Besairu’l Kur’an Fecr Süresi Hakkında Bilgi

Mushaf’taki sıralamaya göre kitabımızın 89., Nüzûl sıralamasına göre 10., Mufassal sûreler kısmının 12i grubunun ilk süresi olan Fecr süresi, Mekke’de nazil olmuştur. Ayetlerinin sayısı 30’dur.

Kur’an-ı Kerîmin seksen dokuzuncu suresi. Mekke’de inmiştir. Otuz ayettir. İsmini, ilk ayetindeki ‘fecr’ sözcüğünden almıştır. fâsılası Ra, Dal, Bâ, Nûn, Mim, Elif, Tâ harfleridir.

Sûre yine öteki Mekkî sûreler gibi yeminle başlıyor. Fecre, on geceye, çift ve teke, geçip gitmekte, sonu yaklaşmakta olan geceye yemin edilir. Yemin edilen bütün bu varlıkların Allah’ın âyetleri olduğuna, bu varlıkları yaratan, onlar üzerinde egemen olan, onları buyruğu altında tutanın sadece Allah olduğuna, bu varlıkların sadece Allah’a boyun büküp O’nun emirlerini yerine getirdiklerine dikkat çekilir. İlmiyle, hikmetiyle, gücüyle, kudretiyle bütün bu varlıkları yaratan, onları hareket ettiren, onlara hükmeden Allah size hükmedemez mi? Tüm bu varlıkların hareket yasalarını koyan Allah sizin hayatınızın yasalarını bilmez mi? Sizin nasıl bir hayat programı takip edeceğinizi bilmez mi? Hayır hayır bütün bu varlıkları yaratan Allah bunları eğlence olsun diye yaratmamıştır. Yarattığı bu varlıkların her birerinin sizi de ilgilendiren görevleri, fonksiyonları vardır. Onlar Rableri tarafından kendilerine yüklenmiş olan bu görevlerini, fonksiyonlarını yerine getirmediği zaman sizin hayatınız biter. İşte varlıklar zincirinden birisi olan sizleri de başıboş bırakmış değildir Allah. Elbette sizler için de bir yasa, bir hayat programı belirlemiş ve yaşadığınız bu hayatın sonunda elbette sizleri de o programa uyup uymadığınızdan hesaba çekecek-tir.

Allah sizin için belirleyip seçtiği bu hayat programını sizden önceki toplumlara yaptığı gibi elçisi vasıtasıyla size de bildirmiştir. Ve işte şu anda Rabbiniz dünyada da, ukba’da da mutlu ve dengeli bir hayata ulaşmanız için sizi son elçisi aracılığıyla bu programı yaşamaya çağırıyor. Eğer Allah’ın bu dâvetini kabullenir ve Allah’ın istediği bir hayatı yaşarsanız kurtulursunuz. Değilse siz bilirsiniz. Allah’ın sizden istediği bu hayatı yaşayabilirsiniz, bunu bırakıp, Allah yasalarını terk edip kendinizce bir hayat da yaşayabilirsiniz. Sonucuna kendiniz katlanmak kaydu şartıyla dilediğinizi tercih edebilirsiniz. Ama bakın size bu konuda örnekler vereyim. Bir yanlışa düşmemeniz için sizi önceden uyarayım. Şu anda sizin Benim dâvetime ve elçime karşı takındığınız vurdumduymaz tavrı takınan insanlardan örnekler vereyim de onların âkıbetlerine muttali olun. Böylece akıllarınızı başlarınıza alın buyurarak Rahmeti bol olan Rabbimiz Âd toplumundan, Semûd toplumundan ve Firavun toplumundan örnekler verir. Kendi âyetleriyle, kendi elçileriyle savaşa tutuşmuş toplumların âkıbetlerini gözler önüne serer.

Müslümanların zor günlerinde, dar günlerinde gelen bu sûre bir bakıma işkenceler altında bunalmış garibanlara bir destek oluştururken, onlara tepeden bakan müşriklere de bir tehdit oluşturuyordu. Mekke’de dinlerinden döndürebilmek için kâfirler bütün güçleriyle Müslümanların, garibanların üzerlerine çullanmışlardı. âdeta her yönden yağan işkenceler altında bunalmış, tazyik ve terör altında inleyen mus’tazaf’lara bu sûre şöyle diyordu:

Ey Müslümanlar!

Ey Müslümanlıkları en büyük suç kabul edilmiş Müslümanlar!

Ey Rabbim Allah dedikleri için suçlu görülmüş Müslümanlar!

Ey Müslümanlıktan başka suçları olmayan Müslümanlar!

Ey sadece Müslümanlıklarından ötürü işkenceye maruz bırakılmış Müslümanlar!

Sakın üzülmeyin!

Sakın ümitlerinizi yitirmeyin! Sabredin! Yakında, hem de pek yakında gece gibi karanlık günler, zulüm ve işkence dolu günler geçecek ve zafer gelecektir. Kurtuluş gelecek ve fecir doğacaktır. Fecre ulaşacak ve mutlaka bayramı soluklayacak, zaferi kucaklayacaksınız.

Bir bakın gerinize! Âd kavmi, Semûd kavmi, Firavunlar, Nemrutlar ne oldu? Zalimleri, müstekbirleri, Allah yerin dibine batırmadı mı? Onları kahredip inananları yeryüzüne varis bırakmadı mı? Tüm despotları, tüm müstekbirleri imha edip cihanın şarkında garbında inananları varis kılıp imâm yapmadı mı? Öyleyse siz de tıpkı sizden önceki mü’minler gibi sabredin! Tıpkı selefleriniz gibi sizler de Rabbinizin istediği gibi olma, Rabbinizin görmek istediği gibi olma konusunda dayanın, direnin, sabredin ki aynı neticeyi siz de kazanın diye onlara müjdelerde bulunurken, onlara zulmederek Âdlaşan, Semûdlaşan, Firavunlaşan Mekke müşriklerine de şöyle bir tehditte bulunuyordu: Ey kâfirler, ey zalimler sizler de seleflerinizin âkıbetine hazır olun. Sizler de adım adım onların sonlarına yaklaşıyor olduğunuzun farkına varın buyurarak mü’minlere bir destek, kâfirlere de bir tehdit oluşturuyor Rabbimiz.

Daha sonra sûrede izzet ve şerefin Allah’ta, Allah’a kullukta olduğu vurgulanır. İnsanın bu konudaki sapması düzeltilir. İzzet ve şerefi Allah dışında, Allah’a kulluk dışında, Allah dininin dışında malda, makamda, servet ve samanda görerek mal mülk sahibi olmayı, makam mansıp sahibi olmayı izzet ve şeref sahibi olmak, imtihanı kazanmış olmak zannedenlerin, bunlardan mahrum olmanın da şerefsizlik ve imtihanı kaybetmişlik olduğunu zannedenlerin aldanmışlığı anlatılır. Bunların her ikisinin de imtihan olduğu, Rabbimizin bazen vererek, bazen de alarak imtihan ettiği ortaya konur. Daha sonra böyle vahiy bilgisinden mahrum oldukları için yanlış kıstaslar kabullenmiş, yanlış değerlendirişler içine düşmüş insanların yarın hesap kitap dönemi pişman olacakları, dizlerini döverek keşke dünyada Rabbim tarafından bana verilenleri kendimin zannederek, kendimden zannederek onlara güvenmeseydim. Keşke onlarla ilişkimi Rabbimin istediği biçimde ayarlayıp, onları Rabbimin istediği yerlerde harcayıp da bugünüm için hazırlıkta bulunsaydım diye hasret ve pişmanlık duyacakları anlatılır.

En sonunda da Rabbimiz razı olduklarını ve razı edeceklerini anlatır. Kitap ve sünnetle kalpleri mutmain olmuş, Allah’ın kendilerine gönderdiği hayat programına kalpleri yatışıp teslim olmuş kullarını razı etmek üzere cennetine koyacağını ortaya koyuverir.

Sûrenin âyetleri üzerinde yapacağımız kısa bir gezintiden sonra inşallah âyetleri tanımaya başlayalım.

Süre, üç ana konuyu kapsar:

1- Âd, Semûd, Firavun kavimlerinin akıbetleri,

2- İnsanların mala aşırı düşkünlükleri,

3- Ahiret, ahirette rahmet ve hüsrana uğrayacaklar.

Süre yeminle başlıyor ve;

“Andolsun fecre (tan yerinin ağarmasına), on geceye, çifte ve teke, yürüyüp gitmeye yüz tutan geceye. Bunda (bu anılan şeylerde) akıl sahibi için bir yemin var, değil mi? (1-5)

Bu ayetlerin tefsiri hakkında ve özellikle “çift” ve “tek” kelimeleri için birçok görüş ileri sürülmüştür. Üzerine yemin edilen dört şeyin, Mekkeli kâfirlerin âhiretin ceza ve mükâfatını inkârlarıyla ilgisi vardır. “On’dan kastedilen, ayın otuz gecesinin her on gecesi; “çift” ve “tek”ten murad ise, kâinatın bütün unsurlarını kapsar. Günlerin devri, gece ile gündüz, aynı günlerinin tarihi olabilir. “Fecr”, tan yerinin ağarması; “geçen gece”, güneşin çıkmasıyla batmak üzere olan karanlıktır. Bu dört şey, Kâdir-i Mutlak olan Allah’ın hikmetinin en güzel delilleridir.

Allah, bu ayetlerde fecr vaktine, ayın fârklı durumlar aldığı gecelere yemin etmekte, böylece bu vakitlere dikkat çekmektedir. Başka yerlerde de gündüze ve gündüzün çeşitli kısımlarına,kuşluk vaktine, -ikindi vaktine- yemin etmektedir. Böylece zaman dilimlerinin tamamına dikkat çekilmiş olmaktadır.

Zaman, bütün olaylar için kaçınılmaz bir unsurdur. Geçmiş olayların hepsi zaman içerisinde akıp gitmiştir.

Geçen bir anı geri getirmek, hiç bir yaratığın imkânı dahilinde değildir. İnsânoğlu, olayların geçtiği mekân unsurunun farkındadır ama zamanın akıp gidişini çoğu zaman hesaba katmamakta, onu hatırlamamaktadır. Oysa her geçen an, insanın ömründen geçmektedir; ömrünü eksiltmektedir. Ve akıp giden zaman içinde ne büyük olaylar gelip geçmiştir:

“Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd ‘ (kavmin)’e? Yüksek sütunlarla dolu İrem ‘e? Ki şehirler arasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdide kayaları oyan Semûd (kavmin)e? Ve kazıklar sahibi Firavun’a? (Kazıkları çakıp ordusuna çadırlar kurduğu veya insanları kazığa vurarak, işkence ettiği için Firavun, bu sıfatları almıştır). Bunlar, ülkelerde azmışlardı. Oralarda çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin, onların üzerine azap kırbacını yağdırdı. Elbette Rabbin gözetleme yerindedir” (6-14)

Gece ve gündüzün nizâmı, ceza ve mükâfatın varlığına delil gösterildikten sonra, onun muhakkak gerçekleşeceğini belirtmek için insanlık tarihinden delil getirilmektedir. Âhirete iman etmeyenlerin akıbetine bir kaç misal zikredilmektedir. Âd kavmi, Hûd peygamber’i yalanlamıştı. Âd Kavmi’ne İrem denilir. Bunlar Sâmi ırkından Hz. Nuh’un oğlu İrem’den gelmişlerdi. Onların bir kolu da Semûd’dur. Âd kavmi, yüksek binalar inşa eden bir kavimdi ve yeryüzünde büyüklük taslayanlardandı. Dünyada eşi olmayan benzersiz, şanlı, güçlü bir milletti. Dağları yontarak evler yapmışlardı. Firavun da muhteşem ehramlar yaptırmıştı. Onlar, asırlardır yeryüzünde kazık gibi durmaktadır. Firavun da haddi aşanlardan, defalarca ilâhı davet kendisine iletilmesine rağmen bile bile büyüklenen, hattâ kendini tanrı ilân eden bir sapık ve azgındı. Ad kavmi ile Firavun ve hanedanı insanlara çok kötülük ettikleri ve hidayetten saptıkları için Allah’ın azabı onlara hak olmuştu. Bu azapla helâk oldular. Onlar, Allah’ın kâinatın hâkimi ve gözetleyicisi olduğunu bilmezlikten geliyorlardı, gâfildiler, fesat ve fitne çıkarıyorlardı kendi kendilerine zulmediyorlardı, bile bile azabı çağırıyorlardı. Şımardılar, Allah’ı unuttular, ayetleri bile bile inkâr ettiler: Helâkleri de onların bu azgınlığından kaynakladı.

Geçen zaman, gece karanlığı gibi bu büyük olayları örtmüştür. Ama aklı olan, bunları hatırlamalı ve onlardan ibret almalıdır. Gündüz işlenmiş olsun, gece işlenmiş olsun, Rab Teâlâ yapılan şeylerin hepsinden haberdardır. Zulmedip yeryüzünde fesat çıkaranların uğrayacağı âkıbet, yukarıdaki âyetlerde anlatılanların âkıbeti gibi olacaktır. Ne var ki insanların çoğu bundan gaflet içindedir:

Fakat insan böyledir; Rabbi, ne zaman kendisini imtihan edip ona ikramda bulunursa, ona nimet verirse: ‘Rabbim bana ikram etti’ der. Ama Rabbi, onu imtihan edip rızkını daraltırsa: ‘Rabbim beni küçük düşürdü (perişan etti)’ der. Hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yemek vermeğe (birbirinizi) teşvik etmiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz” (15-20)

Mal, mülk insan için bir imtihandır. Şeref ve zilletin ölçüsü daima mal, para, mülk olmuştur. Oysa Allah, insanları şükürde veya nankörlükte, sabırda, isyanda, masiyet ve itaatte dener. Asıl olan iyiliktir. Gözünü mal hırsı bürümüş kötü ahlâklı kişiler, yetimin malını yerler, yoksulu doyurmazlar. Kendileri yedirmedikleri gibi, başkalarını da teşvik etmezler. Mirası hakça değil, zorbalıkla ele geçirirler; helâl-haram, hak-bâtıl olup olmadığına bakmazlar. Bu ayetlerde insanların mala düşkünlüğü anlatılıyor. Aslında malın azlığı da, çokluğu da insan için bir imtihan vesilesidir. Malı kullanma hususunda da Allah’ın kendisini gözetlediğini insan bilmelidir. O halde akıl sahibine yaraşan, mal ve dünyaya olan bu aşırı tutkudan vazgeçmektir. Çünkü bir gün gelecek, malı kendisine fayda vermeyecektir

“Hayır, (bu yaptığınız doğru değildir). Yer çarpılıp parçalandığı zaman, melekler sıra sıra olduğu halde, Rabbin geldiği zaman. Ki cehennem de o gün getirilmiştir. İşte o gün insanlar anlar, ama artık anlamının kendilerine ne faydası var? (O zaman insan): ‘Ah, keşke ben, bu hayatım için (iyi işler yapıp) gönderseydim: ‘ der. O gün Allah’ın (vereceği) azabı hiç kimse veremez. Onun (vuracağı) bağı kimse vuramaz; Ey, huzura eren nefis! Razı edici ve râzı edilmîş olarak Rabbine dön! (iyi) kulların arasına gir! Cennetime gir!”(21-30).

Mala açgözlülüğünüz, dünya hayatına dalmışlığınız, size hesap gününü unutturur. Yaptıklarınız karşılıksız mı kalacak sanıyorsunuz? Hesap günü, yaptıklarınızdan dolayı pişman olacaksınız, ama iş işten geçmiş olacak. Resullere uymamakla ne büyük hata ettiğinizi anlayacaksınız, ancak artık cehennem size hak olmuştur. Oysa bakın, iyi kullarıma da ben cenneti va’detmiştim, Onlar, inanıp iyi amellerde bulundular; hak dine iman edip, yalnız bana ibâdet ettiler; tam bir kalp itminanıyla bana bağlandılar; benim rahmetimi umdular. İşte, onları cennetime koymam haktır..