Aralık 04, 2022

Login to your account

Username *
Password *
Remember Me

Create an account

Fields marked with an asterisk (*) are required.
Name *
Username *
Password *
Verify password *
Email *
Verify email *
Captcha *
Reload Captcha
Kazım Şensaltık

Kazım Şensaltık

Bu yazımızda cemaat olgusunu veya diğer bir deyişle kavramını analiz etmeye gayret edeceğiz.  Önce cemaat ne demek biraz ona bakalım. “Toplamak, bir araya getirmek” anlamındaki cem‘ mastarından türeyen Arapça bir isim olup sözlükte “insan topluluğu” manasına gelir. Fıkıh terimi olarak namazı imamla birlikte kılan topluluğu ifade etmek için kullanılır.

İslâm dininde cemaat halinde ibadet teşvik edilmiş, hatta bazı ibadetler için cemaat şart koşulmuştur. Her gün kılınan beş vakit namaz, haftada bir kılınan cuma namazı, bayram namazları cemaatle eda edilen belli başlı ibadetlerdir. Cemaatle namaz, Müslümanlar arasında mevcut manevî bağın en önemli tezahürlerinden biridir. Namazların cemaatle kılınmasının hikmeti, Müslümanların birbirleriyle görüşüp hallerinden haberdar olmalarını, bilgi alışverişinde bulunmalarını, aralarında disiplin, sevgi ve düzenin yerleşmesini ve ibadetlerini severek yapmalarını sağlama amacına yönelik olmalıdır. Hz. Peygamber’in hayatı boyunca cemaate namaz kıldırması, hastalandığında da cemaate katılarak Ebû Bekir’in arkasında kılması, konunun İslâm’daki yerini göstermesi bakımından önemlidir.”

Yukarıda kelime anlamı ve İslâm literatüründeki anlamlarından da anlaşılacağı üzere cemaat bizim anladığımız gibi değil yani bir topluluğun bir kişi etrafında toplanması ona itaat etmesi veya biat etmesi değil. Cemaat aslında aynı dinin müntesiplerinin bir araya gelmesi toplanması fikir alışverişinde bulunması kaynaşması vesaire bu manaya geldiği açıktır. Hz. Peygamber (s.a.v) de bunu pratik olarak uygulamış bizlere bu konuda da örneklik teşkil ediyor.

Öncelikli olarak gelin bizde cemaat konusu nasıl anlaşılıyor biraz buraya bakalım! 21. yüzyıl Türkiye’sinde hemen hemen her insana “cemaat nedir” diye sorulduğunda bir hocaya tâbi olmak olduğunu anlıyorlar. Bu toplumda yaygın bir kanaat fakat yanlış bir kanaat. Yukarda da açıkladığımız gibi cemaat bir kişiye, bir meşrebe verilen isim olmamalı aksine tüm Müslümanların kuşatan ortak bir anlayışı ifade etmelidir. Hz Peygamber’in etrafında toplanan insanlara bugün ne diyoruz, ashâb, yani “arkadaş”lar. Hz. Peygamberin öğretisinde cemaat, sadece namaz için kullanılan bir kavarmdı. Yani arkadaşların/ashâbın beraber namaz kılmasına cemaat deniliyordu. Eğer onun öğretisinde cemaat bizdeki gibi anlaşılıyor olsaydı, aynı rütüelleri yapan, birbirinin kopyası topluluk olurdu, ama değil. Çevremizde adı cemaat olan o kadar çok yapı var ki irili-ufaklı, bunların hepsi bir cemaat olduğunu söylüyor. Ne ilginçtir ki hiç biri diğerini kendi cemaatinden görmüyor, aksine kendisine rakip olarak görüyor. Aslında bu irili-ufaklı yapılar tek bir cemaatin saflarından ibaret olması gerekiyorken maalesef günümüzde her yapı bir cemaat olmuş, kendinden olmayanı ötekileştiriyor hatta dinin dışına atabiliyor. Her cemaatin farklı uygulamaları, farklı düşünce yapıları var. Nasıl olacak? Aynı kitabı okuyan ve aynı Peygamberin hayatına ve sünnetine tâbi olan bu yapılar nasıl oluyor da hepsi birbirinden farklı oluyor. Genelde İslâm tarihi ve yakın tarih incelendiğinde karşımıza çıkan sonuç şu oluyor: Bir düşünce veya bir toplum için yapılan yorum veya pratik uygulama, sonraki dönemde din haline geliyor. Kitap ve sünnet bir tarafa itiliyor, o düşünce veya uygulama ilk sıraya konuluyor. Kitaptan ve sünnetten bu görüşe delil aranıyor. Aslında yapılması gereken bu yorumların kitap ve sünnet ekseninde değerlendirilip o döneme ait bir uygulama veya düşünce olduğu anlaşılmalıdır. Yani yorumla, kitap ve sünnet yer değiştirince, işte maalesef şu an geldiğimiz nokta tamda burasıdır. Geçmiş ulamamız bu yorumları gerçekten iyi bir niyetle yapmıştır ve toplumların sorunlarına çözümler geliştirmişlerdir, Allah onlardan razı olsun. Maalesef günümüzde bu çözümlemeler dinin yerini almaya başlamış. Artık her cemaatin bir dini, bir tabusu ve kutsal liderleri oluşmaya başlamıştır. Cemaat bir toplum veya topluluklar iken, aynı inanıcın etrafında toplanan insanlar tek bir cemaat iken, günümüzde her liderin arkasında veya yanında toplanan insanlar bir cemaat olmuş durumdadır. Şunu kaçırmayalım; cemaat de bütün insanlar eşittir, kimse kimseden üstün değildir, tek fark namazda önde durması, imamlık yapmasıdır. Bu durumda da o topluluk içindeki en takvalı olanı öne geçirmek gerekmektedir. Bu durum namazdan sonra bitiyor, o, yapıdaki herkes gibi bir birey oluyor, bir kutsallığı veya ona tanınmış özel bir konum, makam söz konusu değildir. Maalesef bizim toplumumuzda insanımız bu namaz kıldıran insanı kutsuyor, dokunulmazlık veriyor, artık o topluluğun neye inanması neyi reddetmesi gerektiğine o lider dedikleri kişi karar veriyor. Bunun en belirgin örneği o liderin müntesiplerine kimle görüşüp görüşmeyeceğini, kimin sohbetlerine katılıp katılmayacağını, kimin kitabını okuyup kiminkini de okumayacağını koyduğu kuralları belirliyor ve herkesin koyduğu kurallara uygulamasını zorunlu hale getiriyor. İşte bu durumda bu liderlerin çevresindekilerin neye doğru neye yanlış demelerini sağlamaya yönelik bir yönlendirmesi değil midir? Oysa İslâm da bunun tek kaynağı vahiy veya peygamberin sünneti ve örnekliği olması gerekiyordu.

Size konuyu somutlaştırma adına birkaç örnek vermiş olayım: Bir vatandaş olarak gittiğiniz (a) cemaatinde ki uygulamalar ile (b) cemaatindeki uygulamalar birbirinden farklı mı yoksa hepsi aynı mı?  Veya (a) cemaatindeki uygulamalar lider değişince farklılaşıyor mu yoksa aynı mı kalıyor? Veya gittiğiniz (a) cemaati (b) cemaatini nasıl tanımlıyor, dinin içinde mi yoksa dinin dışında mı görüyor? Peki dinin tek kaynağı kitap ve onun öğreticisi Hz. Peygamber ise nasıl farklı cemaatler veya diğer adıyla dinler oluşuyor? Evet, maalesef artık toplumda cemaatler birer din haline gelmiş, bilerek veya bilmeyerek yeni yeni dinler oluşmaya başlamıştır. Dikkat edin, hepsi aynı cemaatin safları olmaları gerekiyorken, hepsi birer müstakil din haline gelim durumdadır. Kanaatimce bunların en temel sebebi çıkar ve menfaatlerdir.

Biz hiç düşünmüyoruz veya önümüzdeki kitaptan haberimiz yokmuş gibi davranıyoruz. Oysa hepimiz aynı kitaba tâbiyiz, aynı kitaptan hesaba çekileceğiz. (a) Cemaatinin hocasının olduğunu ve Arapçasının iyi olduğunu halde (b) cemaatinin yaptığı davet çalışmalarına katkıda bulunmak için davet edildiğinde insanlara Kur’an okumayı vb. hususları öğretmek için gitmiyor, kendi cemaatinin çalışması olmadığı için. Bunu, dinin ve kitabın neresiyle izah edeceğiz? Bizim cemaat dediğimiz yapılar, biraz takım tutma gibi olmuş durumdadır. “Benim takımım, senin takımın yok kardeşim, cemaat kimsenin takımın değildir eğer bir takımdan bahsedeceksek oda olsa olsa Allah’ın takımı olur. Benzetme uygun olmadı farkındayım ama başka türlü açıklamak zor bu durumu, anlaşılsın diye bu benzetmeyi yapmış oldum. Haydi, varın benzemiyor deyin! Cemaatine tövbe istiğfar telkin eden liderler sanki kendisi bundan müstağni gibi davranıyorlar! Cemaatine peygamberi ve ashabını örnek gösterenler, kendilerinin peygamberin varisleri olduğunu nedense unutuyorlar! Cemaatine peygamberleri örnek gösterenler aslında o Peygamberlere; anlattığı kişiler değil kendilerinin benzemesi gerektiğini maalesef unutuyorlar! Bu dünyada cemaatini çoğaltma, sayılarını artırmak için çabaladıkları kadar ahireti kazanmak için çabalamıyorlar.

Gelelim Hz. Peygamber tarafında cemaat algısına ve pratik uygulamasına! Onun cemaatinde hiç kutsal lider yoktu, her bireyin değerli olduğu, her ferdin aynı statüde olduğu bir cemaat vardı. Köle ile yöneticinin statüsü aynıydı. “Ebu Leheb gibiler gelip Muhammed’e (s.a.v.) “Biz Müslüman olursak bize ne var?” dediğinde; “Bilal’e ne varsa sizede o var” cevabını alıyorlardı. Veda Hutbesinde her Müslümanı eşit olduğunu tüm insanlığa haykıran o muhteşem sözleri hatırlayın; “Acemin Araba, Arab’ın Aceme üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.” Takva nedir derseniz, onu da Allah Resûlü bakın nasıl ifade ediyor: “Takvalı kişi, içinizde Allah’tan en çok korkan kimsedir” diyor. Cemaatlerde Allah’tan en çok korkan lider midir dersiniz? Görüldüğü üzere burada bir kişinin veya makamın üstünlüğünden bahsedilmiyor. Onun cemaatinde her insan eşitti. Kendi hizmetinde olan kişi bile: “Bana hiç kızmadı, yanlış yaptığımda düzeltti ama hiç kızmadı” diyordu. Onun cemaatinde bir çocuğun bile değeri vardı, kuşu ölen çocuğa başsağlığı için giden bir liderdi o. Onun cemaatinde bir âmâ/kör kişi bile değerliydi, hem de bugünkü tabirle ülke yöneticilerinden bile çok daha fazla değerliydi. Onun cemaatinde hata yapanlar da vardı. Onun ilkesi, yanlış yapanı silmek değil aksine yaptığının yanlış olduğunu göstermek, onu yeniden cemaate kazandırmak oluyordu. Onun cemaatinde münafıklar vardı, onları tanıdığı halde ıslah etmeye gayret etti. Onun cemaatine önceden Müslümanlarla savaşmış, hatta yakınlarını şehit etmiş ve sonrada tövbe edip bu cemaate katılan sayısız insan vardı. Hz. Hamza’yı şehit eden vahşi ve Uhud savaşında Müslümanların mağlup olmasında en büyük payı olan Halid bin Velid bunlara örnek verilebilir. Onun cemaat öğretisinde Tebük seferini hatırlayın, Ka’b bin Mâlikler vardı! Onun bu cemaat bireylerine yaptığı muameleyi hatırlayın, Allah onun örnekliğiyle bir yapı inşa ediyordu. Bu cemaat dediğiniz Rahmânî bir yapı ve peygamber bile olsanız, yaptıklarınız Allah’ın onayından geçiyordu. Onun cemaatinde suç işleyenler vardı, günaha düşenler vardı, onun bu cemaat bireylerine muamelesi ise bir örneklik teşkil ediyordu. Çünkü onun yaptıkları vahyin süzgecinden geçiyor, yanlış varsa Allah Azze ve Celle tarafından düzeltiliyordu. Onun cemaatinde, kendi eşine bile iftira atanlar vardı. Onun tavrında eşi bile olsa kimseye savaş açılmıyordu, Allah dinin öğreticisine yol gösteriyordu. Onun yaptıkları ondan sonraki çağlara ve insanlığa bir örneklik olarak kalacaktı. Bu yazdıklarımıza ekleyeceğimiz çok konu var ama konu anlaşılmıştır deyip kısa kesiyorum.

Gelelim günümüze: Maalesef günümüzde cemaat liderleri birer padişah konumunda, oysa Allah Resûlü onlar için örnek idi. Neden padişah dediğimi biraz açayım: Şöyle ki cemaate kim girer kim kovulur, karar kimde dersiniz? Her akıl sahibi olanlar “cemaat liderinde” derki hakikatte budur. Peki, Allah Resûlünde neden böyle değildi? Onun cemaatine kelimeyi şahadet getiren herkes giriyor ve ben onun bir kimseyi cemaatten kovduğunu okumadım. Bizde ise lider, hoşuna gitmeyenleri, yaptıkları ve cemaate sağladığı katkı ne olursa olsun gözünün yaşına bakmaz kovar, hiçbir akıl sahibi çıkıp da: “Sen kimsin?” deme cesaretini göstermez. Allah’ın cemaatinden birini ancak Allah kovar ve Allah bu yetkiyi peygamberine dahi vermemiştir. İşte bu yüzden padişah diyorum, çünkü bunu ancak padişahlar yapar. Allah’ın dininin padişahı var mıdır onu varın siz araştırın? Daha öncede bir yazımda bahsetmiştim, cemaat dediğimiz yapı veya oluşum Allah’ın ve onun resulünün yapısı mıdır yoksa kişilerin şahısların yapısı mıdır? Eğer cemaat dediğimiz yapı Allah’ın yapısıysa o zaman Allah’ın kuralları geçerli olur o yapıya kim dâhil olur, kim olmaz onun kararı Allah’a ait olması gerekir. Güncel tabiriyle cemaate giren veya çıkarılacak olanın kararı Allah’ın kitabı ve onun resulünün pratik sünneti karar vermek zorunda olmalı. Onun dışında yapılanlar yani Kur’an ve sünnet dışında yapılanlar din olmaz sadece kişinin yorumu olur ki bu din değil. Bir şeyin din olması için olmazsa olmazı Kur’an’a ve sünnete uygun olması gerekir. Peki, günümüzde bu nasıl oluyor derseniz işte burası içinden çıkılmaz bir kuyudur. Çünkü cemaat günümüzde şahısların üzerine kurulu yapıların ve buralara ne olacağına da şahıslar karar veriyor haklarını yemeyelim yaptıklarına da kitaptan ve sünnetten bir delil buluyorlar. Konunun özeti şudur; Allah ve resulünün cemaat anlayışından saltanata evrilen bir durum arz ediyor bizim cemaatlerimiz. Oysa Allah’ın ve resulünün örnekliğiyle biz mü’minlere pratikte uygulayarak gösterdiği yol ve yöntemi merkeze koymak zorundayız. Müslüman bir birey istediği safta namaza durmalı. Çünkü her yapı büyük İslâm cemaatinin bir safı olmalı, bireyler istedikleri saflarda olmalılar, safı değişen cemaatten kovulmamalı. Unutmayalım din Allah Azze ve Celle’nindir. Tutulan saflar arasında değişimler olsa da herhangi bir saftan çıkarak başka bir safa dahil olmanız sizi dinden çıkarmaz bu durum sadece sizin tercih ettiğiniz safı gösterir. Her yapı Allah ve onun Resulünün yolunu takip ettiğini iddia ediyor. Bu iddialarında samimiyseler kendilerinde olan imkânları her yapıya ve her Müslümanın istifadesine açmak durumundadırlar. Ellerindeki imkânları sadece kendi cemaatlerinin imkânı olarak görmemeliler, ufak bir zümreye hapsetmemeliler, bu şekilde hareket etmelerinin ilâhî cezaya kendilerini müstahak kılacağını unutmamalılar.

Gelin şu sözleri sloganlaştıralım: Cemaatlerin saltanatından Allah ve resulünün örnek cemaatine hicret edelim” diyelim. Gelin: “İmkânlar benim ve cemaatimin değil tüm Müslümanlarındır diyelim. Gelin Müslümanların içini kemiren, lider kibrinden, şahsî ikbal beklentilerinden, Allah ve Resulünün örnekliğine hicret edelim. Gelin cemaatlerde Allah ve resulünün örnekliğini tahsis edelim! Önümüzde duran, içimizdeki en takvalı olanımız olsun varsın sıradan bir vatandaş olsun. Gelin kendi cemaat bağnazlığımızdan, Allah’ın cemaatinin bağnazlığına koşalım. Gelin kendi liderini kutsayan bireylerden, Allah’ı kutsayan anlayışı hâkim kılalım. Gelin cemaatimize ve vakfımıza, derneğimize bir yabancı geldiğinde buranın lideri kim dedirtelim tıpkı Allah resulünün Medine’sinde olduğu gibi. Gelin benim cemaatim, benim ikbalim, benim yapım, az olsun benim olsun demeyelim, çok olsun, az olsun bütün Müslümanların olsun anlayışına koşalım. Gelin yarın Allah ve O’nun Resulünün huzuruna gittiğimizde yüzümüz ak, başımız dik olarak durabilelim. Ey Allah’ın Resulü biz senin öğrettiğin gibi yaptık diyebilecek güzel örneklikler koyalım insanlığın önüne. Gelin bizi gören her birey her fert gördüğünde işte Allah’ın Resulüne ne kadar çok benziyor dedirtelim.

Bu yazdıklarımız imkânsız değil, eğer imkânsız olsaydı Allah peygamberine yaptırmazdı. O bizim örneğimiz, istesek bizde çok rahat yapabiliriz, ama istemiyoruz. Korkularımız var, elde ettiğimiz imkânlar, etrafımıza doluşan topluluklar ve en önemlisi de karizmamız var, elimizden gitmesinden korktuğumuz. Unutmayın ki yarın Allah’ın huzurunda bu saydıklarımız, bizim cennet nimetlerine ulaşmamamıza mal olacak, hesabını veremeyeceğimiz veballer ve hesaplar olarak çıkacak karşımıza.

Size tasfiyem: Hz. Peygamber’e bakın, Allah’ın en çok değer verdiği kimseydi, onun hiç böyle bir derdi olmadı. İsteseydi Allah onu yeryüzünün en zengini veya en itibarlı insanı yapardı ama ne o istedi nede rabbi bunu Murad etti. O gün için sıradan biriydi, yeri geldi aç kaldı, yeri geldi parasız kaldı, amma Rabbine güvendi, insanlığa bunu öğretti, işte cemaat nedir, birey nedir, cennet nasıl kazanılır, işte yaşayarak bizlere örnek oldu. Günümüzde ona benzeyen insan yok. Bu soruyu kime sorsanız “yok” der. İşte bizlere, bu zamanın Müslümanlarına ona benzeyen insanlar yetiştirmek düşüyor. Kurslarımız, okullarımız, kendi cemaatimize değil Allah ve onun resulüne insan yetiştirmeli. Yıkıp tahrip ettiğimiz her şeyi aslî konumuna geri koymak zorundayız yoksa hesap çok şiddetli olacak. Bu hesabın altından ne siz liderler, nede etrafınızda toplanan taassupçular kalkamayacak. Tüm Müslümanlara çağrımız: Gelin cenneti bu dünyada kazanın, varsın bu dünyada saltanatımız olmasın. Rabbimizin rızasını kazanarak ebedi hayatta saltanat sürelim. Önümüzde iki seçenek var ya ateş çukuru veya hiçbir aklın bile düşünemeyeceği ebedi olan nimet yurdu. Rabbim bizleri o nimet yurdunda toplasın.

Kur’an’a vakıf, onu okuyanın hemen ilk fark edeceği konu, peygamberler ve onların mücadelesi olacaktır. Hemen her gelen resûl, geldiği zalim ve tağutî düzenlerde, Allah’tan gayrı nice rableri olan insanlığı Allah’a davet etmiştir. İnsanlığın içerisinde teker teker insanları İslam’a davet etmişlerdir. Hiçbir peygamberin yanında Allah’a iman etmiş günahkâr bile olsalar hiçbir Müslümanı kovmadıklarını hatta tavır koyup ötekileştirmediklerini göreceksiniz.

Peki, bugün kendini peygamber varisi olarak gören cemaat liderleri, kanaat önderleri hangi hakla peygamberin bile kendinde görmediği cesareti kendilerinde görüp Müslümanları ötekileştiriyor, yetmiyor tavır koyuyor. Yetmiyor yeri geldiğinde dinden bile aforoz ediyorlar. Onlara peygambere verilmeyen yetkiler mi verildi de bunları biz mi bilmiyoruz! Yok, öyle bir yetki söz konusu değilse o zaman Müslümanların önünde duran liderlerden peygamber sünnetlerini öncelikle kendi üzerlerinde uygulamalarını istiyoruz. Bunu istemek için önce Kur’an’ı ve peygamberleri iyi tanımalıyız ki önümüzde duran liderlerden bunları isteyebilelim. Yani iş dönüp dolaşıp yine bize dönüyor, biz bileceğiz ki kimse bizi Allah’la aldatmasın. Çok önemsediğim, altını kalın çizgiyle çizdiğim şu ki; Allah, peygamberini görevlendiriyor, yanlış yaptığında ise düzeltiyordu. Peki, Peygamber neden yanlarındaki münafığı, günahkârı, kovmuyor, neden ötekileştirmiyordu? İşte önümüzde, kendilerine lider dediklerimiz bunları yapıyor mu yapmıyor mu, buraları iyi okumalıyız. Unutma eğer sen lidersen, yapman gereken kuşatıcı olman ve merhamet gömleğini giymen, varsa yanlışların düzeltmeye çabalamandır. Hz. Peygamberin örnekliğinde kendi hatalarını görmemezlikten gerek hatayı başkalarında aramak yoktur.

 Allah bizlere kendisine hakkıyla kul olmayı nasip etsin.

Bu yazımızda Bedir Ehli’ni anlamaya, anlatmaya gayret edeceğiz. Biz Bedir’e farklı bir pencere açacağız. Belki de daha önce böyle bir yazı okumamışsınızdır. Bizim yaptığımız bir analiz olacak, hakikat budur demiyoruz. Okuyucumuza farklı bir ufuk, farklı bir pencere açmış olacağız. Hatalar bizim, hak olan Rabbimizindir. Çünkü o eksiklikten münezzehtir. Bedir Ehli’ni hemen her Müslüman öyle ya da böyle okumuş veya dinlemiştir. Kur’an’da ve siyer kaynaklarımızda çok yer tutan bir savaş: Bedir savaşı… Biz bu yazımızda Bedir savaşını değil, o savaştan sonra Hz. Peygamber’in nezdinde ayrı bir yeri olan Bedir Ehli’ni biraz anlamaya gayret edeceğiz. Yapmak istediğimiz Bedir’i biraz güncellemek yani günümüze getirmektir. Nasıl olacak bu diyeceksiniz? Asırlar önce yapılmış ve bitmiş bir savaşı nasıl günümüze getireceksiniz diyebilirsiniz.

Yapmak istediğimiz tam olarak şudur; Bedir asırlar önce yaşanıp bitti mi? Yoksa bize verdiği bir mesaj mı var? Biz bu mesajın peşine düşeceğiz inşaAllah. Farklı bir yönden bakmış olacağız. Şöyle bir soruyla başlarsak doğru olur kanaatindeyim. Bedir savaşından sonra Hz. Peygamber neden hayatı boyunca, Bedir Ehline çok değer verdi ve onları hep farklı bir konumda tuttu? Birçok kaynaktan Bedir Ehli hakkında ki faziletleri kahramanlıkları vesaire okumuşuzdur. Biz buralara girmeden konumuza bakalım. Hep okuyup kürsülerden dinlemişizdir, Allah resulünün Bedir Ehli için söylediklerini. Peki, şöyle bir soru sorsak yanlış mı olur? Bu Hz. Peygamberin övdüğü ve hayatı boyunca çok değer verdiği Bedir Ehli hakkındaki kanaatleri sünnet midir, yoksa değil midir? Kur’an ve sünnet evrensel ise orada yaşanan savaştan çok Hz. Peygamberin, onlar hakkındaki kanaatlerinin bir sünnet olması gerekir. Ben şahsen sünnet olduğunu düşünüyorum hem de müthiş bir mesaj ve sünnet.

Peki, Bedir o gün yaşandı ve Hz. Peygamber hayatı boyunca oraya katılan insanlara hep farklı bir değer verdi. Bu da doğrumu doğru. Peki, o zamanda mı kaldı? Yoksa ondan sonrada devam eden bir sünnet midir? Ben daha önce de sünnet olduğunu düşündüğümü söyledim. Peki, sünnet ise günümüzde neden yok bu sünnet? Ben pek duymadım ama varsa beni bilgilendirirseniz çok memnun olurum. Amma boşuna aramayın. Çünkü hiçbir cemaat vs. ‘de bulamazsınız. Eee nasıl olacak? Hem sünnet hem yok, bu imkânsız demeyin. Biz, Müslümanlar ne imkânsız olanı imkânlı hale getirmedik ki!

Dönelim konumuza; Bedir Ehli’ni biraz güncelleyelim. Yaşadığımız toplumda İslam’ın temsilcisi konumunda kim veya hangi kurumlar var desek hemen herkes cemaatler diyecektir. Bende aynı düşüncedeyim. Bizim toplumda Allah’ın dininin ve O’nun peygamberinin temsilcisi cemaatler... Soru şu: Aranızda bu cemaatlerde hiç Bedir Ehli duydunuz mu? Biraz açarsak. Bu cemaatlerde Hz. Peygamberin hayatı boyunca hep ayrıcalıklı ve çok değerli bir yer tutan ve Bedir Ehlindendir dediği insanlar var mıdır? Konu açılsın diye şöyle bir örnek verelim. Çevrenizde cemaatler var. Bunların dernekleri, vakıfları var. Buralarda bu dernek veya vakıflarda Hz. Peygamberin hayatında olduğu gibi Bedir Ehli diyebileceğiniz insanlar var mı? Aslında cevabını aradığımız şey şu ki! Dernek ve vakıfları nice zorluklarla kurup türlü türlü sıkıntılara rağmen ayakta tutmuş ve görevi kendinden sonra ki insanlara devretmiş olan kişiler veya Müslümanlar Bedir Ehli konumunda olur mu olmaz mı? Siz bu dernek ve vakıfları bir kenara koyun cemaatlerde var mı? Çünkü bulunduğumuz toplumda İslam’ı temsil eden bu yapılardır genel olarak. Bunlarında elbet Bedirleri vardır. Olması da gerekir. Yoksa, Hz. Peygamber asırlar önce bu konunun üzerinde bu kadar durmazdı. Bana öyle geliyor ki oradan bir mesaj veriyor ümmetine. Sizin de ufaklı büyüklü Bedirleriniz olacak ve bu Bedir Ehline aman ha dikkat edin. Allah onlara çok değer veriyor, sizde verin diyor olabilir mi? Sanki biz ganimete kahramanlıklara dalıp asıl mesajı ıskalıyoruz gibi geliyor. Bedir’i 1400 küsur yıl öncesinde dondurduk. Hiç güncellemiyoruz. Bedir savaşına katılan ve İslam cemaatinin fertleri toplamda o gün 300 küsur kişi idi. Bugün en ufak cemaatin bile binlerce müntesibi var. Nasıl onların Bedir’i varda bugünkülerin yok? bu Bedir’i o çağa hapsetmek değil midir? Zihnimizi biraz açalım. Her cemaatin bir Bedir’i ve Bedir Ehli vardır. Her İslami derneğin, vakfın bir Bedir’i ve Bedir Ehli vardır, olmaması tuhaf olur. Tabi, doğru okursak ve Hz. Peygamberi günümüze taşımaya çalışırsak, bunların irili ufaklı çevremizde olduğunu görürüz. Bedir Ehli, Bedir de kalmadı. Hz. Peygamber’le birlikte ve ondan sonra da yaşadılar. Onlara hep farklı bakıldı. Bedir Ehli, Allah’ın dininin, yeryüzünde hâkim olması ve ahkâmının uygulanması yani oluşan İslam toplumunun kurucuları oldular. Bunu nerden çıkarıyorsun demeyin? Hz. Peygamber’in şu sözlerini hatırlayın. “Allah’ım, şu bir avuç Müslüman ölürse yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmaz” buyuruyordu. Buradan da anlaşılacağı üzere onların, Hz. Peygamber’in ve Allah’ın nezdindeki değerleri işte buradan geliyordu. Talip oldukları işin bedelini ödemiş ve ilklerden olmuşlardı.

Size bir örnek ‘Hatıb bin Ebî Beltea’. Bu sahabe, Mekke’nin fethini gizlice, Mekke’deki yakınlarına bildirmek istemiş ama Allah’ın, peygamberine haber vermesiyle önlenmişti. Sizce Hz. Peygamber bu sahabeye ne yaptı dersiniz? “O, Bedir Ehlindendir” deyip serbest bırakmış, hiçbir ceza vermemiştir. Bedir Ehli, Hz. Peygamber’in nezdinde bu kadar önemli ve değerli idi. Peki ya bizim Bedir Ehlimiz nasıl dersiniz? Tabi, önce varlığını kabul etmemiz lazım ki, sonra değerli veya değersiz diyebilelim. Çünkü bizim toplumda cemaat, vakıf ve derneklerimizde bu Bedir Ehli hiç olmaz. Tuhaf değil mi? İslam olacak, cemaat olacak amma Bedir Ehli olmayacak! Benim aklım almıyor, sizi bilemem. Bedir bir savaştan öte bir durum arz ediyor, Müslümanlar açısından. Şöyle ki, Hz. Peygamber (s.a.v) bizim için bir örneklik ise ki öyle, Kur’an şöyle söylüyor. “Gerçek şu ki, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça ananlar için, Allah'ın peygamberinde, güzel örnekler vardır.” (Ahzâb, 21) Şimdi biz, Hz. Peygamber’in (s.a.v) savaşlarını, kahramanlıklarını mı öne çıkaracağız yoksa hayatı boyunca çok değer verdiği Bedir Ehli dediği üzerine titrediği hakikati mi? Şöyle düşünelim! Bir savaş oluyor ve bitiyor. Asırlar boyu o savaş ve kahramanlıklar anlatılıyor. İlginçtir ki o savaştan sonra Hz. Peygamber’in üzerinde hassasiyetle durduğu konu hiç mi hiç konuşulmuyor veya akla gelmiyor. Kanaatimce savaştan çok, üzerinde durulması gereken işte burasıdır. Buradan asırlar sonrasına Peygamber’î bir mesaj geliyor. Biz bu mesajı doğru olarak okur ve anlarsak hayatımıza yön verecek, bize yarınları inşa etme konusunda Peygamber’î bir mesaj var! Burayı ıskalarsanız, başaramazsınız demek istiyor, ben böyle başardım, Allah’ın rahmeti böyle yapanlara gelecek diyor olabilir mi? Kanaatimce biz buraları hep ıskaladık ya anlamadık veya anlamak işimize gelmedi. Bu Bedir Ehli üzerinden biz, Müslümanlara öyle bir ders veriliyor ki, tabi almak isteyene. Bedir Ehli üzerinden kardeşlik nasıl olur? Müslüman olaylara nasıl yaklaşır? Müslüman yanlış yapan Müslümanlara nasıl davranır vb. nice dersler var almak isteyene… Peygamber’î bir mesaj; Müslümanlar arası bir hukuk dersi veriyor, asırlar sonrasına. Yarın sizin de Bedirleriniz olacak ve Bedir Ehli’niz olacak. Allah’a ve O’nun Resulüne iman etmiş iseniz, sizde Bedir Ehli’nize benim yaptığım gibi yapın diye haykırıyor çağlar ötesine.

Gelin, Bedir Ehli’ni biraz tanıyalım! Onlar, Allah’ın ahkâmı konusunda hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmez, doğru bildiklerini uygular ve Allah’ın hudutlarına riayet ederlerdi. Buradan şu anlaşılmasın: Hepsi aynı düşünce de olan ve hepsi aynı fabrikanın imalatı tek tip insanlar değillerdi. Yukarıda örneğini yazdığımız ‘Hatib bin Ebi Beltea’ buna örnektir. Yani onlarda insandı ve insan olmaları hasebiyle hataları ve yanlışları vardı. 300 küsür insanı inceleyin. Hiçbiri diğerine benzemiyor. Hepsi farklı kişilikler. Olaylara yaklaşımları, dini anlamaları ve pratikte uygulamaları birbirlerinden farklı idi. Ama hiçbir zaman Allah ve resulünü, Allah’ın yeryüzünde hâkim kılmak istediği düzeni oluşturma konusunda tereddüt etmemişlerdi. Bu insanlar farklı düşündükleri için hiç birbirini satmamış, birbirinin arkasından kuyusunu kazmamış. Hz. peygamber döneminde de böyle Hz. Peygamber’in vefatından sonrada böyle olmuş. İslam tarihi okuyan her akıl ve vicdan sahibi, bunu görür. Hz. peygamberden sonra halifeler döneminde bile bu Bedir Ehli hep ayrıcalıklı tutulmuş. Düşünceleri ve görüşleri önemsenmiş. Bedir Ehli toplumda azalınca ve kalmayınca Müslümanlar arasında kargaşanın başladığı zamanlar olmuş. Ne ilginçtir! Müslümanlar hiç buraları dikkate almamış, buralardan gerekli dersleri çıkarmamış görünüyor. Hz. Peygamber’in hayatını anlatanlar savaşları, kahramanlıkları öne çıkarıyor ama bu yönleri hiç anlatan yok. Olanların içinde ise günümüze getirip güncelleyen yok. Hz. Peygamber’in hayatını anlatan kitapları okuyun ve bu konuyu anlatan hocaları dinleyin. Hep orda yaşanan savaş ön plan da ama bu Peygamber’in üstüne titrediği konu pek önemsenmez. Burada bir sünnet var. Hz. Peygamber’in, Bedir Ehline olan muamelesi onun bir sünneti. Peygamber varisleri olduğunu iddia edenler için hem de çok kuvvetli bir sünnet. Aslında bu yazımızda Bedir Ehli’ni güncelleyerek cemaatler, vakıflar, dernekler özelinde irdelemeyi düşünmüştük. Lakin yanlış anlaşılma olacağını düşündüğümüz ve bizim vermek istediğimiz asıl mesajın bunun gölgesinde kalmasından çekindiğimiz için buralara girmiyoruz. O kısımları siz okuyucuların analizine bırakmış olalım. Bedir Ehli önemli, hem de çok önemli. Hele bugün, bu toplumda Müslümanların önünü açacak kapının burada olduğunu düşünüyoruz. Bedir Ehli bizim için bir süzgeç olmalı, kendimizi ve çevremizi bu süzgeçten geçirmek durumundayız. Bedir Ehlinden Raşit halifeler çıktı. Hiçbiri diğerinin kopyası değildi ama hepsi aynı amaca hizmet ettiler. Aralarındaki farklılıkları zenginlik yapmayı başardılar. Çünkü onların liderleri, Hz. Peygamber, onlara bunu aşılamış, üstünde önemle durmuş ve onlara bunun nasıl başarılacağını öğretmişti. Bugün bizim de buralardan başlamamız lazım. Çocuklarımıza savaşı, kahramanlıkları ile beraber ondan daha önemli olan bu kısımları öğretmeliyiz. Müslümanlar buraları önemsemedikleri için ne hallere geldi! Şapkayı önünüze koyun ve düşünün. Müslümanların bir kursuna veya derneğine, vakfına gidin ve orada siyer anlatan hocaları bi dinleyin. Nasıl bir Bedir anlatıyorlar? Çocuklara savaş ve kahramanlık anlatılıyor ama Bedir Ehli diye Hz. Peygamber’in hayatı boyunca üstünde durduğu önemli bir konu hiç anlatılmıyor. Buradan yetişen insanımız nasıl anlasın Bedir Ehli’ni veya Peygamberî bu sünneti veya uygulamayı? Bu yazımızda bir hakikati önünüze getirdik ve analiz etmeye gayret ettik. Hatalar bizden, hakikat ise Rabbimizdendir. Bu yazdıklarımızda bir hata olduysa önce Rabbimizden af, sonra da siz okuyuculardan helallik diliyoruz. Rabbim, bizleri hakikatin peşine düşen, hakkı hakikati arayan kullarından eylesin.

                                 HZ. PEYGAMBERDEN GÜNÜMÜZ LİDERLERİNE

Bu yazımız da Hz. Peygamberden günümüz cemaat liderlerini ve kanaat önderlerini karşılaştırıp biraz irdelemeye gayret edeceğiz. Öncelikle Allah azze ve celle bizlere kitabında “An dolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resulünde güzel bir örnek vardır” buyurmakta ve günümüzde onun izini takip eden insanımız gerçekten bu Kur’an’ı emre uyuyor mu, yoksa uymuyor mu onu irdeleyeceğiz.  Onda sizler için güzel bir örneklik vardır. Peki, bu buyruk bize ne anlatıyor? Biraz ona bakalım bu buyruk bize onu kürsülerden, hadis rivayetlerinden okuyun, insanlara bol bol anlatın mı diyor? Yoksa onun gibi olun mu diyor? Günümüz cemaat ve kanaat önderleri, yani Hz. Peygamberin varisi olduğunu iddia eden insanımıza baktığımız da bize Allah ve resulünü mü çağrıştırıyor? Yoksa bambaşka bir şey mi? Hz peygamberin hayatını hepimiz okuyoruz. Her Müslüman az yâda çok tanıyor asgari düzeyde Allah resulünü. Peki, bu insanlara sorsak ‘hangi cemaat lideri veya kanaat önderi Hz. Peygambere benziyor?’ diye sizce alacağımız cevap ne olur? Eminim %90 hiçbiri sonucu çıkacaktır. Peki, soruyu şöyle sorsak ‘sizce Hz. Peygamberi en güzel kim anlatıyor?’ desek sizce sonuç ne olur? Kanaatimce ilk sorunun tersi olur diye düşünüyorum. Peki, yukarda mealini yazdığımız ayetin tarif ettiği örneklik bu mu? Yok dediğinizi duyar gibiyim çünkü akıl sahibi her insan örneklik denildiğinde onun gibi olmayı anlar. Bu bir çelişki değil mi? Yani onu çok güzel anlatıp ama ona hiç benzememe. Kanaatimce bu bir çelişkiden öte bir akıl tutulması veya yeni bir din tahsis etmek olmaz mı? Allah bir peygamber göndermiş yeryüzünde insanlık için tercih ettiği düzeni onun örnekliğiyle hayata geçirmiş ve insanlığa bir yaşam biçimi, diğer adıyla sünnet bırakmış. Bunu Peygamber eliyle yapmış eğer peygamber yanlış yapsa müdahale edip düzeltmiş. Biz de sünnet derken Hz. Peygamberin yaşantısını anlıyorsak (ki böyle) onu örnek alan kişiler onun yaptıklarını yapan, kaçındıklarından kaçınmak durumunda olmalılar. Peki, böyle mi? 25 yıllık İslami geçmişi olan ve birçok cemaat veya lider hoca ile tanışıklığı olan birçok üst düzey görevlerde bulunan birisi olarak özellikle tevhidi çizgide olan yapıların önün de duran kişilerin istisnalar hariç hiç Hz. Peygambere benzeyenini görmedim. Çok iddialı bir cümle oldu ama maalesef hakikat bu. Ama bu yapıların içinde çok samimi mümin muvahhit insanlar tanıdım. Bu samimi muvahhit insanlar samimiyetleriyle insanlara örnek oluyorlar, onların liderleri bunların arkasında onları yetiştiren olarak algılanıyor o samimi insanların öz verili çabaları hiçte hak etmediği halde onun hanesine yazılıyor veya öyle algılanıyor. Yani çabalayan mümin samimi sıradan bir cemaat mensubu ama yaptıkları onun için hiçbir şey ifade etmiyor. Her güzellik lidere yazılıyor. Yanlışlar garibim sıradan cemaat bireylerine mal oluyor. Lider hiç birini üslenmiyor. Hz. Peygamberin, bu lider olduğunu iddia edenlerin hiç yanından geçmeyen sünnetleri var bunları biraz açalım. Siz hiç Müslüman kardeşi aç iken kendisi ziyafet çeken bir peygamber okudunuz mu? Peki, siz hiç kendisi aç kalıp cemaatindeki yoksulları doyuran bir lider tanıdınız mı? Çevresinde aç yoksul insanlar varken kendisi bir eli yağda ötekisi balda olan lider var mı çevrenizde? Kirasını ödeyemeyen gariban asgari ücretle geçinmeye çalışan cemaat bireyleri varken kendisi birkaç evlilik yapmış ve bunların geçimini cemaat üyelerinden topladığı aidat veya Müslümanların zekât sadakalarından sağlayan lider var mı çevrenizde? Sizin çevrenizde hiçbir işi mesleği olmayan ticaret vesaire de yapmayan ama birkaç ev geçindiren lider var mı? Başka bir soru sizin çevrenizde hiçbir iş yapmayan elinde çantası il il gezen bir lider var mı? Sizin çevrenizde Kur’an kursu hocası olup da yetiştirdiği öğrencilerden dini anlamda eksikleri olan veya kurstan sonra namazı vesaire bırakan öğrencileriyle özel ilgilenen bir lider duydunuz mu? Yoksa bu kurslardan çıkanları kendi hallerine terk edip kendi keyfiyle ilgilenen sanki onlar orada eğitim almamış, onların sorunları o liderin sorunu değilmiş gibi elinde çanta il il gezen lider var mı çevrenizde? Peki, çevresinde gariban olduğu için evlenemeyen, bu yüzden günaha düşen gençler varken kendisi iki veya ikiden çok evlilik yapan lider var mı? Şimdi diyeceksiniz ki ‘Hz. Peygamber de çok evlilik yaptı neden kınıyorsun?’ diye yok kınamıyorum. Evet, peygamber çok evlilik yaptı ama kendi öz kızını hiçbir dünyevi varlık istemeden genç Müslümanla evlendirdi. Peki, çevrenizde birden fazla evlilik yapan lider kendi öz kızını çevresini bırakalım, kendi cemaatinden gariban biriyle evlendirdiğini bilen var mı? Bu ve buna benzer o kadar çok sorulacak soru var ki konuyu uzatmamak adına kısa kesiyorum. Gelelim bu soruların Hz. Peygamber tarafında ki örnekliğine. Örneğin Hz. Peygamber kendi yapmadığı hiçbir şeyi bir başkasına yap demedi. Yapılması gereken bir şey varsa önce o yapmalı ve örnek olmalı. Nasıl mı? Hudeybiye’yi hatırlayın yapılan anlaşmaya bütün Müslümanlar karşı çıktı. Hz. Peygamber ‘kalkın kurbanlarınızı kesin’ dedi kimse yapmadı. Hanımı ‘ey Allah’ın resulü siz yapın onlar sizi takip edecek’ diyordu ve kendisi yapınca bütün Müslümanlar yaptı. Bir başka sünnet “komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir” buyuran resulün varisleri! Artık bırakın komşusunu akrabası aç, kendisi nasıl daha lüks araba alırım veya daha lüks bir ev alırım paraları şu yatırım araçlarına yatırıp zenginleşmeyi planlayan lider yok deyin çevremizde. Siz hiç Hz. Peygamberin bir Müslümana zulüm ettiğini okudunuz mu yâda duyan oldu mu? Yoksa aksini mi yaptı? Zalimin zulmüne ses çıkarmayan da zulme ortak olmuş mu dedi? Peki, zulüm nedir? Zulüm, adaletsizlik, haksızlık ve zorbalık demektir. Adaletin zıttı bir kavramdır ve bir şeyi olması gerekenin dışına kaydırmak, bir kimsenin rızası olmadığı halde mülkü üzerinde tasarrufta bulunmaya kalkışmak, haddi aşmak gibi manalara gelir.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kıyamet gününde, haklar sahiplerine mutlaka verilecektir. Hatta boynuzsuz koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacaktır. ” Konuyu dağıtmadan Hz. Peygamber (s.a.s) onun yolunu takip edenler için bir örnektir. Bu örneklik her toplumda ve her zamanda aynıdır değişmez. Örneğin Mekke’deki Muhammet ile Meddindeki aynıdır. Yani hangi topluma giderse gitsin aynı örneklik karşınıza çıkıyor toplumdan topluma farklı bir kişilik yok aynı kişi aynı uygulamalar. Yani bugün cemaat yönetenler onun varisi olduğunu iddia edenler şunu iyi bilsinler! Bu zamanda ve bu toplumda yaşasaydı yine aynı kişi olurdu o. Sizin zaman ve toplum değişti demeniz tamamen altı boş sözlerdir. Medine de yaşayan Hz. Peygamber hendek kazır, mescit yapımında taş taşır, hendek kazarken karnına taş bağlar, yiyecek bir şey olunca da onu herkesle paylaşırdı. ‘Bu bana ancak yeter’ deyip köşeye çekilip yemezdi. Yeseydi de emin olun çevresindeki insanlar ‘biz aç kalalım onu doyuralım’ derlerdi ama Allah o güne değil asırlar sonrasına mesaj veriyordu. İşte sünnet arayan liderlerimize Hz. Peygamberin varislerisiniz ve sizin samimiyetinizi biz işte buralarda göreceğiz. Zenginliğinizi Allah için mi harcıyorsunuz yoksa buralardan zenginleşmeye mi çalışıyorsunuz? İnsanlar samimiyetinizi ölçecek. Ben burada bir isim vereceğim Ahmed Kalkan, Allah ona rahmet etsin yaşam tarzı ve yaşam standardı Hz. Peygambere benziyordu. Ben çok zaman aç kaldığını evine ekmek bile alamadığını biliyorum. Yazdığı kitapların parasını bile infak ettiğini biliyorum. Parası olmadığı için doktora gidemediğini onu yakınken tanıyanlar bilir ve şahittirler. İşte bu yaşam bu toplumda bir karşılık buldu özü sözü bir biriydi. Onun gibi biri bir daha çıkar mı bilmem. Cemaatin lideri toplumun içinde olacak yeri gelir sırtında çuval taşıyacak, yeri gelir cebindeki son parayı ihtiyaç sahibine verecek, yeri gelir bulaşık yıkayacak, yeri gelir temizlik yapacak. Bir iş olduğunda onu yaptıracak birilerini aramak yerine kendisi örnek olup yapacak ki arkasından gidenler örnek alsınlar. Bizde bunların hiç biri yok bu makam maalesef posta dönüşmüş ve insanları kendine köle olarak algılıyor. Çevresindekiler emrine amade köleler, itaat etmeyenler zaten dinden bile aforoz ediliyor. Bu yazımızda bu günün liderlerine çağrıda bulunduk yanlışlar çok doğruları örtüyor bunu tersine rücu ettirmelisiniz yoksa bunun hesabı çok çetin olacak. Biz bu yazımızda eleştirdiğimiz lider tiplemesini genele rücu etmiyoruz tabi ki güzel örnekler var ama çok az ve yetersiz olanlar da toplumda tanınmayan mütevazı insanlar. Toplumda tanınan genelde ağzı iyi laf yapanlar veya etrafında çok şak şakçı barındıranlar oluyor. Maalesef insanımız gücün yanında saf tutuyor unutmayın eğer sizin de lideriniz böyleyse yani güzel konuşan ama tersini yapan konuştuklarıyla yaptıkları birbirini tutmuyorsa sizi yarın altından kalkamayacağınız bir hesap bekliyor. Size ufak bir tüyo vereceğim eğer önünüzde duran lider her şeyi en doğru ve en güzel kendisi biliyor ve bunu yapıyorsa aman dikkat. Şöyle bitirelim yarın Allah hepimizi kitabından hesaba çekecek ve mükâfat veya ceza azap karşımıza çıkacak. Hesaba çekileceğimiz liderimiz değil o gün o da kendi derdine düşmüş olacak. Hz. Peygamberin varisleri, onun başladığı yerden başlayın o zengindi bütün varlığını Allah için harcadı. Zengin Muhammet fakir ve yeri geldi aç kalan bir bireye dönüştü işte size sünnet. O Müslümanların infaklarına hiç bakmadı tersine kendisine hediye edilen bir tas hurmayı bile kendisi infak etti buyurun size sünnet. Neden bunlar sünnetler arasında yok? Sıradan insanın yaptığında sünnet olacak konuları kendinize sünnet olarak görüyorsunuz siz peygamber varislerisiniz sizin sünnetiniz sıradan insandan çok ama çok öte olmalı. Çoğu zaman kendiniz bile yapmadığınız nice konuyu cemaate yaptırıyorsunuz.

İnsanlarımıza açık çağrımız bir derneğe vâkıfa gittiğinizde oranın lideri size kendi eliyle çay yapıp ikram ediyor mu yoksa bize çay getirin mi diyor iyi bakın. Bir dernekte veya vakıfta oranın lideri her insan gibi çalışıyor mu yoksa postunda oturup emirler mi yağdırıyor iyi bakın. Unutmayın Allah’ın resulü mescitteyken ona ülke temsilcileri geliyor’ Muhammet kim?’ diyorlar onun o mescitte olan her insan gibi sıradan bir yaşam standardı vardı. Bugün sizlere liderlik yapan hocalarınıza iyi bakın Hz. Peygambere mi benziyor yoksa saltanat sahiplerine mi? Unutmayın o hoca yâda lider, Allah’ın resulünün temsilcisi konumunda ve ona benzeme onun gibi olma zorunluluğu var. ‘Yok, ben Allah resulünün temsilcisi değilim diyorsa’ o zaman kime tabi olduğunuzu varın siz düşünün. Bize düşen uyarmak ikaz etmek, yarın biz yanlış yaptık siz bizi uyarmadınız demeyin. Allah’ı şahit tutuyoruz biz yazdık ve uyardık üstümüze düşen sorumluluğu yerine getirdik. Değerli kardeşlerim şu hususta bir karar vermemiz gerekiyor. Cemaat dediğimiz oluşum veya kurum Allah’a ait bir yapımı? Yoksa kişi veya şahıslara ait bir yapımı? Bunun cevabını verdiğimizde bütün soruların ve kargaşanın cevabını vermiş olacağız. Biz bu cevabı siz değerli okuyucularımıza bırakmış olalım. Rabbim buna şahittir. Rabbim tüm Müslümanlara feraset, basiret ve hikmet nasip etsin. Liderinin rızasını değil rabbinin rızasını celbeden Salih ameller işlemiş olarak rabbine dönmeyi nasip etsin.

Allah (c.c.)’nun Hz. Muhammed (s.a.v)’i elçilikle görevlendirdiği yer, Mekke... Zihinlerimizi yoklayalım, ilk emir: “Oku yaradan rabbin adıyla oku” diye başlıyor. İlk inen âyetler ve sûrelere bakıyoruz. Habeşistan’a hicret tarihine kadar inen âyetler ve sûreler önümüzde duruyor. İsimlerini sayıp dökmeye pek ihtiyaç yok. Peki, neden ilk 6 yılı göz önüne alıyoruz, diyebilirsiniz. Şöyle ki; bu dönem içinde yaşanan olaylar, ilk Müslümanlara yapılan baskılar kaynaklarda bize anlatılıyor. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Allah (c.c.) peygamberi üzerinden bir mesaj ulaştırıyor muhataplarına. (Burası çok önemli, bu mesajın doğru kişi, doğru zaman ve doğru yerde ulaşmasını murad ediyor.) Bu mesajı duyan kulak kabartıyor, dinliyor, çıkarına gelmeyen, önemsemiyor, arkasını dönüp gidiyor. Birde önemseyen taraf var. İşte bizim konumuz da tam bu taraf olacak. O dönemde Hz. Peygamber, (s.a.v.)  mesajı ulaştırdığı Mekkeli insanların bir kısmı bu mesaja kulak kabartıyor ve icabet ediyor. Peyderpey inen âyetler, bu 6. yıl içinde bu toplumda bir karşılık buluyor. Bu mesaja karşılık veren insanlar inen bu âyetler ile bir mesaj alıyor, bir şey anlıyorlar. İşte bu mesaj neydi? Diye soracağız ve cevap vermeye gayret edeceğiz.

Bu altı yıl içinde inen sınırlı vahyin inşa ettiği bir grup oluştu. Bu grup, Allah’ın kendilerinden ne istediğini anlamaya çalıştılar. İşte bunu anlamak için o insanlara kulak veriyoruz. Câfer bin Ebû Tâlib, Habeşistan’a hicret ediyor. Bir grup Müslümanla beraber Habeş’e vardıklarında Mekkeli yöneticiler bir elçi gönderiyor. Habeş kralından, Müslümanların kendilerine iade edilmesini talep ediyorlar. İşte o güne kadar inen vahyin ona tabi olanlara verdiği bir mesaj var. Biz bu mesajı onların dilinden dinleyelim: Müslümanlar adına sözü Câfer b. Ebû Tâlib aldı. Peygamber Efendimizin amcasının oğlu olan Câfer, ilk Müslümanlardandı. O, kardeşi Ali'den on yaş büyük olup yirmi beş yaşlarındaydı. Allah yolunda baskı ve çilelere maruz kalmış, inancını yaşayabilmek için hanımı Esma binti Umeys ile Habeşistan’a hicret etmişti. Câfer, Habeşistan kralı Necaşi’nin sorusuna muhteşem bir cevap verdi:

“Ey hükümdar!  Biz cahiliye zihniyetine sahip bir kavimdik. Ağaçtan ve taştan yapılmış putlara tapar, leşlerin etlerini yer, kız çocuklarını diri diri toprağa gömer, insanlık dışı bütün kötülükleri yapardık. Akrabalarımızla ilgilenmez, komşu hakkı tanımazdık. Kuvvetli olanlarımız zayıflarımızı ezer, zenginlerimiz fakirlerin sırtından geçinirdi. Hak hukuk nedir bilinmezdi.” 

“Biz bu halde iken Allah(c.c.), bizim içimizden asil ve soylu, doğru, güvenilir, iffetli olarak bildiğimiz birini bize peygamber olarak gönderdi. O bizi; bir olan Allah'a inanmaya ve yalnızca O’na ibadet etmeye çağırdı. Atalarımızdan miras kalan putlara tapmaktan bizleri menetti. Doğru söylemeyi, emanete riâyet etmeyi, akrabalarla iyi geçinmeyi, komşuları gözetmeyi emretti. Bütün kötülük ve günahları, kan dökmeyi, yalancı şahitlik yapmayı, yetim malı yemeyi ve namuslu kadınlara iftira etmeyi ise yasakladı.”

 İşte o dönem içinde inen âyetler ve bu âyetlerin muhataplarının bunlardan aldığı mesaj Câferi’n dilinden dökülüyordu. Nedir bu mesajlar:

1- İlk mesaj tevhid, tek olan ilaha ibadet, adı ne olursa olsun tüm yaratıcı yerine koyduklarımızdan uzaklaşmak. Bunlar; hevâ, arzu ve isteklerimiz olabilir, malımız, paramız, yöneticilerimiz, eşimiz, soyumuz veya çok güvendiğimiz emeklilik sigortalarımız vb. şeyler olabilir. Her neyse hayatımızın merkezine koyarak kendilerine kul ve köle olduğumuz hepsinden uzaklaşmayı emrediyor. Bu mesajı ileten kişinin olmazsa olmazı asil, soylu, doğru, güvenilir, iffetli olarak bildiğimiz biri. Yani geçmişinde kul hakkı, insanlara zulüm, haksız yere mala çökme, hak hukuk tanımama vb. şeyler olmayan biri bu mesajı getirmeli ki toplumda karşılık bulsun. Bu bizim ülkemizdeki hoca, cemaat lideri, dâvetçi, yazar konumunda olanlara çok ama çok önemli bir mesaj.

2- Doğru söylemek, ne olursa olsun (kendi aleyhimize olabilir) yalan söylememek. Allah (c.c.), yalanı bütün toplumu ifsad eden çok ağır bir ahlâki problem olarak görüyor ve bundan kesinlikle uzak durmayı emrediyor. Bu yönüyle Mekke toplumuna benzeyen nelerimiz var bir bakalım. Maalesef öyle bir hal almıştır ki artık fıkıh kitaplarımızın “hileyi şer’iye” diye bölümleri vardır. Hayatımız yalan, hile, aldatma, çıkar üzerine kurulu. “Yok, öyle değil” deyin, tabi söylediğinize siz bile inanmayacaksınız. Biri yalan mı dedi; Nerden çıkardın bunu bizim yaşadığımız toplumda Müslümanlar asla yalan söylemez mi diyoruz? Yoksa çıkarımıza uymadığı zaman birkaç kişide yalanımıza şahit bulmakta da zorlanmıyoruz. Allah’ın dini hakkında bile ne yalanlar söylemiyoruz ki! Şöyle bir deyim kullanır toplumda; “Doğru çizmelerini giyerken yalan bütün dünyayı dolaşır” diye. Yalan ve iftirayı meslek haline getiren ve günaha düşkün olan herkesin vay haline! (Câsiye Sûresi, 7)

3- Emanete riayet etmeyi emretti diyor. Bu vahye kulak veren insanlar bir başka mesaj alıyorlar; emanetlere riayet… Bunu Hz. Peygamberin hicretinde de görüyoruz. Emanete riayet olmazsa olmaz. Çok ama çok önemli bir konu olarak düşünüyorlar. Öyle de bugün bizim yanımızda bulunan hiç aklımıza gelmeyen emanetlere riayet etmek... Bu ülkenin ve bu çağın insanına tavsiyem Câfer’e kulak kabartın. Size dinden anladığını anlatıyor. Bakın daha ortada Kur’an yok. Unutmayalım kitabın tamamı yok. Ama ilk inen âyetler ve onlardan çıkardıkları temel mesaj çok önemli. Çünkü hatalı bir çıkarım olsa Allah ve onun resulü düzeltirdi. Ama yapmadı demek ki mesaj doğru alınmış. Bugünün Müslümanları kendine emanet edilen mala çöküyor, kendi malı görüyor, “Yok mu daha?” diyor. Haydi! çıkın, “Yok böyle bir şey!” deyin, cemaatlerde, vakıflarda, toplumun içinde “Ye babam ye. Ne hesap soran var, ne hak hukuk diyen var.” İşte bunlara tavsiyem, dönüp Câfer’e kulak versinler. Kendilerine emanet olarak bırakılan Müslümanların paralarını, mallarını, emeklerini, bakın bakalım bu Müslümanım diyenler hak sahiplerine teslim ediyor mu? Yoksa üzerinde sefa mı sürüyor? Siz cevaplayın. “Miras hukuku mu? O da ne? Kimin aklına gelir böyle bir şey? Yok, canım nerden çıkardın?” demeyin. Dönün çevrenize bakın, güçlünün güçsüzün hakkını nasıl gasp ettiğini. Ne entrikalar çevirdiğini zaten görüyorsunuz. Daha sayamayacağımız neler var neler, amaç hâsıl olmuştur, emanet konusunda.

4- Akrabayla komşuyla iyi geçinmeyi emretti diyor Câfer (r.a.). Evet, ilk muhatap ilk mesajlara devam ediyor. Akrabalar, komşular ve en nihayetinde topluma, çevrenize iyilik edin diyor. Bu mesajı almış bu insanlar. Muhatapları müşrik bile olsa iyilik yapın mesajını almışlar inen vahiyden. Peki, bu vahiy, neden bizde bu mesajları bırakmıyor dersiniz? Ya da biz bunları hallettik, artık Medine’deyiz ahkâma tabiyiz öyle mi? Peki, ahkâm kime uygulanır? Mekke de bu mesajları alan topluma uygulanır. Böyle bir toplum yoksa ahkâmın uygulanması nasıl olacak? Evet, biz ilk muhataplara ilk vahye kulak vermeliyiz. Onlar inen vahiyden bir mesaj aldılar ve muhataplarına bunu ilettiler. Bu mesajın ulaştığı muhatap, “Kral” bile olsa dinledi ve karşı çıkmadı. Bir de bize bakalım isterseniz, Kur’anı okuyup anne babayı, akrabaları, komşuları müşrik ilan etmiyor muyuz? Kâfir ilan etmiyor muyuz? Elimizde imkân olsa kafalarını kesmekten geri durmayız her halde. Ee, nasıl olacak bu? Câfer (r.a)’de. bu mesajı okudu ama kimsenin kafasını kesmekten falan bahsetmiyor. Acaba yanlış mı anladı bu mesajı? İmkânsız, o zaman biz mesajı yanlış anlıyoruz. Komşularımıza dönüp bakalım, binamızda kaç komşumuz bir yere giderken anahtarını bize bırakabilir diye kendimizi hesaba çekelim isterseniz. Ne kadarımız “benim komşum bana bırakır” diyebiliyoruz? Bakın; Hz. Peygambere müşrikler kasalarını emanet etmişti hatırlayın. Biz onun ümmeti, bu kitabın muhataplarıyız ve biz bu mesajları hiç görmüyoruz. Sadece slogan olarak ağzımızdan dökülüyor hayatımızda karşılığı yok denecek kadar az tek tük örnek var.

5- Bütün kötülükleri yasakladı diyor. Aslında şöyle söylüyor Kur’an diliyle; Kişiye, sisteme, grubun çıkarına hizmet eden her şeyden yalnız Allah c.c. kulluk etmeye çağırdı. Çünkü Allah kulları için kötülük dilemez, kötülüğü kullar, insanlar kendi elleriyle yaparlar. İşte bizi bu insanların kendi elleriyle yaptığı kötülüklerden uzaklaştırdı diyor.

6- Kan dökmeyi yasakladı diyor. Yani temel insan hakkı, yaşama hakkı bu evrensel bir mesaj, okumasını bilene tabi. Müslümanım deyip üç beş kuruş için eşini, ailesini gözünü kırpmadan öldürenler, bu mesaja iyi bakmalı.

7- Yetim malı yemeyi yasakladı diyor! Câfer (r.a) ilk muhatap, ilk vahiyle inşa olmuş ve bu vahiy den aldığı temel mesajlar; yetim malı yememek, yetimi koruyup gözetmek. Bugün bir de bu ülkenin insanına bakalım. Çevremize bakalım, bu mesaj ulaşmış mı bu topluma acaba? Pek ulaşmış görülmüyor bu mesaj. Var, ama toplumda karşılığı ne kadar var? Onu siz hesaplayın.

Namuslu kadına veya erkeğe iftira etmeyi yasakladı diyor. Çok yakın geldi değil mi? Çevremizde çıkarı için kimler kimlere ne iftiralar atıyor, tutmasa da tozu kalır. Çevremizde yaşanan, ayyuka çıkan olaylar, İstanbul sözleşmesini çağrıştırıyor mu size de? (bilemem ama iyi düşünmenizi istirham ediyorum.) İlk vahiy, ilk âyetler, bu vahye muhatap ilk insanlar ve aldıkları mesajlar. Kendilerine ulaşan vahyi okuyup çıkardıkları mesajlar… Yukarda yazdıklarımız, vahyin ilk muhataplarının kendilerine ulaşan vahiy’den ne anladıklarını bize göstermesi açısından önemli. İlk muhataplar okudular, anladılar, karşılarındaki muhataba anladıklarıyla mesajı ulaştırdılar. İşte Câfer (r.a)’in gözüyle nasıl okunur ve hangi mesajlar çıkar? Bu okumada önümüzde duruyor. Ben âcizane kendi anladıklarımı aktarmaya gayret ettim. Elbet çok daha kaliteli araştırma yapıp mükemmel analizler yapılabilir. Aslında sözün özünü teşkil eden şurası ki, ilk muhataplar, okudu, mesajı aldı ve yaşadılar. Kendilerini bununla inşa ettiler. Bugün, Müslümanım iddiasında olanlar kendi düşüncesine, kendi cemaatine, kendi yorumuna delil bulmak için okuyor. İşin püf noktası; delil bulmak için değil, okuyup amel etmek için okunmalı. Rabbinin kendinden ne istediğini merak eden ve bu vahye ulaşıp okuyan insanımız, işte bu ilk muhatapları göz önünde tutarak okumalı ve kendilerini inşa etmeleri çok ama çok önemli. “Okudum, mesajı aldım” deyip itaat mi? Yoksa “Yok şöyle de bir durum var” deyip bocalamak mı? Sözü şöyle bir soruyla tamamlasak yanlış olmaz sanırım; bugün vahye muhatap olduğunu söyleyen kaç Müslüman karşısına gelen muhatabına Câfer (r.a.) anladığı gibi okuduğunu anladı? Okuduğundan aynı mesajı çıkardığını ve muhatabına bu mesajı ulaştırdığını söyleyebilir? Rabbim okuyup hakikate tabi olan salih kullarından eylesin. Rabbim hakkı hak bilerek yaşamayı onun rızasını kazanarak huzuruna varmayı nasip etsin. Âmin.

 Kazım Şensaltık

Editör-Mizanpaj: Umeyr Şensaltık Hazretleri (K.S)

Kıl beni ey Rabbim! Öyle bir kıl ki melekler tutsun elimden, insanlık emin olsun dilimden. Kıl beni ey Rabbim! Kıl ki dirileyim yeniden, inşa olayım, kalkayım, sıyrılayım küllerimden. Kıl beni ey Rabbim! Beni benliğimden alıp götür sonsuz rahmetine. Beni kendine kul kıl ey Rabbim!

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Ey bağışlaması bol olan Rab! Beni de sevdiğin kullarından kılmaz mısın? Sen esirgeyen ve bağışlayansın, bu aciz kulunun tut elinden, çıkar aydınlığa, günahlarını bağışla, rahmetine kavuştur. Kıl beni ey Rabbim! Senin hak dediğine muhafız kıl. Senin kitabına asker kıl. Ey kalpleri evirip çeviren! Benimde kalbimi senin sevdiklerini sevmeye, buğz ettiklerine buğz etmeye çevir. Kıl beni ey Rabbim! Senin resûllerine, kitabında andıklarına ve dostlarına varis kıl.

Ey yerlerin ve göklerin Rabbi! Sen her şeye kâdir olansın, beni yaratılmışlara değil, yalnız kendine kul kıl. Kıl ki rahmetine mazhar olayım. Ey göğüslerde saklı olanı bilen, benimde gönlümde sakladığımı bilensin. Eğer gönlümde olandan razı değilsen, onları gönlümden sil, razı olduklarınla gönlümü doldur. İnşa et beni ey Rabbim! Kendinle ve rahmet ettiğin Peygamberlerinle beraber kıl beni. Kıl beni ey Rabbim! Rahmetinle kuşat, azametinle inşa et beni; etki sana kul olayım. İnşa et beni Rabbim! Et ki senin yoluna ulaşayım, senin yeryüzündeki askerin olayım. Ben acizim, sen galipsin ey Galip olan Rabbim! Beni kendinden başkasına muhtaç eyleme. Ben senin kulunum, sen kulunu kendinden başkasına ihtiyaç duydurmazsın acziyetimi ve darlığımı sadece sana arz ediyorum, biliyorum ki bana senden başka yardım edecek yok.

Kıl beni Rabbim! Hz. Musa (a.s.) gibi firavunların karşısında hakkı haykıran ve yalnız sana güvenen kullarından kıl. Kıl beni ey Rabbim! Hz. İsa’ın (a.s.): “Yok mu bana yardım edecek” dediğinde; “Biziz senin yardımcıların” diyenlerden kıl. Hani Mekke’de: “Muhammedi (s.a.s) nasıl bilirdiniz” diye sorulduğunda: “Biz onu doğru sözlü, emin birisi bilirdik” diyorlardı. Ey Rabbim! Bizi de o emin olanlardan kıl. Ey Rabbim! Müşrikler haykırarak: “Kimdir bugün size yardım edecek” dediklerinde: “Allah Azze ve Celle” diyenlerle beraber kıl. Ey Rabbim! Hani Hz. Lokman (a.s.): “Ey oğulcuğum” diyerek başlayan öğütleri vardı, işte beni de o öğütleri alanlardan kıl. Ey Rabbim! Hz. Süleyman (a.s.)’a verdiğin saltanatı ve gücü kendisine sorulduğunda: Bu âlemlerin Rabbinin kudretidir” diyordu ya, beni de o imana ulaşan kullarından kıl. Kıl beni ey Rabbim! Yoluna ram olanlardan kıl. Vahyine muhatap olup iman edenlerden kıl. “Benim ölümüm yaşamım yalnız âlemlerin Rabbi Allah içindir” diyenlerden kıl. Senin razı olduklarından, rahmetine ve mağfiretine duçar olanlardan kıl. Ey Rabbim! Bizleri şımarıp azanlardan, senin yolunun üstünde durup saptıranlardan emin eyle. Ey Rabbim! Aldatıcıların aldatmasından, yalancının şerrinden, senin adını kullanıp saptırıcıların şerrinden bizi emin ve muhafaza eyle. Ey azamet sahibi! Bizi, senin nurunu söndürmek isteyenlere karşı muhafız kıl. Ey Rabbim! Sen kitabında neyi Murad ettiysen, onu anlama hikmeti ver bizlere. O muradını yerine getiren kullarından kıl. Ey rabbimiz! Bizleri Kur’an’ı yurt edinen, vahyinle inşa olan kullarından kıl. Ey rabbimiz yeryüzünü selamet yurduna dönüştürme gücü ver bizlere. Senin nurunun tamamlanması için yoluna ram olan kullarından kıl. Âmin.

Kıl beni ey Rabbim! Öyle bir kıl ki melekler tutsun elimden, insanlık emin olsun dilimden. Kıl beni ey Rabbim! Kıl ki dirileyim yeniden, inşa olayım, kalkayım, sıyrılayım küllerimden. Kıl beni ey Rabbim! Beni benliğimden alıp götür sonsuz rahmetine. Beni kendine kul kıl ey Rabbim!

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Ey bağışlaması bol olan Rab! Beni de sevdiğin kullarından kılmaz mısın? Sen esirgeyen ve bağışlayansın, bu aciz kulunun tut elinden, çıkar aydınlığa, günahlarını bağışla, rahmetine kavuştur. Kıl beni ey Rabbim! Senin hak dediğine muhafız kıl. Senin kitabına asker kıl. Ey kalpleri evirip çeviren! Benimde kalbimi senin sevdiklerini sevmeye, buğz ettiklerine buğz etmeye çevir. Kıl beni ey Rabbim! Senin resûllerine, kitabında andıklarına ve dostlarına varis kıl.

Ey yerlerin ve göklerin Rabbi! Sen her şeye kâdir olansın, beni yaratılmışlara değil, yalnız kendine kul kıl. Kıl ki rahmetine mazhar olayım. Ey göğüslerde saklı olanı bilen, benimde gönlümde sakladığımı bilensin. Eğer gönlümde olandan razı değilsen, onları gönlümden sil, razı olduklarınla gönlümü doldur. İnşa et beni ey Rabbim! Kendinle ve rahmet ettiğin Peygamberlerinle beraber kıl beni. Kıl beni ey Rabbim! Rahmetinle kuşat, azametinle inşa et beni; etki sana kul olayım. İnşa et beni Rabbim! Et ki senin yoluna ulaşayım, senin yeryüzündeki askerin olayım. Ben acizim, sen galipsin ey Galip olan Rabbim! Beni kendinden başkasına muhtaç eyleme. Ben senin kulunum, sen kulunu kendinden başkasına ihtiyaç duydurmazsın acziyetimi ve darlığımı sadece sana arz ediyorum, biliyorum ki bana senden başka yardım edecek yok.

Kıl beni Rabbim! Hz. Musa (a.s.) gibi firavunların karşısında hakkı haykıran ve yalnız sana güvenen kullarından kıl. Kıl beni ey Rabbim! Hz. İsa’ın (a.s.): “Yok mu bana yardım edecek” dediğinde; “Biziz senin yardımcıların” diyenlerden kıl. Hani Mekke’de: “Muhammedi (s.a.s) nasıl bilirdiniz” diye sorulduğunda: “Biz onu doğru sözlü, emin birisi bilirdik” diyorlardı. Ey Rabbim! Bizi de o emin olanlardan kıl. Ey Rabbim! Müşrikler haykırarak: “Kimdir bugün size yardım edecek” dediklerinde: “Allah Azze ve Celle” diyenlerle beraber kıl. Ey Rabbim! Hani Hz. Lokman (a.s.): “Ey oğulcuğum” diyerek başlayan öğütleri vardı, işte beni de o öğütleri alanlardan kıl. Ey Rabbim! Hz. Süleyman (a.s.)’a verdiğin saltanatı ve gücü kendisine sorulduğunda: Bu âlemlerin Rabbinin kudretidir” diyordu ya, beni de o imana ulaşan kullarından kıl. Kıl beni ey Rabbim! Yoluna ram olanlardan kıl. Vahyine muhatap olup iman edenlerden kıl. “Benim ölümüm yaşamım yalnız âlemlerin Rabbi Allah içindir” diyenlerden kıl. Senin razı olduklarından, rahmetine ve mağfiretine duçar olanlardan kıl. Ey Rabbim! Bizleri şımarıp azanlardan, senin yolunun üstünde durup saptıranlardan emin eyle. Ey Rabbim! Aldatıcıların aldatmasından, yalancının şerrinden, senin adını kullanıp saptırıcıların şerrinden bizi emin ve muhafaza eyle. Ey azamet sahibi! Bizi, senin nurunu söndürmek isteyenlere karşı muhafız kıl. Ey Rabbim! Sen kitabında neyi Murad ettiysen, onu anlama hikmeti ver bizlere. O muradını yerine getiren kullarından kıl. Ey rabbimiz! Bizleri Kur’an’ı yurt edinen, vahyinle inşa olan kullarından kıl. Ey rabbimiz yeryüzünü selamet yurduna dönüştürme gücü ver bizlere. Senin nurunun tamamlanması için yoluna ram olan kullarından kıl. Âmin.

                                 BİRİ EĞİTİMMİ DEDİ HANİ NERDE!

Yeni bir eğitim öğretim yılı yaklaşıyor. Herkeste her aile de bir ne yapacağım telaşı, okul seçme, öğretmen arama telaşı almış başını gidiyor. Biz bu yazımızda Müslümanları ve Müslüman olduklarını iddia eden çevreleri biraz irdelemeye gayret edeceğiz. Tabi öncelikle şikâyet ettiğimiz ülkenin eğitim sistemini ve okullarını biraz gözden geçirelim. İlkokul, ortaokul, lise vs. hepsine baktığımızda fiziki olarak bu okullar (yani devlet okulları) birçok imkânı barındırıyor. Spor salonları, kütüphaneler, sanat atölyeleri, bilişim sınıfları gayet güzel binalar, geniş bahçeleriyle karşımızda duruyor. Bu binalar ve imkânlar çocuklarımızı eğitmeye yetmiyor. Bir türlü istenilen başarı elde edilemiyor. Birçok nedeni olabilir ama biz Müslüman bakış açısıyla baktığımızda olması da imkânsız görünüyor. Çünkü bu imkânlar var ama insanın manevi tarafı yok. Yani Allah; din, iman, ahlak ve bunun benzeri birçok boşluk mevcut. Bütün bu eksiklerin ve olumsuzlukların olduğu sistemden başka bir şey beklenmez…  Gelelim Müslüman cepheye; yani bizim okul Kur’an kurslarımıza, eğitim kurumlarımıza, dernek, vakıf vs. Buralarda da aynı sorunu ve hatta daha fazlasını görüyoruz, başarısızlık... Bir türlü istenilen kalite yakalanamıyor, istenilen başarı elde edilemiyor. “Peki, neden?” diye sorsak, her kurumun kendini savunacak birçok nedeni olduğunu görebilir veya duyabiliriz. Ama biz, biraz buralara iğne batıracağız. Konuşulmayan arkada dönen asıl sebeplere değineceğiz. Kur’an kurslarımız; Biraz buralara bakalım, ne durumdayız? Ve nelerden şikâyetçiyiz? Benim bu konularda epey tecrübeli olduğum söylenebilir. İşin içinden geliyorum, yani konun mutfağından. Ben hoca Âlim falan değilim! Bunu baştan belirteyim. Sadece bu konuları dert edinmiş biriyim. Bende bırakalım gitsin deyip kenara çekilebilirdim. Ama dedim ya ‘dertliyim!’ Heba olan emekler, yok olan nesillere, kaybolan değerlere bakınca dertlenmeyen Müslüman olmamalı. Elbaşından belirteyim ki yapacağımız eleştiriler tahliller işini en güzel şekilde yapan kurumları bağlamamalı onları en baştan takdir ediyoruz haklarını teslim ediyoruz. Bu yazdıklarımızdan buralarda hiçbir şey mi yok diye bir algı oluşmasın. Elbette var ama yetersiz eksik önem sıralamasında çok gerilerde. Kurslarımızın hali ne yazık ki içler acısı. Ama gerçek bu ki; eğitim vermek, insan yetiştirmek yerine daha başka işler yapar olmuşlar! Vitrine Kur’an kursunu koyuyoruz, arkasında neler olmuyor ki... Kur’an kursu diye çocuklarımızı gönderiyoruz, (hele bir de yatılıysa daha kötü) gidin bakın bunların olmadığını söyleyin. Yatılı kurslarımız maalesef kapalı cezaevinden beter durumda. Çünkü ceza evlerinin sosyal imkânları var. Kurslarımızda hiç biri yok maalesef. Düşünelim 14-15 yaşlarında delikanlımızı gönderdiğimiz Kur’an kursunda ne spor salonu, ne sanat atölyesi, ne oyun alanı, ne de bilişim sınıfı ve buna benzer imkânlar mevcut değil. Peki, burası kurs mu? Okul mu? Cezaevi mi? Yoksa göçmen kampı mı? Siz cevap verin. (Acaba aileler yaramaz çocuğu veya kendine zaman ayırmak için mi çocuklarını gönderiyor buralara diye sormaktan alamıyor insan kendini.)  “Böyle bir yerden 4-5 yıl eğitim alan çocuk buradan çıkınca ne oluyor?” diyebilirsiniz. (Bu kadar sabredip dayanabilirse tabi) ne oluyor buradan çıkan insanımıza iyi bakalım. Genelde kendisini buraya gönderene düşman oluyor veya Allah’ın dinine hasım oluyor (tabi genel olarak söylüyorum istisnalar kaideyi bozmaz.) Bu hasımlık, dilde olmasa da maalesef yaşantısında, hayata bakışında, nerden baksanız kendini gösteriyor. Peki neden? Neden o kadar çok anlatmakla bitmez kurslarımız işin vitrini olmuş? Arkada eğitime dair nerdeyse ezber- slogan dışında çok bir şey yok. Kurs, yapıya-cemaate para toplama aracı olmuş! Müslümanların yumuşak karnı bu, para başka türlü alınmıyor. Böyle söylüyordu bir kurs yöneticisi. Yatılı Kur’an kursu olunca istemese de yok diyemiyor, çıkarıp veriyor istediğimiz kişiler. Bir de gidin bu kurslarda İslami eğitim veren hocalara bakın! İddia ediyorum gidin işin uzmanı bir Müslüman bulun. Ona 10 soru tefsir usulünden, 10 soru hadis usulünden, 10 soru akait ilminden, 10 soru fıkıh usulünden hazırlatın ve burada hocalık yapan hocalara sorun. Yüzde doksanı sınıfta kalır. İşte bizim çocuklarımızı yetiştiren hocalarımız! Çok cesur hocalarımız! Gidin bakın, araştırın çoğunda eğitici (yani öğretmenlik diploması bile yoktur bırakın dini ilimleri Türkçe eğitim diploması bile yoktur.) İşte bizim çocuklarımızı emanet ettiğimiz kurslar, okullar bunlar. Ne yazık ki hakikat bu! Bu konuları dert edinmiş Müslüman kardeşlerimiz kendileri gidip araştırsın baksın, bu yazdığım manzara çıkacak karşısına. (Tabi istisnalar elbet vardır biz geneli analiz ediyoruz.) İşte böyle kurslarda okuyan genç, delikanlı hapisten kurtuluyor yaş olmuş 19-20 hayata atılıyor, meslek yok, iş yok, imkân yok, evlenecek o da imkânsız, atıyor kendini toplumun içine Allah ne verdiyse. Yok, olup gidiyor… Selin önünde ki çer çöp misali! Kızlarımız; bu yaşta ki kızlarımız da aynı. Kapalı ceza evi… Okul ya da Kur’an kursu mezunu olunca atıyor kendini hayatın içine. Sosyalleşemediği, her şeyini içine attığı, hayallerini süsleyen mezuniyet geldiği zaman kim tutabilir kızımızı! Tabi Müslüman, örtülü, tesettürlü, “artık yaşım da geldi” deyip evlenecek. Delikanlımız, hoca bir kız bulduğu için heyecanla evliliği bekliyor, Evlendikten birkaç yıl sonra,” yok yanlış yaptım!” deyip ver elini mahkeme veya hocalara. Nedeni çok açık değil mi? Siz okul-kurs diye tıkarsanız binaya, sonra kurs bitince o da yaşamak istediklerini tabi ki evlenip eşinden isteyecek. Başka çıkış yolu bilen varsa buyursun söylesin. Böyle bir sistemde başka çıkış yolu yok. İş bize düşüyor, anne babalara düşüyor. İlkokul öğretmenini önemsediğimiz kadar önemsesek gittiği yeri ve onu eğiten hocaları sonuçlar değişecek. Kurslarda her türlü imkânı arasak istesek buralara imkân para aktaran insanlar çocukların eğitimi için harcansın ben denetleyeceğim dese o paralar bu çocukların eğitimine ve sosyal imkânlarına harcanır. Cemaat bu paraları üyelerini otellerde 3-5 günlük tatillere götürmez, götüremez! Bu imkânları oradaki çocuklara harcar. Biz Müslümanlar iddia ediyorum gittiğimiz tatil yerini ve oradaki imkânları önemsediğimiz kadar önemsesek geleceğimiz olan çocuğumuzun gittiği okulu kursu işler değişecek.  Keşke bu konuda yanılmış olsak ama hakikat ortada duruyor. Müslümanların hassasiyet için kurduğu resmi okullar da biraz böyle. “Şunu yapma, buna yapma, okul kapatılır” endişeleriyle törpülenen çocuklar özgüveni kalmayan edilgen insan olarak yetiştiriyor. Ama hakkını verelim Kur’an kurslarından çok daha kaliteli imkânlar veriyorlar. Öğrencilerine kıyasımız Kur’an kurslarıyla tabi. Eğitim temelden başlıyor. doğru eğitim, doğru yer, doğru ekipman ve doğru kişiler tarafından verilince amaç hâsıl oluyor. Bu bilgilerden sonra kurslarımızın dernek vs. Yerlerimizin neden başaramadığını biraz irdeledik. Gelin buralara biraz öz eleştiri yaparak iğneleyelim. Neler oluyor bu kurumlarda? Eğitimde başarısız isek demek ki başarılı olduğumuz başka yerler alanlar var. Çünkü kapanmıyor bu kurslar kurumlar. Nerelerde başarılıyız? Kursu vitrine koyup insanları sömürme konusunda başarılıyız. Allah adına bir şeyler yapmaktan çok kendi cemaat dernek veya şahısların çıkarlarını önemsiyoruz. Adımızı eğitim koyuyoruz ama ne müfredatımız da nede kurumumuz da eğitime dair hiçbir şey koymamakta başarılıyız. Allah için olması gereken eğitim de maalesef derneğimiz cemaatimiz için adam toplama alanına çevirmekte başarılıyız. İnsanlara topluma Allah’ın mesajını götürmek yerine, kendi cemaat dernek veya şahsımızın mesajını götürmekte gerçekten başarılıyız! Kendi cemaatimiz, düşüncemiz için Kur’an kurslarını dernek vs. kullanmaktan daha vahimi Allah’ın dinini araçsallaştırmakta mükemmel düzeyde başarılıyız. Kurumlarımız insanımızı Allah’a ve resulüne çağırmaktansa kendi cemaatimize çağırma, cemaatimizi dinin kendisi olarak görmekte gerçekten elimize su bile dökülmeyecek kadar başarılıyız! Allah’ın pak temiz dinini kendi kapitalist kafamızla kirletme konusunda başarılıyız! Daha sayamayacağımız neler var neler başarılı olduğumuz tarafta amaç anlaşılmıştır deyip kısa keselim. İşte başaramadığımız doğru. Başarmak istiyorsak ki (ben şahsen kimsenin böyle bir derdi yok diye bilirim.) Gerçekten dertliysek yapmak istiyorsak, Allah’ın dinini insanımıza götürmek istiyorsak, işte yukarda yazdığımız ve yazamadığımız bu yanlışlardan kurtulmak olmazsa olmazdır diye düşünüyorum. Burada herkese iş düşüyor kursu açana, orda eğitim verene, çocuğunu gönderen veliden, oralara para aktaran insanımıza kadar herkes ödevini hakkıyla yapsa işte birçok şey düzelecek. Bu Kur’an kurslarına çocuğunu gönderenlere tavsiyem: O kursları kuran, açan yöneticilere bakın. Kaç tanesi kendi çocuğunu buraya yani kendi kursuna gönderiyor? Varsa gönderen (ki ben pek olamadığını düşünüyorum) oradan mezun olan çocuğun hayatına bir bakın. Size ne yaptığınızı gösterecek ipuçları veriyor olacak. Müslüman zenginlerimiz Afrika’daki açları doyurmayı, su kuyularını düşündüğü veya oralardan beklediği sevabı kendi ülkesinde ki nesilleri yetiştirmek için harcasa eminim bu işler böyle olmayacak.  Tabi bunlar yapılmasın demiyoruz. Öncelikler fıkhı dediğimiz bir; bir kavramımız var bizim çoktan unuttuğumuz. Yukarda yazdıklarımız kimseyi veya herhangi bir kurumu töhmet altında bırakmak değil, tamamen bir tahlil-analiz amaçlıdır. Kimsenin hakkını, vebalini almak gibi bir derdimiz niyetimiz kesinlikle yok olmaz da! Amacımız yanlışların hataların görülüp düzeltilmesi yarın Allah’ın huzurunda “bize bu yanlışları kimse hatırlatmadı farkında değildik” dememeniz ve bizimde üstümüze düşen mesuliyetten kurtulmaktır. Rabbim yanlışa yanlış deme erdemine sahip olma feraseti basireti nasip etsin hepimize. Âmin.  Yukarıda yaptığımız eleştiriler baki kalmak şartıyla gelelim ne yapabiliriz tarafına. Bu konuda önce bir özeleştiri yapıp şu sorulara cevap bulmalıyız. Biz cemaat olarak üyelerimizi müşterimi görüyoruz yoksa iş ortağım? Realitede bütün cemaatler çevresinde ki kitleyi tanımlarken potansiyel müşteri algısı ve düşüncesiyle yola çıkar. Bu algı ve düşünceden kurtulmak şarttır. Kurs okul vs. buralardaki yöneticiler buraları kurarken oluşan talebe veya öngördükleri müşterilere ulaşmak için mi kuruyor? Görünen realite buralar kurulurken hedef müşteriler oluyor ki bu yanlış. Buralar en mükemmel dinin en mükemmel hizmet alanları olmalı. Bu dinin müntesipleri buralara gelmeli kullanmalı öğrenmeli gittiği yerlerde buralarda öğrendiklerini ulaştığı kitlelere ulaştırmalı. Ama böyle olmuyor benim cemaatim benim din algım en doğruyu bilende zaten benim oluyor. Kurs değil eğitim kurumu değil müşteri toplayan ticaret haneye dönüyor. Öz eleştiri yapalım bir ticaret erbabının malını pazarlamak için ne kadar reklam yaptığını ürününü kaliteli olması için net tür belgelendirmeler yaptıklarını bir düşünün. Müşterisine en kaliteli ürünü ulaştırmak amacıyla yapıyor bunları. Biz okul kurs işletiyoruz ürün değil insan yetiştiriyoruz. Bunlardan yüz kat daha fazla düşünmeliyiz. Yüz düşünüp bir yapmalıyız çünkü biz birde Allah adına yapıyoruz yaptıklarımızı. Biz şuralardan işe başlamalıyız önce zihinlerimizi Allah ve onun Resulüne yönlendirmeliyiz. Tek amacımız olmalı Allah’ın razı olacağı onun dinine en güzel şekilde örneklik yapacak nesiller yetiştirmek. Bu amaca hizmet eden kurs okul vb. yerlerimiz önce en güzel şekilde kurulmalı bina yer ve fiziki şartlar orayı kullanacak insanların tüm ihtiyaçlarına uygun olmalı. İşe binalarımızdan bulundukları yerlerden başlamalıyız kısaca fiziki şartlardan. Sonra buraları kullanacak buralarda eğitim alacak insanlarımızı göz önüne alıp onlara uygun müfredat oluşturmak olmalı. Sonra bu müfredatı insanımıza öğretecek eğiticilerimize bakmalıyız. Bunlar bu müfredatı uygulayacak beceri eğitim ve deneyime sahip mi değil mi? Bunların hepsinden önemli olan engin bir zihne yarınları öngören bir basirete nesil yetiştirecek ferasete sahip bir zihne ihtiyaç var. Biraz Hz. Peygamberin okullarına baktığınız zaman her şey anlaşılıyor. Onun okulları halka açıktı kapalı ceza evi değildi giriş çıkışların yasak olduğu göçmen kampı hiç değildi. Unutmayalım ki en güzel eğitim örnek olunarak yapılan eğitimdir. Çocuğa yap deyip kendisinin yapmadığı veya yanlış deyip kendisinin yaptığı bu nasıl olacak oturup bir düşünün. Kurs, okul vb. yerlerimiz ümmete birey yetiştirme yerleri olarak düşünülmeli böyle hareket edilmeli. Bizde ümmet diye bir olgu kalmamış ümmette cemaatimiz İslam’da bizim ta kendimiz olmuş. Bu söyleyeceğim çok tuhaf gelebilir yine de dikkatinize sunmak isterim. Peygamberleri gözünüzün önüne getirin onları Allah eğitti ve Risalet verdi doğrumu? Evet, doğru peki hepsinin farklı farklı meslekleri vardı buda doğrumu evet Kur’an öyle haber veriyor. Sanki yukarıda yaptığımız eleştirilerin cevapları buralarda olabilir mi? Allah’u Alem.

 Muharremi doğru anlamak için önce Hüseyin olmak gerekir. Hüseyin demek, adalet demektir. Hüseyin demek, kıyam demektir. Zulme başkaldırmak demektir.

İslâm’ın, Hz. Peygamber Efendimizden başlayan ilâhî sistemini ilk uygulayıcısından, Allah Resûlünden öğrenen, İslâm’ın gerçek hayata insanı inşa etme yöntemini en iyi bilen birisiydi Hz. Hüseyin.

Peygamber Efendimizle başlayan vahyin insanı ve hayatı inşa ettiği sistemi; Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (r.anhum) kadar, en güzel şekilde uygulanmıştır. Âdaleti, yani Allah’ın yeryüzünde uygulansın diye insanlık için gönderdiği ilkeleri uyguladılar en azından bunun için tüm gayretleriyle çabaladılar, Allah hepsinden razı olsun.

Hz. Ali döneminde, Peygamberimizden sonra en güzel şekilde sürdürülen İslâm’ın siyasal sisteminden rahatsız olan birileri çıktı. Benim adamım, benim çıkarım, benim istediğim diyen birileri, kendi çıkarlarını ümmetin çıkarının önüne geçirdi. Buna itiraz eden başta güzide sahabeler de olmak üzere tüm vahyin şahitlerini dinlemedi, hatta onları düşman ilen ettiler bu kimseler.

İşte Hz. Hüseyin’i anlamak istiyorsak, onun, kendi döneminde neye ve niçin itiraz ettiğini iyi bilmek zorundayız. Çünkü tarih, ders çıkarmak için yazılır, masal olsun diye değil. Hz. Hüseyin ve Kerbela, bize çok şeyler anlatmaktadır. Müslüman bireylere, Müslümanların önünde duran hoca, âlim, kanaat önderi vb. unvanları olan herkese bir mesaj gönderiyor Kerbela’dan.

Müslüman bireylere: “Sakın dininizi satmayın, araştırın, öğrenin, gerçek kaynağı olan vahiyle kendinizi inşa edin, Allah Resûlünün sahih sünnetine bakın ve kendinizi bunlarla inşa edin” diyor. Sakın hocalarınızı, âlimlerinizi, dinde hüccet ve dinin tek sahibi yapmayın diyor, tüm gür sesiyle haykırarak Kerbela’dan.

Hocalara, cemaat önderlerine haykırıyor; “sakın bilginizi, Allah ve resulünün önüne geçirmeyin, kendinizi masum görmeyin, çevrenizde toplanan insanları sömürmeyin, onların üzerinden menfaat sağlamayın” diye haykırıyor Kerbela’dan. “Sakın insanlarla ilişkilerinizde adaletten şaşmayın; bu aileniz, akrabanız, kendinizin aleyhine bile olsa hiçbir insanın hakkını yemeyin, gasp etmeyin. Hak sahibi bir gayr-i müslim bile olsa, ona hakkını mutlaka tam olarak verin.  Çünkü dedem olan Allah Rasûlü’de bunu yaptı; Allah da bunu emretti; bende bunu gerçekleştirmek için Kerbele’dayım” diyor Hz. Hüseyin (r.a.). “Ey Müslümanlar! Sakın adalet terazisini yanlış ölçmeyin. Ey cemaat önderleri! Cemaatinizde veya çevrenizde bulunan kimselerin sakın hakkını gasp etmeyin, bunu sakın ha sakın, Allah ve Resûlü adına hiç mi hiç yapmayın” diye haykırıyor, Hz. Hüseyin Kerbela çölünden.

Hz. Hüseyin’in itirazı adaletsizliğe, adam kayırmacılığa, ümmetin malını kendi malı olarak görme haksızlığına, vahyi bırakıp saltanat peşinde olanaydı. Bu durum sadece o günde kalmadı, o gün yaptığı bu itirazı bugünü inşa edenlerin dikkatine sunmuştu. Bir anlamda: “Dikkat edin, yarında; Muaviyeler, Yezitler olacak, ey Müslümanlar, dikkat edin!” diyerek uyarıda bulunuyordu bizlere. Heyhat gel gör ki, onun bu itirazını, uyarısını, dinlemeyen Müslümanların oluşturduğu bazı cemaat hocaları veya önderleri, bugün bile saltanatları uğruna harcamadığı Müslüman kalmadı. “Yapma hoca, yanlış yapıyorsun” dediğinde, bırak bu uyarıları dinlemeyi seni linç etmeye, hatta aforoz ederek seni dinin dışına atıyorlar. Yezidler, bunu, mertçe yaptılar fakat bunlar onlar kadar da mert olamadılar. Kürsülerden, salonlardan, makalelerden ahkam kesmek değildir Hüseyin’i anlamak. Onun insanlığa mesajı: âdaletin; hakkı hak sahibine teslim etmek olduğunu bir fiil uygulayarak iletmekti.

Sözde İslâmî kimi cemaatler; kendi görüşünü benimsemeyeni Müslüman saymaz, kimi cemaatker; okulunu kendine adam yetiştirme fabrikası yapmış, kimi cemaatler; kendi derneğinin, vakfının, mescidinin maddi imkânlarını ancak kendi düşüncesine dâvet için kullanmanın olmazsa olmaz şartı haline getirmiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür, fakat bu kadarla konunun yeterli miktarda anlaşıldığını düşünüyorum.

Sözün özü Hz. Hüseyin’i anlamak; onun itiraz ettiklerine itiraz etmekle olur. Kendi canı pahasına Allah’ın dâvasını her şeyin önünde tutmakla olur. Gelin Ey Allah’ın kulları! Tek olan Allah’a kul olmaya, Allah’ın davasını tüm çıkarlarımızın önünde tutmaya, hakkın ve âdaletin yanında saf tutmaya, dâvet ediyordu Hz. Hüseyin. Bu dâvete icabet etmekle Hüseyin olunur veya Yezid’in değil de Hüseyin’in safında yer alınır.

Hz. Hüseyin isteseydi Mekke’de, Medine’de mal-mülk, zenginlik, istediği her şey önüne gelirdi, rahatlık içinde yaşardı. Eğer mal-mülk adına; “ben şunu istiyorum” deseydi, hangi Müslüman bundan geri durur, verilebilecek her şeyini ona vermekten kaçınırdı? Ama hiç o taraflarda tarağı olmadı. O, Peygamberin torunuydu, bundan daha büyük bir rütbe veya makam var mıdır bir Müslüman için. Düşünün, o, hiç bu unvanını kendi dünyevî faydası için kullandığını duydunuz mu? Hüseyin olmak ve onu anlamak, gece yarıları, karanlıkta, ihtiyaç sahibini bulup gizlice kapılarına çuval taşımak ve onları doyurmak için hamallık yapmakla olunur.

Bugün sözde İslâmî olma iddiasında bulunan cemaatlerin önünde duran şahıslara bir bakın, lüks arabalarda, lüks dairelerde, bir eli yağda diğeri balda olduğu hâlde yaşıyor, bu durum kendilerine yeterli gelmiyor yine de “yok mu”, diyorlar. İşte bu şahıslar kürsülerden, tv. kanallarından Hz. Hüseyni anlatıyorlar İslâm ümmetine. Müslümanların, cemaatlere verdikleri zekâtları, infakları, kendi menfaatleri için de kullanıyor, yan gelip yatıyorlar. “Bu yaptığınız yanlıştır” dediğinizde; “Efendim bunun delili şu ayettir, Hz. Peygamberin şu hadisidir" diye başlıyorlar ahkâm kesmeye. Hiç sormaz mısınız kendilerine? Hz. Hüseyin de bu ayetleri okudu, ne işi vardı Kerbela çölünde, evinde yan gelip yatsaydı ya. Demek ki asıl olan, yaptığına delil aramak değil, Allah’ın ve Resûlünün amasız, fakatsız neferi olmaktı, yegane doğru.

Biz Müslümanlar için asıl delil, Allah’ın kitabı, Rasûlünün bu dini yaşayarak bizlere bıraktığı örnekliğidir. Vahyin inşa ettiği bu örneklik apaçık bir şekilde aramızda bulunduğu hâlde bugün bunların hiç birini istisnalar dışında şu cemaat liderlerinde, kanaat önderlerinde görmüyoruz. Burada yazdıklarımız genel bir değerlendirmedir tabi ki. İstisna diyeceğimiz kadar azda olsa hocalar, kanaat ve cemaat önderleri vardır ve biz bunları takdir ediyoruz. Kimsenin vebalini almak, kimseye hakaret etmek, kimsenin itibarını toplum nezdinde zedelemek değildir amacımız. Bunları gündeme getirmekteki tek amacımız; uyarı yapmak, yarın Allah’ın huzuruna vardığımızda bu kimselere hüccetin ikame edilmiş olması ve kendimiz açısından da uyarı görevimizi yetine getirmediğimizden dolayı Allah’ın kınamasıyla karşı karşıya kalmamamız içindir.

İşte Muharremi, Hz. Hüseyin’i ve Kerbela’yı doğru bir şekilde anlamak istiyorsak, önce gündeme getirdiğimi konuyla ilgili Allah ondan razı olsun, Hz. Hüseyin’nin amacının ve mesajının, ne olduğunu doru bir bakış açısıyla bakıp, o mesajı doğru bir şekilde anlamakla mümkün olduğunu unutmamalıyız. Ve salam dua ile kalın.

© 2022 Kur'an Yurdu aittir tüm hakları. Düzenleme webhizmetlerim