Allah (c.c)

Allah (c.c) Ne Demektir



Allah’a hamdolsun,nefislerimizde Kendisinin varlığını doğru olarak bilmemize yarayan açık bir delil kıldı,yoksa biz O’nun zatını tasavvur edemezdik.Bu burhan,kendisiyle konuştuğumuz,düşündüğümüz ve iyiyi kötüden ayırdığımız yuhdur.O,Allah’ın emirlerine karşı muhatap ve onlarla mükelleftir.Ruh olmasaydı,insan hayvan derecesine veya ondan daha aşağıda olurdu.Biz ruhu anlayamayız ve tasavvur edemeyiz,onun yerinin ve mekanının neresi olduğunu bilemeyiz.O kalpte mi yoksa dimağda mı bunu bilmiyoruz.

Alimler ve felsefeciler bu hususta ihtilafa düşmüşlerdir.Ama bir çok ihtilaf ve münakaşalara rağmen,netice sıfır oldu.İki gruptan her biri kendi cehaletini ortaya koymadan başka bir iş yapmadı.İnsan,ruhun varlığından şüphe edemez,onun varlığını ve esrarını inkar edemez.Ve insan onun nasıllığını da bilemez.Fakat bir şeyi bilememek onun varlığını inkar etmeyi gerektirmez.

İnkarcı ve zayıf akıllı birçok kimseler göremediğimiz ve herhangi bir duyu organı ile hissedemediğimiz şey nasıl mevcut olabilir diyorlar.Yine onlar maddi olmayan melekleri,cinleri ve yüce zatı da inkar ettiler.Bu inkar aklın zaafının ve nefsin kendi isteğinde devam etmesinin bir sonucudur.Bu ise,selam olan fıtratı bozmaktır.Muhakkak Allah,akıl sahiplerinin hepsine her eserin bir müessiri,her harketin muharriki olduğu fikrini yerleştirmiştir.Nitekim bir hayvan hareket ettiği zaman O’na doğru döner.İnsna hayvandan daha mı aşağıdır anlayış bakımından ?

Bu münasebetle Ebu Hanife’ye isnad edilen bir hikaye nakledeceğiz.Bu rivayetin sahih olup olmaması mühim değildir.Aslında kendisi doğru bir hikayedir.Materyalistlerden bazıları kötü bir niyetle Ebu Hanife’nin yanına girdiler.Ebu Hanife onların maksadını anladı ve onlara:

Ben size acaip bir olay anlatacağım dedi.Bu olayla onları maksatlarından uzaklaştırdı ve onlar da onu bölelikle dinlediler.Şöyle anlattı:

Bir gemide bir adam vardı,gemi onu karaya attı.Geminin kaptanı ve idarecsi yoktu.Gemi kendi başına hareket ediyor ve duruyordu.Onlar ise bunu garip karşıladılar ver;

Bu adam delidir,gemiyi hareket ettirecek elbette bir kaptan lazımdır dediler.İşte tam fırsat ele geçmişti.İmam-ı A’zam taşı gedğine koyarak şöyle dedi;

Siz bir geminin kendi başına hareket edeceğini kabul etmiyorsunuz.Madem ki bu böyledir,o halde semavatın ve yıldızların ve yıldızların kendi başına hareket etmeyeceğini,onları idare eden bir yaratıcının olduğunu niçin kabul etmezsiniz,eksiksiz bir nizam içinde bunlar kendi başına yüzer mi? Bunun üzerine kendi hallerine döndüler,düşündüşer,düşündüler,akıl ve şuurları uyandı ve bir olan Allah’a inandık dediler.

Allah’ın varlığına iman,onun kemaline,O’nu inkar ise kişinin cehaletine,anlayışının noksanlığına bir delildir.Felsefe bazı zayıf akılları sapıttı ve Allah’ı inkarı aklın üstünlüğüne bir delil sayıp,bu hal ile rahata kavuştu güya.Böylece iman nimetinden mahrum kaldı.İtiraf edelim ki,düşünen akıllara göre Allah’ın varlığını kabul etmek,cehennem korkusu ve cennet ümidinden değildir.Belki de aklın bir gereği olarak kabul etmektedirler.Kim ister zayıf akıllı olmayı?

Putlara,taşlara,güneşe veya aya ibadet edenler de O’nun varlığını kabul ediyorlardı.Yalnız onlar putlara ibadet etmekle Allah’a yaklaştıklarını sanıyorlardı.Nitekim Kur’an bunu açıklamaktadır.Allah-ü Teala şöyle buyurmuştur onların halini hikaye ederek:

‘Biz putlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz (Zümer’3)’ dediler.

Gerçek şu ki,insandan daha acaip ve daha garip bir varlık yoktur.Bazan görürsün Allah’a secdeden uzaklaşır ve O’nu inkar eder,bazen de görürsün bir nevi yükselmek için taşa,ağaca secde edeceğim diye yerlerde yuvarlanır.Hatta öyleleri vardır ki,bir müddet kendisinin bir ilah olduğunu,bir zaman da Peygamber olduğunu iddia eder,buna kendisi de inanır ve koltuklarına karpuz sığmaz.

Oysa ki kendilerinde,kendilerinin kul olduğuna,küçüklükten yaşlılığa,açlıktan tokluğa,hastalıktan sıhhate kavuştuklarına dair deliller vardır.Halbuki ilah olan zat,sonradan olan hiçbir şeye muhtaç değildir.O sonların sonudur.Bu hususu itiraftan ilah olan kimse kaçmaz ve vazgeçmez.Bilfarz,bu alemin bir yaratıcısı yok desek.Aslında o cansız bir varlık olmasına rağmen bize şekil verdi diye düşünsek,nasıl olur da bir şey kendi kendini meydana getirir?

Elbette onu bir defada halkeden başka bir yaratıcı lazımdır.Bu düşünceyi şu andan ezele doğru devam ettirirsek,bu varlıkların hepsinin sonradan meydana geldiği ortaya çıkar.Bu durum,bu varlıkları sonradan meydana getiren büyük bir varlıkta nihayet bulur.Yeri gelmişken taşı gediğine koyalım:O evveli olmayan,kendisine başkası tesir etmeyen,kendisi dahi kendi nefsine tesirde bulunmayan varlıktır.Değişmek için eşyanın bir kısmı diğer bir kısmına tesir etmez.

O halde bu hususta şunu söyleyebiliriz ki,onlar terkip ve cüzlerin terkibini yapan bir terkipçiye muhtaçtır.İşte akıl bu noktada şaşırarak durur.İşte o varlık aleme tesir eden,kendisine tesir eden başka birinin de bulunmadığı ve kendi zatıyla var olan Allah’tır.Buraya geldiği zaman akıl,akıl ermediği için şaşkın ve eli ağzında kalır.Sonradan olan boşluk insanı böyle aciz bırakır da,akılların durduğu,fikirlerin nihayet bulduğu Allah nasıldır?

Varlığını itiraftan kaçıs ve dönüş olmayan,düşünce ve akılların kendisini idrak etmekten aciz kaldığı Allah’ın var olduğu neticesini kabul etmek lazımdır.Günahlardan uzak olan Peygamber (s.a.v) de şu sözüyle bunu doğruladı;

‘Allah gözlerden gizlendiği gibi akıllardan da gizlenmiştir.En yüce kişiler,sizin onu görmek istediğiniz gibi,O’nu görmek isterler’

Böylece akıl bu alemin maddesinde ve maddenin meydana gelişinde şaşırarak durur.Muhakkak her var olan şey,bir şeyden meydana gelir.Maddenin sebebi madde midir yoksa değil midir? Eğer maddeden olsaydı,o maddenin de başka bir maddeden olması gerekirdi.Ve bu durum böylece uzar giderdi (tesellül meselesi).Bu ise mümkün değildir.

Öyle ise bu insanın düşünmesiyle ve sapıtmasıyla mümkün olur.Bazı felsefecilerin madde ancak bir şeyden meydana gelir sözünü kabul etsek bile,deriz ki onlara,bu sözünüz doğrudur,alem maddedir,madde ise bir şeyden meydana gelir;işte o şey de Allah’tır.Anladığımız şeyin sonucu:muhakkak madde yaratılmıştır,fakat onu yaratandan nasıl çıktığının mahiyetini anlamak bize uzaktır.Onu idrak edemiyoruz.En iyisi bunu idrak edemeyeceğimiz şeyler grubuna dail edelim gitsin.Kim bu geniş alemdeki her şeyi anlayabildiğini iddia edebilir?

Mesela elektrik.Biz onun faydasını ve sonuçlarını biliyoruz,fakat tesirindeki sırrı anlayamıyoruz.Üstelik onu bahşeden ve faydalarını iddia edenler bile.Bu alemde bildiğimiz şeyler,bilmediğimiz şeylere nazaran cidden çok azdır.Hem bu husus en büyük felsefeciler tarafından bile itiraf olunmuştur.Nitekim onlar bildiğimiz şeyler bilmediğimiz şeylerden daha az demişlerdir.Beşer aklına düşen vazife,kendine kendi zaaflığına,vücudundaki şeyler hakkındaki bilgisizliğine,kendindeki sırlara,güzel terkibe,azalara,vazifesini yapan mideye bakıp düşünmektir.

Dişler vasıtasıyla çiğneyerek yemek nasıl kana ve ete dönüyor ve ince bir şekilde vücudun her tarafına dağılıyor? Bunu kendisi dahi bilmiyor.Sonra insan bütün vücudu için herhangi bir şey yapmadığı halde,kendisinin lezzet aldığını,gördüğünü ve hissettiğini bilir.İnsan düşünür fakat bazen nasıl düşündüğünü bilmez.Ona bu gibi şeyler için en yakın varlıklar bir tesirde mi bulunur?

Hayır,anası,babası,ecdadı ve mahlukattan hiç birisi bu yapı ve terkip için bir tesirde bulunmaz.Bütün varlıklar da böyledir.Ancak onlar nutfeden nesil halinde devam ederler.Nutfe o kimseye sonradan konulmuş bir şey değildir.Bu madde birleşme anında (copulation) kendisinden meydana gelir.O kimse onu yaratmamıştır.Belki o birleşme vasıtasıyla kendisinden çıkmıştır.

Peki bunu kim yaptı? Anne karnındaki cenine (embryon,foestus) kim şekil verdi? Bu alem mi? O bile cüzlerden meydana gelmiş,düşünemeyen ve bir şey yapamayan bir maddeden ibarettir.Bu maddede hayattan ve idraktan bir şey yoktur.O halde bütün varlıkların bir yaratıcısı vardır ki,o da varlığı kendi zatıyla kaim,hayat sahibi ve kendisinden başka ilah olmayan Allah-ü Teala’dır.

Her insan Allah’a ulaşmak ister.Fakat onun bir yönü ve mekanı var mıdır ki varıp ulaşsın? Biz O’na ibadet ve ihlasıyla kavuşuruz.Haşa Allah’ın bir ciheti ve yeri yoktur.Ancak Allah’a ulaşmak ruhani bir yol olup,araştırmak ve yükselmekle olur.Yani tasavvufla.Bu yol ise hakikatlerin açılmasından,Allah’a teslim olmaktan ve O’nun azamet ve cemaline gark olmaktan başka bir şey değildir.

Allah (c.c) İsminin Anlamı Ve Sıfatları



Kaynak = Abbas Kerare / Din Ve Şehadet / bkz:241…246