ve iade eden, O’dur.) Ondan başka Yaratıcı yoktur. O’nun kudreti yaratmaya da yaşatmaya da, diriltmeye de fazlasıyla kafidir.

Artık O Yüce Yaratıcı, elbette ki: Zâlimlerden intikam almaya da her şekilde kaadirdir. Onlara dünyada azap etmese de, nihâyet âhirette azap edecektir. Çünkü onları diriltecek olan da ancak O Yüce Yaratıcıdır.

  • 14 – O gafurdur (mağfireti boldur), veduddur (kullarını sever, onlar tarafından da sevilir).

14. (Ve) O Kerem Sahibi Mabud (çok bağışlayan çok sevendir.) Kullarının tövbelerini kabul eder, itaatkar olan kullarını sever, nimetlere nail buyurur, artık o hikmet sahibi yaratıcımızın affına, sevgi ve lütfuna kavuşmak için çalışılmalıdır. Dindarca bir halde yaşamalıdır. Şükür vazifesini yerine getirmeye gayret etmelidir.

  • 15 – O arş sahibidir, şanı pek yücedir.

15. Evet.. O ezeli yaratıcı (şerefli arşın sahibidir) Arş ve kürsü gibi pek yüce makamlar, o Yüce Yaratıcı’nın birer kudret eseridir. Veya bütün kainatta ki mülk ve hükümranlık o Yüce Mabud’a aittir. O Mecid’dir. Yani: Kerem ve fazlı pek büyüktür. Varlık ve sıfatı itibariyle pek muazzamdır. Çünkü: O Varlığı zaruri olandır. Kudret ve hikmeti her yönüyle mükemmeldir.

  • 16 – Dilediği her şeyi yapar.

16. Ve O Kainatın Yaratıcısı (dilediğini hakkıyle yapandır.) Onun ezeli iradesi her şekilde geçerlidir. Binaenaleyh müminleri mükafatlara, kafirleri de cezalara uğratmaya fazlasıyla kadirdir. Onun hakkında haşa bir acizlik düşünülmez. Buna inancımız tamdır.

  • 17 – Nitekim o orduların, başlarına gelenleri mutlaka öğrenmişsindir.

17. Ey Son Peygamber!. (Sana o orduların haberi gelmedi mi?.) Elbette gelmiştir. Onları küfürleri, zalimce muameleleri yüzünden nasıl kahır ve helake uğramış oldukları sence malumdur. O müthiş tarihi hadiseyi senin zamanındaki inkarcılar da dikkate almalı değil midirler?.

  • 18 – Firavun ve Semûd milletlerinin.

18. (Fir’avun ile Semud’un..) Haberi, elbette ki: Sence malumdur. Onlar da Peygamberleri tasdik etmeyip onlara eza ve cefaya cür’et etmiş oldukları için ne müthiş azaplara uğradılar, onların kuvvetleri, hakimiyetlerin kendilerini kurtaramadı, Hz. Musa’ya, Hz. Salih’e muhalefetlerinden dolayı helake mâruz kaldılar, diğer inkarcılar da, onlardan bir ibret dersi almalı değil midirler?

  • 19 – Fakat kâfirler yine de dini yalan saymaya devam ediyorlar.

19. (Fakat kâfir olan kimseler) O müthiş hadiseleri düşünüp uyanmıyorlar. Onlar da Peygamberlerini, kendilerini hidayete kavuşturmak isteyen ilahî kitabı (yalanlamaktadırlar.) Evet.. Sonraki asırlardaki inkarcılar da inkarlarında devam ederek hiç akıllıca düşünmüyorlar.

  • 20 – Ama ne yaparlarsa yapsınlar, Allah’ın hükmünden kaçamazlar!

Zira Allah, ilmi ve kudretiyle onları, arkalarından kuşatır.

20. (Halbuki, Allah) Teala Hazretleri, o inkârcılar (arkalarından kuşatıcıdır) hepsi de Cenab-ı Hak’kın kudret elinde esirdirler. Kaçıp kurtulabilecek bir yer bulamayacaklardır. Artık ey Yüce Peygamber!. Sen o inkarcıların yalanlamalarından, inatlarından dolayı müteessir olma, onlar er geç layık oldukları cezalara kavuşacaklardır.

  • 21 – Hayır, hayır! Kur’ân onların iddia ettikleri gibi beşer sözü değildir.

21. (Hayır) O inkarcıların sandıkları gibi değil, (o) yalanladıkları, kendisine sihir ve kehanet isnat eyledikleri şey (şeref ve kadri pek büyük olan bir Kur’an’dır.) pek yüce bir ilâhî kitaptır.

  • 22 – O, Levh-i Mahfuzda olan pek şerefli bir Kur’ân’dır.

22. O Hikmetli Kuran, (Korunmuş olan bir levhadadır.) değiştirme ve bozulmadan her yönüyle muhafaza olunmuştur. Artık onu inkar edenler, en şiddetli azaplara layık olmazlar mı?.

“Levh-i mahfuzun varlığını Cenab-ı Hak, haber vermektedir. Biz, onun varlığına itikat ederiz, Maamafih levh-i mahfuza dair birçok rivâyetler vardır. Kısaca deniliyor ki: Bu levh, yedinci semâ’nın üstünde ve hava içinde bulunan bir levhadır. Beyaz bir inciden müteşekkildir. Ve pek süslüdür, uzunluğu yer ile gök arası kadardır, eni de doğu ile batı arası kadardır ve şöyle de deniliyor ki: Levh-i mahfuz, arşın sağ tarafındadır, kendisine “Ümmülkitab” (Kitapların anası) da denir. Bütün semâvî kitaplar onda yazılmıştır. Onda yazılı olanlar, ziyade ve noksandan ve şeytanların saldırısından ve korunmuş bulunmaktadır. Kısacası: Biz bu levh-i mahfuzun varlığına inanmaktayız, ayrıntılarını Allah’ın ilmine havale ederiz. Cenab-ı Hak, bizleri güzel itikaddan mahrûm bırakmasın âmin..



Kaynak = Turan Yazılım / Mürşit 5 / Kur’an / Meal:Yıldırım & Tefsir:Bilmen

Okuduğunuz Makaleyi Paylaşmak İster Misiniz?
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.